Featured Video Play Icon

Dünyanın en uzun yaşayan canlıları

Dif-tor heh smusma! Vulcan’lılar birbirlerini böyle selamlar. Live long and prosper! Yani “Uzun yaşa ve başarılı ol!”

Bugün sizleri uydurma bir dilin selamıyla selamladım. Vulcan dili tamamen kurmaca ama bu dildeki selamlamanın kökleri aslında geleneksel selamlara dayalı. El ile yapılan bu işaret Star Trek dizisinde Bay Spock olarak tanıdığımız Leonard Nimoy tarafından geliştirilmiş. Esin kaynağı “kohen” adı verilen din adamları. İşaret görsel olarak İbranice ve Aramice’deki shin, Arapça’daki sin harfine benziyor. Bizdeki “s” harfi. Selam kelimesinin “s”si. Biz birbirimize emniyet, huzur, esenlik gibi anlamları içeren bir selam verirken Vulcanlılar, ya da onların senaryo yazarları bu kelimeyi uzun yaşama ve başarıya çevirmişler. Uzun yaşam gerçekten de istenecek bir şey mi?

Bu soruyu zaman zaman düşünmüşümdür. Özellikle seyahat ederken yaşlı insanları gördüğümde. Bir kaç yıl önce Azerbaycan’ın Lerik bölgesinde “Uzun Ömürlüler Müzesi”ni ziyaret etmiştim. Şireli Müslümov ismini ilk kez orada gördüm. 168 yıl yaşadığı söyleniyor. Zamanında National Geographic dergisi onun hakkında bir makale yayınlamış ve Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Ancak doğumuyla alakalı net bir bilgi bulunamadığı için şu anda “doğrulanmış uzun ömürlüler listesi“nde adı yok.

Bu listeye göre yaşayan en yaşlı insan 116 yıldır hayatta olan Susannah adında bir nine. Zaten listeye şöyle bir göz gezdirdim de en uzun ömür süren ilk 100 kişiden sadece 7 tanesi dede, gerisi hep nineler. Susannah nine geçen yüzyıldan önceki yüzyılda 1899’da doğmuş.

Dünyada uzun yaşayan insanların görüldüğü bazı bölgeler var. Bunlara mavi alanlar deniyor. İtalya’nın Sardinya, Japonya’nın Okinawa, Yunanistan’ın Ikaria adalarında -ilginçtir hepsi de ada- 100 yaşın üstünde pek çok insan var. İşte Azerbaycan’ın Lerik bölgesi de buna benzer bir yer. O yüzden hazır oraya gitmişken bizde adet olduğu üzere bir yaşlı kişiyi ziyaret edip ona selam verelim dedik. Yaklaşık 100 yaşındaki bir amcanın evine misafir olduk. Dolayısıyla ben Vulcanlıların yöntemiyle değil selamımı bu kez geleneksel yollardan verdim. Uzun yaşam hakkında uzun uzun sohbet ettik bu amcayla. İşte o zaman uzun yaşayacaksak böyle yaşamak lazım diye düşündüm.

Uzun yaşam hakkında araştırmalar yapan Dan Buettner 100 yaşın üstündekilerin bazı ortak özelliklerini keşfetmiş: egzersiz yapmıyorlar ama doğal olarak hareket halindeler, yürüyorlar; bir amaçları var, hiç bir zaman emekli olmuyorlar ya da öyle hissetmiyorlar; yediklerine, içtiklerine dikkat ediyorlar, çok yemiyorlar ve yediklerinde de daha çok bitkisel besleniyorlar; irtibatı kesmiyorlar, bir topluluğun parçası olarak yaşamaya devam ediyorlar, başta aileleri olmak üzere sevdikleriyle beraber olmaya çalışıyorlar. Hiç bir egzersiz, ya da hiç bir diyet uzun dönemde hayatınıza doğrudan etki etmez diyor Buettner ama çevrenizi doğru insanlarla kuşatırsanız, zaman içinde onlara benzemeniz kaçınılmazdır.

Geçenlerde bir kitaba rastladım: The Oldest Living Things in the World – Dünyanın en yaşlı yaşayan şeyleri. Fotoğrafçı Rachel Sussman 10 yıl boyunca dünyanın farklı yerlerine giderek fotoğraflar çekmiş. Uzun yaşamın izini sürmüş. Burada uzun yaşam deyince artık hayalinizde yüz yaşındaki insanlar canlanmasın. Ölçeğinizi biraz daha genişletin. Mesela yüzyıllarca yaşayan canlılar. Hatta binlerce yıl boyunca…

Kitapta hemen kendi gördüğüm en yaşlı canlıyı aradım ve buldum. Sonra kendi video arşivimden ağacın görüntülerini de çıkardım. Sicilya adasında rastladığım “Hundred Horse Chestnut – Yüz at kestanesi” adındaki bu ağacı ilk gördüğümde altında oturup biraz dinlenmiştim ve düşüncelere dalmıştım. Yemyeşil ve hayat dolu bu yaprakları taşıyan dalların bağlı olduğu gövde yaklaşık 3000 yıldan beri burada. Düşünün şu anda tarihi kalıntılarını gezdiğimiz Roma İmparatorluğu Milattan Önce 509 yılında kurulduğunda Romalı askerler o zamanlar bile 500 yaşında olan bu yaşlı ağacın altında oturup ona “ey ulu kestane ağacı” diye başlayan methiyeler düzüyorlardı belki de. Roma İmparatorluğu’nun üzerinden kimler geldi, kimler geçti. Artık dünyaya iyi-kötü bıraktığı izleri bile muhafaza etmekte zorluk çekiyoruz biz insanlar. Ama o ağaç hala orada. Hala hayatta. Üstelik yanı başındaki aktif Edna yanardağına rağmen. Kim bilir kaç kez patlayışına şahit oldu, yanı başından sıcak lavlar aktı geçti. Ama o kökleriyle oraya tutunmaya devam ediyor.

Neyse, ben kitaba geri döneyim çünkü kitaptaki fotoğraflarda gördüğümüz canlıların hepsi hala yaşıyor ve hepsi de milattan önce doğmuş canlılar. Namibya çölündeki veya Güney Afrika’daki bu ağaçlar kitaptaki en genç canlılar. Diğer canlılarsa 3000 yaşında (Llareta), 5000 yaşında (Bristlecone pine), 10500 yaşında (Dead Huon pine), 13000 yaşında (Lower slope leading to Palmer’s Oak) ve hatta 80000 yaşında (Pando quick aspen). Ağaçlarda durum böyle. Peki dünyanın en yaşlı canlısını görmek ister misiniz? Pek bir şeye benzemiyor değil mi? Çıplak gözle de görülemiyor zaten. Sibirya’da bulunmuş bu bakteri yaklaşık yarım milyon yıldır hayatta.

En acı hikayelerden birisi şu servi ağacıyla ilgili olanı. Bu ağacın adı “Senator.” 3500 yıldır Florida’da yaşıyor. Rachel bu fotoğrafı 2007’de çekmiş ama fotoğraf kalitesi çok hoşuna gitmemiş. Projesindeki diğer fotoğrafları çekmek için dünyayı dolaşırken aklında hep bu ağacı tekrar ziyaret edip fotoğraflamak varmış. Ama ulaşması diğer canlılara göre daha kolay olduğu için hep ertelemiş. “3500 yıldır orada, nereye gidecek ki?” diye düşünmüş. 2012 yılında Florida’da çıkan bir yangın haberini duyunca daha fazla ertelemeyip gitmeye karar vermiş. Maalesef karşılaştığı manzara hayatta hiç bir şeyi ertelememek gerektiğini ona bir kez daha hatırlatmış.

Bu hikayede ilgimi çeken noktalardan biri ölen ağacın cinsi: Servi ağacı. Biz bu ağacı en çok mezarlıklarda görürüz, ölülerin hemen yanı başında. Artık mezarlıklardaki servi ağaçlarına bakınca aklıma “Senator” adlı o ağacın hikayesi de gelecek. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan biz insanlara 3500 yıldır ayakta duran ağacın bile bir gün öldüğünü anlatan o hikaye.

Biz de tıpkı ağaçlar gibi kök salmaya çalışıyoruz bu dünyaya, tutunmaya çalışıyoruz tüm gücümüzle. En uzun tutunabilenimiz şu anda 116 yaşında. Ama bizi göremiyor ve duyamıyor. O halde neden uzun yaşam bu kadar ilgimizi çekiyor? Acaba tıpkı uyku kalitesi videosunda bahsettiğim gibi ne kadar uzun yaşadığımız değil, ne kadar kaliteli yaşadığımız daha mı önemli? Şu dünyada bir dikili ağacımızın olmasını istemekle aslında neyi kasdetmeliyiz? Yaşayacağımız kaliteli bir hayatın ardından gelecek nesillere bırakılacak kalıcı bir iz. Kaliteli bir hayat deyince aklınıza sadece lüks ve rahat gibi kavramlar gelmesin. Azerbaycan’da karşılaştığım amcanın dediği gibi bir iz bırakabilmek için belki de “zahmetkeş” bir hayat yaşamak gerekiyor. Belki de o zorluğun içinde bir kolaylık var. O yüzden engellerle karşılaşıp sonra da onları aşmak gerekiyor. Sicilya’da gördüğüm kestane ağacı gibi yanı başında volkanlar patlayıp, lavlarını akıtsa da dayanmak gerekiyor.

Bir dahaki sefere yanınızda biri hapşırınca “çok yaşa” demeden önce yeniden düşünün. Ya da en azından bunun yanına başka temenniler de ekleyin. Mesela Vulcan gezegeninde yaşayanlardan örnek alın. Vulcanlılar “Live long and Prosper” şeklinde selam verince Star Trek hayranlarının bile pek azının bildiği bir cevapla bu selam karşılanır. Ben de bu karşı selamla bitireyim konuşmamı: “Peace and long life!” yani “uzun yaşam ve Barış!”

“Dünyanın en uzun yaşayan canlıları” üzerine 4 yorum

  1. Siz hep var olun .Bakış açınıza hayranım .Paylaşımlarınızı paylaşıyorum.Umarım sorun teşkil etmez.Sizin bakış açınıza göre hayatın yorumlanmış şekli karşısında “Yeniden Düşün”üp “zinciri kırma”dan hayata tutunan birisiyim ve böyle olmaya devam edeceğim …

Bir Cevap Yazın