Çok çalışmak mı? Derin çalışmak mı?

Sabah. Uyandı. Baş ucunda çalan telefonun alarmını kapattı. Hazır eli telefonuna değmişken o gün ona yapacağı 2617 dokunuştan ilk 34 tanesini yaptı. Onunla gün boyu harcayacağı 145 dakikanın 15 dakikası geçmişti bile. Sonra televizyonu açtı. Evden çıkmadan önce 75 dakika kadar günün haberlerini, havanın durumunu, trafiğin halini izledi. Bir de akşama 225 dakika boyunca izleyeceği dizilerin özetlerini… Artık çalışmaya hazırdı. Ama önce bir tweet attı: “Su gibi akıp geçer zaman.” DEVAMI ▷

Herkes nerede? Neden uzaylılarla karşılaşmadığımızı açıklayan 17 hipotez

Herkes nerede?

1950’de Los Alamos Laboratuvarı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi sordu bu soruyu. Çok basit bir soru gibi görünebilir. Ama hikayesini dinleyince hiç de basit olmayan ve hala cevabı verilemeyen bir soru olduğunu anlayacaksınız.

Big Bang Theory dizisini izleyenler genç bilim insanlarının kafeteryada yaptıkları “geyik muhabbetleri”ni iyi bilirler. İşte buna benzer şekilde Fermi ve arkadaşları da sıcak bir yaz günü öğle yemeği yedikleri masanın etrafında bir karikatür hakkında konuşuyorlardı. Çünkü o günlerde uçan daire gördüğünü iddia eden insanların sayısında artış vardı ve alakasız gibi gözükse de New York’taki çöp kutuları ortadan kayboluyordu. İşte bu karikatür kaybolan çöp kutularını yağmacı uzaylıların çaldığını gösteriyordu. Turhan Selçuk’un da dediği gibi karikatürün güçlü bir sanat olmasının nedenleri var ve sadece bu olay bile bize neden güçlü olduğunu gösteriyor. Çünkü bu bilim insanları konuya güldükten hemen sonra gerçek olup olamama ihtimali hakkında konuşmaya başladılar. Gerçekten de uzaylılar var mı? Daha da önemlisi bunlar yeryüzünü ziyaret edebilecek kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip mi? DEVAMI ▷

Teknoloji bizi ölümsüzleştirecek mi?

Ölümsüzlük! Hayatta en çok istediğimiz şey. Aradaki ilişkiyi ve çelişkiyi fark ettiniz mi? Dinlediğimiz hikayelerden anladığımız kadarıyla insanlık var olduğu müddetçe insan da hep var olmak istemiş. Ab-ı hayat, hayat suyu ya da bengi su kavramını bir düşünün. Hemen her kültürde var bu. Fountain of youth. İçenlere sonsuz bir hayat veriyor. Efsanelerde bu suyun “Zulmet” diye tanımlanan karanlık ve bilinmeyen bir dünyada gizli olduğu söyleniyor.

Acaba insanlık bu karanlık dünyayı yavaş yavaş keşfediyor olabilir mi? Elindeki teknoloji feneriyle? Yani teknoloji sayesinde bu bengi suyunu bulabilir miyiz? Bu hayatta ölümsüz olabilir miyiz? DEVAMI ▷

IKEA etkisiyle hazır kek yapmak

(Bu video yemek tarifi ya da reklam içermez)

Hazır kek karışımlarıyla ilgili hikayeyi bilir misiniz? Bu karışımlar ilk kez 1940’lı yıllarda ortaya çıkmış. Bir kekin tüm malzemelerini toz haline getirip bir pakete koymuşlar. Karışımı satın alanların tek yapması gereken ona su katıp, karıştırıp, pişirmekmiş. Ama o zamanlar bu konsept hiç tutmamış. Kimse bu karışımları almak istemiyormuş. 10 yıl boyunca markalar bu ürünlerin neden tutmadığı üzerine kafa yormuşlar. Nasıl olur da hayatı bu kadar kolaylaştıran bir ürün başarılı olamıyor diye. Halbuki armut piş ağzıma düş diye bir deyim var bizde, biz kolay sonuca ulaşmanın her zaman en doğru yol olmayacağını biliyoruz, en azından teorik olarak, ama onların haberi yok. Nihayet bu karışımı satan markalardan biri Ernest Dichter adında bir psikoloğa danışmış. Kendisi motivasyonel araştırmanın babası olarak kabul edildiği için konuyu araştırmış ve fark etmiş ki insanlar bu karışımı kullandıklarında yeterince emek sarf etmiyor. Yani yapması fazla kolay. Kendilerinden bir şey katamıyor. Katamayınca ne oluyor? Eve misafir gelince ya da günlerde, çay saatlerinde aaa Elizabeth hanım kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde, Elizabeth hanım onu kendi yapmış gibi hissetmediği için başını önüne eğip buruk bir gülümsemeyle geçiştiriyor. Örnek olarak Elizabet Hanım’ı özellikle seçtim çünkü 1940’lı yıllarda Ayşe Hanım hala kendi elleriyle börek açmaya devam ediyordu yani bu tür problemleri yoktu. Neyse biz araştırma sonucumuza geri dönelim. Freudyen psikoanalitik konseptleri iş dünyasına taşımayı başaran az önce bahsettiğim psikolog Ernest Dichter’in tavsiyesiyle bu marka, kek karışımından yumurtayı ve sütü çıkartıyor. Yani artık Elizabeth hanım bu karışımı kullanarak kek yapmak istediğinde yumurtayı kırıp, sütü ölçüp ondan sonra yapabilecek ve günlerde kendisine kekiniz çok güzel olmuş dediklerinde evet yumurtaları kırarken çok zorlandım ama buna deydi diyebilecek. Hala kadın isimleriyle örnek vermeye devam ediyorum çünkü o yıllarda erkekler kendilerinin de yemek yapabileceklerini henüz bilmiyordu. Neyse bu taktik markanın işine yaramış mı? Kesinlikle. Satışları rakiplerinin tümünü geçmiş. Peki işin sırrı ne? İşin sırrı yumurtalarda… değil IKEA etkisinde. DEVAMI ▷

Bruce Lee’den özgüven konusunda ne öğrenebiliriz?

Bruce Lee, ile hayali bir konuşma yapsaydım eğer ona sahip olduğu özgüvenin kaynağını sorardım. Kendine olan güvenini, öz saygısını nasıl elde etmiş acaba? Onun filmlerinden, hayatından ve en önemlisi sözlerinden nasıl ilham alabiliriz?

Önce filmlerinden başlayalım. Kung Fu filmlerinin efsane oyuncusundan… Kötülerle savaşırken eline ne geçirirse onu etkili bir araca çeviriyor. Hiç bir şey bulamazsa kendi vücudunu bir araca dönüştürüyor. Sadece cesur bir kahraman değil, aynı zamanda komik de. Özellikle 2 metrelik basketçi Kerim Abdül Cabbar’la karşılaştığı bu sahnede. Filmlerde tasarladığı bazı sahneler sadece Hong Kong ve Uzak Doğu sinemasını değiştirmekle kalmadı. Yıllarca Hollywood’u da etkiledi ve ondan ilham almasını sağladı. Üstelik bazen doğuyla batıyı dövüştürmesine rağmen. DEVAMI ▷

Neden meslek tercihi yapmak resim yapmak kadar zordur?

Okul seçmek, meslek tercihi yapmak ne kadar zor değil mi? Çünkü bu aynı zamanda bir hayatı seçmek anlamına geliyor gibi bir noktaya gelmenizi istemem. Böyle düşünürseniz gerçekten çok gerilirsiniz. Hayat sizin seçtiğiniz okuldan ya da meslekten ibaret değil ki!

Bakın ben size hayatı nasıl gördüğümü anlatayım. Onu boş beyaz bir tuval gibi görüyorum. Doğuyoruz ve tuvalimizi boyamaya başlıyoruz. Başlangıçta her şey toz pembe. Çocukluk hayallerinizde ne kadar özgür ve dolayısıyla ne kadar özgün olduğunuzu bir düşünün. Gökyüzünün mavisi gibi. Tüm bu renkler yumuşak bir şekilde iç içe geçmiş bizi kucaklıyor.

Sonra okula gitmeye başlıyoruz. Hayat tuvalimize daha koyu renkler, daha sert çizgiler eklenmeye başlıyor. Çünkü bir şeyler öğrendikçe hayatın acı gerçekleriyle karşılaşıyoruz. Dünyanın kaç bucak olduğunu fark ediyoruz. Bizim gibi milyonlarcası daha var ve onlardan daha yüksek puanlar almamız gerekiyor. Paletimizdeki renkler A, B, C ve D seçenekleriyle sınırlanıyor. Kim olduğumuzsa bu seçeneklerden kaç tanesini doğru yanıtladığımıza bağlı olarak değişiyor. En çok doğruyu yapan en güzel üniversiteye gidiyor ve dolayısıyla da en güzel hayata sahip oluyor. Öyle mi? DEVAMI ▷

Geleceği Unutma: Damızlık Kızın Öyküsü’nü…

“In the desert there is no sign that says, Thou shalt not eat stones. Sufi proverb”
“Çölde, Taş Yememelisin diye emreden bir levha yoktur. Sufi Atasözü”

Distopik sanat eserlerini sever misiniz? Bu konuda ilk akla gelen, romanlar. George Orwell’ın 1984’ü, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı türün en önemli örneklerinden. Filmlerden V for Vandetta, Brazil ve Blade Runner benim favorilerimden.  Bunların hepsinde kötü, hastalıklı, anormal bir toplum anlatılır. O yüzden okunması ya da izlenmesi kolay olmayan, dolayısıyla herkese göre olmayan bir türdür. İnsanı gerçeklerle yüzleştirir. Sorular sordurtur. Eskiden çoğunlukla romanlarda ve filmlerde gördüğümüz bu türü artık dizilerde de görmeye başladık. Bugün size böyle bir diziden bahsetmek istiyorum: Damızlık Kızın Öyküsü’nden… DEVAMI ▷