YouTube’un logosu neden değişti? Kırmızının İntikamı

23 Nisan 2005. O gün neşe dolan insanlardan biri de Jawed Karim’di. Bangladeş asıllı Almanya doğumlu Jawed, Amerika’da gittiği hayvanat bahçesinde gördüğü filleri anlatan 18 saniyelik bu videoyu iki arkadaşıyla birlikte yeni açtıkları bir web sitesine yükledi. Bu siteye önce kendi videolarını koydular. Çünkü  “Broadcast Yourself – Kendini Yayınla” şeklinde belirledikleri sloganlarının altını böylece doldurmuş oldular. Şimdi sıra üstünü doldurmaya gelmişti. Yani bir isim ve logo bulmaya. YouTube ismi buna çok uygundu. Çünkü sokakta konuşulan İngilizce’de televizyon yerine “tube” deniliyordu ve onlar görüntülü yayıncılığın sadece bir izleyicisi, tüketicisi olan kişiyi, bu sürecin bir parçası, hatta öznesi haline getirmek istediler. Ve en başında “You” dediler: “Sen.” DEVAMI ▷

IKEA etkisiyle hazır kek yapmak

(Bu video yemek tarifi ya da reklam içermez)

Hazır kek karışımlarıyla ilgili hikayeyi bilir misiniz? Bu karışımlar ilk kez 1940’lı yıllarda ortaya çıkmış. Bir kekin tüm malzemelerini toz haline getirip bir pakete koymuşlar. Karışımı satın alanların tek yapması gereken ona su katıp, karıştırıp, pişirmekmiş. Ama o zamanlar bu konsept hiç tutmamış. Kimse bu karışımları almak istemiyormuş. 10 yıl boyunca markalar bu ürünlerin neden tutmadığı üzerine kafa yormuşlar. Nasıl olur da hayatı bu kadar kolaylaştıran bir ürün başarılı olamıyor diye. Halbuki armut piş ağzıma düş diye bir deyim var bizde, biz kolay sonuca ulaşmanın her zaman en doğru yol olmayacağını biliyoruz, en azından teorik olarak, ama onların haberi yok. Nihayet bu karışımı satan markalardan biri Ernest Dichter adında bir psikoloğa danışmış. Kendisi motivasyonel araştırmanın babası olarak kabul edildiği için konuyu araştırmış ve fark etmiş ki insanlar bu karışımı kullandıklarında yeterince emek sarf etmiyor. Yani yapması fazla kolay. Kendilerinden bir şey katamıyor. Katamayınca ne oluyor? Eve misafir gelince ya da günlerde, çay saatlerinde aaa Elizabeth hanım kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde, Elizabeth hanım onu kendi yapmış gibi hissetmediği için başını önüne eğip buruk bir gülümsemeyle geçiştiriyor. Örnek olarak Elizabet Hanım’ı özellikle seçtim çünkü 1940’lı yıllarda Ayşe Hanım hala kendi elleriyle börek açmaya devam ediyordu yani bu tür problemleri yoktu. Neyse biz araştırma sonucumuza geri dönelim. Freudyen psikoanalitik konseptleri iş dünyasına taşımayı başaran az önce bahsettiğim psikolog Ernest Dichter’in tavsiyesiyle bu marka, kek karışımından yumurtayı ve sütü çıkartıyor. Yani artık Elizabeth hanım bu karışımı kullanarak kek yapmak istediğinde yumurtayı kırıp, sütü ölçüp ondan sonra yapabilecek ve günlerde kendisine kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde evet yumurtaları kırarken çok zorlandım ama buna deydi diyebilecek. Hala kadın isimleriyle örnek vermeye devam ediyorum çünkü o yıllarda erkekler kendilerinin de yemek yapabileceklerini henüz bilmiyordu. Neyse bu taktik markanın işine yaramış mı? Kesinlikle. Satışları rakiplerinin tümünü geçmiş. Peki işin sırrı ne? İşin sırrı yumurtalarda… değil IKEA etkisinde. DEVAMI ▷

Neden herkes farklı şekilde daire çiziyor?

Gelin sizinle bir deneme yapalım. Bu deneme için bir kağıt ve kaleme ihtiyacınız var. Bir daire çizeceksiniz. Hazırsanız hemen deneyin. Fazla düşünmenize gerek yok. Şöyle bir daire.

Çizime yukarıdan mı başladınız, yoksa aşağıdan mı? Saat yönünde mi çizdiniz, yoksa tersi yönde mi? Peki bu neden önemli? Belki de basit bir daireyi çizerken kullandığınız bu yöntem, dünyanın neresinden olduğunuzun, nasıl bir kültür ortamında yetiştiğinizin ipuçlarını verebilir. DEVAMI ▷

Dünyanın en çok animasyonu yapılan karakteri

Geçenlerde çok güzel bir animasyon izledim. Güzel kelimesi tam olarak ifade etmiyor aslında. Farklı. Çünkü sadece bilgisayardaki basit karakterler kullanılmış. ASCII tablosundaki karakterler. Yeni Zelanda’lı Simon Jansen tek başına oturmuş bilgisayarının başına ve başlamış basmaya klavyesindeki dikey çizgilere, yatay çizgilere, eşittir işaretine, parantez, diyez gibi sembollere. Star Wars’un ilk yayınlanan filmi olan Episode 4’ün 19 dakikasını sadece bu karakterleri kullanarak yapmış. DEVAMI ▷

Zamanı ve hayatı yönetmenin Japoncası: Kanban Tekniği

Yapacak bir sürü işiniz var değil mi? Çok meşgulsünüz, çok yoğun! Kafanız türlü şeyle dolu. Yapılması gerekenleri yazdığınız ve oraya buraya yapıştırdığınız tüm post-it’ler daha yazılmadan beyninizde birikmeye başlamış. Yarın sabah bunu yapmam lazım, sonra yarım kalan şu işi bitiririm, akşama da e-postalarıma, mesajlarıma cevap veririm, ooo Barış Özcan yeni video atmış, neyse onu sonra izlerim.

Üstüne üstlük herkes sizden bir şeyler bekliyor. Aileniz, arkadaşlarınız… Öğretmenleriniz, patronlarınız… İyi de kafalar çoktan çöp sepetine döndü bile. İnsanın daha hiç birine başlayamadan gidip dökesi geliyor. Çünkü kafanız bir çöp tenekesine döndüğünde her şey karmakarışıktır, birbirine girmiştir. Yapacağınız şeyleri doğru düzgün göremezsiniz bile. DEVAMI ▷

Murphy Kanunlarını Yanlış mı Anladık?

Düşürdüğün ekmeğin yağlı yüzünün halıya gelme olasılığı, halının yeniliğiyle doğru orantılıdır. Yani hayatında ters gidebilecek her şey, ters gidecektir. Gelin bugün biraz Murphy kanunlarından bahsedelim.

Murphy kanunları deyince aklınıza hep olumsuz durumlar geliyor değil mi? Mesela benim sık sık karşılaştığım bir durum. Ne zaman arabayı yıkatsam o gün yağmur yağar. Sonra yola çıkarım, trafik sıkışır. Şerit değiştiririm. Değiştirdiğim şerit akmaya başlarken yeni geçtiğim şerit tıkanır. Böyle durumlarda hemen “Murphy iş başında!” Kim bu Murphy? Gerçekten böyle biri var mı? DEVAMI ▷

Asansörlerin Sessizliği

Yüksek binaların yapılabilmesini sağlayan iki şey vardır: çelik iskelet ve asansörler. Okumak için kağıt ne kadar vazgeçilmezse modern şehirler için de asansörler o kadar vazgeçilmezdir. Kelime oyununda saklı gerçeği fark ettiniz mi? Neyse devam edelim asansör güzellememize. Zaten bir ara dünyanın en ilginç merdiven tasarımlarıyla ilgili bir video yapınca asansörler konusu içimde kalmıştı. Her ne kadar daha sonra düğmeleriyle ilgili bir video yapmış olsam da bu kez daha farklı bir özelliğine değineceğim.

Asansörler olmadan şehirler ve insanlar dikey olarak yükselemez. En azından fiziksel bir yükselmeden söz edemeyiz. Dünyada insan nüfusunun en yoğun olduğu yerler şehirlerdir ve şehirlerde insan nüfusunun en yoğun olduğu yer de asansörler. Tabi metroları ve metrobüsleri saymazsak… Bir de 500T efsanesi var. Ama onlar bugün için konumuzun dışında, ayrıca bizi dikey olarak yükselten taşıma araçlarından sayılmıyorlar.

Senaryo yazarları yazdıkları karakterleri buluşturup zorla konuşturmak istediklerinde ne yaparlar? Asansörlere sığınırlar. İlginç olan şeyse gerçekte asansörlerde bu kadar çok konuşulmaz. Tam tersine çoğu zaman derin bir sessizlik vardır. Derin demeyelim de daha çok tuhaf bir sessizlik. Adeta yazılmamış bir kural gibidir bu. Asansöre girince otomatik olarak yüzünüzü kapıya döner ve sessizce beklemeye başlarsınız. Eğer başkaları binmeye başlarsa herkes kendine yine otomatik olarak bir yer bulur. Araştırmalara göre asansörün içine bir zarın üzerindeki noktalar gibi yerleşme eğilimindeyiz. Bir kişi binince genellikle tam ortaya geçer. Sayı arttıkça aradaki mesafeleri maksimum tutacak şekilde -adeta ilkel bir kutu dansı yapar gibi- o daracık alanda kendimize bir yer bulmaya çalışırız. DEVAMI ▷