Monopoly'nin İronik Tarihi
111 Hz ·Bölüm 240

Monopoly'nin İronik Tarihi

Bir kutu oyunu nasıl açgözlülük, hırs ve kapitalizmin simgesi oldu? Hem de oyun aslında kapitalizm karşıtı görüşleri yaymak için tasarlanmışken.. Ekonomik eşitlik ve halkın refahı mesajıyla ortaya çıkan Monopoly oyunu, nasıl dostu düşman eden sinir bozucu bir mülk savaşına dönüştü? Bunu anlamak için insanın oyun oynama ve rekabet zevkinde bir araştırmaya çıkıyoruz.

15 Haziran 2026 ·28 dk ·2.672 kelime
0:00

Hadi gelin, bütün ailenin bir araya gelip birbirlerinden arazi çaldığı, para üzerine kavga ettiği, sosyo-ekonomik eşitsizliklerle dolu bir etkinlik düşleyelim. Öyle ki anneanne acımasız bir emlak kralına dönüşmüş ve gözyaşları içindeki küçük torununu ekonomik iflasa sürüklüyor. Gözünüzün önünde canlandırabildiniz mi?

Evet, 90 yıldan fazla süredir dostları düşman eden basit bir masa oyunundan bahsediyorum: Monopoly’den.

Bilmeyenler varsa Monopoly bir tür ekonomik strateji oyunu. Oyuncular zar atarak oyun tahtasının üstünde hareket ediyorlar.

Ellerindeki sahte paralarla kendilerine toprak alıp üstüne demiryolları, evler ve oteller inşa ederek zenginleşmeye çalışıyorlar. Oyun sırasında maaşlarından olabiliyor, aniden mirasa konabiliyor veya hapse düşebiliyorlar. Amaç diğer oyunculardan kira toplayarak paralarını bitirmek ve mallarına el koyarak onları iflasa sürüklemek. Kazanmak için, adı üstünde “monopoli” yani “tekel” olmak gerekiyor.

Oyun, ekonomideki tekelcilik mantığı üzerine kurulu. Tekelcilik bildiğiniz gibi piyasanın tek bir kişi tarafından kontrol edilmesi anlamına geliyor. Bu yüzden Monopoly’nin de tek bir kazananı olabilir. Bir kişi her şeyi ele geçirip diğer arkadaşlarını batırmazsa, oyun da bitmez.

Yani Monopoly aslında bir ekonomi modelini deneyimlememiz için, bize eğlenceli bir uygulama alanı sunuyor. Bir oyun tahtasının sınırları içinde kalarak, psikolojik savaşa giriyor, el altından anlaşmalar ve pazarlıklar yapıyoruz.

Şimdi diyeceksiniz ki; Barış bize şimdi neden kutu oyunu anlatıyorsun? Çünkü hem eğlenceli, hem de belki şimdiye kadar anlattıklarımdan da biraz anlamışsınızdır, Monopoly herhangi bir kutu oyunu değil. Bir ideolojisi var. Yani aslında bir tür kapitalizm “evciliği” gibi. Bu benim yorumum değil bu arada. Tarihte bir çok ülke, Monopoly oyununu kapitalizm propogandası olarak görmüş ve yasaklamış.

Fidel Castro döneminde Küba’da oyun sadece yasaklanmakla kalmamış, halihazırda var olan oyun tahtaları da toplanıp yok edilmiş. 80’lere kadar Sovyetler Birliği’nde, Berlin Duvarı yıkılmadan önce Doğu Almanya’da ve 60’lı yıllarda Çin’de Monopoly oyunu tamamen yasakmış.

Üstelik oyunun tartışmalı geçmişi bu yasaklarla da başlamamış. Monopoly’nin ortaya çıkış hikayesi aslında başlı başına bir tekelcilik oyunu. Fakat bu sefer kazanan, oyunun yaratıcısı değil. Çünkü kendisi aslında, Monopoly’i kapitalizm karşıtı bir oyun olarak tasarlamış.

Peki anti-kapitalist başlayan bir oyun, şu anda nasıl açgözlülük, hırs ve sermaye toplamanın sembolü oldu? Ve daha da önemlisi, oyunun kapitalist versiyonu neden insanlara daha eğlenceli geldi?

2011 yılında İngiltere’de, Londra Borsası önünde büyük bir eylem gerçekleştirildi. Bankacılık sistemi ve ekonomik eşitsizliği protesto eden “Occupy” yani “İşgal Et” eylemlerinin Londra ayağında, tanıdık bir sima da yer aldı.

Protesto edilen kapitalist sistemin bir sembolu olarak, eylemciler dev bir Monopoly tahtası açtılar. Bu tahta aslında sokak sanatçısı Banksy’nin yarattığı bir eserdi. Tahtanın üzerinde oyunun ünlü maskotu, beyaz bıyıklı ve silindir şapkalı Mr. Monopoly vardı. Fakat kendisi sokakta oturan bir dilenci gibi resmedilmişti.

Bu resim bize bir şey söylüyor aslında. Belli ki dünyanın her yerinde Monopoly zenginliğin, sermayeciliğin ve kapitalist ekonominin sembolü olarak kullanılıyor. Oyunun pazarlanma biçimi de bu yönde. Monopoly’nin çıkış hikayesi bile bir tür kapitalist başarı hikayesi olarak lanse edilmiş.

Hikayeye göre, Amerika’da Büyük Buhran dönemi işsiz ve parasız kalmış olan Charles Darrow isimli bir adam, bir gün oturup Monopoly’i icat ederek milyonlar kazanmış. Cebinde beş kuruşu yokken sıfırdan zengin olan Charles Darrow, bildiğimiz Amerikan rüyasının vücut bulmuş haliymiş anlayacağınız.

Monopoly’e yakışan bir kuruluş hikayesi değil mi?

Yakıştığı doğru ama maalesef hikaye doğru değil. Aslında hikaye, ekonomideki “monopol” modelini protesto eden bir oyunla başlıyor.

Oyun gerçekte Darrow’dan çok önce, 1903 yılında Washington’da yaşayan bir kadın tarafından icat edilmiş. Elizabeth Magie ismindeki bu kadın, o dönemde Amerika’daki gelir eşitsizliği ve tekelcilik sorunundan çok rahatsızmış ve bu konuda bir şeyler yapmak istiyormuş.

Sonunda tek çözümün, siyasi ekonomist Henry George’un fikirlerini uygulamak olduğuna karar vermiş. O zamanın ilerici bir ekonomisti olan Henry George, ekonomik eşitsizlik üzerine çok satan bir kitap yazmış. İlerleme ve Yoksulluk isimli bu eserinde, teknoloji ve toplumdaki gelişmelerin toprak fiyatlarını nasıl yukarı çektiğini ve bunun toprak sahipleri için nasıl bir servet yarattığını anlatmış.

Özetle George’a göre, bir şehre yollar ve parklar yapıldığında o şehrin değeri artıyor. Ama bu değer artışından orayı güzelleştiren insanlar yerine, tapusu olan toprak sahibi kazanç sağlıyor. Henry George da bunu engellemek için tapu sahibinden, o arsanın ekonomik ve doğal kaynak değerini yansıtan bir vergi alınmasını öneriyor. Yani emlak vergisi.

Kırmızı oteller, yeşil evler; oyunun emlak tekeli mantığı
Kırmızı oteller, yeşil evler; oyunun emlak tekeli mantığıEnvato Elements · BLACKDAY

Elizabeth, Henry George’un en büyük destekçilerinden biriymiş. Hatta George’un fikirleri üzerine kurulan “Arden” adındaki bir komüne bile taşınmış. Fakat buradayken, George’un vergilendirmeyle ilgili düşüncelerinin ülkede pek yayılmadığını fark etmiş. Eğer sistemi gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, daha çok kişiye ulaşmaları gerekiyormuş.

Elizabeth de düşünmüş düşünmüş ve çok parlak bir fikir bulmuş. Eğer bu sistemi çocukların bile oynayabileceği bir oyun haline getirirse, George’un fikirlerinin dünya çapında yayılmasını sağlayabilirmiş. Anlayacağınız, Elizabeth insanların eğlenirken öğrenmesini tasarlayarak aslında çok sağlam bir strateji kurmuş.

Yani şu anki Monopoly’nin tam tersi bir ideolojiyi savunsa da, gördüğünüz gibi oyun yine de bir tür propoganda aracı olarak ortaya çıkmış. Ki bu o dönemlerde pek az görünür bir şey de değilmiş.

19. yüzyılda çıkan eğitici oyunlarla ilgili araştırmasında, yazar ve profesör David Wallace Adams, kutu oyunlarının özellikle bu dönemde yaygınlaştığını söylemiş. Adams’a göre 19. yüzyılda Amerika’da sekülerliğin artışıyla, insanlar kiliseye gitmektense evde oturmaya başlamışlar. Dolayısıyla halka dini değerleri öğretmek için, kutu oyunu gibi yeni ve yaratıcı yöntemler bulunması gerekmiş.

Örneğin Amerika’da çıkan ilk kutu oyunlarından “The Mansion of Happiness”, yani “Mutluluk Malikanesi” oyununda amaç, oyuncuların iyi ve erdemli seçimler yaparak cennete, yani Mutluluk Malikanesi’ne ulaşmalarıymış. Oyunda ‘Dürüstlük’ veya ‘Ölçülülük’ karelerinde puan kazanıyor, ‘Sarhoşluk’ veya ‘Küstahlık’ karelerinde puan kaybediyormuşsunuz.

Tabi bütün oyunlar Mutluluk Malikanesi kadar masum amaçlar gütmüyor. Mesela Naziler döneminde Almanya’da üretilen bir kutu oyununda, amaç bir savaş stratejisi oluşturup Yahudi’leri ülkeden atmakmış.

1914’te İngilizler de benzer bir oyunu Almanlara karşı tasarlamış. Gümüş Kurşun isimli bu oyunda, oyun tahtası Almanya üzerinden geçen bir askeri harekat rotası şeklinde. Oyuncular Berlin'e ilerleyerek oyunu kazanmaya çalışıyorlar.

Yani kutu oyunları orta sınıfa yayıldıkça, oyun yaratıcıları da önemli bir gerçeğin farkına varmaya başlamışlar. Oyunların sadece zaman geçirme aracı değil, aynı zamanda bir iletişim aracı olarak da tasarlanabileceğini keşfetmişler.

Elizabeth Magie de dönemin gerçeklerinin farkındaymış elbette. Böylece o da refahın tekelleşmesine dair karşıt görüşlerini yaymak için, evinde bir kutu oyunu tasarlamaya girişmiş.

Elizabeth oyunun kurallarını Henry George’un teorilerine göre, hak edilmemiş kazancı engelleyecek biçimde kurmuş. Oyun için oyuncak paralar, tapular ve alınıp satılabilen mülkler tasarlamış. Oyun tahtasının kenarları boyunca dokuzar dikdörtgen alan çizmiş. Her dokuzluk grubun ortasına bir demiryolu, yanlara ise kiralık veya satılık araziler koymuş.

Ve ortaya ilk Monopoly, daha doğrusu Elizabeth’in koyduğu isimle The Landlord’s Game, yani “Toprak Sahibinin Oyunu” çıkmış.

The Landlord's Game; Elizabeth Magie'nin anti-tekelci oyunu, Monopoly'nin atası
The Landlord's Game; Elizabeth Magie'nin anti-tekelci oyunu, Monopoly'nin atasıWikimedia Commons · Public domain

The Landlord’s Game’de, oyuncular bankadan veya birbirlerinden borç alabiliyor ve en önemlisi de vergi ödemek zorunda kalıyorlarmış. Güncel Monopoly’den farklı olarak Elizabeth’in tahtasında “Fakirler Evi” ve “Şehir Parkı” gibi kutucuklar var. Üstelik oyuncular için farklı bir çok hizmet sunuluyor. Mesela “Mutlak İhtiyaç” kutucuğuna gelen oyuncuların ekmek ve barınma gibi temel ihtiyaçları karşılanıyor. “Bayilik” alanlarında ise su ve elektrik hizmetleri alabiliyorlar.

Tahtanın köşesinde yer alan dünya çiziminin etrafına da, Elizabeth oyuna ilham veren siyasi kahramanı Henry George’un bir sözünü yazmış.

“Toprak anaya verilen emek, maaş üretir.” Oyuncular da bu oyunda gerçekten emek sarf ettikçe maaş alıyorlarmış. Üstünde “Toprak Ana” yazılı bölgeden her geçtiklerinde de toprağa sarf ettikleri emek karşılında 100 dolar ücret kazanıyorlarmış. Parası biten oyuncular “Fakirler Evi”ne, başkasının arazisine izinsiz girenler ise hapse gönderiliyormuş. Yani günümüzde herkesin bildiği ünlü “Kodese Gir” kutucuğu, tam 123 yıl önce Elizabeth tarafından çizilmiş.

Oyun tamamlandığında Elizabeth patent başvurusunda bulunmuş. Başvuruda da özellikle belirtmiş, demiş ki; “Bu oyun sadece eğlenmek için değil, mevcut mülkiyet sistemi altında toprak sahiplerinin nasıl bir avantaja sahip olduğunu herkese göstermek için tasarlandı.” Elizabeth başvuru sırasında, bu oyunun özellikle çocuklara “haksız kazanç” kavramını öğreteceğini vurgulamış. Ve çocukların yetişkinlere göre çok daha adaletli olduklarını savunmuş. Elizabeth’e göre bu oyun sayesinde çocuklar, mevcut toprak sistemindeki büyük adaletsizliği görecek ve büyüdüklerinde daha iyi seçimler yaparak bu sistemi değiştireceklermiş.

Ama tabi bu planı yaparken, Elizabeth bir gerçeği gözden kaçırmış. İnsanların oyun oynamaktan aldıkları zevk, biraz da kazanma hırsından beslenir öyle değil mi arkadaşlar?

O zaman hadi burada kısa bir ara verelim. Dönüşte insan doğasının, oyunu nasıl bu hale getirdiğini anlamaya çalışalım bence.

Evet nerede kalmıştık? Elizabeth Magie’nin oyunu piyasaya sürülmüş. E tabi bütün oyunlar gibi bu oyunun da insanlarda rekabet duygusu uyandırması bekleniyor. Elizabeth bunu şu şekilde başarmış: Oyun için iki farklı kural seti oluşturmuş. İsteyenler, zenginlik yaratıldığında herkesin ödüllendirildiği anti-monopolist, yani tekel karşıtı kurallarla oynayabiliyor, isteyenlerse tekeller oluşturup rakiplerini ezdiği monopolist, yani tekelci kurallarla oynayabiliyormuş. Elizabeth’in bu tasarımdaki vizyonu aslında bu “düalizmi” kucaklamak, yani bu iki zıt felsefe arasındaki gerilimi oyunlaştırmakmış.

Ama onun öngöremediği bir biçimde, halk tekelci kurallarla o kadar eğlenmiş ki, anti-monopolist versiyon tamamen gözardı edilmiş. Böylece Elizabeth’in “tekelciliği kötü gösterme” hedefi tamamen ters tepmiş anlayacağınız.

Oyunun kökenini araştıran David Wallace Adams’ın bu durumun sebebiyle ilgili bir teorisi var. Yazar, Elizabeth Magie’nin aslında Henry George’un fikirlerini oyunda mükemmelen temsil etiğini söylüyor. Fakat sorun şurda yatıyor: Oyunun temel amacı zengin olmak. E durum böyle olunca, oyuncuların zengin olmak için başvurdukları yolların aslında hiç bir önemi yok. İsterlerse tekelleşebilirler, sosyal çevrelerini kullanabilirler veya arkadaşlarını iflas ettirebilirler. Oyunda adaletli davranmanın kimseye gerçek bir katkısı olmadığı için, haliyle bütün oyuncular para kazanmak için olabilecek en hızlı yöntemi seçmişler.

Böylece “Toprak Sahibi Oyunu”nun bu “eksik” versiyonu hızla yayılmaya başlamış. 30 yıl boyunca üniversite kampüslerinde ve orta sınıf aile evlerinde, artık Monopoly oyunu” olarak bahsedilen bu oyun oynanmış. Evet, oyunun kurallarını değiştiren halk, ismini de belirlemiş anlayacağınız. Sonunda New Jersey, Atlantic City’de yaşayan bir grup, oyun tahtasını yerel mahalle isimleriyle kişiselleştirmeye karar vermiş. Artık oyuncular kendi şehirlerinden tanıdıkları mahalleleri tahtanın üstünde görebiliyormuş.

Yine de yalnızca belirli çevrelerde oynandığı için, o kadar da yaygın değilmiş oyun. İşlerin nasıl değiştiğini görmek için, 1932 yılına gitmemiz gerekiyor.

Bir gece, Philadelphia’lı bir iş adamı ve karısı, yeni keşfettikleri emlak oyununu oynamak üzere arkadaşları Charles Darrow ve eşini eve davet etmişler. İki çift, masanın başında bütün gece heyecanla zar atmış, mülkler satın almış ve çok eğlenmişler. Özellikle Darrow bu oyuna bayılmış ve kendisine de bir set almak istemiş. Fakat henüz bu yıllarda, oyunu oynayanlar, bildiğiniz vgibi oyunun resmi adını bilmiyormuş henüz. Oyun kutuda satılmıyor, arkadaştan arkadaşa elden ele geçiyormuş. Ev sahipleri de Darrow’a, halk arasında bu oyuna Monopoly oyunu” dendiğini söylemişler.

O dönem tabi Amerika’da Büyük Buhran yılları. Charles Darrow da çoğu insan gibi uzun zamandır işsizmiş ve ailesine bakabilmek için çaresizce paraya ihtiyaç duyuyormuş. O akşam oyunu oynadıktan sonra, Darrow arkadaşından kuralların yazılı bir kopyasını rica etmiş. Kuralların yazılı hali hiç bir yerde bulunmadığı için, arkadaşı kendi kafasından kuralları bir kağıda yazmış ve Darrow’a vermiş. Darrow gidip evde oyun tahtasının güncel bir versiyonunu yapmış. Kurallara göre kartlar hazırlamış ve ortaya şu an bildiğimiz haliyle Monopoly oyunu çıkmış.

Charles Darrow, yeni oyununu o zamanın ünlü kutu oyunu üreticisi Parker Brothers şirketine götürmüş ve şirket bu oyuna balıklama atlamış. İşsiz ve parasız Darrow, böylece Monopoly’nin mucidi olarak zenginlik basamaklarını hızla tırmanmış ve bu oyunun kazananı olmuş diyebiliriz.

Zira oyunun dünya çapında yüz milyonlarca kopyası satıldı ve Darrow hayatı boyunca satışlardan telif aldı.

Biraz ironik bir durum öyle değil mi? Elizabeth Magie’nin yaptığı oyun kutusuz, markasız, kulaktan kulağa öğrenilen kolektif bir eğlence aracıyken, Darrow bu kolektif birikimi kağıda döküp, altına imzasını atarak onu bir mülke dönüştürmüş. Mülkiyetçiliği eleştiren ve kendi kurallarını bile sahiplenmeyen bir oyunun, sırf bu yüzden çalınabilmesi gerçekten en büyük ironilerden biri.

Peki Charles Darrow, Mr. Monopoly’e dönüşürken, Elizabeth’e ne oldu diyeceksiniz. Parker Brothers şirketi ona da ödeme yapmış. Oyun 1930’ların ortalarında popülerlik kazanmaya başladığında, Parker kardeşler herhangi bir telif davasından kaçınmak için Monopoly’e benzeyen bütün oyunların haklarını satın almışlar. Gazeteci ve yazar Mary Pilon, The Monopolist kitabında bu hikayeyi ayrıntılarıyla anlatıyor. Kitaba göre Parker kardeşler, Elizabeth’in “Toprak Sahibi” oyununu ve iki tane daha oyun fikrini 500 dolara satın almışlar. Satışlardan herhangi bir telif de vermemişler. Sadece tek seferlik bir ödemeyle konu kapanmış.

Yani Elizabeth’in hikayesi üzücü bitti arkadaşlar. Monopoly’nin icadı günümüzde hala Charles Darrow’un yoksulluktan zenginliğe yükseliş hikayesiyle anılıyor. Elizabeth ise kendi eleştirdiği kapitalist sistemin kurbanı oldu. Ama yalnızca sistemin kurbanı olmadı tabi. Ne demiştik? Elizabeth Magie’nin, oyun oynama zevkiyle ilgili gözardı ettiği önemli bir unsur vardı, değil mi? O zaman hadi şimdi biraz da, kazanma hırsının eğlencesinden bahsedelim.

Halk neden oyunun “anti-monopolist” versiyonunu tercih etmemiş ve tekelciliği daha eğlenceli bulmuştu? “Toprak Sahibinin Oyunu” yıllarca yerinde sayarken, neden Monopoly bu kadar hızlı başarıya ulaşmıştı? Bunu anlamak için bence oyun zevkinin nereden beslendiğini kavramamız gerekiyor.

Fransız sosyolog Roger Caillois (Roje Kayua), 1958’de oyun sosyolojisiyle ilgili en temel kitaplardan birini yazmış. Kitabın ismini “İnsan ve Oyunlar” diye çevirebiliriz sanırım. Kitapta dört tip oyun yapısı olduğunu söylemiş. Bizi en çok ilgilendiren de ilk sırada. Yani “Agon”.

Agon, Antik Yunanca’da “yarışma, çatışma” anlamında kullanılıyor. Bu yapıdaki oyunlar, mesela satranç buna bir örnek, tamamen rekabete dayalı.

Bütün oyuncular oyuna eşit şartlarda başlıyor, ama bir kişi diğerlerinden daha üstün bir nitelik taşıdığı için kazanıyor. Bu nitelik hız, dayanıklılık, güç, hafıza veya yaratıcılık olabilir. Yani bu tür oyunların eğlencesi, ortak kurallar içinde yarışırken, salt beceriyle diğerlerini alt etme zevkinden besleniyormuş.

Amerikalı sosyoloji profesörü Thomas Henricks’e göre, Caillois’in bu “Agon” dediği oyun türü aslında “diğerlerinin iradesini kırma” zevkiyle alakalı. Yani rekabetçilik duygumuzla. E şimdi Monopoly üstünden düşünürsek, tekelci piyasa kadar rekabetçi alan da az bulunur, öyle değil mi?

Tabi Monopoly sadece rekabetçilik duygumuzu körüklemiyor. Caillois’in betimlediği dört oyun biçiminden biri de “ilinx”.

Yunanca’da “girdap” anlamına gelen bu terim, oyun oynamaya eşlik eden güçlü bir panik duygusu olarak tanımlanıyor kitapta. Oyun oynarken ne kadar korku, panik veya bir tür esrime deneyimlersek, oynarken aldığımız heyecan ve eğlence hissi de o kadar artıyormuş anlayacağınız.

Caillois buna örnek olarak çocukların kendi etraflarında hızlı hızlı dönerek başlarını döndürme oyunundan bahsetmiş. Yani tehlikenin sınırlarında dolaşan bir tür coşkuyla kendinden geçiş. Bungee jumping de buna bir örnek mesela.

Yani bize panik ve heyecan yaşatan oyunlardan daha fazla zevk alıyoruz. Kaybetmekten ne kadar korkarsak, yaptığımız hamlelerin riski ne kadar büyük olursa, o kadar eğleniyoruz.

Elizabeth Magie’nin tasarladığı oyun, bütün oyuncuların birbirine faydalı olmasını ve hep beraber kazanmasını amaçlayan bir oyundu. Ama mesajı ne kadar olumlu olsa da, takdir edersiniz ki “çatışması” eksikti. Oysa Monopoly tam tersine acımasız bir oyun.

Oyunculardan biri daha fazla para kazanmaya başladığı anda, oyun diğer herkesin aleyhine işlemeye başlıyor. Monopoly’nin sistemi, zengini daha da zenginleştirmek üzerine kurulu. O yüzden geri kalan oyuncular hızla para kaybediyorlar ve bütün oyun boyunca iflas riskiyle savaşıyorlar. Epey korkutucu ve panikletici bir durum anlayacağınız. Ama bizi oyuna bağlayan da tam olarak bu gerilim ve kazanma hırsıymış işte.

Yani Monopoly oynarken hırslanmaktan, gözünü para bürümüş emlak baronlarına dönüşmekten zevk alıyoruz. Peki bu bizi kötü insanlar mı yapar? Hayır, çünkü Monopoly bir oyun. Rekabet ederken hırslanmak da çok insani bir duygu. California Üniversitesi’nde psikoloji profesörü ve klinik psikolog olan Lisa Firestone rekabetçilikle ilgili bir makale yazmış. Rekabetin doğası gereği nazik olmadığını, rekabetçi düşüncelerin genelikle abartılı ve huzursuz edici olduklarını söylemiş. Ama bu konuda yapılabilecek en sağlıklı şey, rekabetçilik ve hırs gibi hislerimizi saf ve doğrudan bir şekilde hissetmek için kendimize izin vermekmiş.

Felsefeci C. Thi Nguyen (Si Ti Win), oyunlarla ilgili yazdığı Games: Agency As Art kitabında da diyor ki: Oyun tasarımcıları sadece dünyalar yaratmazlar, aynı zamanda bizim için geçici benlikler tasarlarlar. Yani oyun oynarken üstümüze alternatif bir benlik giyiyoruz. Gerçek hayatta bizi rahatsız eden rekabetçilik veya açgözlülük gibi duyguları, oyundayken güvenli bir alanda serbestçe ve doğrudan hissedebiliyoruz.

Nguyen ayrıca bazı oyunların “başarı odaklı” bazılarınınsa “mücadele odaklı” olduğunu söylemiş. Oyuncunun sadece galibiyet peşinde koştuğu başarı odaklı oyunlardan farklı olarak, mücadele odaklı oyunlarda kazanmaya kalıcı bir değer atfedilmezmiş. Bu tür oyunlar aslında “mücadelenin içinde kaybolma” amacıyla oynanırmış.

Yani biz aslında Monopoly’nin o zorlu yolculuğuna talibiz. O gizli anlaşmalar, pazarlık, entrika ve arkadan bıçaklamalar bizde bungee jumping yapıyormuş gibi bir heyecan yaratıyor. Tek kişinin her şeyi ele geçireceği o rekabetçi piyasada yaşam mücadelesi veriyoruz ve o an hayatta kalmaktan başka bir şey düşünemiyoruz.

Zaten bugün Monopoly’nin en bilinen özelliği sinir bozucu olması, uzun sürmesi ve kavgayla bitmesi. Aslında belki de bu bakımdan Elizabeth Magie’nin amacı gerçekleşti. Elizabeth “tekelci ekonomi” oyununun, kazanan dışında herkesi perişan ettiğini bize göstermek istemişti. Biz sadece kendimizi oyuna kaptırıp, bu perişanlığın bir uyarı olduğunu unuttuk.

Ama belki de eşitlik için tasarlanmış bir eğitim aracının, açgözlülüğün sembolü haline gelmesi, bu hikayedeki tek ironi değildir. Belki başka bir ironi de, mevcut ekonomik sistemin bizi birbirimizden nasıl kopardığını simüle eden bir oyunun, neredeyse bir asırdır bizi bir araya getiriyor olmasıdır.

Sonuçta biz bu yüksek çatışmalı oyunları art niyetli olduğumuz için tasarlamıyoruz. Tersine temel insan içgüdülerini deneyimlemek için güvenli bir alan yaratıyoruz kendimize.

Elizabeth Magie bizim sistemdeki kusurları görmemizi istemişti ve biz de gördük. Ama oynamaya devam ettik çünkü gecenin sonunda paralar aslında kağıt, oteller aslında plastik ve karşımızda oturan kişi hala dostumuz. Yani umarım öyledir.

Künye
  • YazanElif Danyal
  • Ses KurguMetin Bozkurt
  • Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Coşkun
Kaynaklar (7)