Featured Video Play Icon

Yabancı dil öğrenmenin en hızlı yolu: KO-KO Tekniği

Yabancı dil öğrenmek konusunda sizlerden pek çok soru geliyor. “Nasıl öğrenebilirim? Hangi teknik daha iyidir?” gibi sorular. Bu işin yani yabancı dil eğitiminin uzmanı olduğumu söyleyemem. Bununla birlikte Türkiye’deki pek çok insanın bir dili öğrenmek için yaptığı şeylerin hemen hepsini ben de yaptım. Çeşit çeşit teknikler denedim. Bunların bir kısmında boşa kürek çektiğimi düşündüm. Bazıları fena değildi. Bir tanesiyse gerçekten işe yaradı. İşte bugün sizlere benim için gerçekten işe yarayan bu teknikten ve onu uygulama yöntemlerinden bahsetmek istiyorum.

Yabancı dil eğitimi veren yerlerde genellikle 4 yetenek üzerinde duruluyor: yazma becerileri, okuma becerileri, dinleme ve konuşma becerileri. Öte yandan internette araştırma yaptığınızda karşınıza envai çeşit ilkeler, teknikler, yöntemler çıkıyor. Gördüğüm bazı makalelerden sonra herhangi bir dili öğrenmekten vazgeçmek açıkcası bana daha kolay gelmeye başladı. Birisi tam 22 teknikten bahsetmiş. O kadar tekniği bırakın öğrenmeyi, hatırlayabilsem zaten yeni bir dili öğrenmiş olurdum.

Uzmanlar da bu konuda tam bir fikri birliğine varabilmiş değiller. Pek çoğuna göre zaten tek bir ideal yöntem yok. Kişiden kişiye değişiyor. Mesela 14 dil bilen Richard Simcott “hangi yöntemi uygularsanız uygulayın tutarlı olun” diyor, yani bizim “zinciri kırma” tekniği. Eğer dinleyerek öğrenmeyi seviyorsanız dinleyerek, okuyarak öğrenmeyi seviyorsanız okuyarak. Hangisini tutarlı ve istikrarlı bir şekilde sürdürebiliyorsanız o yöntemle ilerleyin. Elinize gramer kitabını alıp çalışmak da bir yöntem, bir öğretmen eşliğinde çalışmak da…

Yeterince kafa karıştırıcı mı? Kesinlikle. İşte tüm bu kafa karışıklıkları içinde ben ne yaptım biliyor musunuz? Bu işi en iyi yaptığını düşündüğüm insanları inceledim. Yabancı bir dili hızlıca öğrenmeyi başaran üç insan tipi biliyorum:

  1. Turistik bir yerde mesela Kapalı Çarşı’da turistlere bir şeyler satmaya çalışan kişiler,
  2. Küçük çocuklar,
  3. Turistik bir yerde mesela Kapalı Çarşı’da turistlere bir şeyler satmaya çalışan küçük çocuklar – ki en hızlı kategori bu.

Peki bunu nasıl başarıyorlar? Okula ya da kursa gitmeden, tek bir gramer kitabı okumadan… İki şekilde:

  1. Korkusuzlar, hata yapmaktan çekinmiyorlar.
  2. Konuşuyorlar, yabancı dili bilen insanlarla iletişim kuruyorlar.

Yabancı bir dil öğrenme konusunda, özellikle bu üç grup insandan öğrendiklerimizi iki harfle formülize edecek olursak ortaya şu çıkıyor: KK Tekniği – Korkusuzca Konuş!

Şimdi tekniğimizi kelimelerine ayırarak inceleyelim. Öncelikle cesur olun. Kafanızdaki ön yargılardan kurtulun. “Yıllarca okulda yabancı dil dersi aldım. Üstüne kurslara gittim. Dizileri, filmleri zaten orijinal dilinden altyazıyla izliyorum.  Yine de öğrenemiyorum!” diyorsanız, öğrenemezsiniz. Tüm geçmiş tecrübelerinizi bir kenara bırakın. Bizler “mükemmel konuşamayınca asla konuşmama hastalığı”na yakalanmış insanlarız. Hata yapmaktan çekinmemek lazım. Hazır olun. Kelimeleri doğru telaffuz edemeyeceksiniz. Başlangıçta pek çok gramer kuralının canına okuyup Tarzanca gibi konuşacaksınız. Ama iletişim ormanında yolunuzu bulabilmek için belki de bu gerekli: Tarzan kadar cesur olmak.

İkinci kelimemiz konuşmak. Bunu uygulayabilmenin en kolay yolu, o dilin konuşulduğu ülkeye gitmek. En kolay ama aynı zamanda en masraflı yol bu. Üstelik her zaman işe yaramıyor. Almanya’ya 30-40 yıl önce gitmiş olmasına rağmen hala tam olarak Almanca öğrenememiş pek çok kişi olduğunu biliyorum. Ama onların orada doğan çocukları şakır şakır konuşabiliyor. Neden? Çünkü anne babaları fiziken Almanya’da olsa da etraflarında hala sadece Türkçe konuşan insanlar var. Oysa çocuklarının etrafı Almanca konuşan insanlarla çevrili.

Peki dil öğrenmeye çalışan insanlar olarak biz bu durumu simüle edemez miyiz? Yani fiziken başka bir ülkeye gitmeden etrafımızı o ülkenin dilini konuşan insanlarla çevreleyemez miyiz? 30 – 40 yıl önce bu soruya cevap verebilmek kolay değildi ama artık teknoloji her konuda olduğu gibi bu konuda da bize fırsatlar sağlıyor. Pek çok uygulama ve web sitesi bu konuda işimizi kolaylaştırıyor.

Bunlardan biri Cambly. Sizi ana dili İngilizce olan eğitmenlerle buluşturan bir platform. Özellikle İngilizce öyle bir dil ki, dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekillerde konuşuluyor. Turist olarak Avustralya’ya gidecekseniz ya da eğitim için İngiltere’ye bu iki ülkede konuşulan İngilizce arasında farklar var. Hatta YouTube’da 67 farklı aksanda İngilizce konuşabilen bir kişinin videosunu gördüm. İşte Cambly platformunda, hangi ülkenin İngilizce’sini öğrenmek istiyorsanız o ülkede yaşayan eğitmeni seçebiliyorsunuz. Uygulamada ya da web sitesinde hangi eğitmenlerin online olduğuna bakıp seçim yapıyorsunuz ve doğrudan o bölgenin yaşayan İngilizce’sini konuşarak öğreniyorsunuz.  Karşınızdaki bir gramer kitabı ya da turist değil, gerçek bir insan, gerçek bir eğitmen.

Bunu da yapamıyorsanız sizinle birlikte o dili öğrenen bir arkadaşınızla anlaşın ve onunla her zaman o dilde iletişim kurmaya çalışın. Peki bu yöntemin işe yaradığına nasıl ikna oldum. Öncelikle kendim uyguladım. Japonya videosu

Sonra bunu uygulayan başka insanlardan da benzer yorumlar aldım. Hatta bu tekniği kullanarak 1 yılda 4 dil öğrenen kişilerin olduğunu gördüm. Ana dili İngilizce olan Scott ve Vat adındaki iki arkadaş önce İspanya’ya gidiyorlar ve doğrudan İspanyolca konuşmaya çalışıyorlar. İlk hafta sonuç elbette çok başarısız. Ama 12. haftada kayda değer bir gelişme var. Sonra atlayıp Portekizce öğrenmek için Brezilya’ya gidiyorlar. İlk hafta kelimeleri zor söylerken 12. Hafta neredeyse akıcı bir şekilde konuşabiliyorlar. Sonra çıtayı biraz daha yükseltip Kore’ye gidiyorlar. Yılın dördüncü çeyreğiniyse Çin’e giderek geçiriyorlar. İlk hafta durumları acıklı. Ama korkusuzca konuşulan 12 haftanın sonunda sohbet edebilecek bir seviyeye geliyorlar.

Çok uç bir örnek bu. Çoğumuz böyle bir şeyi yapma fırsatını bulamayız. Yine de onlardan öğreneceklerimiz var. Bu ikiliden Scott daha önce Fransızca öğrenmeye çalışmış ve çeşitli teknikler denemiş. Fransızca eğitim kitapları almış, podcastler indirip dinlemiş, çok istekli bir şekilde çalışmış. Hatta 1 yıl boyunca Fransa’da yaşamış. Orada olduğu müddetçe de her gün olabildiğince gayret göstermiş. Dili bir seviyeye kadar öğrenebilmiş. Yıllar sonra az önce size bahsettiğim denemeye girişmişler. Tek bir farkla. Gittikleri ülkede kendi dillerinde hiç konuşmamışlar. Buna “No-English” kuralı diyorlar. İspanya’ya gittikten sonra tek bir kelime bile İngilizce konuşmamışlar. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar hatalı olursa olsun kendilerini İspanyolca konuşmaya zorlamışlar. İkinci haftadan sonra kolaylaşmaya başlamış. İlk aydan sonra buna iyice alışmışlar. Üçüncü ayda artık o dili kullanmak için eksta bir efor sarf etme ihtiyacı hissetmediklerini fark etmişler. O yabancı dili kullanmak artık onlar için yürümek ya da bisiklete binmek kadar doğal bir hale gelmiş. Ve Scott’un söylediğine göre bu şekilde 3 ay içerisinde öğrendiği İspanyolca, 1 yıl boyunca uyguladığı diğer tüm tekniklere rağmen öğrendiği Fransızca’dan daha iyi bir seviyeye ulaşmış.  

Aradaki fark ne? Sadece öğrenmek istedikleri dilde konuşmuşlar ve bunu korkusuzca yapmışlar. İlk haftalarda defalarca hata yapmışlar ama denemeye devam etmişler. Zihinlerindeki o yapay engebeli araziyi geçtikten sonra işler çok daha eğlenceli hale gelmiş.

Başka bir örnek. Bu iki kardeş 7 gün içinde Türkçe öğrenmeye karar vermişler. 7 günde geldikleri seviye bu. Bu seviyeye ulaşmak için çarşı pazar gezip, lokantalarda esnafla konuşmaya gayret etmişler. Hani size en başta söylediğim  turistlere bir şey satmaya çalışan kişilerin uyguladığı tekniği bu kez onlar dil öğrenmek için kullanmışlar. Kazanan yine bizim esnaf olmuş o başka.

Peki bir dili öğrendiğimi nasıl anlayacağım? Mesela İngilizce’de 1 milyon civarında kelime var, bunların hepsini ezberlemek ne kadar sürer? Onu bilemem çünkü hepsini bilen bir insanın yaşadığını sanmıyorum. Shakespeare bile eserlerinde sadece 31534 farklı kelime kullanmış. Gündelik hayatta bunların en fazla 2000 – 3000 tanesi aktif olarak kullanılıyor. Dolayısıyla bu miktarda kelimeyi biliyorsanız o dili %98 oranında biliyorsunuz kabul ediliyor.

Özet geçiyorum. Gidebiliyorsanız dilini öğrenmek istediğiniz ülkeye gidin. Gidemiyorsanız etrafınızda o dili konuşan birilerini bulmaya çalışın. Bulamıyorsanız teknolojiden faydalanın. O da olmuyorsa aynı dili öğrenmeye çalışan ve bu kuralı uygulamaya hazır bir arkadaşınızla anlaşın ve o dili öğrenene kadar bir daha onunla Türkçe konuşmayın. Arkadaşınız da yoksa aynanın karşısına geçin ve kendinizle konuşun. Deli diyeceklerse bırakın desinler. Kendinizle konuşmayı sevmiyorsanız kedinizle konuşun, köpeğinizle konuşun. Canlılardan ümidi kestiyseniz cansızlara başvurun. Etrafınızdaki her şeye post-it yapıştırın ve onlarla konuşun. Dizi izleyin, film izleyin ve gördüklerinizi anlatın. Hata yapmaktan korkmadan konuşun.

“Yabancı dil öğrenmenin en hızlı yolu: KO-KO Tekniği” üzerine 5 yorum

  1. Selam Barış ağabey,
    Ben gerçekten bir şeyleri araştırmak, öğrenmek ve hayata koymak istiyorum ama öğrenmeyi ve araştırmayı bilmiyorum. Bir şeyleri araştırırken hep yarım bırakmışlık hissi oluşuyor. Ders çalışırken veya kitap okurken bile oluyor bu. Araştırmak ve öğrenmek için vereceğiniz tavsiyeler var mı ?

  2. Merhabalar Sayın Saygı Değer Barış Özcan Bey sizden “arz etsem” bana E – Posta adresimden ulaşabilir misiniz ? Sizinle önemli bir konu hakkında konuşmak istiyorum.

  3. İlk takipçilerinden biriyim ama uzun zamandır videolarını izlememiştim ama 3 gündür izliyorum. “Terör Kurbanları Anısına 14 Filmden 12 Havalimanı” Hikayesi videonu izledim. Çok başarılı ve en iyilerinden bir video olmuş, diye düşünüyorum. Tüm toplumsal yaşantılardaki sorunlarının kilit noktası olduğunu düşündüğüm ” insanların birbirine karşı ‘Anlayışlı Olmak’ ” la ilgili toplumsal insiyatif için iyi bir konu olacağını sanmaktayım.

  4. Merhaba Barış bey, video çok güzeldi. Sondaki filmin adını merak ettim, tabi eğer filmse:)

Bir Cevap Yazın