Featured Video Play Icon

Soluk Mavi Nokta

Şairler astronot olsaydı neler hisseder, dünyayı nasıl tarif ederlerdi diye düşünürüm bazen. Bunu anlamanın en kolay yolu şairleşen astronotların sözlerine kulak vermek herhalde.

Size bir kaç fotoğraf göstermek istiyorum. İlki bu. Nasıl? Modern bir sanat eseri gibi değil mi? Aslında bu bir havaalanı. Sıradakini tahmin edebilir misiniz? Bir kömür madeni. Bu bir kasaba ve bu da bir yol kavşağı. Yüz yıl önce aynı yere aynı açıdan baksaydınız bu karelerdeki tasarımları göremeyecektiniz. New York’un ortasındaki Central Park’ta da, Kamboçya’daki Angkor Wat tapınağında da hep aynı şeyi fark ediyoruz. Doğal bir tasarımı şekillendirmeye çalışan insan tasarımları. Bir şeylere hükmetmek, ona sahip olmak ve şekillendirmek… Nedense bizim için çok önemli.

Az önce gösterdiğim fotoğrafların bir ortak özelliği daha vardı. Hepsi de bizim görebildiğimizden farklı, tepeden bir açıyla, uzaydan çekilmişti. Brezilya’daki meşhur Ipanema Plajı’nın pek çok fotoğrafı vardır ve onlara baktığımızda özellikle biz erkeklerin aklı başından gidebilir ama aynı yer böyle bir açıyla çekilip kadrajlandığında bize farklı şeyler düşündürmeye başlıyor.

Bu paradigma değişimini ilk fark eden kişi Frank White adında bir yazar olmuş ve bu konsepte “The Overview Effect” adını vermiş. Hatta 1987 yılında konuyla ilgili bir kitap da yazmış. “Overview” kelime anlamıyla “Genel Bakış” demek ama kavramı “Sorgulama Etkisi” ya da “Yeniden gözden geçirme etkisi” şeklinde Türkçeleştirmek daha doğru olur zannediyorum. Kozmik bir bakış açısı.

Bu etki doğal olarak ilk kez dünyayı uzaydan yani tepeden gören astronot ve kozmonotlarda gözlemlenmiş. Gerçi “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!” diyen bir Yahya Kemal’imiz vardı bizim ama onu maalesef tanıyamamışlar.

Uzay mekiğinin penceresinden dünyayı izleyen astronotların hissettikleri de çok farklı değil, neredeyse şairane duygular. Dünya üzerinde aydınlıktan karanlığa geçerken ufukta görülen şimşekler, şehir ışıklarının arasında dans eder gibiler. Tevfik Fikret görse “şehrayin ışıkları” derdi herhalde. Kutuplarda aurora perdelerinin arasından süzülen astronotlar gördükleri renkleri, hareketi, güzellikleri tarif edemediklerini söylüyorlar.

Ayda yürüyen ilk kişi Neil Armstrong, oradan dünyayı görünce işte tam olarak bu etkiye yakalanmış. “Birden farkına vardım ki, o küçük mavi bezelye tanesi bizim dünyamızdı” diyor Armstrong. Sonra bir gözünü kapatıp baş parmağını kaldırarak dünyanın üstüne koymuş. O anda bunu yaparken kendini bir dev gibi hissedeceğine çok çok küçük hissetmiş.

Uzaya çıkan Sultan bin Salman Al Saud ise yolculuğunu şöyle anlatıyor: “ilk gün hepimiz kendi ülkelerimizi işaret ettik. 3. veya 4. gün birbirimize kıtaları gösteriyorduk. 5. gün geldiğinde sadece tek bir dünya gördük.”

Tek bir dünya. Bu akıllara “Gaia hipotezi”ni getiriyor. James Lovelock’a göre Gaia şöyle bir şey: “Dünya’nın biyosferini, atmosferini, okyanuslarını ve toprağını içine alan karmaşık bir varlık: bu gezegende yaşam için en uygun fiziksel ve kimyasal ortamı oluşturmaya yönelmiş bir geri besleme ya da sibernetik bir sistem oluşturan bütünlük.”

Uzaya giden herkesin gördüğü ilginç bir şey var: adeta kağıt inceliğinde bir katman. Yaşayan her şeyi çepeçevre kuşatmış ve canlıları uzayın ölümcül etkilerinden koruyor.

Uzayda yaşadıklarının, hissettiklerinin bir karşılığı, açıklaması var mı diye araştıran bir astronot “Savikalpa Samadhi” kavramıyla karşılaşmış. İnsan egosunun yok edilmesiyle ulaşılan ruhani bir bilinç düzeyi bu. Kendini geçici bir süre için yok edip başka varlıkların gözünden görmeye başlamak. Eğer Yunus Emre uzaya çıksaydı buna büyük bir ihtimalle “tefani sırrı” derdi.

Evet, bugün biraz “şairler astronot olsaydı” modunda konuştuğumun farkındayım. Kozmik bir bilince sahip olmak için bazen onların gözünden görebilmeye çalışmak lazım. Hayattan bir adım geri çekilip resmin bütününe bakabilmek. Tıpkı astronom Carl Sagan’ın yaptığı gibi.

Voyager 1 uzay aracının 1990 yılında dünyaya yaklaşık 6 milyar km uzaklıktan çektiği bu fotoğrafı görünce şunları söylemişti ünlü astronom:

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir gün ışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.”

Gökbilimin insanlara alçakgönüllü bir kişilik kazandırdığı söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Birbirimize başkalarının gözünden bakmayı öğrenip, daha iyi davranmak zorundayız. Birbirimize ve bu soluk mavi noktaya…

“Soluk Mavi Nokta” üzerine 4 yorum

  1. Merhaba Barış abi. Senin You Tube kanalını yeni keşfedenlerdenim. Ama seni sıkı takip edenlerden de birisi oldum. Hazırladığın videolar, konular ve bakış açın çok güzel. Emeğine sağlık. Kanalını fotoğrafçılıkla ilgili videolarınla keşfettim. Anlayacağın gibi fotoğrafçılıkla ilgilenen birisiyim. Fotoğrafçılık konusunda henüz amatörüm. Ama kendimi geliştirmek istiyorum. Bu arada özel bir okulda öğretmenim ve bir fotoğrafçılık kulübüm var. Hani derler ya öğrenmenin en iyi yolu öğretmektir diye. Ben de bu düşünceden yola çıkarak açtım kulübümü 🙂 Hatta senin videolarını da kullandım. Çok yararlı oldu gerçekten. Fotoğrafçılıkla ilgili başka videolar da paylaşabilir misin?

  2. Dünyayı bir bütün olarak dışarıdan görmek insanda kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olma hissiyatını veriyor. Ve bu büyük şey onunla ya da onsuz yoluna devam ediyor. İlk aklıma gelen.Ama..

    Tek ile olma fikri…
    Bizi biz yapan çeşitliliğimiz. Kültürümüz. Benlikle gelen, zenginliğimiz anlamını yitiriyor. Şimdi bir tarafta tek bir gezegen, tek bir millet, tek bir bilinç olma olasılığının yer, yer cazip tarafı, bir yerde de millet, topluluk, kültür ve kişi olarak zenginliğimiz. Yan yana gelemeyecek 2 umutsuz ütopya.

    Teklik altında toplanıp huzur dolu düzenli ve tek tip yaşamın dayanılmaz hafifliği. Diğer yanda çeşitliliğin getirdiği kültürel zenginlik aynı zaman da bencillik ego ve sürekli olan fikir ayrılıkları sonucu kavgalar, savaşlar.

    Ve kendime soruyorum. İdeal dünya da bir bilinç altında acının ve sıkıntının en az olduğu bir zaman da ki gelişim insanlığı nereye götürür. Tek tip algı ve bilinç yerinde sayar mı.? Yoksa mevcut olan sıkıntılı acılarla dolu çeşitlilik üzerine kurulu dünyamız gelişimi mecburi kılıp olduğumuz konuma gelmemiz mi doğurdu.?

Bir Cevap Yazın