Kategoriler
Teknoloji Uzay

21.Yüzyılda en büyük TYCOON kim olacak?

Dünyanın en çok izlenen filmlerinden biri Avatar’da cennet gibi bir gezegen Pandora’da adı “Hell’s Gate” yani Cehennem Kapısı olan bir maden işletmesi açan RDA isimli bir mega şirket vardır. Mega olduğu kadar da acımasızdır bu şirket. Gezegenin ekolojisini mahvetmez sadece, yerli Navi’ler de şirket politikaları yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Peki neden?

“Çünkü bu küçük gri taşın kilosunun değeri 20 milyon dolar ediyor!”

Her şey Portekizli denizcilerin Batı Afrika’nın daha uzak limanlarından fil dişi ve tropik meyveler gibi egzotik ürünleri getirmek istemesiyle başladı. Her seferinde daha uzak limanlara gitmek istiyorlardı ki, daha önce kimsenin bilmediği bu limanlardan ucuz, farklı zenginliklerle dönüp Avrupa’da satabilsinler. Ama Atlas Okyanusu, okyanus bu, Akdeniz gibi değil. Dev dalgalar, ölümcül tropik fırtınalar bilindik yöntemlerle yapılmış teknelerin daha uzak limanlara gidip de sağ salim gelmesine izin vermiyordu. Ama bu denizcilerin vazgeçmeye de niyeti yoktu. Sonuçta ekmek aslanın ağzında, denizciler arasındaki rekabet kızıştıkça kızışıyor. Bu sebeple her geçen gün okyanusa ve daha uzun deniz yolculuklarına dayanabilen gemiler inşa edildi. Böyle böyle sonunda, Afrika’nın güneydeki en uç noktasını aşan bu denizciler, Hint Okyanusu yollarıyla ta Hindistan’a hatta Filipinler’e kadar ulaştılar. İspanyol denizci Ruy Lopez de Villalobos İspanya Kralı II.Filip ve Asturias Prensini onurlandırmak için bu adalara Las Islas Filipinas adını verdi. Düşünün; “Portekiz neresi Filipinler neresi.” Okyanus aşabilen teknelerin yapılması, o güne kadar gözlerden uzak kalabilmiş dev kara parçalarının, dev gibi iki kıtanın daha keşfedilmesine sebep oldu. İşte o zamanlar, bütün bunlar olurken, dünya tıpkı bugünlerde olduğu gibi büyük bir değişimin eşiğindeydi.

Artık türlü türlü engellerle çevrili, tekinsiz ve çok uzun süren karayolu ticaretine ihtiyaç olmadan Çin ve Hindistan ile Avrupa arasında alışveriş yapılabilecekti. Bu değişim dünyanın yüzünü değiştirdi. O zamanlar kimse, bu kadarını öngörememiş olmalı. Avrupalı devletler zenginleşti, bu zenginlik askeri ve politik üstünlüğü getirdi. Deniz imparatorlukları devri başlamıştı. Bütün dünyadaki güç dengesi altüst oldu. Batı Afrika sahillerinde başlayan o amansız rekabet, bilimsel ve teknolojik devrime götüren zincirleme değişimleri başlatmıştı. Bunu şimdi görebiliyoruz. O zamanlar bu değişimleri yaşayanların, bizim bugün gördüğümüz gibi görebilmesi sürpriz olurdu.

Peki bugün, biz içinde yaşadığımız için görmemizin zor olduğu, ancak gelecekten bugüne bakıldığında görülebilecek bir şeyler oluyor mu acaba?

Bugünlerde uzayın kolonileştirilmesi konuşulmaya başlandı. Bilimkurgu yazarlarının hayallerinden bahsetmiyorum. Ciddi ciddi konuşuluyor artık bu. Tıpkı Portekizli denizcilerin birbiriyle rekabet ederek daha yeni ve dayanıklı gemiler inşa etmesi gibi bugün yine tüccarlar daha dayanıklı, daha uzak mesafelere gidebilen gemiler yapma konusunda rekabet etmeye başlamadılar mı? Artık dünyada keşfedilecek bir yer kalmadı ama söz gelimi, Satürn’ün uydusu Titan’daki değerli madenler, Ay’da ve Mars’ta kurulacak koloniler yeni bir rekabet çağını mı başlatacak? Geçenlerde haber sitelerine, ihtiva ettiği maddenin tamamına yakını elmas olan bir gezegen keşfedildiği haberi düştü. Rakiplerinin önüne geçerek oraya ilk varacak tüccarların nasıl bir avantaj yakalayacağını hayal edin. Belki de insanlığı tıpkı 1848-1855 yılları arasında California’da yaşanan “Altına Hücum” ‘a benzeyen bir “Elmasa Hücum” dönemi bekliyor.

Ancak bu heyecanlı rekabet ve yayılmacılığın, insanın bulaştığı her işte olduğu gibi iki farklı yüzü var. Bir tarafta konkisdatorların (conquistador) macera ve keşif ruhu, diğer tarafta da bu dönüşümler içinde çoğunlukla görmezden gelinen “birilerinin” ödediği bedeller.

İspanyol konkisdatorlar Orta ve Güney Amerika’da kayıp altın şehir “El Dorado’nun” peşine düşmüşlerdi. Büyük bir servetle Avrupa’ya döneceklerine inanıyor, inanmak istiyorlardı. Ama bu heyecan ve servet avcılığının bedeli de çok ağır oldu. Altın Şehrin peşindeki bu denizciler, keşfettikleri bu yeni kıtaya Avrupa’dan sadece hırs ve rekabet getirmemişlerdi. Bugünkü tahminlerimize göre yerli halkın %80’i o güne kadar Amerika kıtalarında olmayan çiçek hastalığına yakalanarak öldü. Halkın yüzde sekseni, daha önce görmedikleri bu hastalığa karşı bağışıklığı olmadığı için İspanyol denizcilerin getirdiği bu korkunç hastalıkla baş edemedi.

Kolonyalizmin parlak başarılarla dolu yüzünün bir de böyle bir yüzü var. 

İnsanın bulaştığı her şeyde olan bu iki yüz, tiyatro ve sinemaya da her zaman damgasını vurmuştur. Hatta dramatik sanatların sembolü haline gelen Roma Tanrısı Janus’un maskesi, belki de bu sebeple iki yüzlüdür. Janus’un maskesindeki gülen yüz komediyi somurtkan yüz ise trajediyi temsil eder. Hikaye anlatıcılığının iki yüzü insanlığın da iki yüzünü gösterir bize.

Uzayın keşfinin eşiğindeyiz madem; önümüzdeki zaman diliminde insanlık yine iki yüzlü mü olacak? Bu kez nasıl bir hırsla nasıl acılara sebep olacağız? Star Trek / Uzay Yolu filmlerinde Enterprise / Atılgan gemisinin mürettebatı gibi evrenin gizemlerini keşfederken, bilgimize bilgi belki de zenginliğimize zenginlik katarken başka ne tür sonuçlar doğacak bu gelmekte olan yeni çağdan? 

Şu an işin çok başındayız, evren o kadar büyük ki bu büyüklük karşısında sadece eziklik hissedebiliyoruz. Evrenin gizemleri, bizi adeta un ufak ediyor ama gözümüzü o derinliklerden de bir türlü ayıramıyoruz. Bir gün gideceğiz, bir gün oralarda olacağız ve dönüp bu soluk mavi gezegene bakacağız. Ortak hayalimiz bu. Ama tam da şu an, henüz bu noktadayken sormamız gereken ciddi sorular var.

Forbes dergisi her yıl düzenlediği dünyanın en zenginleri listesinin bir benzerini 2002 -2013 yılları arasında, kurmaca karakterler için de düzenlemişti, sonra nedense artık liste yapmaz oldu ama bu en zengin 15 kurmaca karakter arasında tahmin edebileceğiniz bazı kahramanların yanında bir isim var ki ayrıca dikkat çekici, çünkü söz konusu listede hep en başa güreşmeyi başarmış. 

Orta Dünya’daki Yalnız Dağ’ın derinliklerinde yaşayan ve stokladığı hazinenin üzerinde uyuklayan Smaug’dan bahsediyorum. Şimdi şöyle biraz düşünelim; Bir ejderha altın sikkeler, değerli mücevherler ve binbir türlü incik boncuktan oluşan hazineyle ne yapar ki? O kadar paramız olsa bizim yapabileceklerimizle, Smaug’un yapabilecekleri arasında büyük bir uçurum var. Parasını borsada değerlendiremez, gayrimenkul alamaz, (ehm, çünkü Smaug’un içine girebileceği büyüklükteki bir evin, şatonun her neyse, bütün duvarlarının, her yerinin ateşe dayanıklı malzemeden yapılması ayrı bir mühendislik problemi (meydan okuması) olurdu.) Zaten bu yüzden de Smaug sadece hazinesinin tepesinde oturup “birileri beni öldürme hevesine kapılıp gelse de, kızartma yapsam” diye bekliyor. O halde neden hazine? Neden bir ejderha hazine, mal-mülk düşkünü olur? Hani şu bütün masalların ve hikayelerin kötü karakteri, uğruna kahramanların öldüğü, kötülük sembolü yaratık… Acaba kurmaca evreninde, kötülük ve zenginlik arasında bir ilişki mi var? Kurmaca dünyasının en zenginlerine bakmaya devam edelim o halde, bakalım neler öğreneceğiz;

Forbes dergisinin en zengin kurmaca karakterler listesinde birinciliği en çok kazanan karakter Varyemez Amca adıyla tanıdığımız Scrooge McDuck. Scrooge McDuck İngiliz endüstri devriminin ürünü, ultra zengin iş adamı tipini temsil ediyor ama Victoria dönemi sonrasının, bütün batılı ultra zenginler yerine de koyabilirsiniz kendisini. Tamam, Varyemez Amca sevimli… Ama iyi bir karakter olduğunu söylemek pek mümkün değil, mesela Noel Baba’dan nefret ediyor. Sebebi ise insanlara satabileceği bir şeyleri bedavaya dağıtması. Yani kapitalizmin vicdansız ruhunu baya baya çıplak haliyle bize gösteriyor. 

Charles Foster Kane pek çokları için bütün zamanların en iyi filminin kahramanı. O bir anti kahraman. Yani öyle kahraman dediysek, iyilik timsali biri falan değil, tam tersine tıpkı Varyemez Amca gibi o da kapitalizmin acımasız bir sembolü… Yurttaş Kane, kapitalist sistemin idolü, sevgisiz ve karanlık dünyasında yalnız yaşayıp yalnız ölen, çok çok zengin bir adam.

En zengin kurmaca kahramanlarından olmasa da zenginlikle ilişkisi oldukça ilginç bir de antik bir kahraman var, hem de kendisi hemşehrimiz sayılır. Frigya kralı Midas’tan bahsediyorum. Yunan mitolojisinin bir kahramanı olan Midas kendisine Dionysos tarafından verilen bir yetenek olarak dokunduğu her şeyi altına çeviriyor. İlk başta kulağa hoş gelse de o kadar hoş bir yetenek olmadığını söyleyebilirim. Acaba bunun altında yatan, derin bir anlam olabilir mi? Acaba “zenginlikte kimselerin sahip olmadığı bir noktada olsanız bile, bu sizi mutlu etmez, hatta sizin için bir lanete dönüşebilir” mi demektir bu?

Tıpatıp aynı olmasa da benzeri bir lanet, işi gücü nehirde balık avlamaktan ibaret zavallı köylü Smeagol’ü de bulmadı mı? Yüzüğü görünce ortaya çıkan “sahip olma” tutkusu sadece kendi hayatına değil daha başka çok sayıda insanın da hayatına mal oldu. Basit köylü Smeagol, o kötücül tutku yüzünden Gollum’a dönüştü. Çok daha kötü de olabilirdi ya, neyse ki Frodo doğru zamanda doğru yerde olmayı başardı.

Özellikle James Bond filmleriyle popülerleşen, kötücül ve zengin bir karakter tipi daha ortaya çıktı. Malumunuz James Bond teknolojik zamazingolara çok düşkün, her macerasında illa ki çalıştığı gizli servisin ilgili icat bölümünde üretilmiş acayip araç gereçler kullanıyor. Mesela ölümcül bir silaha dönüşebilen bir alçı kol, ya da yağmur yağdığında ıslanmaktan korumak yerine şişleyen bir şemsiye. Hazırcevap Bond bunu görünce, meşhur Singing in the Rain filmini ve şarkısını hatırlatacak şekilde, hemen bir isim takıyor: “Stinging in the rain” Yani,  “yağmurda şişleyen…” 

James Bond, kötü adamlarla mücadele ederken teknolojiyi böyle kullanır da kötü adamlar kullanmaz mı? Hatta James Bond’un çok sayıdaki macerasında mücadele ettiği ezeli düşmanı Ernst Stavro Blofeld, her seferinde yeni ve sofistike bir planla bütün dünyayı ele geçirmek için harekete geçiyor. Bunu nasıl yapıyor peki? Tabii ki dünyada o gün için çok az bilinen, uçuk teknolojik gelişmeleri kullanarak. Örneğin 1971’de çekilen Sean Connery’li James Bond filmi Diamonds Are Forever (Ölümsüz Elmaslar)’da Dünya yörüngesine o güne dek görülmemiş bir lazer silahını yerleştirerek bir güç gösterisinde bulunuyor ve büyük devletlere şantaj yapıyor. Bir başka aktörün, Roger Moore’un, James Bond olarak karşımıza çıktığı Moonraker filminde ise benzer bir şekilde yine ultra ultra zengin Sir Hugo Drax, servetini Kaliforniya’daki malikanesinden yönetirken, aklına birden bütün dünyayı yönetmek geliyor. Bunu yapmak için de mevcut dünyayı yok etmek ve kendi seçtiği kusursuz insanlarla yeni bir dünya kurmak istiyor. Ama tabii ki karşısında James Bond’u buluyor.

Popüler sinemaya ve oyun dünyasına şöyle bir göz atarsak, sadece James Bond filmleri değil, teknoloji düşkünü ya da gözünü uzaya dikmiş karakterleri gitgide daha çok görmeye başlıyoruz. Hepsi de kendi sapkın amaçlarını uygularken acımasızlığın kitabını yazabilen tipler bunlar. Şöyle hızlıca bir liste yapılsa, kimler mi var, ooo, bazen bir kişi, bazen çok uluslu bir şirketten oluşan liste epeyce kabarık!

Peki acaba bunca filmde, Varyemez Amca ya da Smaug’un izinden giderek, sadece dünyaya değil bütün evrene kötülük saçan dev şirketlerin var olması, yaşadığımız dünyadaki gerçek dev şirketlerin de aynı şeyi yapacağından korktuğumuz anlamına mı geliyor? Ve asıl can alıcı soru; kurmaca dünyasında değil de yaşadığımız dünyada işler nasıl gidiyor?

Dennis Tito atmosferde ve uzayda yolculuk yapmak anlamına gelen aeronautics ve astronautics eğitimi almış bir mühendisti. 70’li yıllarda bir yatırım şirketi kurmuştu ve neredeyse 100 milyon dolarlık bir portföyü yönetiyordu. Ama aklı fikri uzaydaydı.

ABD ile Sovyetler arasındaki soğuk savaşın tetiklediği “uzay yarışı” başlamıştı ama Amerikalılar Ay’a gittikten sonra “bayrağı rakibimizin ulaşamayacağı bir yere götürdük” diyerek galibiyeti ilan etti. Sovyetler, ABD’nin Ay hamlesine bir cevap veremedi. Aslında Sovyetler yarışta çok geride sayılmazdı, çünkü uzay yolculuğu konusundaki en büyük zorluk Dünya’nın çekim gücünü yenebilecek roketler yapmak. Ve Ruslar uzaya araç göndermeye yarayan roketleri Amerikalılardan çok daha ucuza yapabiliyorlardı. Bu yüzden uzun yıllar boyunca Amerikalılar hep Sovyetlerin/Rusların Soyuz roketlerini kullandılar. “Kazandıkları” yarışta bile. Sovyetler bilimsel açıdan ve roket teknolojisinde önde bile olsa yarışa devam edecek finansal gücü yoktu.  İşin aslı uzay yarışı ABD için de çok pahalıydı. Nixon uzay çalışmalarını bitirirken asıl gerekçesi işte bu finansman konusuydu. Yarışta galibiyeti elde ettikten sonra geriye sadece biriken faturaları ödemek kalıyordu.  

Sovyetler dağıldıktan sonra mirasçısı Rusya, uzay yarışında sessiz ve derinden çalışmaya devam etti. 1996’da Mir uzay istasyonunu uzaya göndermişlerdi ve istasyon modüler olarak tasarlandığı için gittikçe gelişmekteydi. Aslında Ay’a gitme konusunu saymazsak Ruslar yarışta hep öndeydi. Mir Uzay İstasyonu da henüz Amerikalıların yapamayacakları türden bir başarıydı. Ne var ki paranın gözü kör olsun, Ruslar da tıpkı Sovyetler gibi finansal açıdan uzay çalışmalarına devam edemeyecek haldeydi.

İşte bu noktada Mir bir şirkete dönüştürüldü. Söylenenlere göre Dennis Tito, Mir’e 20 milyon dolar ödeyerek kendisini ilk uzay turisti olarak tarihe yazdırdı.

Aslında Dennis Tito parası olup da uzay hayalleri kuran tek kişi değildi. ABD’nin 1969’da Ay’a insan göndermesi belki de 20. yüzyılın en büyük medya olayı idi. Bütün yolculuk canlı yayınlandı. Sovyetler Sputnik ile uzaya ilk insanı gönderip öne geçmişlerdi ama ABD Ay’a yaptığı Apollo 11 seferini müthiş bir PR kampanyasına çevirmeyi başarmıştı. İşte bu yüzden uzay yolculuğu Dennis Tito gibi bir kuşağın tek rüyası haline gelmişti. O gün Ay’a giden Apollo 11’i televizyondan izleyen çok sayıda çocuk, büyüyüp iş güç sahibi oldular ama uzay hayalleri kurmaktan vazgeçmediler. ABD’nin uzay yarışında vites küçültmesi bu kuşak için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Uzayı keşfetme hayallerinin ertelenmesini bir türlü kabullenemiyorlardı. ABD’de çok zengin olduğu halde mutsuz, kocaman çocuklardan oluşan bir girişimci kitlesi oluşmuştu. Michael Potter bu insanlara; çektiği belgeselde Ay’a insan götüren roketin adından yola çıkarak  “Apollo’nun Yetimleri” adını veriyor. Bu mutsuz zenginler, Rusya’nın finansal krizdeki Mir Şirketi’ni bir fırsat olarak görüp, çocukluk hayallerini bir makul “business plan” ile birleştirmek istiyorlardı.

Daha sonraki yıllarda dünya yörüngesine gidip gelmek için büyük paralar ödeyebilecek zengin insanların varlığı, başka iş insanlarının da ilgisini çekti tabii doğal olarak.

Ama bir saniye! Çok sayıda zengin girişimcinin ve büyük büyük şirketlerin, çok büyük bütçelerle bir uzay yarışına girmiş olması ne anlama geliyor? Varyemez Amca’nın Noel Baba’ya “bedavadan hediye dağıtıyor” diyerek “kapitalizmin ruhuna” aykırı gördüğü için kızması gibi, vicdansız bir kapitalizmi ve vahşi rekabet şartlarını uzaya mı taşıyor bu para babası insanlar ve dev şirketler?

Interstellar filminde Cooper ve Brand uzay boşluğunda yol aldıkları bir sırada evrendeki kötülük hakkında konuşuyorlar.

“Biz götürmezsek orada kötülük olmaz.” Evet. Cooper’ın dediği gibi bu küçük, soluk gezegeni sanki yeterince kötülükle doldurmadık, şimdi sıra uzaya mı geldi?

Büyük şirketler herhangi bir kar amacı olmadan insanlığın hayrına bir operasyon yaparlar mı sizce? Devletten koparılacak bir vergi kolaylığı ya da ucunda bir kâr olmalı ki, “iyilik” dev bir şirketin yönetim kurulu toplantısı gündemine girsin. 

Weyland-Yutani şirketi de yıldızlararası boşlukta madencilikten yeni gezegenlerin kolonileştirilmesine, insana benzer robotların olağanüstü yeteneklere sahip bir yapay zekayla donatılmasına kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteren bir şirket. Hepsi de büyük bütçeli toplam 12 sinema filminden oluşan Alien-Predator filmlerinin evreninde var olan sinsi ve kötücül bir şirket Weyland – Yutani

Carter J. Burke, Weyland-Yutani gibi büyük bir şirketin son derece tipik bir çalışanı olarak çok hırslı. Hizmet verdiği şirket kar etmekten başka bir şey düşünemiyorsa, Burke de kariyerinden başka hiçbir şey düşünemez durumda. Yaratıklar, uzayda koloniler, süper yapay zeka robotlar hayal ürünü ama bu da mı hayal ürünü? Bu tür büyük şirket insanları o kadar çok ki onlara bugün bir isim bile takılmış durumda: köpek balıkları.

Bir dakika! Uzayın derinliklerine köpek balıklarını mı göndereceğiz? Bu da ne demek? Hani ne oldu uzay gemisi Atılgan ve mürettebatının keşif ruhuyla evrendeki gizem perdesini aralama tutkusu? Gözlerini altın hırsı bürümüş, Amerika kıtasına ölümden başka birşey götürmeyen conquistadorlar mı göndereceğiz, yoksa merak ve tutkuyla gözlerini bilinmezin derinliklerine dikmiş çılgınlar mı? 

Hepsi de uzay yarışına girmiş her biri dolar milyarderi olan Richard Branson, Jeff Bezos ya da Elon Musk’a baktığımızda hangisini görüyoruz?

Acaba filmler, öyküler zenginlere karşı biraz acımasız davranıyor olabilirler mi? Hem zaten burada bahsettiğim bütçeleri yüz milyonlara varan filmleri yapan şirketler de dev gibi, ya da belki de karmakarışık finansal ağlarla uzay yolculuğu yarışına giren dev şirketler birbirlerine bağlılar. Bakın Cracked dergisi yazarlarından Eirik Gumeny,  “büyük şirketler, kötü büyük şirketler hakkında film çekmeyi neden çok seviyorlar?” diye soruyor ve ne diyor: 

1- Büyük şirketler her şeyden kâr yapmayı bilirler. Büyük şirket karşıtı isyandan bile.
Sözgelimi Amazon Prime’da oynayan The Boys isimli dizide tıpkı Amazon gibi devasa bir şirket alaya alınıyor, eleştiriliyor. Büyük şirketler kalabalık insan topluluklarının büyük şirketlerden hoşlanmadığını bilir. Bu da o kitleye satılabilecek bir ürünün varlığını gösterir.

2- Büyük şirketler bir şeylerin ters tepmesinden rahatsız olmazlar, neden olsunlar ki?
Büyük bir şirketin büyük şirketler aleyhinde yayınlar yapması filmler çekmesi aileden hiç kimse Harvard’a gitmemiş olsa bile babanızın Harvard tişörtü giymesine benzer. Gitmiş gibi hissedersiniz ve deyim yerindeyse bir çeşit “gaz alma” işlemi gerçekleşir.

3- Devrim fantezisi her zaman gerçeğinin önüne geçer.
Öfke dolu bir TV dizisini ya da bir sinema filmini izlemek, haklı olduğunuzu ve sesinizin duyulduğunu hissetmenize yarar. Dışarı çıkıp gerçekten etkili bir şeyler yapmaktan çok daha kolaydır. Büyük şirketler bunu biliyor. Bir ilke uğruna geçiminizi, ailenizi, geleceğinizi riske atmayacağınızı çok iyi biliyorlar. Anonymous isimli aktivist grup “V for Vendetta”daki Guy Fawkes maskesini sembolleştirirken Warner Bros’a her bir maske için pay ödeneceğini biliyor muydu acaba? Tıpkı hediyelik eşya olarak ve normal bir sabunun 3-5 katına satılan Fight Club sabunları gibi.

4- Aktivistlerin ve yaratıcı sanatçıların birlikte oynamaktan başka seçenekleri yok.
Bir büyük şirket aleyhinde bir hareket başlatmak isterseniz illa ki bir başkasının kucağına düşersiniz. İçerik üreticilerin bu yüzden başka bir şansı yok. Twitter’da bir hashtag oluşturup Facebook’ta bir protesto organize edip, devrimci bir podcast’i iTunes üzerinde yayınlayabilirsiniz. Ya da hepsini aynı anda yapabilirsiniz. Onlar sadece, siz onlarla çalıştığınız için mutlu olurlar. Bir YouTube videosu ile katılımcılarınıza destek çağrısında bulunabilirsiniz, evet. YouTube, hani şu Google’gillerden YouTube. 

Çok ama çok para kazanmayı çok iyi bilen bu iş adamlarına ingilizcede Tycoon adı veriliyor. 15. ve 16. Yüzyılda başlayan coğrafi keşifler, ardından deniz imparatorlukları, ardından modern dünyayı şekillendiren onca devrim. Dünya daha uzağa gidebilen yelkenli gemiler sayesinde kabuk değiştirdi. Ay’a, Mars’a ve sonrasında güneş sisteminin dışına gidebilen uzay gemileriyle yeniden kabuk değiştirecek. Geçmişte sömürgeciliğin siyasi ve finansal rolünü oynayan imparatorlukların yerini gelecekte Weyland-Yutani, ya da Avatar filmindeki “RDA Corporation” gibi dev şirketler ve parasını saymaya insan ömrü yetmeyecek “tycoon”lar mı alacak?

Belki de her şey o kadar kötü olmaz. Belki de Carl Sagan’ın Contact’ındaki kurtarıcı S.R.Hadden gibi milyarderler de vardır… Contact, Carl Sagan’ın kişiliğiyle özdeşleşen o keşif ruhunu çok başarılı bir şekilde aktaran, nefis bir bilimkurgu. Filmde uzayın derinlerden gelecek kötülüğü engellediğine inanan fanatik bir grup, mühendislik planları üst düzey bir dünya dışı uygarlık tarafından gönderilen mega-portale suikast düzenlemiş ve onca emek ve masraf havaya uçmuştu. Ama sonrasında mega milyonder iyi niyetli S.R. Hadden, bir kurtarıcı olarak karşımıza çıkmıştı. (Contact 1:39:00) Kim bilir belki de S.R. Hadden, Apollo’nun Yetimleri isimli belgeseldeki insanlar gibi, çocukluğundan beri uzaya gitme hayali kuran bir hayalciydi…

Evet, doğru… Kötülüğü evrenin derinlerine götürme yeteneği var insanda. Ama insan denen bu yaratığın hayal gücüne ve keşif ruhuna inanmak zorundayız. Tıpkı Uzay Yolu’ndaki Atılgan’ın mürettebatı gibi bilinmeyene karşı büyük bir açlık ve tutku ile yelken açmak istediğine inanmalıyız. Evrende henüz insandan daha değerli bir şey olup olmadığını bilemiyoruz.

“21.Yüzyılda en büyük TYCOON kim olacak?” için 5 yanıt

Barış abi Akıllı Otomobil devrimi geliyor, Tesla ile birlikte.Bununla ilgili video yaparmısın?

Rivayet o dur ki Osmanlı döneminde getirilen bir Zürafa’yı binek hayvan sanıp binen şahsın söyleyip Cem Karaca’nın seslendirdiği gibi ”Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” diyelim:))

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir