Bu Filmi Daha Önce İzlemiştiniz
111 Hz ·Bölüm 243

Bu Filmi Daha Önce İzlemiştiniz

İzlediğimiz bütün filmler, takip ettiğimiz bütün diziler aslında 500 yıl önce mi yazıldı? Her şey bir uyarlamanın uyarlamasının uyarlaması mı? Orijinal hikaye diye bir şey var mı? Yoksa insanların hayal gücü düşündüğümüz kadar uçsuz bucaksız değil mi?111 Hz'in bu bölümünde Breaking Bad'den Shakespeare'e, Back to the Future'dan Gılgamış Destanı'na uzanan bir uyarlamalar zincirinde yolculuğa çıkıyoruz. Bu bölümde: (00:00) Hikayelerin Kökeni (06:02) Sinemanın Gizli Yazarı: Shakespeare ve Modern Diziler (10:44) Christopher Booker ve Edebiyattaki 7 Temel Olay Örgüsü (15:02) Kopyala, Birleştir, Dönüştür: "Everything is a Remix" ve Telif Kültürü (19:29) Neden Aynı Hikayelerden Sıkılmıyoruz? Uyarlamaların Nöro-Kültürel Psikolojisi Yaratıcı: Barış Özcan

6 Temmuz 2026 ·26 dk ·2.487 kelime
0:00

Merhaba arkadaşlar. İzninizle bölüme başlamadan önce sizinle yazdığım bir şeyi paylaşmak istiyorum. Dün gece bir anda aklıma çok iyi bir film fikri geldi. Bana çok orijinal geldi hikaye, hemen not aldım. Kısaca bahsedeceğim, bakalım siz de beğenecek misiniz.

Film günümüz İstanbul’unda geçiyor. Beşiktaş sahilinde kaykay yapan iki grup var. Ama bu gruplar birbirlerine düşman. Bir grup İstanbul’un böyle zengin bir mahallesinden gelmiş, diğerleri daha işçi sınıfı, yoksul bir mahalleden geliyorlar. Bu iki grup kaykay yaptıkları sahilde sürekli alan savaşı veriyorlar, kavga ediyorlar.

Ama bir gün, yoksul mahalleden gelen grubun lideri ve diğer grup liderinin kız kardeşi, birbirlerine aşık oluyorlar. Ve kaçak göcek gizli bir aşk yaşamaya başlıyorlar.

Filmin sonunda tabi her şey ortaya çıkıyor ve iki düşman grup bir kaykay düellosu yapıyorlar. Bu düello da maalesef çok trajik bir kazayla sonuçlanıyor ve film mutsuz sonla bitiyor.

Ne diyorsunuz? Hikayemi beğendiniz mi? Yoksa biraz fazla mı tanıdık geldi?

Eh, tanıdık gelmesi normal çünkü ben size yalan söyledim. Bu fikir benim değil. Yani kısmen benim ama, epey çaldım çırptım, daha doğrusu esinlendim diyelim biz.

Eski Yeşilçam filmlerini sevenler belki fark etmiştir. 1965’de Salih Güney’le Selma Güneri’nin oynadığı Yasak Sokaklar filminin hikayesini neredeyse birebir kopyaladım. Bir tek oradaki düşman motorcu çetelerini, düşman kaykaycılara çevirdim. Biraz güncelledim yani.

Ama onlar da aynı şeyi yapmış. Yasak Sokaklar filmi aslında 1957’de ünlü bir Broadway müzikali olarak çıkıp, 1961’de filme dönüştürülen West Side Story yani Batı Yakasının Hikayesi’nden uyarlanmış. Hikayenin bu Amerikan versiyonunda da, New York’un işçi mahallesi Yukarı Batı Yakasındaki iki çetenin düşmanlığını ve bu düşmanlıkta filizlenen yasak aşkı izliyoruz. Tabi Batı Yakasının Hikayesi bir müzikal olduğu için, onlar finalde motor yarışı yapmak yerine dans ederek düello ediyorlar.

Frank Dicksee'nin fırçasından Romeo ve Juliet; aynı sahneyi yüzyıllardır izliyoruz.
Frank Dicksee'nin fırçasından Romeo ve Juliet; aynı sahneyi yüzyıllardır izliyoruz.Wikimedia Commons · Public domain

Düello demişken.. aslında bu hikayenin kılıçlarla düello edilen bir versiyonu daha var. Yani bu olay örgüsünü Batı Yakasının Hikayesi de icat etmedi. Çünkü filmden neredeyse 400 yıl önce, Batı Yakası’nın iki düşman çetesi yerine, Capulet’ler ve Montague’ler (Kapulet, Montegü) diye iki düşman aile vardı.

Anlayacağınız bu film de aslında William Shakespeare’ın ünlü oyunu Romeo ve Juliet’ten uyarlanmış. İki düşman ailenin çocukları birbirlerine aşık olur, aşklarını gizli saklı yaşarlar, ama trajik bir son onları beklemektedir.

Bu uyarlamalar zinciri epey geriye gidiyor gördüğünüz gibi. Ama size bir sürprizim var: Zincir burada bitmedi. Çünkü Shakespeare de Romeo ve Juliet’i yazarken, aslında İngiliz şair Arthur Brooke’un bir şiirinden esinlenmiş. Üstelik ilk kez 1562’de basılan bu şiirin adı “Romeus ve Juliet’in Trajik Tarihi”.

Peki Arthur Brooke bu fikri nereden bulmuş dersiniz? O da hikayeyi Fransız yazar Pierre Boaistuau’nun (Piyer Bastiyo) bir öyküsünden uyarlamış. Bu şiir de 1554’te İtalyan yazar Matteo Bandello’nun (Mateyo Bandelo) bir romanından uyarlanmış. Bu roman da 1530’da Luigi de Porto’nun (Luiici da Porto) yazdığı başka bir romandan uyarlanmış. Hatta Romeo ve Juliet’teki düşman ailelerin isimleri ta 1300’lü yıllardan, Dante’nin İlahi Komedya’sından alınmış.

Hikayenin yolculuğuna bakın. 1300’lu yıllarda yazılan siyasi bir şiir, yüzyıllar sonra trajik bir aşk hikayesine dönüşüyor, yüzyıllar sonra Broadway’e ve sinemaya uyarlanıyor ve 2026’da benim Beşiktaş’taki kaykaycıları anlatan sahte filmime dönüşüyor.

Şimdi durum böyle olunca insan kendi izlediği filmleri düşünüyor, değil mi? Acaba kaç tanesi aynı hikayenin farklı versiyonları? Sevdiğimiz çoğu hikaye aslında bir uyarlamanın uyarlamasının uyarlamasıysa.. biz neden izlemeye devam ediyoruz? Ve acaba neden tarihin başından beri aynı hikayeleri evirip çevirip tekrar tekrar anlatıyoruz?

Şimdi sevdiğiniz bir filmi veya diziyi düşünün. Mesela işte Succession olur, Breaking Bad olur. Bu hikayelerde size çekici gelen dinamiklerin, dramatik çatışmaların veya güç savaşlarının aslında 500 yıl önce tasarlandığını söylesem inanır mısınız?

İyi bir adama gelecekten bir kehanet gelir. Ve bu kehanetten sonra, adam kör gururu ve acımasız hırsı yüzünden giderek kötü birine dönüşmeye başlar. Bu hem 2008 yılında çıkan Breaking Bad dizisinin, hem de 1606’da çıkan Macbeth oyununun konusu.

Bir diğer Shakespeare oyunu olan Kral Lear’da da, yaşlanmış ve gaddar bir hükümdar, kendisini en çok pohpohlayan çocuğuna tüm krallığını devretmeye karar verir. Succession dizisi de aynı hikayeyi bir aile şirketi üzerinden anlatmış. Bu arada belki tahmin edersiniz, bu verdiğim iki dizi örneği de bu eserlerin tek uyarlamaları değil. Özellikle Kral Lear’daki bu “zengin babanın halefi olmaya çalışan evlatların savaşı” formülü, ülkemizdeki dizilerde bile tekrar tekrar kullanıyor.

Şimdi fark ettiyseniz ben uyarlamalardan bahsettikçe konu sürekli Shakespeare’e geliyor. Devam etmeden önce isterseniz bu konuya bir açıklık getirelim. Bu tesadüf değil.

Washington’da dünyanın en büyük Shakespeare kütüphanelerinden biri var. İsmi Folger Shakespeare Kütüphanesi. Bu kütüphanedeki kaynaklara ve araştırmalara göre, hayatı boyunca yalnızca 38 oyun yazmış olmasına rağmen, William Shakespeare IMDB’de (İnternet Sinema Veritabanı) neredeyse 1500 tane filmin yazarı olarak görünüyor. Yani kendisi tarihte eserleri en çok filme uyarlanan yazar.

William Shakespeare; tarihte eserleri en çok filme uyarlanan yazar.
William Shakespeare; tarihte eserleri en çok filme uyarlanan yazar.Wikimedia Commons · Public domain

Düşünün Shakespeare o kadar evrensel ve zamansız hikayeler yazmış ki, biz 400 yıl sonra hala bu hikayeleri tekrar tekrar izlemek için sinemaya gidiyoruz. Çünkü nereden geliyor olursanız olun, hangi yaşta olursanız olun size göre uyarlanmış bir Shakespeare metni bulabilirsiniz.

Mesela Hamlet, babası amcası tarafından öldürülen bir prensin, babasının intikamını alma hikayesini anlatır.

Eğer çizgi filmlerden hoşlanıyorsanız bu hikayeyi Aslan Kral filminde izleyebilirsiniz.

Eğer aksiyon dizilerinden hoşlanıyorsanız da aynı hikayeyi motor çetelerini anlatan Sons of Anarchy dizisinde izleyebilirsiniz.

Shakespeare’in metinleri o kadar farklı kılıflara uydurulabiliyormuş ki, Hollywood’da 2000’lerin başında çıkan eğlenceli gençlik filmlerinin çoğunun ilham kaynağı Hırçın Kız, Onikinci Gece ve Othello gibi Shakespeare trajedileriymiş.

Tabi bu dönem gençlik komedileri için, Hollywood’un faydalandığı tek yazar Shakespeare değil. Çoğu klasik edebiyat eseri de modern komedi filmlerine dönüştürülmüş.

Mesela zengin ve şımarık bir kızın çöpçatanlık maceralarını anlatan Jane Austen romanı Emma, yazıldıktan tam 180 yıl sonra gişe rekorları kıran bir romantik komedi, yani Clueless filmi olarak yeniden ortaya çıkmış. Yani ta 1815’te yazılan bir roman, 1995’te geçen bir lise komedisine dönüşebilmiş.

1782’de Pierre Choderlos de Laclos’un (Piyer Şoderlo dö Laklo) yazdığı Tehlikeli İlişkiler romanı ise, neredeyse 250 yıldır tekrar tekrar uyarlanmaya devam ediyor. Filmi yapılıyor, tekrar filmi yapılıyor, o filmin dizisi yapılıyor, bu diziden tekrar yeni bir film yapılıyor ve her uyarlama gişe rekorları kırıyor.

Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’i, George Bernard Shaw’ın Pygmallion’u (Pigmalyon) ve daha sayamayacağımız kadar çok roman bu şekilde farklı ülkelerde, farklı formatlarda sayısız kez uyarlandı. Sonra bu uyarlamalar da uyarlandı ve uyarlamaların uyarlamaları da uyarlandı.

Bildiğimiz ve sevdiğimiz bir çok hikayenin bu kadar eski eserlere dayandığını öğrenmek şaşırtıcı elbette. Ama başta, Romeo ve Juliet örneğindeki keşfimizi unutmayalım. Uyarlama zinciri her zaman düşündüğümüzden daha uzun.

Modern yazarlar ve yönetmenler nasıl durmaksızın Shakespeare’in eserlerini uyarlıyorlarsa, Shakespeare de benzer biçimde kendi zamanının kültüründeki anlatıları uyarlıyormuş.

Shakespeare ve Halk Masalları isimli araştırma kitabınının yazarı Charlotte Artese, ünlü yazarın oyunlarını yazarken sözlü gelenekten, folklorik masallardan, Antik Roma şiirlerinden ve farklı kültürlerin mitolojik hikayelerinden esinlendiğini anlatmış. Fas, Şili, Danimarka, İtalya ve Hindistan gibi pek çok ülkenin halk masallarını alıp, bu anlatıları farklı farklı biçimlerde “yankılamış” diyebiliriz yani. Shakespeare’in bu kadar çok farklı kültürün DNA’sına işlemiş hikayelerden beslenmesi, belki de oyunlarının neden hala tüm dünyada karşılık bulduğunu açıklıyordur, ne dersiniz?

Peki o zaman biz hala, takvimde gösteremeyeceğimiz kadar eski zamanlardan kalma hikayeleri uyarlıyorsak, bu bizim hayal gücümüzle ilgili ne söylüyor? Acaba tembellikten mi yeni fikir bulamıyoruz? Ya da riske girmemek için, daha önce başarılı olmuş hikayelere mi yöneliyoruz? Ya da acaba… insanoğlunun hayal gücü düşündüğümüz kadar zengin değil mi?

Şimdi isterseniz burada kısa bir ara verelim. Dönüşte bakalım kafamızda orijinal bir hikaye tasarlamamız ne kadar mümkünmüş.

İngiliz gazeteci ve yazar Christopher Booker, hikayelerle ilgili bir araştırma kitabı yazmak istemiş ve bunun için 34 sene boyunca, binlerce yıllık hikaye anlatıcılığı geleneğini incelemiş. Bu kapsamlı araştırmanın sonunda da, aslında hayal gücümüzün sınırsız olmadığına karar vermiş. İnsanlar hikaye yaratırken hep benzer anlatı şemaları içerisinde hareket ediyorlarmış.

Christopher Booker tarihteki bütün hikayeleri, 7 başlık altında toplayabileceğimizi söylüyor. Kitabının ismi de zaten “7 Temel Olay Örgüsü”. Yani anlattığımız ve anlatacağımız her hikaye, Booker’a göre bu 7 şemadan birini takip ediyormuş. Sümerlilerin tabletlere kazıdığı masallardan tutun, geçen hafta sinemada izlediğiniz filme kadar, hepsi yaklaşık aynı olay örgüsüyle yazılmış anlayacağınız.

İddialı bir tespit değil mi? Acaba ne kadar doğru? İsterseniz şu şemalara biraz göz atalım bakalım bize tanıdık gelecekler mi?

Mesela bir tanesi “Canavarı Yenmek”, yani kahramanın kötü bir varlığı alt etme macerası.

Örneğin Yunan mitolojisindeki Perseus hikayesinde, Perseus, Medusa’yı alt etmeye çalışır.

Cellini'nin Perseus'u, Medusa'nın başıyla; 'Canavarı Yenmek' şemasının antik yüzü.
Cellini'nin Perseus'u, Medusa'nın başıyla; 'Canavarı Yenmek' şemasının antik yüzü.Wikimedia Commons · CC BY 3.0

Veya benzer şekilde Theseus mitinde, kahraman Theseus, Minotaur canavarını alt etmeye çalışır.

1975 yapımı ünlü gerilim filmi Jaws’da, kahramanlarımız vahşi bir köpek balığını alt etmeye çalışır.

Harry Potter filmlerinde ise büyücü kahramanımız Harry, Voldemort’u alt etmeye çalışır.

Başka bir hikaye şeması da “Yokluktan Varlığa Geçiş”. Masallar genellikle bu kategoriye giriyor. Külkedisi’nin prensese dönüşmesi veya Çirkin Ördek Yavrusu’nun güzel bir kuğuya dönüşmesini anlatan, özetle kahramanın refaha kavuşma yolculuğunu izlediğimiz hikayeler.

Çok sık karşımıza çıkan “Arayış” şemasında ise kahramanlar önemli bir objeyi ele geçirmek veya bir görevi yerine getirmek için yolculuğa çıkıyorlar. Homer’in İlyada’sı, Dante’nin İlahi Komedya’sı ve J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisi hep beraber bu kategoriye dahiller.

“Yolculuk ve Dönüş” şeması ise “Arayış”ın biraz farklı bir versiyonu. Kahraman gizemli bir diyara yolculuk eder, fakat bu diyardan çıkabilmek için önemli bir ders alması gerekmektedir. Kahraman dersini alıp, bilge bir şekilde evine döner. Christopher Booker’a göre “Yolculuk ve Dönüş” hikayelerinin bilinen en eski örneği, Antik Mezopotamya’da Sümerce tabletlere yazılan Gılgamış Destanı.

Bu uzun destan, halkına zulum eden Uruk kralı Gılgamış’ın uzun yolculuğu boyunca yaşadığı badireleri ve en önemlisi geçirdiği büyük değişimi anlatıyor.

Gılgamış Destanı'nın çivi yazılı tableti; bilinen en eski 'Yolculuk ve Dönüş'.
Gılgamış Destanı'nın çivi yazılı tableti; bilinen en eski 'Yolculuk ve Dönüş'.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Benzer bir olay örgüsünü, tavşan deliğinden büyülü bir dünyaya düşen küçük bir kızın hikayesinde de, yani Lewis Carol’un Alice Harikalar Diyarında kitabında da görebiliyoruz.

Hatta zaman makinesiyle “geçmiş dünyaya” giderek kendisini yeniden yaratan bir delikanlı da, aslında Kral Gılgamış’la paralel bir macera yaşamış oluyor. Yani bu hikayenin zinciri de Sümerlilerden, 1980’ler Amerikan bilim kurgu serisi, Geleceğe Dönüş’e kadar uzandı gördüğünüz gibi.

Christopher Booker’ın kitabında bir de komedi şeması, trajedi şeması ve “yeniden doğuş” şeması var. Yani eski-yeni bütün komedilerin aynı formül ile güldürdüğünü, trajedilerin aynı formül ile ağlattığını ve “kötü bir insanın iyi bir insana dönüştüğü” bütün filmlerin aynı mitlerden beslendiğini söylüyor.

O zaman belki de dönüp dönüp aynı eserleri uyarlayan Hollywood sinemasının hakkını yiyoruz. Belki de suç onların değil. Belki de hiç birimiz, ne kadar istesek de, bir şekilde başka bir hikayeden uyarlama olmayan bir hikaye tasarlayamıyoruz. Mağarada yaşadığımız günlerden beri, gerçekten sürekli aynı 7 hikayeyi tekrarlayıp duruyoruz. E o zaman niye sıkılmadık? Niye hala bu filmlere bilet alıyoruz veya yeni çıkacak bir diziye heyecanlanıyoruz?

Yazar, yönetmen ve konuşmacı Kirby Ferguson, 2010 yılında “Everything is A Remix” diye bir belgesel serisi çekmiş. İsminden de anlaşılacağı gibi belgeselde, üretilen her eserin bir “remix” yani yeniden düzenleme olduğu anlatılıyor. Şimdi biz az önce, zihnimizin yeterince yaratıcı olmadığını ve aynı hikayeyi tekrar tekrar anlattığımızı söyledik. Ama Ferguson aksine, yaratıcılığın tam da bu olduğunu iddia etmiş. Sevdiğimiz şarkıların, filmlerin, oyunların, internet “meme”lerinin, yani her şeyin eski hikayelerden “remixlendiğini” ve filtrelenerek günümüze ulaştığını anlatıyor. Ferguson’a göre bu süreç, bize yaratıcılığın formülünü veriyor: Kopyala, dönüştür ve birleştir.

!indir.jpeg

Eserlerini yaratırken bu formülden yararlanan bir diğer yazar da Ramsay Wood. Amerikalı yazar, eski sözlü edebiyatı, masalları ve fablları dönüştürerek yeni romanlar yazıyor. Ve bu halk masallarının, tarihin başından beri kolektif hafızanın doğal akışı içinde sürekli yeniden şekillendiğini, revize edildiğini anlatıyor. Ramsay Wood’a göre bu “remix” kültürünün bilinen en eski örneği, Pançatantra isminde bir Hint masal derlemesi.

Bu kadim derleme, hayal edebileceğimiz en eski dönemlere kadar uzanan hayvan masallarını alıp, bir çerçeve etrafında şekillendirmiş. Metinin orijinal Sanskritçe versiyonunun, milattan önce 3. yüzyıl civarında yazıldığına inanılıyor. Fakat emin de olamıyoruz çünkü Pançatantra, geçen 2300 yıl içinde tüm dünyada en az 50 farklı dilde, 200’den fazla kez yeniden yorumlanıp baştan yazılmış.

Zaten folklor ve geleneksel hikayecilik her zaman bu şekilde, bir tür “kulaktan kulağa” oyunu gibi uyarlanarak, değişerek gelişiyormuş. Hukukçu ve yazar Lawrence Lessig, Remix adlı kitabında bu konuya değiniyor. Diyor ki, 20. yüzyılın katı telif yasalarından önce, insanlar zaten “Okuma/Yazma” kültürüyle hikaye yaratıyorlardı. Yani okuyorlar ve okuduklarını yeniden yazıyorlardı.

Geçmişin “okuma/yazma” kültüründe, insanlar okuyup beğendikleri eserleri hemen geliştirip yeni bir versiyona uyarlıyor ve anlatı zinciri bu şekilde kuruluyordu. Lessig’in dediği gibi o zamanlar “eser sahibi” diye bir şey yoktu. Fakat 20. yüzyılla beraber “Read/Write” yerine “Read Only” yani “salt okunur” medya üretimine geçtiğimizi söylüyor. Çünkü artık bu içerikler birinin, çoğunlukla da bir şirketin hakimiyetinde. Ve içeriği tüketen bizler artık pasif konumdayız, yalnızca okuyabiliriz, yeniden yazamayız. Yani belki de, yaratıcılığımıza asıl ket vuran şey, uyarlama hakkımızın sınırlandırılmasıdır bir bakıma.

Eskiden folklor, mitler ve tiyatro oyunları, anlatıldıkları döneme ya da kasabaya uyum sağlayabilsinler, güncelliklerini koruyabilsinler diye farklı anlatıcılar tarafından sürekli revize edilirmiş. Dolayısıyla günümüz sinema sektörü de uyarlama yaparken, yalnızca tembelce bir kestirme yapmıyor olabilir. Belki de onların da bir bildikleri var.

Shakespeare ve Halk Masalları kitabında Charlotte Artese, halk masallarının Shakespeare tiyatrosunda ortak bir zemin işlevi gördüğünü yazmış. Seyircilerin çoğu aslında zaten tiyatro oyununun kaynağı olan masalı okumuş, okuma bilmeyenler de birilerinden dinlemiş oluyorlarmış.

Yani seyirci oyuna nasıl bir beklentiyle geleceğini biliyor, yaratıcı da bunun farkında oluyormuş. Seyirci yine de heyecanla oyunu izlemeye geliyor, çünkü bu yeni versiyonunun geleneklere ne kadar sadık kalacağını, veya nerede ayrışacağını merak ediyormuş. Tıpkı bizim, bildiğimiz hikayelerin film veya dizi versiyonlarını merakla izlememiz gibi. Acaba Kırmızı Başlıklı Kız kurda aşık mı olacak? Veya kötü peri bu sefer pişman olup Uyuyan Güzel’i kurtaracak mı?

Yaratıcı ile seyirci arasında bir tür zihinsel paslaşma gerçekleşiyor diyebiliriz yani. Üstelik bu paslaşma bize büyük seyir zevki veriyor. O kadar ki, bazen bilmediğimiz hikayelerdense, bildiğimiz hikayeleri izlemeyi tercih ediyoruz.

Hindistan’daki Vellore (Velor) Teknik Üniversitesi’nden iki profesör, film uyarlamalarının nöro-kültürel yönünü inceleyen bir makale yayınlamışlar. Makaleye göre uyarlamalar, toplumsal hafızayı yeniden şekillendiren bir “hatırlatıcı mekanizma” işlevi görüyorlarmış. Yani bir tür anı tazeleme düzeneği gibi düşünebiliriz. Araştırmacılara göre bu düzenek bizim içimizde duygusal bir ‘deja vu’ hissi yaratıyor, bize geçmişi bugünün gözüyle yeniden hatırlatıyormuş.

Yönetmenler ve yapımcılar da, seyircide bu tür nostaljik yankılar uyandırmak ve dikkatlerini çekmek için, hikayeye bu tür göndermeler serpiştiriyorlarmış. Yani filmde bilerek, seyirciye tanıdık gelen hikayelere saygı duruşunda bulunuyorlar gibi düşünebiliriz. Çünkü seyircinin bu tanıdıklığı rahatlatıcı bulacağını biliyorlar.

Christopher Booker da “7 Temel Olay Örgüsü” kitabında benzer bir saptamada bulunmuş. Demiş ki; “gerçek hayat kaotik, rastgele ve ürkütücüdür. Ama uyarlanmış bir hikayenin içinde bir düzen vardır.” Yani biz bilinçaltımızda o kadim olay örgülerinden birini - mesela bir “Arayış” veya “Yeniden Doğuş” şemasını - fark ettiğimiz anda beynimiz rahatlıyor. Çünkü bizden önce milyonlarca insanın da aynı yoldan yürümüş olduğunu fark ediyoruz. Booker’a göre hikaye anlatıcılığı, aslında insanlığın son 5000 yıldaki psikolojik gelişimine ayna tutuyor.

Anlattığımız hikayelerin olay örgüsü değişmiyor olabilir. Ama hikayeyi nasıl uyarladığımız, zaman içinde kaygılarımızın nasıl evrildiğinin bir kaydıdır belki de.

Macbeth, 11. yüzyıl İskoçya’sında bir adamın, hırs, kibir ve güçle nasıl yozlaştığını ve kendi felaketine sürüklendiğini anlatıyor. Breaking Bad dizisi de tam olarak aynı hikayeyi, 21. yüzyıl Amerika’sının kapitalist kaygılarına uyarlayarak anlatıyor. Bu hikayenin kaygısını anlamak için, bizim o eski hikayeye de ihtiyacımız var.

Çünkü insan doğası değişmiyor. Biz aslında Antik Mezopotamya’da ya da Elizabeth dönemi İngiltere’sinde yaşayan bir insanla aynı duyguları hissediyoruz. Yalnız kalma korkusu, hırsın ağırlığı, ihanetin acısı veya eve dönme isteği, herkesin hissettiği zamansız ve kalıcı duygular.

Bu yüzden aynı hikayeleri uyarlamamız çok normal çünkü bir bakıma, biz kendimiz de uyarlamayız. Bizim DNA’mız da, aslında atalarımızın “remix”i değil mi? Günlük rutinlerimiz, kalp kırıklıklarımız, zaferlerimiz hep daha önce milyonlarca kez tekrarlanan bir döngü içinde hareket ediyor.

Yani bir dahaki sefere bir film izleyip çok etkilenirseniz, bilin ki o film sadece yönetmenin eseri değil. Mağara adamlarının, William Shakespeare’in ve sizin kendi biyolojinizin eseri. Çünkü siz aslında o filmde, binlerce yıldır elden ele aktarılan bir aynada kendinizi görüyorsunuz.

Kaynaklar (10)