Featured Video Play Icon

Kara Aynadan Yansıyan Korku – Black Mirror S03E05

Zenofobi. Kişinin yabancılardan ya da bir şekilde kendisinden farklı olan insanlardan korkmasına ve nefret etmesine verilen isim. Değişik olanın tehlikeli olduğu düşüncesiyle oluşan bir korku bu. Bir topluluğun içinde olan ama o topluluğun bir parçası sayılmayan bir gruba karşı duyulan korku. Irkçılıktan tutun ta bilimkurguda dünya-dışı varlıklardan korkmaya kadar gider bu.

O yüzden bugün sizlerle çok sevdiğim bir dizinin 3. Sezonunun 5. Bölümü hakkında konuşmak istiyorum. Black Mirror – Kara Ayna dizisinin. Bir dizi incelemesi ya da eleştirisi yapmayacağım. Konuşacağım şey genel olarak dizinin ve özel olarak bu bölümün ahlaki duruşu. Teknolojiye ve hayatımıza bakış açısı. Yine de “Spoiler” hassasiyeti olanlar burada bizden ayrılıp, bölümü izledikten sonra geri gelebilirler. Çünkü çok sıkı detaylara girmeyi düşünüyorum. Bu kaygıyı taşımayanlar için şimdi her şeyi en baştan anlatayım.

Hikayemiz bir rüyayla başlıyor. Kısa süre sonra bunun bir askerin düşü olduğunu anlıyoruz. Askerin olduğu yerde her zaman bir düşman vardır değil mi? Burada da var. Adına “böcek” denilen düşmanlar. Başlarda bunlara neden “böcek” dendiğini merak ediyoruz. Karşımızda savaştığımız böcekler mi var yoksa sık sık kendimizi kandırmak için yaptığımız gibi gerçekleri süslü sembollerle maskelemeye mi çalışıyoruz? Zamanında Vietnam’lılara düşman yerine “Viet Cong” ya da “Charlie” denmesine benzer bir kelime oyunu mu bu?

Şu anda prototipleri denenmeye başlanan yakın geleceğin bir kaç teknolojik oyuncağının demosunu da gördükten sonra böceklerin saklandığı yerde buluyoruz kendimizi. Onların saklanmasına yardım eden biri de var. Tıpkı duvarlarında asılı resimde tasvir edildiği gibi davranıyor. Ressam William Holman Hunt’ın bu tablosunda da sığınmacıları, zenofobi duyulan yabancıları ve onlara yardım edenleri görüyoruz. Ve bir kere daha anlıyoruz ki tarih tekerrürden ibaret. Her tür yaşamın kutsal olduğunu düşünenler ve onu yok etmeye çalışanlar karşı karşıya. Ama elbette bir gerekçeyle yok etmek zorundasınız.

  • Onları insan olarak göremezsin.

Başka türlü görmelisin. İsim takmak bunu kolaylaştırabilir. Mesela böcek demek.

  • İnsanoğlu bu gezegende yaşamaya devam edecekse onları ortadan kaldırmalıyız.

Nasıl da ulvi bir amaç değil mi? Peki bunun için ne yapılmalı?

  • Fedakarlık yapılmalı.

Gerekirse kurbanlar verilmeli. Peki ne uğruna? Nasıl bir düşman var karşımızda? Hadi kaldır artık şu örtüyü de görelim.

Ooo. Ters köşe. Ben “böcek”lerin sadece bir sembol olduğunu düşünmüştüm. Karşımızda gerçekten de zombiye benzer yaratıklar varmış. Bunları tıpkı bir böcek gibi avlayıp yok etmek çok daha kolay olmalı. Üstelik bu yaratıkların da elinde teknolojik bir oyuncak var. Onunla biz insanlara kim bilir neler yapıyorlar?

Artık yeterince gerekçe üretebildiğimize göre öldürmek hakkına da sahibiz demektir. Ama hala çözülmesi gereken bazı problemler var.

  • Bir sivili öldürürsen hayatın boyunca unutamazsın.

Çünkü o bir insandır. Bir insanı öldürmek tüm dünyayı yok etmek kadar kötüdür. Peki ya bu gerçeği unutabilmenin bir yolu olsaydı?

Bölümün başından beri gördüğümüz teknolojik oyuncakların ortak özelliği neydi? Hepsi de “augmented reality” uygulamalarıydı. Arttırılmış gerçeklik. Pokemon Go oyunundaki gibi. Hatırladınız mı? Gerçek dünyaya bu oyunun penceresinden bakınca etrafta koşturan yaratıklar görmeye başlıyorduk. Ya da benim versiyonumda, “Hakiki Pokemon”da böcekler… Hikayemizdeki tek fark cep telefonu yerine burada implantlar kullanılmış olması. Kafaya, kulaklara ve gözlere yerleştirilen bir cihaz bu. MASS adında… Bu implantlar teoride sizin daha iyi görebilmenizi sağlıyor. Arızalanmadığı müddetçe…

  • Bir kaç tuhaf an yaşadım. MASS’im arızalanıyormuş gibiydi.

Neyse ki teknoloji o kadar gelişmiştir ki bir kaç tuşa dokunarak ne görebileceğinizi kontrol edebilmek mümkündür artık. Hatta gözler kapalıyken bile. Ne demiştik? Peki ya gerçeği unutabilmenin bir yolu olsaydı?

  • Bu gece seni güzel uyutalım, tamam mı? Çok güzel uyutalım.

Uyutun bakalım bizi. Daha ne kadar uyutabileceksiniz diye düşünürken adamımızın implantındaki arızanın gerçekten büyük olduğunu fark ediyoruz. Artık etrafındaki dünyanın farkına varmıştır. Çimlerin bile kokusunu duyar.

  • Normalde koku almayız.

Kesin olan bir şey vardır. Kafasındaki cihaz bozulmuştur. Gözündeki perde kalkmıştır. Artık dünyayı olduğu gibi görmektedir. Düşmanlarını da.

  • Onları öldürüyorsun. Onlar böcek.

Onlar böcek filan değil, insandır. Fakat kafamız öyle bir karışmıştır ki biz öyle göremeyiz.

  • Beni olduğum gibi görüyorsun?

Yine ters köşe. Başta ne olduğunu bilemediğimiz düşmanın bir yaratık değil de aslında insan olduğunu anlayıp bir uyanış yaşıyoruz. Ama nasıl olur?

  • Savaşmana yardım etmesi için kafana koyuyorlar.

Böylece tüm hikaye bir kez daha anlam kazanıyor. Çünkü bu bölümün adı “Men Against Fire” aynı zamanda 1947 yılında yazılmış bir kitabın da adı. Bu kitapta İkinci Dünya Savaşı’nda askerlerin %75’inin silahını hiç ateşleyemediği yazılı. Yakın bir tehditle karşılaşıp ateş edenlerin bile çoğu, karşısındaki düşmanın kafasının üstüne nişan almış. Yani bir insan diğerini öldürme, onu yok etme konusunda sanıldığının aksine hiç de istekli değil. Bazıları için bu bir “problem” olabilir. Onu “motive etmek” için “kafasını karıştırmak” gerekebilir.

Hikayemizde bu problem için üretilen çözümü sanırım artık hepimiz biliyoruz.

  • MASS… En güçlü askeri silah bu aslında.

Bana göre bu bölümdeki en büyük ve en önemli ters köşe bu. MASS. İnsanlara yerleştirilen implantın adı bu. Bu kelimeyi de tıpkı “böcek” gibi tesadüfen seçmemişler. MASS’in yanına MEDIA kelimesini eklediğinizde MASS MEDIA yani basın yayın anlamı ortaya çıkıyor. Şimdi bu yeni anlam katmanıyla sahneyi bir daha okuyalım.

  • MASS… En güçlü askeri silah bu aslında. İstihbarata yardım ediyor. Nişan almana. İletişimine, şartlanmana…

Mass media, basın yayın şartlanmana yardım ediyor. Karşındakini bir insan olarak değil de bir canavar olarak görmeni sağlıyor. Rwanda’da 1994’te yaşanan soykırımda, Hutu’ların kontrolü altında olan basın yayın organları, diğer bir kabile olan Tutsi’lere ne isim takmıştı biliyor musunuz? Inkotanyi. Böcek demek.

Bu implant öyle bir teknolojik icattır ki sadece gözleri açıkken hakikati maskelemez. Kapalıyken bile zihni ele geçirmiştir. Sahibini sahte rüyalarla ödüllendirir. Gerçekleşmesi imkansız düşlere düşürür.

Hikayemizin sonunda en başta gördüğümüz yere geri döneriz. Yuvasına dönen asker gerçekte harap olmuş bir ev bulur. Ama ona görünen sıcak bir yuva, aşk ve umuttur. Teknoloji, ve geleceğin medyası bize ne sağlayacak? Nefret edip yok etmek için bir düşman, ve korumaya değer bir hayat illüzyonu mu?

Bu dizinin genel olarak yaptığı ne biliyor musunuz? Hayatlarımıza bir ayna tutuyor. Ama bu ayna bize ne kadar güzel olduğumuzu söylemiyor. Onun karanlık taraflarını gösteriyor. İçimizdeki zenofobiye işaret ediyor. Ve savaşta bile en büyük düşmanınla karşılaştığında dahi onu öldürmeye izin vermeyen bir şeyi, “vicdanı” yok etmeye çalışan, neyi görüp neyi göremeyeceğimize karar veren güçlerin farkına varmamızı sağlıyor.

Siz de gerçekleri görmek isterseniz bir süreliğine etrafınızdaki tüm telefonları, tabletleri, bilgisayarları, televizyonları; tüm dijital camları, kara aynaları kapatmayı bir deneyin.

“Kara Aynadan Yansıyan Korku – Black Mirror S03E05” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın