Monopoly'nin İronik Tarihi
111 Hz ·Bölüm 240

Monopoly'nin İronik Tarihi

Anneanne acımasız bir emlak kralına dönüşmüş, gözyaşları içindeki torununu iflasa sürüklüyor. Doksan yıldır dostları düşman eden bu oyunun mucidi Elizabeth Magie, patent başvurusuna şunu yazmıştı: bu oyun eğlenmek için değil, toprak sahiplerinin haksız avantajını herkese göstermek için tasarlandı. Peki kapitalizmi eleştirmek için yapılmış bir kutu oyunu nasıl olup da kapitalizmin en sevilen simgesine dönüştü?

15 Haziran 2026 ·28 dk ·3.089 kelime
0:00

Şimdi gelin bütün bir ailenin bir araya gelip birbirlerinden arazi, toprak çaldığı, para üzerine kavga ettiği, saç başı olduğu sosyoekonomik eşitsizliklerle dolu bir etkinlik düşünelim. Öyle bir etkinlik ki bu, mesela annehane acımasız bir emlak kralına dönüşmüş ve gözyaşları içindeki küçük torununu ekonomik iflasa çözülükleyebiliyor. Gözünüzün önünde canlandırabildiniz mi? Evet, 90 yıldan uzun bir süredir dostları düşman eden, basit bir masa oyunundan bahsediyorum. Monopoly'den. Bilmeyenler varsa, İngilizce seslendirmesiyle Monopoly, ama ben Türkçe olarak Monopoly diyeceğim, bir tür ekonomik strateji oyunu. Oyuncular zar atıyorlar, işte oyun tahtasının üzerinde hareket ediyorlar. Üzerindeki sahte paralarla kendilerine toprak alıp üstüne demir yolları, evler, oteller filan inşa ederek zenginleşmeye çalışıyorlar. Tabi oyun sırasında o aldıkları maaşlarından olabiliyorlar, aniden bir mirasa konabiliyorlar veya hapse girebiliyorlar.

Amaç, diğer oyunculardan kira toplayarak paralarını bitirmek ve mallarına el koyarak onları iflasa sürüklemek. Kazanmak için de adı üstünde Monopoly, yani tekel olmak gerekiyor.

Bu oyun ekonomideki tekelcilik mantığı üzerine kurulu diyebiliriz. Ve tekelcilikte bildiğiniz gibi piyasanın tek bir kişi tarafından kontrol edilmesi anlamına geliyor. O yüzden Monopoly'nin de tek bir kazananı olabilir. Bir kişi her şeyi ele geçirip diğer arkadaşlarını batırmazsa oyunda bitmez. Zaten bitmiyor, çok uzun süren bir oyun bu. Oynayanlar hatırlayacaktır. Yani Monopoly aslında bir ekonomi modelini deneyimleyebilmemiz için bize eğlenceli bir uygulama tahtası alanı sağlıyor diyebiliriz. Ve bir oyun tahtasının sınırları içinde kalarak psikolojik bir savaşa giriyoruz. El altından anlaşmalar, pazarlıklar yapıyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki, ya Barış bize niye böyle bir kutu oyunu anlatıp duruyorsun? Çünkü hem eğlenceli hem de belki de şimdiye kadar anlattıklarımdan biraz anlamışsınızdır. Monopoly herhangi bir kutu oyunu değil, bir ideolojisi var. Yani aslında kapitalizmle evcilik oynamak gibi.

Ve bu benim yorumum değil bu arada. Tarihte birçok ülke Monopoly oyununu bir kapitalizm propagandası olarak görmüş ve hatta yasaklamış. Mesela Fidel Castro döneminde Küba'da oyun sadece yasaklanmakla da kalmamış. Halihazırda var olan bütün oyun tahtaları toplanıp yok edilmiş. 80'lere kadar Sovyetler Birliği'nde Berlin duvarı yıkılmadan önce Doğu Almanya'da hatta 60'lı yıllarda Çin'de Monopoly oyunu tamamen yasakmış. O güzelim Tetris oyununu oynarken Sovyetler Birliği Monopoly'yi oynayamıyorlar. Düşünsenize. Üstelik oyunun bu tartışmalı geçmişi bu yasaklarla da başlamamış Monopoly'nin ortaya çıkış hikayesi başlı başlığa bir tekelcilik oyunu. Fakat bu sefer kazanan oyunun yaratıcısı değil maalesef. Çünkü kendisi aslında Monopoly'yi kapitalizm karşıtı bir oyun olarak tasarlamış başlangıçta. Peki anti kapitalist olarak başlayan bir oyun şu anda nasıl da böyle açgözlülük, hırs, sermaye toplamanın adeta bir sembolü haline geliverdi?

Ve daha da önemlisi oyunun kapitalist versiyonu neden insanlara daha eğlenceli geliyor?

2011 yılında İngiltere'de Londra borsası önünde büyük bir eylem gerçekleştirildi. Bankacılık sistemi ve ekonomik eşitsizliği protestodan o meşhur Occupy yani işgal et eylemleri var ya, işte onun Londra ayağında tanıdık bir sima da yer aldı. Protesto edilen kapitalist sistemin bir sembolü olarak eylemciler dev bir Monopoly tahtası açtılar. Ve bu tahtasında sokak sanatçısı Banksy'nin yarattığı bir eserdi. Tahtanın üzerine de oyunun ünlü maskotu var ya hani beyaz bıyıklı silindir şapkalı Mr. Monopoly işte onu koydular. Fakat kendisi sokakta oturan bir dilenci gibi resmedilmişti. Evet bu resme bakınca belli ki dünyanın her yerinde Monopoly zenginliğin, sermayeciliğin, kapitalist ekonominin bir sembolü olarak kullanılıyor. Bunu görüyoruz. Oyunun pazarlanma biçimi de bu yönde zaten. Ve işte oyunun çıkış hikayesi bile bir tür kapitalist başarı hikayesi olarak lanse edilmiş. Ve bu hikayeye göre Amerika'da büyük buhran döneminde işsiz ve parasız kalmış olan Charles Darrow isimli bir adam bir gün oturup bunu icat etmiş Monopoly'yi ve bu şekilde milyonlar kazanmış.

Cebinde beş kuruş yokken öyle sıfırdan zengin olan bir hikaye. Bildiğimiz Amerikan rüyasının vücut bulmuş hali. Monopoly'ye yakışan bir kuruluş hikayesi gibi geliyor değil mi kulağa? Yakıştığı doğru. Ama maalesef hikaye doğru değil. Aslında hikaye ekonomideki monopol modelini protesto eden başka bir oyunla başlıyor. Hemen hemen aynı oyunla. Ve gerçekte Darrow'dan çok daha önce 1903 yılında Washington'da yaşayan bir kadın tarafından icat edilmiş. Elizabeth Maggie ismindeki bu kadın o dönemde Amerika'daki gelir eşitsizliği ve tekercilik sorunundan çok muzdar etmiş. Ve bu konuda bir şeyler yapmak istiyormuş. Bir çeşit aktivist kendisi. Ve sonunda tek çözümün siyasi ekonomist Henry George'un fikirlerini uygulamak olduğuna karar vermiş. O zamanların ilerici bir ekonomisti bu Henry George. ve ekonomik eşitsizlik üzerine çok da satan böyle bir kitap yazmış. İlerleme ve yoksulluk diye bir kitap.

Ve o eserinde teknoloji ve toplumdaki gelişmelerin toprak fiyatlarını nasıl da yukarı çektiğini ve bunun toprak sahipleri için nasıl bir servet yarattığını anlatmış. Yani özetle George'a göre bir şehre yollar, parklar falan yapıldığında o şehrin değeri artıyor. Ama bu değer artışından orayı güzelleştiren o güzel insanlar yerine tapusu olan, toprak sahibi olan, mal mülk sahibi olan insanlar kazanç sağlıyor. İşte Henry George da yazar bunu engellemek için tapu sahibinden o arsanın ekonomik ve doğal kaynak değerini yansıtan bir vergi alınmasını öneriyor. Yani emlak vergisi. İşte Elizabeth, oyunu icat eden asıl kişi, Henry George'un en büyük destekçilerinden de biri. Hatta George'un fikirleri üzerine kurulan Arden adında bir komüne bile taşınmış. O derece aktivist kendisi. Fakat oradayken George'un vergilendirmeyle ilgili düşüncelerinin ülkede pek de yayılmadığını fark etmiş. Eğer sistemi gerçekten değiştirmek istiyorlarsa daha çok kişiye ulaşmaları gerekiyormuş.

Kırmızı oteller, yeşil evler; oyunun emlak tekeli mantığı
Kırmızı oteller, yeşil evler; oyunun emlak tekeli mantığıEnvato Elements · BLACKDAY

İşte Elizabeth de düşünmüş, düşünmüş, taşınmış ve pek çok kişi için parlak olabileceğine inandığı bir fikir bulmuş. Eğer bu sistemi çocukların bile oynayabileceği saadelikte bir oyun haline getirebilirse, George'un fikirlerinin dünya çapında yayılmasını sağlayabilirmiş. Yani anlayacağınız Elizabeth, insanların eğlenirken öğrenmesini tasarlayarak aslında çok sağlam bir strateji kurmuş diyebiliriz. Yani şu anki Monopoly'nin tam tersi bir ideolojiyi savunsa da gördüğünüz gibi oyun yine de bir tür propaganda aracı olarak ortaya çıkmış. Ki bu o dönemlerde pek de az görünür bir şey değil. 19. yüzyılda çıkan eğitici oyunlarla ilgili bir araştırmasında yazar ve Profesör David Wallace Adams, Kutu oyunlarının özellikle bu dönemde yaygınlaştığını söylemiş. Adams'a göre 19. yüzyılda Amerika'da sekülerliğin artışıyla insanlar kiliseye gitmektense evde oturmaya başlamışlar. Ve dolayısıyla halka dini değerleri öğretebilmek için kutu oyunu gibi yeni yaratıcı bir takım yöntemler bulunması gerekmiş.

Örneğin Amerika'da çıkan ilk kutu oyunlarından biri ne biliyor musunuz? Dimension of Happiness yani Mutluluk Malikanesi. Ve o oyunda amaç oyuncuların en iyi, en güzel, en erdemli seçimler yapmaları ve bu sayede Mutluluk Malikanesi'ne yani cennete gitmeleri. Dürüstlük veya ölçülülük karelerinde puan kazanıyorsunuz. Mesela sarhoşluk veya kustahlık karelerine giderseniz puan kaybediyorsunuz. Tabi bütün oyunlar böyle Mutluluk Malikanesi kadar masum amaçlar yürütmüyor. Mesela Naziler döneminde Almanya'da üretilen bir kutu oyununda amaç bir savaş stratejisi oluşturup Yahudileri ülkeden atmakmış. Yine 1914'de İngilizler de benzer bir oyunu Almanlara karşı tasarlamış bu sefer. Gümüş Kurşun diye bir oyun bu.

Oyun tahtasında Almanya üzerinde geçen bir askeri harekat rotası var. Oyuncular Berlin'e ilerleyerek kazanmaya çalışıyorlar oyunu. Yani kutu oyunları böyle orta sınıfa yayıldıkça oyun yaratıcıları da önemli bir gerçeğin farkına varmaya başlıyorlar arkadaşlar. Oyunlar artık sadece bir zaman geçirme, hoşça vakit geçirme aracı olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda bir iletişim aracı olarak da tasarlanabiliyor. İşte Elizabeth Maggie dönemin bu gerçeklerinin farkına varmış. Yani o da işte böylece refahın tekelleşmesine dair karşıt görüşlerini yayabileceğini düşünmüş. Ve oturmuş evinde bir kutu oyunu tasarlamaya girişmiş.

Elizabeth tabii kendi oyununun kurallarını az önce söylediğim o yazar Henry George'un teorilerine göre hak edilmemiş kazancı engelleyecek biçimde kurmuş. İşte oyun için böyle küçük oyuncak paralar, tapular, tekrar satılabilecek türde bir takım mallar, mülkler filan tasarlamış. Oyun tahtasının kenarları boyunca dokuzar tane dikdörtgen alan çizmiş. Her dokuzluk grubun ortasına bir demir yolu yanlarına kiralık ya da satılık araziler koymuş. Ve ortaya ilk Monopoly yani Elizabeth'in koyduğu isimle The Landlord's Game çıkmış. Landlord toprak sahibi, ev sahibi filan demek. Toprak sahibi oyunu diye çevirelim hadi. İşte bu oyunda oyuncular bankadan ya da birbirlerinden borç alabiliyorlar. Ve en önemlisi de vergi ödemek zorunda kalıyorlar. Hani emlak vergisini icat eden adama hayran ya kendilerini. Güncel monopoliden farklı olarak Elizabeth'in tahtasında bir de şey var, fakirler evi, şehir parkı falan gibi kutucuklar var.

The Landlord's Game; Elizabeth Magie'nin anti-tekelci oyunu, Monopoly'nin atası
The Landlord's Game; Elizabeth Magie'nin anti-tekelci oyunu, Monopoly'nin atasıWikimedia Commons · Public domain

Yine güzel şeyler, erdemli hareketler görüyoruz. Üstelik oyuncular için farklı başka hizmetler de sunuluyor. Mesela mutlak ihtiyaç kutucuğuna gelen oyuncular ekmek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Bayilik alanlarında ise su ve elektrik hizmetleri alabiliyorlar. Tahtanın köşesinde yer alan dünya çiziminin etrafına da Elizabeth, oyuna ilham veren o siyasi kahramanı Harry George'un bir sözünü yazmış. Toprak anaya verilen emek maaş üretir. İşte oyuncular da bu oyunda gerçekten emek sarf ettikçe maaş alıyorlarmış. Üstünde toprak ana yazılı o bölgeden her geçtiklerinde de toprağa sarf ettikleri emek karşılığında 100 dolar ücret kazanıyorlar. Parası biten oyuncular fakirler evine, başkasının arazisine izinsiz girenler de nereye? Kodese, hapse gönderiliyormuş. Yani günümüzde herkesin bildiği ünlü o Kodese gir kutucu. Ta 123 yıl önce Elizabeth tarafından çizilmiş o tahtanın üzerine.

Oyun tamamlandığında Elizabeth ne yapmış diyeceksiniz. Tabii ki bir patent başvurusunda bulunmuş. Başvuruda da özellikle belirtmiş demiş ki bu oyun sadece eğlenmek için değil, mevcut mülkiyet sistemi altında toprak sahiplerinin nasıl da bir avantaja sahip olduğunu herkese göstermek için tasarlandı.

Hatta başvurusu sırasında özellikle çocuklara haksız kazanç kavramını öğreteceğini de vurgulamış ve çocukların yetişkinlere göre çok daha adaletli olduklarını da savunmuş. Daha vicdan sahibi demiş çocuklar için. Ve Elizabeth'e göre bu oyun sayesinde çocuklar mevcut o toprak sistemindeki büyük adaletsizliği görecekler, fark edecekler ve büyüdüklerinde çok daha iyi seçimler yaparak inşallah bu sistemi değiştireceklermiş. Elizabeth'in amacı çok temiz görüyorsunuz.

Ama tabii o bu planı yaparken bir gerçeği de gözden kaçırıyor arkadaşlar. İnsanların oyun oynamaktan aldıkları zevk biraz da kazanma hırsından beslenir değil mi? Hırs vardır.

Patent belgesinin altındaki imza: Lizzie J. Magie, 5 Ocak 1904. Kutunun üstüne hiç yazılmadı.
Patent belgesinin altındaki imza: Lizzie J. Magie, 5 Ocak 1904. Kutunun üstüne hiç yazılmadı.Wikimedia Commons · Public domain

O zaman hadi şimdi burada kısa bir ara verelim dönüşte insan doğasının oyunu nasıl bu hale getirdiğini anlamaya çalışalım bence.

Evet nerede kalmıştık? Elizabeth Maggie'nin oyunu piyasaya sürülmüştü değil mi? E tabii bütün oyunlar gibi bu oyununda insanlarda bir rekabet duygusu uyandırması bekleniyor. Elizabeth bunu şu şekilde başarmış. Oyun için iki farklı kural seti oluşturmuş. İsteyenler zenginlik yaratıldığında herkesin ödüllendirildiği anti-monopolis yani tekel karşıtı kurallarla oynayabiliyor. İsteyenler de tekeller oluşturup rakiplerini ezebiliyor. Monopolis yani tekelci kurallarla oynayabiliyor. İki kural seti var.

İşte Elizabeth aslında böyle bir tasarım yaparak bir çeşit dualizm yapıyor. Yani iki zıt felsefe arasındaki farkı ortaya koymaya çalışıyor. Onu oyunlaştırmak istiyor kadıncağız ama onun öngöremediği bir biçimde halk tekelci kurallarla o kadar eğlenmiş ki anti-monopolis versiyon tamamen göz ardı edilmiş. Ve böylece Elizabeth'in tekelciliği kötü gösterme hedefi de tamamen ters tetmiş. Oyunun kökenini araştıran David Wallace Adams'ın bu durumun sebebiyle ilgili bir teorisi de var. Yazar Elizabeth McGee'nin aslında Henry George'un fikirlerini oyunda mükemmel bir şekilde temsil ettiğini söylüyor. Fakat sorun şurada diyor. Oyunun temel amacı zengin olmak. E durum böyle olunca oyuncuların zengin olmak için başvurdukları yolların hiçbir önemi kalmıyor ki. İsterse tekelleşebilir. Sosyal çevresini kullanabilir ya da arkadaşlarını iflas ettirebilir. Oyunda adaletli davranmanın kimseye gerçek bir katkısı yok.

E haliyle bütün oyuncular para kazanmak için olabilecek en hızlı yöntemi seçiyorlar.

İşte böylece toprak sahibi oyununun bu eksik versiyonu hızla yayılmaya başlamış. İki kural setinden sadece bir tanesi. Ve 30 yıl boyunca üniversite kampüslerinde işte orta sınıf ailelerin yaşadığı evlerde filan artık monopoli oyunu olarak bahsedilen bu oyun oynanmış. Yani evet oyunun kurallarını değiştiren halk ismini de belirlemiş anlayacağınız. En sonunda işte New Jersey Atlantic City'de yaşayan bir grup oyun tahtasını yerel mahalle isimleriyle kişiselleştirmeye karar vermiş. Artık oyuncular kendi şehirlerinden tanıdıkları mahalleleri tahtanın üstünde görerek daha fazla empati kuracaklar.

Yine de tabii yalnızca belli çevrelerde oynandığı için o kadar da yaygın değil hala oyun. İşlerin nasıl değiştiğini görmek için 1932 yılına gitmemiz gerekiyor. Bir gece Philadelphia'lı bir iş adamı ve karısı yeni keşfettikleri bu emlak oyununu böyle güzel güzel oynamak üzere arkadaşlarını eve davet ediyor. Charles Darrow ve eşini. İki çift masanın başına kuruluyor. Bütün gece heyecanla zar atıyorlar. Mülkler alıyorlar. Mülkler satıyorlar. Çok eğleniyorlar. Özellikle de Darrow bu oyuna bayılmış ve kendisine bir set almak istemiş. Fakat henüz o yıllarda oyunu oynayanlar bildiğiniz gibi resmi adını bile bilmiyorlar. Oyun kutuda satılmıyor o zamanlar. Arkadaşlar arkadaşa falan elden ele dağıtılıyor. Ev sahipleri de Darrow'a halk arasında bu oyuna monopoli oyunu dendiğini söylemişler. O dönem tabii Amerika'da büyük buhran yılları. Charles Darrow'da çoğu insan gibi uzun zamandır işsiz, parasız, ailesine bakabilmek için çaresizce böyle fırsatların peşinde.

Onları arıyor. O akşam oyunu oynadıktan sonra Darrow arkadaşından kuralların yazılı bir kopyasını rica etmiş. Ama kuralların yazılı hali de hiçbir yerde olmadığı için arkadaşı kendi kafasından uydurup işte uydurup değil de bildiği kadarıyla bir kağıda yazmış Darrow'a vermiş. O da eve gitmiş. Oyun tahtasının bu güncel versiyonunu yapmış. Kurallara göre kartlar hazırlamış ve ortaya şu an bildiğimiz ve oynadığımız haliyle o meşhur monopoli oyunu çıkmış.

Darrow yeni oyununu hemen götürmüş o zamanın ünlü kutu oyunu üreticisi Parker Brothers şirketine. Ve şirkette bu oyuna tabii balıklama atmamış. İşsiz ve parasız olan Darrow böylece monopoli'nin mucidi olarak zenginlik basamaklarını hızla tırmanmaya başlamış. Bu oyunun kazananı olmuş diyebiliriz. Zira oyunun dünya çapında yüz milyonlarca kopyası satıldı bugüne kadar ve Darrow hayatı boyunca hepsinden, bütün satışlardan telif ücreti aldı. Biraz ironik bir durum öyle değil mi? Elizabeth Maggie'nin yaptığı oyun kutusuz, markasız, kulaktan kulağa öğrenilen, kollektif bir eğlence ve biraz da öğrenme aracı iken Darrow bu kollektif birikimi kağıda döküp altına imzasını atmış ve onu bir mülke dönüştürmüş. Mülkiyetçiliği eleştiren, kendi kurallarını bile sahiplenemeyen bu oyunun sırf bu yüzden çalınabilmesi gerçekten bana çok ironik geliyor. Peki Charles Darrow Mr. Monopoly'ye dönüşürken Elizabeth'e ne oldu diyeceksiniz.

Oyunun ortasındaki bir Monopoly tahtası; doksan yıldır kutunun üstünde tek bir ad var, Darrow.
Oyunun ortasındaki bir Monopoly tahtası; doksan yıldır kutunun üstünde tek bir ad var, Darrow.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Merak etmeyin Parker Brothers şirketi ona da bir ödeme yapmış. Oyun böyle 1930'lı yılların ortalarında popülerlik kazanmaya başlayınca, şirket tabii hemen herhangi bir telif davası olmasın falan diye kaçınabilmek için Monopoly'ye benzeyen bütün oyunların haklarını satın almışlar. Gazeteci ve yazar Mary Pillan The Monopolis diye bir kitap yazdı. Orada bu hikayeyi bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Parker kardeşler Elizabeth'in toprak sahibi oyununu ve iki tane daha başka oyun fikrini 500 dolara satın almışlar. Bir seferde öyle herhangi bir telif falan vermiyorlardı daha sonra sadece tek bir seferlik ödemeyle konuyu kapatmışlar. Yani Elizabeth'in hikayesi biraz üzücü bitiyor arkadaşlar. Monopoly'nin icadı da hala günümüzde işte Charles Darrow'un bu yoksulluktan zenginliğe yükseliş hikayesi. Çok seviyoruz ya böyle hikayeleri öyle anılıyor. Elizabeth de maalesef kendi eleştirdiği kapitalist sistemin bir anlamda kurbanı oldu diyebiliriz.

Ama yalnızca sistemin kurbanı da olmadı tabii. Ne demiştik? Elizabeth McGill'in oyun oynama zevkiyle ilgili göz ardı ettiği önemli bir unsur vardı değil mi? O zaman hadi şimdi biraz da o kazanma arasının eğlencesinden bahsedelim. Halk neden oyunun anti-monopolist versiyonunu tercih etmemiş de tekelciliği daha eğlenceli bulmuş dersiniz? Toprak sahibinin oyunu yıllarca yerinde sayarken neden monopoli versiyonu bu kadar hızlı bir şekilde başarıya ulaşmış? Bunu anlamak için bence oyun zevkinin nereden beslendiğini kavramamız gerekiyor. Fransız sosyolog Roger Cayua 1958'de oyun sosyolojisiyle ilgili en temel kitaplardan birini yazmış. Kitabın ismini İnsan ve Oyunlar diye çevirebiliriz sanırım. Dört tip oyun yapısı olduğunu söylüyor kitapta. Bizi en çok ilgilendiren de ilk sırada Agon. Agon antik Yunanca'da yarışma, çatışma anlamında kullanılan bir kelime. Bu yapıdaki oyunlar mesela satranç buna bir örnek.

Tamamen rekabete dayalı. Bütün oyuncular oyuna eşit şartlarda başlıyor ama bir kişi diğerlerinden daha üstün bir nitelik taşıdığı için kazanıyor. Bu nitelik ne olabilir? Hız, dayanıklılık, hafıza, yaratıcılık olabilir. Güç olabilir. Yani bu tür oyunların eğlencesi ortak kurallar içinde yarışırken salt becerileriyle diğerlerini alt etme zevkinden besleniyor. Amerikalı sosyoloji profesörü Thomas Henrik'se göre işte bu Agon denilen oyun türü aslında diğerlerinin iradesini kırma zevkiyle alakalı. Yani rekabetçilik duygumuzla. Şimdi Monopoly oyunu üzerinden düşünecek olursak tekelci piyasa kadar rekabetçi alanda az bulunur öyle değil mi? Tabii Monopoly sadece rekabetçilik duygumuzu körüklemiyor. Burada o kitapta bahsedilen dört oyun biçiminden biri de ilings. Yunanca'da girdap anlamına gelen bir kelime bu da. Oyun oynamaya eşlik eden güçlü bir panik duygusu olarak tanımlanmış kitapta. Oyun oynarken ne kadar korkunç.

Korku, panik, işte bir tür esrime tipi bir deneyim deneyimlersek oynarken aldığımız heyecan ve eğlence hissi de o kadar artıyormuş.

Yazar buna örnek olarak çocukların kendi etraflarında hızlı hızlı dönerek başlarını döndürme oyunundan bahsetmiş mesela. Yani tehlikenin sınırlarında dolaşan bir tür coşkuyla kendinden geçiş. Bungie Jumping mesela buna örnek verilebilir. Bize panik ve heyecan yaşatan oyunlardan daha fazla zevk alıyoruz. Kaybetmekten ne kadar korkarsak yaptığımız hamlelerin riski ne kadar büyük olursa o kadar eğleniyoruz. Elizabeth Maggie'nin tasarladığı oyun bütün oyuncuların birbirine faydalı olmasını hep beraber kazanmasını amaçlayan bir oyundu ama mesajı ne kadar olumlu olsa da takdir edersiniz ki çatışma duygusu eksikti. Oysa Monopoly versiyonu tam tersine acımasız bir oyun. Oyunculardan biri daha fazla para kazanmaya başladığı anda oyun diğer herkesin aleyhine işlemeye başlıyor. Monopoly'nin sistemi zengini daha da zenginleştirmek üzerine kurulu. O yüzden geri kalan oyuncular hızla para kaybediyorlar ve bütün oyun boyunca da iflas riskiyle savaşıyorlar.

Epey korkutucu, epey panikletici bir durum değil mi bu?

Ama bizi oyuna bağlayan tam olarak bu gerilim ve kazanma hırsı işte kitaba göre. Yani Monopoly oynarken hırslanmaktan, gözünü para bürünmüş emlak baronlarına dönüşmekten bir çeşit zevk alıyoruz. Peki bizi kötü mü yapar bu tür bir oyun? Hayır. Çünkü bu bir oyun adı üstünde. Rekabet ederken hırslanmak da gayet insani bir duygu. Kaliforniya Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve klinik psikolog olan Lisa Firestone rekabetçilikle ilgili bir makale yazmış. Rekabetin doğası gereği nazik olmadığını, rekabetçi düşüncelerin genellikle abartılı ve huzursuz edici olduklarını söylemiş. Ama bu konuda yapılabilecek en sağlıklı şey rekabetçilik ve hırs gibi hislerimizi saf ve doğrudan bir şekilde hissetmek için kendimize izin vermekmiş.

Felsefeci C.T. Winn diye biri var. O da oyunlarla ilgili yazdığı bir kitapta diyor ki, kitabın adı Games Agency as Art. Orada diyor ki, oyun tasarımcıları sadece dünyalar yaratmazlar. Aynı zamanda bizim için geçici benlikler de tasarlarlar. Yani oyun oynarken üstümüze alternatif bir benlik giyiyoruz. Gerçek hayatta bizi rahatsız eden rekabetçilik gibi, açgözlülük gibi bir takım duyguları oyun oynarken, güvenli bir alanda serbestçe ve doğrudan hissetmeye başlıyoruz. Bu felsefeci Winn ayrıca bazı oyunların başarı odaklı, bazılarının ise mücadele odaklı olduğunu da söylemiş. Oyuncunun sadece galibiyet peşinde koştuğu başarı odaklı oyunlardan farklı olarak, mücadele odaklı oyunlarda kazanmaya kalıcı bir değer atfedilmezmiş.

Bu tür oyunlar aslında mücadelenin içinde kaybolma amacıyla oynanırmış. Yani biz aslında Monopoly'nin o zorlu yolculuğuna talibiz. O gizli anlaşmalar, pazarlık, entrikalar, arkadan bıçaklamalar, bizde bir bungee jumping etkisi yapıyormuş gibi bir heyecan yaratıyor. Tek kişinin her şeyi ele geçireceği o rekabetçi piyasada yaşam mücadelesi veriyoruz ve o an hayatta kalmaktan başka bir şey düşünemez hale geliyoruz. Zaten bugün Monopoly'nin en bilinen özelliği o sinir bozuculuğu değil mi? Uzun sürmesi ve aile içinde bile olsa kavgayla bitmesi. Biz bizim ailede oynamaktan epeyce bir çekiniyoruz onu söyleyeyim. Aslında belki de bu bakımdan Elizabeth Maggie'nin amacı gerçekleşti de diyebiliriz. Çünkü tekelci ekonomi oyununun kazanan dışında herkesi perişan ettiğini bize göstermek istemişti kendisi. Biz sadece kendimizi oyuna kaptırıp bu perişanlığın bir uyarı olduğunu unuttuk. Ama belki de eşitlik için tasarlanmış bir eğitim aracının açgözlülüğün sembolü haline gelmesi bu hikayedeki tek ironi değildir.

Belki başka bir ironi de mevcut ekonomik sistemimizi birbirimizden nasıl kopardığını simüle eden bir oyunun neredeyse bir asırdır bizi bir araya getiriyor olmasıdır. Ne dersiniz? Sonuçta biz bu yüksek çatışmalı oyunları art niyetli olduğumuz için tasarlamıyoruz. Tersine temel insan içgüdülerini deneyimleyebilmek için güvenli bir alan yaratmaya çalışıyoruz kendimize. Elizabeth Maggie bizim sistemdeki kusurları görmemizi istemişti ve biz de gördük. Ama oynamaya da devam ettik. Çünkü gecenin sonunda paralar aslında kağıt, oteller aslında plastik ve karşımızda oturan kişi hala dostumuz. Yani umarım öyledir. Kendinize iyi bakın.

Künye
  • YazanElif Danyal
  • Ses KurguMetin Bozkurt
  • Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Coşkun
Kaynaklar (7)