Yeni bir Proje: SCARECROW | Korkuluk

Bundan yaklaşık 1 yıl kadar önce size YouTube’un “Creators for Change” programından bahsetmiştim.

“YouTube tarihinde ilk kez olarak sosyal değişim için bir zirve toplantısı düzenledi ve tüm dünyadan 150 kişiyi, Türkiye’den de naçizane bendenizi davet etti.”

O zirve toplantısında dünyanın dört bir tarafından gelen insanlarla sohbet ederken şunu fark ettim. İnsanın olduğu her yerde problem var 🙂 Gerçekten. Üstelik bu problemler çok da benzer. Ben “nefret söylemi” diyorum yanımdaki “hate speech” diyor. Onun karşısındaki “yabancı düşmanlığı” yani “xenophobia” diyor. “Fobi” kelimesini duyan başka bir değişim elçisi Pakistan asıllı İngiliz Humza Arshad “Islamophobia”dan dert yanıyor. Afrika’dan gelen birisi ülkesindeki kabilecilikten yakınıyor. Bir dokunuyorum, bin ah işitiyorum. DEVAMI ▷

Sherlock’un hafıza sarayı nasıl yapılır? Mekan Metodu

Hiçbir şeyi doğru düzgün hatırlayamıyorum diyenlerdenseniz kendinize biraz haksızlık ediyorsunuz. İnsan beyni hiçbir şeyi değil bazı şeyleri kolayca hatırlayamaz. Mesela benim en çok söylediğim şeylerden biri: “isim hafızam hiç yok ama görsem kesin hatırlarım.” Çünkü görsel hafızamız daha iyidir. Aslına bakarsanız duyu organlarımızla ilişkili pek çok şeyi daha iyi hatırlarız. Yıllar önce dinlediğiniz şarkıları o yüzden kolayca söylemeye başlarsınız. Ya da bir koku ansızın sizi alıp ta çocukluğunuzun en derin hatıralarına götürebilir. DEVAMI ▷

YouTube’un logosu neden değişti? Kırmızının İntikamı

23 Nisan 2005. O gün neşe dolan insanlardan biri de Jawed Karim’di. Bangladeş asıllı Almanya doğumlu Jawed, Amerika’da gittiği hayvanat bahçesinde gördüğü filleri anlatan 18 saniyelik bu videoyu iki arkadaşıyla birlikte yeni açtıkları bir web sitesine yükledi. Bu siteye önce kendi videolarını koydular. Çünkü  “Broadcast Yourself – Kendini Yayınla” şeklinde belirledikleri sloganlarının altını böylece doldurmuş oldular. Şimdi sıra üstünü doldurmaya gelmişti. Yani bir isim ve logo bulmaya. YouTube ismi buna çok uygundu. Çünkü sokakta konuşulan İngilizce’de televizyon yerine “tube” deniliyordu ve onlar görüntülü yayıncılığın sadece bir izleyicisi, tüketicisi olan kişiyi, bu sürecin bir parçası, hatta öznesi haline getirmek istediler. Ve en başında “You” dediler: “Sen.” DEVAMI ▷

Çok çalışmak mı? Derin çalışmak mı?

Sabah. Uyandı. Baş ucunda çalan telefonun alarmını kapattı. Hazır eli telefonuna değmişken o gün ona yapacağı 2617 dokunuştan ilk 34 tanesini yaptı. Onunla gün boyu harcayacağı 145 dakikanın 15 dakikası geçmişti bile. Sonra televizyonu açtı. Evden çıkmadan önce 75 dakika kadar günün haberlerini, havanın durumunu, trafiğin halini izledi. Bir de akşama 225 dakika boyunca izleyeceği dizilerin özetlerini… Artık çalışmaya hazırdı. Ama önce bir tweet attı: “Su gibi akıp geçer zaman.” DEVAMI ▷

Herkes nerede? Neden uzaylılarla karşılaşmadığımızı açıklayan 17 hipotez

Herkes nerede?

1950’de Los Alamos Laboratuvarı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi sordu bu soruyu. Çok basit bir soru gibi görünebilir. Ama hikayesini dinleyince hiç de basit olmayan ve hala cevabı verilemeyen bir soru olduğunu anlayacaksınız.

Big Bang Theory dizisini izleyenler genç bilim insanlarının kafeteryada yaptıkları “geyik muhabbetleri”ni iyi bilirler. İşte buna benzer şekilde Fermi ve arkadaşları da sıcak bir yaz günü öğle yemeği yedikleri masanın etrafında bir karikatür hakkında konuşuyorlardı. Çünkü o günlerde uçan daire gördüğünü iddia eden insanların sayısında artış vardı ve alakasız gibi gözükse de New York’taki çöp kutuları ortadan kayboluyordu. İşte bu karikatür kaybolan çöp kutularını yağmacı uzaylıların çaldığını gösteriyordu. Turhan Selçuk’un da dediği gibi karikatürün güçlü bir sanat olmasının nedenleri var ve sadece bu olay bile bize neden güçlü olduğunu gösteriyor. Çünkü bu bilim insanları konuya güldükten hemen sonra gerçek olup olamama ihtimali hakkında konuşmaya başladılar. Gerçekten de uzaylılar var mı? Daha da önemlisi bunlar yeryüzünü ziyaret edebilecek kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip mi? DEVAMI ▷

Teknoloji bizi ölümsüzleştirecek mi?

Ölümsüzlük! Hayatta en çok istediğimiz şey. Aradaki ilişkiyi ve çelişkiyi fark ettiniz mi? Dinlediğimiz hikayelerden anladığımız kadarıyla insanlık var olduğu müddetçe insan da hep var olmak istemiş. Ab-ı hayat, hayat suyu ya da bengi su kavramını bir düşünün. Hemen her kültürde var bu. Fountain of youth. İçenlere sonsuz bir hayat veriyor. Efsanelerde bu suyun “Zulmet” diye tanımlanan karanlık ve bilinmeyen bir dünyada gizli olduğu söyleniyor.

Acaba insanlık bu karanlık dünyayı yavaş yavaş keşfediyor olabilir mi? Elindeki teknoloji feneriyle? Yani teknoloji sayesinde bu bengi suyunu bulabilir miyiz? Bu hayatta ölümsüz olabilir miyiz? DEVAMI ▷

IKEA etkisiyle hazır kek yapmak

(Bu video yemek tarifi ya da reklam içermez)

Hazır kek karışımlarıyla ilgili hikayeyi bilir misiniz? Bu karışımlar ilk kez 1940’lı yıllarda ortaya çıkmış. Bir kekin tüm malzemelerini toz haline getirip bir pakete koymuşlar. Karışımı satın alanların tek yapması gereken ona su katıp, karıştırıp, pişirmekmiş. Ama o zamanlar bu konsept hiç tutmamış. Kimse bu karışımları almak istemiyormuş. 10 yıl boyunca markalar bu ürünlerin neden tutmadığı üzerine kafa yormuşlar. Nasıl olur da hayatı bu kadar kolaylaştıran bir ürün başarılı olamıyor diye. Halbuki armut piş ağzıma düş diye bir deyim var bizde, biz kolay sonuca ulaşmanın her zaman en doğru yol olmayacağını biliyoruz, en azından teorik olarak, ama onların haberi yok. Nihayet bu karışımı satan markalardan biri Ernest Dichter adında bir psikoloğa danışmış. Kendisi motivasyonel araştırmanın babası olarak kabul edildiği için konuyu araştırmış ve fark etmiş ki insanlar bu karışımı kullandıklarında yeterince emek sarf etmiyor. Yani yapması fazla kolay. Kendilerinden bir şey katamıyor. Katamayınca ne oluyor? Eve misafir gelince ya da günlerde, çay saatlerinde aaa Elizabeth hanım kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde, Elizabeth hanım onu kendi yapmış gibi hissetmediği için başını önüne eğip buruk bir gülümsemeyle geçiştiriyor. Örnek olarak Elizabet Hanım’ı özellikle seçtim çünkü 1940’lı yıllarda Ayşe Hanım hala kendi elleriyle börek açmaya devam ediyordu yani bu tür problemleri yoktu. Neyse biz araştırma sonucumuza geri dönelim. Freudyen psikoanalitik konseptleri iş dünyasına taşımayı başaran az önce bahsettiğim psikolog Ernest Dichter’in tavsiyesiyle bu marka, kek karışımından yumurtayı ve sütü çıkartıyor. Yani artık Elizabeth hanım bu karışımı kullanarak kek yapmak istediğinde yumurtayı kırıp, sütü ölçüp ondan sonra yapabilecek ve günlerde kendisine kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde evet yumurtaları kırarken çok zorlandım ama buna deydi diyebilecek. Hala kadın isimleriyle örnek vermeye devam ediyorum çünkü o yıllarda erkekler kendilerinin de yemek yapabileceklerini henüz bilmiyordu. Neyse bu taktik markanın işine yaramış mı? Kesinlikle. Satışları rakiplerinin tümünü geçmiş. Peki işin sırrı ne? İşin sırrı yumurtalarda… değil IKEA etkisinde. DEVAMI ▷