İğne deliğinden Hindistan’ı seyretmek

Şu elimde görmüş olduğunuz şeyin çok değerli olduğunu söylesem -mesela 40,000 TRY değerinde- bana inanır mıydınız? Büyük ihtimalle hayır. Her şeyden önce elimde tuttuğum bu şeyi tam olarak göremiyorsunuz bile. Dikkatli izleyiciler bunun bir iğne olduğunu fark etmiştir. Ama neden bir iğne bu kadar değerli olsun ki? Dünyada milyarlarca benzeri varken. Peki ya böyle bir iğnenin deliğinin içinde insan eliyle yapılmış bir heykel varsa?

Bu gördüğünüz şey bir Photoshop hilesi filan değil. Gerçek bir heykel. Hem de bir iğnenin deliğine sığdırılmış bir heykel. Michalangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanına çizdiği meşhur resme bir gönderme.

Willard Wigan adında bir mikro heykeltraş tarafından yapılmış. Wigan’ın ilginç bir yaşam öyküsü var. Disleksiden muzdarip olduğu için okuma güçlüğü çekmiş ve okulda bir türlü tutunamamış. Kendi boyutlarında rahat edememiş ve kendini çok daha küçük bir boyuta adamış. Önce tahta kıymıklarını şekillendirerek başlamış işe. Toplu iğnenin ucuna evler inşa etmiş. Kendisini moleküler seviyede eğitmeye başlamış. Çeşit çeşit mikro heykeller yapmaya başlamış.

DEVAMI ▷

Yeniden kreatif olmak için ne yapmak gerek? Noktaları birleştirin!

Türk Dil Kurumu’na göre “kreatif” kelimesi İngilizce’den dilimize geçmiştir ve “yaratıcı” demektir. 1. Yaratma yeteneği olan. 2. Zekâ, düşünce ve hayal gücünden yararlanarak görülmeyen yeni bir şey ortaya koyan, yapan.

Özellikle bu ikinci tanımı çok seviyorum. Biraz daha ileri giderek diyorum ki yaratıcılık dediğimiz şey eski fikirler üzerinde yeni bağlantılar yapmaktır. Önceden var olan iki fikri, önceden var olmayan bir şekilde biraraya getirmek. Yani kreatif olmak, yaratıcı düşünmek, bir fikri ilk kez bulmak anlamına gelmiyor. Fikir noktalarını birleştirip yeni bir anlam ortaya koymak anlamına geliyor.

DEVAMI ▷

Olimpiyat sembollerinin ilginç anlamları

Olimpiyatlar deyince “spor” aklımıza geliyor değil mi? Her dört yılda bir değişik bir ülkede yapılan uluslararası spor müsabakaları… Ama onun kültürle, tasarımla ve hatta sanatla da ilgisi var. Çok köklü bir gelenek ve köklü olan her şeyde olduğu gibi içinde semboller barındırıyor. Bunların anlamını çözebilmek için biraz derine inmemiz lazım.

Olimpiyatların nasıl başladığını anlayabilmek için bundan 2792 yıl öncesine gideceğiz. Zamanda bu kadar geriye gidiyoruz ama mekan olarak çok da uzak olmayan bir yerdeyiz. Mora yarımadasındaki Olympia bölgesinde. İlk oyunlar burada başlamış. Ama onun öncesindeki kaynağı efsaneler ve mitlere dayanıyor. Tıpkı nehirlerin kaynaklarının dağlarda olması gibi olimpiyatların kaynağı da Yunan mitolojisindeki tanrıların yaşadığı Olympus dağına kadar gidiyor. Bu efsanelerden birine göre Herakles ve 4 kardeşi Zeus’u eğlendirmek için yarışlar düzenlermiş. Kazanana da bir “kotinos” takılırmış; zeytin ağacı dalından yapılmış bir taç. Yani o zamanın geçer akçesi ne altınmış, ne gümüş. Maddi olarak en değerli şey zeytinmiş. Manevi olaraksa barış. Onun için koşarlarmış. “Zeytin dalı uzatmak” deyiminin nereden geldiğini sanıyorsunuz? Ulaşılmak için koşulan “barış kavramı” zamanla zeytin dalıyla özdeşleşmiş. Gördüğünüz gibi Barış kavramını takip etmek, hatta mümkünse ona abone olmak çok eski bir gelenek 😉

DEVAMI ▷

Yapay bir zeka sanatçı olabilir mi?

Ressam, müzisyen, gazeteci, şair ve son olarak film senaristi. Ama insan değil. Yapay bir zeka. Peki gerçek bir sanatçı olabilir mi?

Bundan yaklaşık 500 yıl önce Holbein adında bir ressam ikili bir portre yaptı: “The Ambassadors.” Bu portrenin en ilginç özelliklerinden birisi içinde şekli özellikle bozulmuş garip bir görsel öğe barındırması. Ne olduğunu tahmin edebilir misiniz? Ona özel bir açıyla baktığınızda anlaşılması kolaylaşıyor. Bir insan kafatası.

Bunun sembolik anlamını şimdilik bir kenara bırakacak olursak ressam böylesine deforme olmuş bir şekli nasıl çizdi? O zamanlar Photoshop gibi bir yazılımın olmadığını hatırlatmak isterim. Ama yine de teknolojiden yararlanılmış. Sanat tarihçilerine göre ressam Holbein ayna ve mercek gibi araçlardan faydalanarak gerçek bir kafatasını bu şekilde deforme edilmiş hale getirip tuvaline yansıtmayı başarmış.

DEVAMI ▷

Pi Günü – Pi Sanatı

3. ayın 14. günü. Yani Pi günü. Bugün dünyanın tüm dairelerine bakın. Çevresinin uzunluğunun içinden geçen o uzun çap çizgisinin Pi katı kadar olduğunu göreceksiniz. Aslında bu oran başka günlerde de hep aynı. Tüm zamanların ve tüm mekanların en şaşırtıcı numaralarından biri.

Ben bugün onun güzelliğine bir göz atmak istiyorum. Pi sayısından ilham alınarak yapılan sanat eserlerine. Mesela şuna bir bakın. Pi sayısıyla nasıl bir ilgisi olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Renklerle, sayılar arasında bir ilişki kurmaya çalışın. Çünkü her renk bir sayıyı işaret ediyor. Turuncu 3, Kırmızı 1, Sarı 4 gibi. Biyoinformatik, bilgisayar ve istatistik gibi konularda uzman Martin Krzywinski bu sayıyı sanatsal olarak böyle yorumlamayı tercih etmiş.

DEVAMI ▷

Daha iyi görmek için… Çizin!

Müzelere, sergilere gitmeyi sever misiniz? Peki ya resim yapmayı, çizmeyi? Çoğunluğun pek de sevmediği şeylerden bahsediyorum değil mi? Görmeyi öğrenmek, daha iyi görebilmek için size bir teklifim var. Sanat eserlerine bakıp, onları çizmeye başlayalım!

Geçen aylarda kısa bir tatil için Antalya’ya gitmiştim. Tatil anlayışımı daha önce anlatmıştım. Antalya’ya gidince de deniz, kum, güneş üçlüsü dışında yapılabilecek pek çok şey bulabiliyor insan. Bunlardan bir tanesi de Antalya Müzesi. Daha önce de ziyaret ettiğim bir müzeydi ama bu kez bizim ufaklığı da götürmek istedim. Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş medeniyetlerden arta kalan pek çok eserle dolu, özellikle de heykellerle.

Müzeyi gezerken bir şey dikkatimi çekti. Bazı turistler hemen her heykelin fotoğrafını çekiyordu. Birini çektikten hemen sonra diğerine geçip onu da çekiyor. Hatta bir ara acaba müzenin kataloğunu hazırlayan bir ekip mi acaba bunlar diye şüphelendim. Öyle değilmiş, bunlar “profesyonel turist.” Gittikleri yerleri kendi gözleri ile görmek, duyularıyla hissedip deneyimlemek yerine, ellerindeki, ceplerindeki camların arkasından izliyorlar.

DEVAMI ▷

Kasım’da roman yazmak başkadır

Arkadaşlar, 1 Kasım’dan itibaren roman yazmaya başlıyoruz. Hepimiz! Çünkü dünyanın bizim yazacağımız romanlara ihtiyacı var…

Kasım. Ulusal roman yazma ayı. Orijinal adıyla National Novel Writing Month. Kısaca: NaNoWriMo.

Böyle bir etkinlik var. Tıpkı spor müsabakaları gibi her yıl tekrarlanıyor. 1999’dan beri her yıl Kasım ayında binlerce roman yazılıyor. Maraton koşmak gibi. Bacaklarınızla değil aklınızla, hayal gücünüzle koşuyorsunuz.

Adında “Ulusal” geçiyor ama çok kısa bir sürede “Uluslararası” bir kimliğe kavuşmuş. Antarktika dahil tüm kıtalardan ve neredeyse dünyadaki tüm ülkelerden katılım var. Ekim 2015 tarihi itibariyle NaNoWriMo.org web sitesine Türkiye’den kayıtlı 970 üye var. Çok az 🙁 2014’de tüm dünyadan 81 bini öğrenci olmak üzere toplam 325 bin kişi bu aktiviteye katılmış. Tabi katılan herkes roman yazamıyor ya da yazmaya başlasa da bitiremiyor. Ama bitirenlerden bazıları romanlarını çoktan bastırıp yayınlatmış bile.

DEVAMI ▷