15 May 2026 ·Teknoloji·Felsefe ·3.024 kelime

Sen mi Yapay Zeka Kullanıyorsun? Yoksa O mu Seni?

Sen mi Yapay Zeka Kullanıyorsun? Yoksa O mu Seni?
YouTube'da izle →

<!-- P1 -->
Size üç soru soracağım ve hemen, çok fazla düşünmeden, cebinizdeki telefon ya da masanızdaki yapay zekadan yardım almadan cevap vermeye çalışmanızı isteyeceğim. Birincisi, beş makine beş dakikada beş parça üretiyorsa, yüz makine yüz parçayı kaç dakikada üretir? İkincisi, bir yarıştasın ve ikinci sıradakini geçtin, şimdi kaçıncısın? Üçüncüsü, bir gölde nilüfer yaprakları her gün ikiye katlanarak büyüyor ve kırk sekiz günde gölün tamamı kaplanıyor, peki gölün yarısı kaç günde kaplanır?

<!-- P2 -->
Eğer ilkine yüz dakika dediysen, çoğunluğun yaptığı yanlışı yaptın. Doğru cevap beş dakika. Çünkü bir makine beş dakikada bir parça üretiyor ve sayıyı artırdığında süre değişmiyor. İkinciye birinci dediysen yine aynı kalıba düştün. Doğrusu ikincisin. İkinciyi geçince onun yerine geçersin ve hâlâ önünde bir birinci vardır. Üçüncüye yirmi dört gün dediysen üçüncü kez aynı tuzağa düştün. Gerçek cevap kırk yedi gün. Eğer bir gün önce yarısıysa, ertesi gün ikiye katlanarak tam dolu hâle gelir. Bu üç soru rastgele uydurulmadı. Psikologların yıllardır kullandığı bir testten geliyor ve beynin iki düşünce hızı arasındaki gerilimi ölçüyor. Şu kitapta da anlatılan ve daha önce başka bir videoda anlattığım bir kavram bu ve kısaca şöyle. Beyninde bir yanda hızlı, sezgisel, sana ilk akla geleni söyleten bir kısım var. Diğer yanda yavaş, dikkatli, hesaplayan bir kısım. Bu tür sorularda doğru cevap, ikinci kısmı çağırmadan bulunmuyor. Kopya çekmek de işte bu "yavaş kısmı" atlamak demek. Senin düşünmen gereken yeri başkasının ya da bir makinenin sonucuyla kapatmak. O yüzden bu üç soruyla başladım. Bunların asıl önemi cevaplarında değil. Cevapları biliyorsun artık, ama yarın karşına benzer mantıkta ama biraz farklı bir soru çıksa, muhtemelen yine duraksayacaksın. Çünkü cevabı bilmek başka, o cevaba ulaşma kasını zihninde çalıştırmış olmak başka bir şey. Videonun ilerleyen dakikalarında bu farkın iki yolu ve bir tuzağı olduğunu göreceğiz. Öğrenci de olsan, bilgi çalışanı da olsan; yapay zeka önündeyken bu fark hep önünde duracak. Ve az önce sorduğum sorulardan üçüncüsü aslında bin beş yüz yıllık bir hikayenin kısaltılmış bir halinden ibaret.

<!-- P3 -->
Eski bir Hint efsanesinde bilge Sissa, kralına satrancı sunduğunda kral ondan bir dilek dilemesini ister: "Dile benden ne diersen!" Sissa çok basit-miş gibi görünen bir şey ister. Satranç tahtasında ilk kareye bir buğday, ikinciye iki, üçüncüye dört konmasını ve her karede ikiye katlayarak altmış dördüncü kareye kadar gidilmesini ister. "Bu mu yani? Bu kadarcık şey mi istiyorsun?" diye düşünen kral bu mütevazı görünen isteğe güler ve vezirini hesabı yapması için gönderir. Kaç tane buğday istemiş olabilir ki sonuçta 64 tane kare var tahtada. On sekiz milyar milyar tane buğday. Dünyanın o güne kadar ürettiği toplam buğday miktarından kat kat fazla ve tabiki kralın tüm hazinesi bu isteği karşılamaya yetmez. Satrancı icad eden adam karşılığını istemeyi de gayet iyi biliyor gördüğünüz gibi. Ve karşısındaki kral da olsa hızlı düşünme eğilimine sahipse eğer, beynindeki yavaş düşünme kaslarını işletmiyorsa, üstel büyümeyi sezemiyor demektir. Çünkü insan beyni her zaman kestirme yolları sever, hemen sonuca gideyim ister. Süreci önemsemez. Onu taşınması gereken bir yük olarak görür. Ve ben size "hayır o hiç de öyle değil, yük filan değil" demeyeceğim. Elbette bir yük ve tıpkı bu hikayedeki gibi satranç örnekleriyle size hangi yükü taşımak hangisini kestirme yoldan götürmenin daha iyi olacağını anlatacağım. Çünkü "kopya çekmek" tek başına bunu açık bir şekilde ifade edemiyor.

<!-- P4 -->
Kopya çekmek bir anlaşmayı bozmaktır ve eğer ortada bir anlaşma yoksa kopya da yoktur. Okulda böyle bir anlaşma var. Sana bir ödev verirler, sınvada soru sorarlar ve "bu işi tek başına yapacaksın" derler çünkü günün sonunda ölçülen kişi sensin. Az önce sorduğum soruların cevaplarını değil, nasıl çözmen gerektiğini öğrenmen gerekir. Ama mezun olup da iş hayatına atılınca durum değişmeye başlar. Orada kimse seni ölçmüyor, aksine ürettiğin çıktıyı ölçüyor. Müşteri rapora bakar. Birileri sunum izler, sonucuna bakar. Yazılımda kodu çalıştırırlar ve onun doğru düzgün işleyip işlemediğine bakarlar. Süreç değil sonuç daha önemlidir. Çünkü şirket kar etmek için kurulur. Bu yüzden iş hayatında "yapay zeka kullanmak kopya mıdır?" sorusu büyük ölçüde anlamını yitirir. Bir muhasebeciden vergi beyannamesini kalem kâğıtla hesaplamasını isteyen yok artık; hesap makinesi onun uzantısı haline geleli onlarca yıl oldu. Bir mimar çizimlerinde AutoCAD kullanır, bir bilgi çalışanı Excel'le tablolar hazırlar, bir doktor MR çıktısını her pikselini ayrı ayrı eliyle inceleyerek okumaz. Aletler senin uzantındır ve bir aleti kullanmamak bir erdem değildir, sadece hızından taviz vermektir. Ama bazı uzantılar görünmez bir duvarın yanlış tarafında, fark ettirmeden seni uyutmaya başlar. Uyurgezer olma riski vardır.

<!-- P5 -->
Hem o riskin ne olduğunu hem de burada görünmeyen ikinci bir anlaşma daha olduğunu konuşacağız. Senin kendinle yaptığın anlaşma. Ama onu birazdan size anlatacağım. Önce ufak bir mola.

<!-- P6 -->
Şimdi o görünmeyen ikinci anlaşmaya dönüyorum. Bir öğrencinin gerçek hayata hazırlanması sadece bir kâğıt teslim etmesi demek değildir. O süreçte kendi içine bir şeyler inşa etmesidir. Yazarken nasıl düşündüğünü, kendi cümlesini kurarken neye karar verdiğini öğrenmesidir. Bunlar görünmez süreçlerdir ve hiçbir diplomada yazmaz. Halbuki gerçek hayatta sınanacak olan şey budur. Bu dumbeli kaldırırken belki kan, ter, gözyaşı dökersin. Ama kendi gücünle kaldırdığında ortaya çıkan o kas gelişimi sana aittir. O ağırlığı senin yerine bir başkası ya da bir makine kaldırdığında ne olur? Sadece 10 kez 10 kilo kaldırılmış olur. Süreç değil sonuç önemli hale gelir. Bir fikri bulmak ve onu olgunlaştırmak da böyle bir şey. Zihnin bir çaba göstermesini ve o terleme sürecinden geçmesini gerektirir. Kendi pozisyonunu netleştirmen gereken bir hamle için yazı yazman gerekiyorsa yazacaksın. Topluluk önünde çıkıp da konuşma yapacaksan konuşacaksın. Bunlari da yapay zekaya bırakırsan, zamanla kendi başına bir kararı verme kasın körelir. Kötü yazılmış bir paragrafı sezme refleksin ve kimin saçmaladığını anlama yetin yavaş yavaş elinden gider. Yapay zekanın asıl tehlikesi seninle birlikte iş yapması değil, senin yerine sen olmasıdır. Bu yüzden "kopya çekiyor muyum acaba?" sorusu yanlış bir sorudur. Doğru soru "ben ne olmaya çalışıyorum?"

<!-- P7 -->
Aslında bunu en açıkca gösteren gündelik örnek cebimizde duruyor. Londra'nın siyah taksilerinin şoförlerini duymuşsunuzdur; bu insanlar dört yıl boyunca şehrin yirmi beş binden fazla sokağını ezberlemek zorundadır. Hatta yapılan beyin taramalarında bu şoförlerin hipokampüslerinin, yani hafızadan sorumlu beyin bölgesinin sıradan insanlardan belirgin biçimde daha büyük olduğu görülmüş. Aynı şehirde taksi şoförü değilseniz ne yaparsınız? Google Maps kullanırsınız. İşte böyle biri dört yıl değil kırk yıl araba kullansa da beynindeki o bölge büyümez. Peki Google Maps kullanmak kopya mıdır? Hayır. Kötü müdür? Hayır. Ama sonuçta bir kas çalışmıyor. Mesele bu kasın senin hayatında çalışması gereken bir kas olup olmamasında. Eğer Londra'da taksi şoförü olmak istiyorsan o kası büyüteceksin.

<!-- P8 -->
Bu tezin somut kanıtını veren ünlü bir deney var. 1970'li yıllarda araştırmacılar) bir satranç ustasını ve yeni başlayan bir oyuncuyu karşı karşıya getirdiler. İkisine de sadece beş saniye boyunca bir satranç tahtası gösterdiler. Tahtada on altı taş vardı ve bu gerçek bir oyunun ortasındaki mantıklı bir dizilimdi. Deneyin sonucunda usta, taşların yerini neredeyse hatasız bir şekilde hatırladı. Ama tahmin edebileceğiniz gibi yeni başlayan oyuncu sadece dört beş tanesinin yerini hatırlayabildi. Sonra deneyin ikinci aşamasında daha çarpıcı bir şey ortaya çıktı. Bu sefer taşlar tahtaya oyun mantığı gözetilmeden, tamamen rastgele dizildi. Öyle olunca satranç ustası da tıpkı yeni başlayan gibi sadece birkaç taşın yerini hatırlayabildi. Çünkü usta o taşları tek tek ezberlemiyordu. O, yıllarca tahta başında biriktirdiği kalıpları, yani örüntüleri görüyordu. Binlerce maç yapmıştı ve o dizilimi bir bütün olarak tanıyordu. Bilmek aslında tanımaktır ve tanımak için zihninde o kalıpları biriktirmiş olman gerekir. Birinci kareye bir bilgi, ikinciye iki bilgi koyarak ve her karede bir öncekiyle bağ kurarak ilerlersin. Eğer sen o kareleri tek tek geçmek yerine doğrudan altmış dördüncü karedeki sonucu bir yerden alırsan, elinde büyük bir buğday yığını olabilir belki ama o yığını nasıl yöneteceğini ve o yığının nereden geldiğini bilemezsin.

<!-- P9 -->
Satranç örnekleriyle devam edelim ve çok tarihi bir ana gidelim şimdi. 11 Mayıs 1997'de New York'ta bir insanla bir makine arasında satranç oynandı. Garry Kasparov, IBM'in süper bilgisayarı Deep Blue'ya karşı altıncı maçta on dokuz hamlede pes etti. Hiç unutmuyorum koltuğundan kalkarken yüzünde beliren ifadeyi. İnsanlığın bir makineye yenik düştüğü anda hissettiklerini. Kendisi de o anı anlatırken dövüş ruhunu kaybettiğini söyledi. İnsanlığın en saf zeka kalesi olarak görülen satranç, bir makine tarafından fethedilmişti. IBM, Deep Blue'yu o gün emekliye ayırdı. O maçın üzerinden yirmi dokuz yıl geçti ve bugün cep telefonlarımızdaki satranç motorları bile Deep Blue'dan bin kat daha güçlü. Ben o seviyede bir satranç oyuncusu olmadığım için o gün kaybedilen şeyin ne derece etkili olduğunu da tam olarak kavrayamamıştım. Ama şimdi çok daha iyi anlıyorum. Çünkü yapay zeka artık yazı yazarken de usta. Ödev hazırlarken de usta. Ne sorarsan cevap veriyor. Makine artık senin işini senin düşündüğünden daha hızlı yapabiliyor. Peki pes edecek miyiz?

<!-- P10 -->
Kasparov o yenilgiden sonra pes etmedi ve bir şey fark etti. Eğer bir makine insanı yenebiliyorsa, bir insan ve bir makinenin birleşmesi nasıl bir güç ortaya çıkarır acaba? Buna mitolojideki yarı insan yarı at olan bir yaratıktan ilhamla Advanced Chess adını verdi. Türkçemizde bu yaratığa Sentor diyoruz. Bir Sentor gibi: yarısı insan, yarısı makine. 2005 yılında düzenlenen bir serbest stil satranç turnuvasında beklenmedik bir sonuç ortaya çıktı. Turnuvada süper bilgisayarlar ve büyük ustalar yarışıyordu. Ama kazananlar ZackS rumuzlu iki amatör satranççı oldu. Yanlarında sadece sıradan dizüstü bilgisayarlar vardı ama bu iki amatör hem dünyanın o zamanlar en güçlü satranç bilgisayarı Hydra'yı) hem de büyük usta Vladimir Kramnik'i yenmeyi başardı. O günkü durumu analiz edenler bunu daha sonra şöyle izah ettiler. Zayıf bir insan, bir makine ve iyi bir sürecin birleşimi, çok güçlü bir makineden bile daha üstündü. Hatta güçlü bir insan ile makinenin birleşip kötü bir süreçle yönetilmesinden de üstündü. İşte "yapay zeka kullanmak kopya çekmek midir ?"sorusuna bir de buradan bakmak lazım. Niyetin ne? Yapay zekaya iki farklı şey söyleyebilirsin. Bana cevabı ver dersen bu kopyadır ve süreci öldürmektir. Ama bana nasıl yapacağımı öğret dersen bu bir ortaklıktır ve bir Sentor olmaktır. Biri seni tembelleştirir, diğeri seni bir binek aracının üstüne çıkarır.

<!-- P11 -->
Bu ayrımı pratikte nasıl yaparsın? Basit bir filtre var. Önce şunu sor kendine: bu işten bir şey öğrenmem gerek mi? Yani yarın benzer bir iş çıktığında bunu kendim yapmam beklenir mi? Cevap evetse, yapay zeka senin antrenörün olmalı, oyuncun değil.

<!-- P12 -->
Sonra şunu sor: o yapay zekanın verdiği cevabı hâlâ yargılayabiliyor musun? İyi mi, kötü mü, neresi eksik söyleyebiliyor musun? Söyleyemiyorsan, sen artık aracın aracı olmuşsun demektir. Bu bir teknik problem değil, bir konum problemi. İnternetin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda uyanık bir esnaf turistleri lokantasına çekmek için ne yazmıştı vitrine? "Chicken translation." Tavuk çevirme. Bilgisayarı kullanmayı bildiği kesin, oradan kopya çekmiş belli. Ama sonucu yargılayamıyor. Yapay zeka kullanırken kopya mı çekiyorum acaba diye düşündüğünüzde komik duruma düşmemek için işte bu örneği hatırlayın.

<!-- P13 -->
Bu filtre öğrenci-dışında da geçerli. Bir öğretmen sınıfta da, bir ebeveyn çocuğunun ödevinde de aynı sorgulamayı yapabilir. Ölçü hep aynı: senin yargın hâlâ devrede mi, yoksa yapay zekanın otoritesi senin yerine mi geçti?

<!-- P14 -->
2023 yılında bu sınırın nerede çizildiğini gösteren bir araştırma yayımlandı. Wharton'dan Ethan Mollick, Boston Consulting Group ile birlikte bilgi işinin geleceği üzerine yapılmış o güne kadarki en büyük ön kayıtlı deneye katıldı. Yedi yüz elli sekiz danışmana, kurgusal bir ayakkabı firması için on sekiz farklı görev verdiler. Yaratıcı işten yazıya, analitik işten pazarlamaya çeşit çeşit görev. Yapay zeka kullanımı katılımcılara rastgele atandı. Ve daha 2023 yılında yani yapay zekanın emekleme aşamasında olmasına rağmen onu kullananlar daha fazla görev bitiriyor, daha hızlı çalışıyor ve ortalama yüzde kırk daha kaliteli iş çıkarıyordu. Yani sentor olmak bilgi işinde büyük bir fark yaratıyordu. Ama hikayenin devamı daha karmaşık. BCG, yapay zekanın doğru cevap veremeyeceği özel bir görev daha tasarladı. Yapay zeka o kadar yetkin görünüyordu ki, araştırmacılar insanların kendi işlerinde ondan daha iyi performans göstereceği bir senaryo bulmakta zorlandıklarını bile rapora yazdılar. Ama işte onun kör noktalarını kullanan bu yeni görevde, yapay zeka desteği almayan insanlar problemi yüzde seksen dört oranında doğru çözerken, yapay zeka kullanan danışmanların başarı oranı yüzde altmışlara kadar düştü. Yapay zeka kullanmayanlar, kullananlardan daha iyi iş çıkardı.

<!-- P15 -->
Bu duruma direksiyonda uyuyakalmak adını verdiler. Benzer bir deneyde, yüksek kaliteli yapay zeka kullanan işe alım uzmanlarının zamanla tembelleştiği, kendi muhakemelerinde daha az becerikli hâle geldiği ve bazı parlak adayları gözden kaçırdığı tespit edildi. Düşük kaliteli yapay zeka kullanan veya hiç kullanmayan uzmanlardan daha kötü kararlar veriyorlardı. Yapay zeka çok iyi olduğunda insanların dikkat kesilmek için bir nedeni kalmıyor ve aracı kullanmak yerine yönetimi ona bırakıyorlar. Bu bir tuzak!

<!-- P16 -->
Araştırmacılar bu görünmez sınıra Pürüzlü Sınır adını verdi. Bir kale duvarı düşünün. Bazı kuleleri dışarıya doğru uzanırken bazıları kalenin merkezine doğru içeri kıvrılıyor. O duvar yapay zekanın yetenek alanı ve içinde her şeyi kusursuz yaparken dışında size sezdirmeden hatalar yapıyor. Tavuk çevirme lafını "chicken translate" yazmak gibi. Bu bir teşbih elbette bu kadar bariz bir hata yapmaz elbette şimdiki modeller ama ne demek istediğimi anlamışsınızdır herhalde. Siz ondan isterseniz size harika bir sone yazabilir ama dünyayı kelimelerle değil veri parçacıklarıyla "chunk"lar halinde kavradığı için ilham verici bir şiir yazamaz. Sınırın iki yanı birbirine çok yakın görünse de bambaşka yerlerdedir. O ancak ortalamanın ortalamasını yapabilir. Uçlarda dolaşamaz.

<!-- P17 -->
Bu sınırla başa çıkmanın iki yolu var. Birincisi bir Sentor olmak. İnsanla makinenin işini stratejik olarak bölmek; bu parça benim, bu parça makinenin diyebilmek. Hesap makinesi kullanmak gibi. Ya da Google Maps ile yolunu bulmak gibi. İkincisi ise bir Sayborg olmak. Yani makine ile insanı iç içe geçirmek; fiziksel sayborglardan bahsetmiyorum, yaklaşımdan söz ediyorum. Bir cümleyi senin başlatıp yapay zekanın tamamladığı, sınırın iki tarafında sürekli gidip geldiğin bir çalışma biçimi. Sentor sınırı çizer ve makineye iş verir. Sayborg o sınırı silikleştirir ve her satırda onunla birlikte çalışır, bir ilmiği o atar, diğerini sen atarsın. Örgü örmek gibi. Ama tabi Sayborg olmanın da gizli bir bedeli var. Akış halindeyken dikkatin en çok burada kayar; az önce yazılanı senin mi yoksa makinenin mi yazdığını sonradan kestiremezsin. İki aşçının aynı ocak başında kaynayan bir çorbaya birlikte müdahale ettiği bir anı düşünün, ya da tavuk çevirdiği :) Biri tuzu atarken diğeri baharatı ekler ve o akşamki yemek lezzetli olur, ama işin asıl matematiği gözden kaybolur. Günün birinde o ocağın başına tek başına geçtiğinde "chicken translation" der kalırsın. Ne aklında o yemeğin tarifi kalır ne de o tatların nasıl birleştiğine dair o gizli sezgilerin. Ortada yazılmayan bir üçüncü yol daha var: işi yapay zekaya bırakıp uzaklaşmak ve direksiyonda uyumak. Niyetin öğret bana değil de yap bana olduğunda kendi anlaşmanı bozmuş olursun. Hem kâğıdı teslim edersin hem de o zihinsel kasını zayıf bırakırsın. Bir değil, iki kere kaybedersin. Modern dünyada hayatta başarılı olmanın belki de en önemli sırrı bu olacak. Kafandaki o bilişsel yükü ne zaman ve nasıl devredeceğini iyi bilmek.

<!-- P18 -->
Aslında insanlık tarih boyunca bu bilişsel yükü devretme işini hep yaptı. Yazı icat edildiğinde, Sümer çivi yazısı gibi sistemler yayıldıkça, antik Yunan'daki aydınlar yazının insanlarda unutkanlık yaratacağını ve artık hatırlamak için insanların kendi içlerine değil dışarıdaki işaretlere bağlı kalacaklarını söylediler. 1970'lerde sınıflara hesap makineleri girdiğinde matematik öğretmenleri çocukların işlem yapma yeteneğini kaybedeceğini savundular. Ve hepsi haklıydı. Yazıyla hafıza biçimimiz değişti, hesap makinesi ise elle dört işlem yapma pratiğimizi azalttı. Peki iyi mi oldu, kötü mü? Bu bir çeşit takas farkında mısınız? Bilim insanları buna "bilişsel yük devretme" diyor. Asıl soru ne yüklendiğin değil, hangi yükü atıp hangi kasını yıpratmayı seçtiğin. Yapay zeka çağında bu takas çok daha dikkatli yapılması gereken bir iş, çünkü bu sefer yıpranacak olan kas senin yargın, muhakemen olabilir.

<!-- P19 -->
Sistemi değiştirdiğimizi ve yapay zekayı doğru niyetle sadece bir araç olarak kullandığımızı varsayalım. Yine de ortada bir tehlike yok mu? Elbette var. Bilim insanları buna da bilişsel atrofi, yani kullanılmayan organın körelmesi diyor. Yapay zeka bize her zaman ortalama bir doğruyu sunar çünkü o güne kadar internete yüklenmiş tüm verilerin ortak bir paydasından konuşur. Orijinal ve derinlikli bir metin makineye girip pürüzsüz ama aynı zamanda ruhsuz bir kopyaya dönüştüğünde yaşanan kayıp ilk başta o kadar da göze çarpmaz. Ama o kopyadan üretilen yeni kopyalar interneti doldurdukça ve sistem sürekli kendi ürettiği vasatlıktan beslendikçe metnin kendisi beki yakışıklı gözükmeye devam eder ama içi boşalır. Fotokopinin fotokopisi olur. Adı üstünde bak kopya kelimesi çıktı yine ortaya. Kopya çekmek bu anlamda elbette çok kötü bir şey. Uzmanlığı öldürüyor çünkü. Eğer biz nasıl olsa o biliyordur diyerek kendi uzmanlık alanlarımızdan geri çekilirsek, o ortak bilgi havuzu yavaş yavaş kurumaya başlar.

<!-- P20 -->
Kopya çekmek konusunu düşünürken ve bu videoya hazırlık yaparken bir belgesele denk geldim ve açıkcası bu satranç omurgası üzerinde bu hikayeyi kurgulamama o belgeseldeki hikaye ilham verdi diyebilirim. 2022 yılında düzenlenen Sinquefield Kupası'nda on dokuz yaşındaki Hans Niemann, dünya şampiyonu Magnus Carlsen'i yendi. Carlsen turnuvadan çekildi ve hile imasında bulundu. Çünkü Niemann'ın internet üzerinden oynadığı maçlardaki puanı kısa sürede iki binin altından iki bin yedi yüze fırlamıştı. Ama fiziksel bir tahta başına oturduğunda hâlâ aynı eski oyuncu reflekslerini gösteriyordu çünkü o zihinsel kas gelişmemişti. Bu arada aynı dönemde Magnus Carlsen de yapay zekayla çalışıyordu. AlphaZero adlı sistemi kullanıyordu ama onu bir cevap makinesi olarak değil, bir öğretmen olarak değerlendiriyordu. İkisi de aynı aracaı kullansa da birinin yaptığı kopya çekmek, diğerinin ki onun üstüne binmek. Yapay zekanın benim pek hoşlanmadığım bir tarafını da ortaya çıkarıyor bu. "Great leveler" diyorlar onun için, herkesi eşitleyen bir tarafı var. Daha düne kadar yazı yazarken de'leri da'ları ayıramayan, noktalama işaretlerini kullanamayan insanlara bir bakıyorsunuz sosyal medyada kusursuz görünen yazılar yazıyorlar. Bu konudaki becerisi düşük olanlarla yüksek olanları aynı seviyeye getiriyor yapay zeka. Bu becerisi yüksek olanlardan öğrendiklerini düşük olanların yerine yapıyor. Eşit seviyeye getiriyor. Ama bu görünüşe aldanmayın. O yazıları kendisi düşünmek yerine yaz deyip yazdıranlar gerçek dünyada tahtanın başına geldiğinde iki kelimeyi bir araya getiremiyorlar. Bence en büyük filtre bu. Kopya çekerken aslında nerenizi zayıf bıraktığınızı bir de bu açıdan düşünün.

<!-- P21 -->
Videonun en başında size üç soru sormuştum ve cevaplarını da hemen peşinden vermiştim. Bu cevapları artık biliyorsun. Ama yarın karşına benzer mantıkta ama biraz farklı bir soru çıktığında, o örüntüyü tanıma kasını kendi içinde geliştirmediysen, yine aynı duraksamayı yaşayacaksın. Yarın uyandığında yine o aynı yapay zekanın önünde olacaksın. Aynı tuş ve aynı komut kutusu seni bekliyor olacak. Ama oraya farklı bir niyetle yaklaşabilirsin. Ya cevabı yutmak için orada olacaksın ya da ağırlığı kendi ellerinle kaldırmak için. Mesele yükü üzerinden atmak değil, yavaş düşünmekten kaçınmak değil, hangi yükün seni güçlendireceğini bilmek. Etrafındaki insanları aldattığını zannederken, kendi geleceğini aldatıyor olabilirsin. Altmış dördüncü karedeki buğdayı ancak kendi geliştirdiğin bir oyunun kurallarıyla, adım adım kurduğun bağlantılarla kazanmak zorundasın.