
“İç Sesimiz” Aslında Kimin Sesi?
Sabah gözlerinizi açtığımızda, kimse konuşmadan kafamızın içinde başlayan o sesi düşünelim. Peki bu ses gerçekten bize mi ait? Antik Yunan’dan nörobilime, Sokrates’ten Virginia Woolf’a uzanan bu bölümde iç sesimizin izini sürüyoruz. Tanrının sesi mi, beynin provasının mı, yoksa yıllar içinde içselleştirdiğimiz başkalarının sesi mi? Cevap sandığımızdan çok daha karmaşık.
Bugün bir planınız olduğunu düşünelim. Henüz yataktan kalkmadınız ama aklınızın bir köşesinde bu plan var, uyanır uyanmaz, yapılacaklar listenizi size hatırlatmış. Henüz her şey belirsizken içinizden bir ses diyor ki: bu sefer yapabilirsin. Ya da tam tersi "yine yapamayacaksın" diyor. Her zaman düşündüklerimizle ilgili olmak zorunda değil bu ses. Bazen bu ses içimize iyi bir his de düşürebilir. Tam tersi, kötü bir haber alacak gibi hissettirebilir. Bazen dikkat dağıtır, odağımızı kaçırabilir. Bazen de o kadar yüksek sesli olur ki dış dünyayla bağlantımızı keser.
Şimdi bir an duralım. O sesi dinleyelim. Tanıdık olmalı değil mi? Kelimeler, tonlamalar…
Ama kimin sesi bu tam olarak? Onu ilk defa ne zaman duydum, hatırlamam mümkün değil ama yıllardır benimle, ona eminim. O zaman biz miyiz bu sesin sahibi?
"Tabi biziz başka kim olacak" diyorsanız herkes böyle deneyimlemiyor aslında bunu. İç sesi; annesine benzeyen de var, zorbasına benzeyen de. Sürekli iç sesiyle tartışanları düşünelim mesela, çok zor olmalı böylesi. Peki iç sesiyle hep aynı fikirde olanlar? Böyle kişilere egoist dendiğini duyarız. Sahiden, şimdi düşününce insanlar karakteristik özelliklerini iç sesiyle ilişkisinden alıyor. Bu söylediklerim size anlamlı gelmiyorsa belki siz de iç sesini duymayanlardansınız. Fevri diyebilir miyiz bu kişilere? Haklısınız, sonu yok bunun. İç sesimize nasıl davrandığımızdan önce biraz daha derine inelim diyorum.
İç ses diyince aklıma edebiyat geliyor. Romanlardaki anlatıcıları düşünelim. Bize karakterin ne gördüğünü, ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlatıyor. Birinin zihnindeymiş gibi hissediyoruz romanı okurken. Başkasının düşünce dünyasına dalmak gibi. 1925'te Virginia Woolf bir roman yazdı ve edebiyat tarihini değiştirdi mesela. Mrs. Dalloway kitabında, bir karakterin tek bir gününü anlatıyordu ama kesintisiz ve dağınık bir üslupla.
Virginia Woolf'tan önce James Joyce daha da ileri gitmişti. Ulysses'te tek bir günü 700 sayfada anlatmıştı. Hatta bir bölümünde bir tane noktalama işareti bile yok. Bugün edebiyat tarihinin en saf iç seslerinden biri diyebiliriz Ulysses için. Edebiyatın bu kadar güçlü olmasının sebebi belki de budur. Düşününce hayatınız boyunca tek bir iç ses duyuyorsunuz. Edebiyat ise sizi bir başkasının iç sesiyle tanıştırıyor. Clarissa Dalloway'in o sabahki düşüncelerini, Molly Bloom'un ne hissettiğini okuyorsunuz. Ve fark ediyorsunuz ki o ses, hiç tanımadığınız biri olmasına rağmen, size yabancı gelmiyor. Fark ettiniz mi? Başkasının dünyası tanıdık geliyor bu sayede. Farklı iç sesleri tanıma becerisi. Empati diyebilir miyiz bu beceriye?
Empati becerisini bize kazandıran edebiyat, iç sesi anlamanın iyi bir yolu anlayacağınız. Daha romantik bir yaklaşımla, hayatımız boyunca bize kendi hikayemizi anlatan bir ses şeklinde tanımlayabiliriz iç sesi. Belli ki biz bir Virginia Woolf kitabında değiliz. Peki bizim anlatıcımız kim? İçimizdeki ses nereden geliyor? Neyden etkileniyor?
Bu bölüm, pek karşılaşmadığınız bir şey rica ediyorum sizden. İçinizdeki sesi dinlemeyin, birlikte biraz sorgulayalım onu. Hazırsanız, kendi hikayemizin anlatıcısını araştırmaya geçelim.
İç sesin tarihini incelemek bir tuhaf duyuluyor kulağa, farkındayım, gerçekten de zor. Başı sonu pek belli değil. Fakat yazılı eserler ve tarihteki önemli düşünürler etrafında düşündüğümüzde kafamızdaki sorular için bazı ipuçları bulabiliyoruz. Düşünürlerden ilki tabii ki Sokrates.
Hayatı boyunca içindeki bir sese kulak verdiğini söylüyor kendisi, Platon'un yazdığı "Sokrates'in Savunması"nda şöyle diyor hatta:
"İçimde bir ses, beni yapmak istediğim bazı şeyleri yapmamaya ikna ederken, hiçbir zaman herhangi bir şeyi yapmaya teşvik etmiyor."
Tanıdık geldi değil mi? Yüzyıllar geçse de insanların hisleri hâlâ ortak olabiliyor. Çok acayip. Ama burada duralım bir saniye. Sokrates'in bahsettiği şey, bizim anladığımız anlamda bir iç ses değil tam olarak. O, bu sesi kendisinden bir parça olarak görmüyor. Daha manevi, kutsal bir şey söylediği. Tanrısal bir ruh ya da ilahi bir ipucu diyebiliriz onun iç sesine.
Kendisi bu tanrısal işarete "daimonion" adını vermiş. Biraz etimoloji konuşacağız çünkü sonu acayip bir yere varıyor. Daimonion'un kökü; bölmek, parçalamak demek. "Daimon" da aynı kökten türemiş bir kelime. Klasik Yunan'da insanlar ve tanrılar arasında yer alan, tarafsız ve genellikle yol gösterici olan doğaüstü şey anlamına geliyor. O zamanlar, insanın kararlarını kendi iç sesi ve vicdanıyla değil; tanrısal bir etkiyle verdiği düşünülüyor. O iç ses, tanrının sesi gibi. Yol göstericilik de burdan geliyor.
Bu arada not düşeyim, Klasik Yunan Antik Yunan'la aynı şey değil. Antik Yunan çağının özellikle kültürel ve siyasi aydınlanması olarak altın çağını ifade ediyor Klasik Yunan. Zaten daimon kavramı da ancak belli entelektüel ve din kültürü ortamında ortaya çıkabilirdi diye düşünüyorum. Çok etkileyici başka bir anlamı daha var çünkü: "kader paylaştırıcısı". Doğarken insanlara yazılan, ayrılan kaderi temsil ediyor.
Bu kelimeden türeyen başka bir kelime daha var: "eudaimonia" yani mutluluk.
Eu (İyi) + Daimon (İlahi Ruh) = İyi bir daimon'a sahip olmak = Mutluluk
Eu, iyi demek. İyi bir daimon'a sahip olmaya mutluluk demişler. Eğer içindeki o ilahi işaretle uyumluysan mutlusundur, iyi bir yol göstericiye sahipsindir, kaderin güzel olacak şeklinde yorumlayabiliriz bu kelimeyi. Antik Yunan'da başlarda daimon, ahlaki açıdan nötr bir noktada anlayacağınız, iyi de olabilir kötü de. Fakat zamanla kelimenin anlamı değişiyor. Daha doğrusu değiştiriliyor. Dönemin Hristiyan çevirmenleri, çok tanrılı inanışların önüne geçmek için daimonion'u "kötü ruhlar" için kullanıyor. Günümüzde, İngilizce'de şeytan, iblis ve kötü niyetli anlamlarına gelen "demon" kelimesi de etimolojik olarak bu dönüşüme dayanıyor.
Çok ilginç değil mi? Kötülüğü temsil eden şeytan kelimesinin kökeni, aslında insanın iç sesine kadar götürüyor bizi. İç sesimiz de iyiliği ve kötülüğü aynı anda barındırmaz mı içinde? Düşündürdü beni. İşin etimolojisine bakınca, iyiyle kötünün bir arada olması insana çok daha kaçınılmaz geliyor. Bu ikiliğe rağmen Klasik Yunan'da "yol gösterici" diyorlar iç sese. Yolu belli eden, nereden gideceğimizi gösteren direkt bir cevap değil de yolların iç içe olmasıdır belki de, ne dersiniz? Hem iyi hem kötüyü içimizde, iç sesimizde taşımak buna işaret gibi.
Şimdi fark ettim, ben "iç ses" diyip duruyorum ama o yıllarda hala kullanılmadı bu şekilde. İç ses demiyorlardı yani. İngilizcesi "inner speech". Peki bunu ilk ne zaman duyduk? Antik Yunan'dan yıllar yıllar sonra, bir psikoloji laboratuvarına götürüyor bu soru bizi.
İç sesi anlamak için önce düşünmenin kendisini "düşünmek" gerekiyor. 1930'lu yıllarda araştırmalar yapan Rus psikolog Lev Vygotsky, bu konuda yol gösterici bir araştırmacı.
"Düşünce ve Konuşma" kitabında; düşünmenin öylece bir refleks değil de çocukken dış dünyayla kurduğumuz iletişimin zamanla içselleşmiş hali olduğunu söylüyor.
Yani bebekken mama, bez gibi ihtiyaçlar için sosyal bir etkileşime geçerken; çocuklukta bu haliyle değişiyor ve gelişiyor. Çocuk, kelimeler kullanarak özellikle oyun oynarken ya da zorlandığında bir konuda, kendi kendine sesli konuşmaya başlıyor. Kendi zihnini eğitmenin bir yolu bu.
Büyüdükçe kendi kendine konuşmalarımız sessizleşiyor ve günün sonunda iç sese dönüşüyor. Yani Vygotsky için şu an iç sesimiz, bir zamanlar kendimize verdiğimiz sesli komutların kişiselleşmiş hali. Ona göre, bizi zihnimizin içine taşıyan şey de artık komutlarımızın çok fazla olması ve hızlanması. Şimdi düşünüyorum, istesem de iç sesimi bir çocuk gibi sürekli sesli söylemem pek mümkün değil, gerçekten yorucu olabilirdi.
İç ses tabii ki sadece sessiz bir dış konuşma değil Vygotsky için. İç sesin, kendine has bir karmaşıklığının olduğunu ifade ediyor 1930'lu yıllarda bile. Mesela iç sesimiz tabii ki çok daha filtresiz. Teknik olarak da özensiz. Düzgün cümleler kurmaya çalışmıyoruz, iç sesimizin diksiyonunu düzeltmiyoruz mesela.
Kendimizle baş başa olduğumuz için biraz zihnimizin kapasitesini de görüyoruz diye düşünüyorum. İç ses çünkü, histen farklı; kelimelere ihtiyaç var onu anlamak için. Ne kadar yanlış olursa olsun, biz anlayalım yeter düşüncesiyle ne düşünüyorsak onu duyuveriyoruz içimizde.
Burada Vygotsky çok garip bir benzetme yapıyor. Dış dünyada kelimelerin daha sabit anlamları olduğunu vurguluyor. İç sesimizdeki kelimelerin ise bize dair bir tarafı olduğunu savunuyor. Bu yüzden iç sesi kişisel duygularımızla ve anılarımızla yüklü birer "anlam bulutu" gibi tasvir ediyor. Hem değişken hem de bize has. Bizimle birlikte değişen bir ses aslında.
Ama 1930'larda bunu kanıtlamanın yolu yok maalesef. Genellikle dışarıdan gözlemlerle sonuçlanan araştırmalar bunlar. Beynin içine ilk kez gerçekten bakabildiğimizde ise bu konuda birçok nokta açıklığa kavuştu.
1990'ların sonundan itibaren fMRI teknolojisi kullanılmaya başlandı araştırmalarda. Açılımı "işlevsel manyetik rezonans görüntüleme". Şimdi karmaşık gelmesin, aslında MR'dan aşinayız bu kavrama. Ama beynin fotoğrafını çekmek gibi değil bu teknoloji, beynin içini izlemek daha çok. Hangi bölge ne zaman devreye giriyor, gerçek zamanlı olarak görebiliyorsunuz. Düşündüğünüzde beynin neresinin çalıştığını anlayabiliyor bilim insanları böylece.
Bu çalışmalar şunu gösterdi: içimizden konuştuğumuzda, beynimiz sanki gerçekten konuşuyormuşsunuz gibi davranıyor. Sesli konuşurken beynimizin hangi bölümleri aktifse iç sesimizle konuşurken de aynı yerlerde hareketlilik gözlemleniyor. Yani beyin, söylenen kelimeyle sadece içinden geçen kelimeyi birbirinden neredeyse ayırt etmiyor. Peki bu nasıl mümkün?
Bu noktada "efference copy" devreye giriyor. "Etki kopyası" diyebiliriz Türkçe'de. Nörobilimin "temel yasalarından" biri aslında bu. Canlıların kendi hareketleriyle dış dünyayı nasıl ayırt ettiğini açıklıyor bi nevi. Mesela gözümüzü hareket ettirdiğimizde dünyanın neden dönmediğini bu yasayla açıklıyoruz. British Columbia Üniversitesinden Mark Scott, 2013 yılında yayınladığı çalışmasında, içsel konuşmanın aslında beynin gönderdiği bir "efference copy" olduğunu kanıtlıyor bize. Kendisi şunu tespit ediyor aslında: beyin, kaslarınıza "konuş" komutu gönderirken, aynı anda o sesi kendisi de duyuyor. Sanki sesli söylemeden önce, beyin kendi kendine bir prova yapıyor gibi.
Bu provayı, bir ekip bilimsel olarak kanıtladı hatta geçtiğimiz yıllarda oldu bu. Fransa'daki Grenoble Alpes Üniversitesi'nde araştırmacı olan Hélène Loevenbruck ve ekibi bir deney yaptılar. Boğazdaki kaslara elektrotlar bağladılar. Ve gördüler ki, içimizden konuştuğumuzda, dışarıdan hiçbir şey duyulmasa da, o kaslar sanki gerçekten konuşuyormuşuz gibi minicik elektrik sinyalleri yayıyor.
Yani iç sesimiz ne tanrısal bir ruh, ne de hayali bir diyalog bu araştırmalara göre. Aslında beynin vücudumuzu uyardığı, dudaklara ulaşmadan kesilen bir prova, bir hazırlık diyebiliriz. Ama nörobilim laboratuvarlarından çıkalım diyorum, biraz nefeslenelim. Çok teknik konuştuk. Kaderi paylaştıran etimolojik geçmişe sahip bir kavram bu, ister istemez anlamını sorgulamak istiyor insan.
Siz biraz dinlenin, sonra buluşup biraz kitap karıştıralım.
Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Sizleri felsefenin, belki de tarihin en kült cümlelerinden biriyle karşılıyorum: Cogito, ergo sum. Yani: "Düşünüyorum, öyleyse varım"
İç sesi irdelerken iç sesin kendisini konuşmadık; dil, bilinç ve düşünce çevresinde bu kavramı değerlendirdik. Düşünce adına söylenmiş en önemli cümlelerden biri hâlâ kafa karıştırıcı olabiliyor. Descartes, 1641 yılında bu cümleyi kurduğunda aslında şunu diyordu: Her şeyden şüphe edebilirim. Ama şüphe ettiğimin farkında olduğum o an, var olduğumu kanıtlıyor. Yani düşünce, varlığın ta kendisi ona göre. Burada ilgi çekici olan bi nokta daha var: fark etme anı. Düşündüğünü fark etmek. Felsefeciler ise o düşünmeyi izleyen, dinleyen, o iç sesi duyan kim diye soruyor.
Düşünceyi izlemek diyince, içerde bir gözlemci var gibi canlanıyor gözümde. Benlikten ayrı bir mekanizma gibi. Kendine dışardan bakmak, daha doğrusu içerden bakmaktan daha katmanlı bir konu. Gözlemleyen biz olsak bile bir şeyler değişiyor çünkü. Fizikte buna "gözlemci problemi" deniyor. Bir şey gözlemlenirse o şeyin durumu ya da davranışı kaçınılmaz olarak değişiyor. Bu sadece fizikte değil, başka disiplinlerin de tartıştığı bir problem. Mesela psikoloji gibi insan davranışlarını gözlemleyen bilimlerde "Hawthorne etkisi" olarak çıkıyor karşımıza. Hawthorne etkisine göre insanlar izlendiklerini fark ettiklerinde davranışlarını değiştiriyorlar.
Eğer kafamızın içinde bir ses varsa, o sesi dinleyen biri de olmalı. Değil mi? Peki o dinleyen de bir ses mi? Eğer öyleyse, onu dinleyen kim? Bunu benliğimizden ayırmalı mıyız?
Kafanız karışmasın, daha basitleştirerek örnek vereyim: Yarın toplantınız var, çalışırken kafanızın içinde bir ses duyuyorsunuz: "Yarınki toplantıda ne diyeceğim?" Siz bu sese karşılık "Bak yine kaygılanmaya başladım, sakin olmalıyım." diye cevap veriyorsunuz içinizden. Umarım veriyorsunuzdur, toplantının üstesinden gelebilirsiniz, merak etmeyin.
İşte burada işler karışıyor. Eğer o ses sizseniz, o sesi dışarıdan bir göz gibi "fark eden" kim? diye soruyor felsefeciler. Fark eden siz bile olsanız, yani benliğe dahil edersek bunu, az önce bahsettiğim faktörler nedeniyle de işler değişiyor.
Felsefe tarihinde bu soruların peşinden gidenler arasında İngiliz felsefeci Gilbert Ryle de var. Kendisi bu "içeride bir gözlemci var" fikrini sorgulayanlardan.
"Zihin Kavramı" kitabında gündelik bir örnekle açıklıyor bu problemi. Diyelim ki bir üniversiteyi gezdiriyorsunuz arkadaşınızı. Bütün binaları gördü. Kütüphaneleri gördü. Fakülteleri, bahçeleri, yemekhaneleri, hepsini gördü. Sonunda arkadaşınız size "üniversite nerede?" diye soruyor. Üniversite, gördüklerinin bütünü diyor Ryle. Arkadaşınızın bunu sorması ne kadar tutarsızsa, Descartes'ın zihin-beden ikiliğini de yani o düalizmi de o kadar tutarsız buluyor. Zihin ya da benlik, bedende saklı ve görünmez bir şey değil. Ryle zihin bir "hayalet değil" diyerek açıklıyor hatta bunu. Yani iç sesi bizim geri kalanımızdan ayrı düşünmek mümkün değil ona göre.
Bir adım daha geriye gidelim. 18. yüzyıla, İskoçya'ya. David Hume, iç ses ve benlik konularına farklı yaklaşan düşünürlerden biri. İç sesi anlamak için tam olarak "içeri bakanlardan".
"İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme" kitabında, kendi içine baktığında, düşünerek en derinlere indiğinde, algıladıklarımızdan başka bir benlik olmadığını söylüyor. Algılamaktan kastı, hissettiklerimiz, düşündüklerimiz, anladıklarımız aslında. Benlik dediğimiz bundan ibaret Hume için. İç ses de benlik gibi, ne algılıyorsak onu duyduğumuz bir ses.
İçeri bakmak, içine dönmek; Doğu felsefesi hatırlattı bana. Biraz göz attım. Çok farklı ve çeşitli düşünce yapıları var tabii ki, koca bir dünya. Budizm dikkatimi çekti bu konuda. Budistler, kafamızdaki düşüncelere geri kalanımızdan daha ekstra ve özel bi benlik atfetmemişler aslında. Anatta diye bir kavram var inanışlarında, benliksizlik şeklinde çevirebiliriz. İçeride bir "ben" yok, gözlemci de yok diyorlar özünde. Daha doğrusu, sabit bir benlik olmadığını düşünüyorlar. Birden fazla değişkenin bir araya gelince oluşturduğu benlik onlar için bir illüzyon. Sadece geçip giden düşüncelerimize odaklanıyorlar. İç ses aslında bir nehir gibi. Hatta o nehirde akıp giden şeylerden yalnızca bir tanesi. Bizler de geçip gidenlerin, bizden bağımsız akıp giden her şeyin kıyısındayız bu inanışa göre.
Oldukça rahatlatıcı tüm o karmaşık felsefi sorulardan sonra. Şunu söyleyebiliriz en azından: iç ses bizimle ilintili. Tamamen kontrol edemesek de, birbirimizi besliyoruz bir şekilde. Kim kime daha iyi geliyor diye sormayın, tekrar felsefi sorulara dalıp gitmeyelim. Çünkü şimdi çok daha somut bir konuya geçiyoruz, yeni bir araştırma var.
2023 yılında UT Austin'de araştırmacılar, katılımcıların beyin aktivitelerini kaydetmişler. Bu esnada katılımcılara saatlerce çeşitli podcast ve hikayeler dinletiliyor, bu sayede araştırmacılar düşünce süreçlerini anlamaya çalışıyor. Toplanan bu verilerle, bir dil modeli tasarlayıp bir yapay zeka modeli eğitiyorlar. E tabii, yapay zekayı anmadan olmaz. Katılımcılar, yeni bir hikaye dinlerken veya kendi akıllarından herhangi bir şey düşünürken, yapay zeka beyinlerindeki değişimlere bakarak bu düşünceleri yazılı hale getiriyor. İç seslerini metinleştiriyorlar anlayacağınız. Katılımcıların düşündükleri, onlar hiç sesli söylemeden, bir metin olarak ellerinde. Araştırmanın asıl amacı ise ALS hastaları gibi konuşma yetisini kaybeden kişilere bir çözüm yaratmakmış. Yalnızca zihinsel olarak iletişim kurabilen kişilere yeniden bir ses olmak aslında burdaki çalışma. Çok da umutlu bir sonuç, gayet başarılı geçmiş.
Bu çalışma beni konumuzla ilgili başka bir soruya götürdü aslında: iç sesimizi okumanın bir yolu varsa o hâlâ bizim iç sesimiz olarak kalabilir mi?
Eğer düşüncelerim ben söylemeden anlaşılabiliyorsa artık Hume'un bahsettiği o algılamadan bahsedemiyoruz sanki, ne dersiniz? Dışsallaşıyor çünkü düşündüklerim, algıladıklarım. Somut bir nesne gibi. Ryle ise düşüncelerinden seneler geçmiş olmasına rağmen tutarlı duyuluyor.
Düşünceler ve benlik, bir hayalet değil belli ki. Kan akışlarında, beynin hareketli bölümlerinde yaşıyor.
Özgürleştirici de olabilir bu. Çünkü o ses, artık çok daha okunabilir, izlenebilir. Orada olduğunu bilmek, onunla yüzleşmeyi de kolaylaştırabilir, ne dersiniz?
Bölümün başında sormuştum. Sabah uyandığımızda, kimse bir şey söylemeden, kafamızın içinde başlayan o ses kimin sesi diye. Antik Yunan tanrının ruhu dedi. Filozoflar algıladılarımız, veya düşüncenin bir parçası dedi. Nörobilimciler beynin provası dedi. Hepsi haklı olabilir. Çünkü o ses hepsini biraz kapsıyor. E anladığımız kadarıyla susmuyor belli ki. Daha da böyle devam edecek gibi.
Belki susması da gerekmiyor. İç sesimize olan tutumumuzu değiştirmek, onunla barışmak da bir seçenek. Nereden gelirse gelsin; daha meraklı, zaman zaman daha mesafeli, daha çok sorgulayarak yaklaşabiliriz ona. Sonuçta yol gösteren, güç veren bir sese dönüşebilir bizim için. Bir yol arkadaşı gibi. Neden olmasın?
Künye
- YazanSeray Soylu
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Coşkun