
Merhaba Evren, Ben Dünyalı
1938 Cadılar Bayramında neden insanlar aniden sokağa döküldü? Voyager 1 Altın Plağına koymadığımız fotoğraflar neyi ifade ediyor? Stephan Hawking ile H. G. Wells arasında nasıl bir bağlantı var? Barış Özcan’la 111 Hz’in bu bölümünde Orson Welles’in ABD’de yarattığı panikten, Azteklerin, Hernan Cortez’i tanrı sanmasına, evrene “biz buyuz” dediğimiz ifadeleri konuşacağız. Bu bölümde: (00:00) 1938 Cadılar Bayramı Paniği (05:13) Münih Krizi (06:26) 1519 Aztekler (08:42) H. G. Wells (11:12) Ozma Projesi (16:05) Voyager 1 Altın Plağı (18:00) Steven Hawking Yaratıcı: Barış Özcan
Daha önce, Korku ve Cesaret Bulaşıcıdır bölümünde anlatmıştım bu geceyi; ama bu kez aynı geceye bambaşka bir soruyla döneceğiz. 1938 yılında tam da Cadılar Bayramı gecesi Kuzey Amerika'da insanlar sokağa dökülüyor. Ahalinin üzerinde öyle böyle bir telaş yok. O gecenin kıyamet gecesi olduğuna inanıyorlar, kimi yerlerde çiftlik hayvanlarını doğaya salıyorlar, dağlara, tepelere kaçıyorlar. Peki neden? Bunca endişe ve paniğe ne sebep oluyor?
Bir radyo tiyatrosu. Hatta Orson Welles'in (orson vels) yönettiği bir radyo tiyatrosu. Orson Welles kimdir derseniz, o işte sinema tarihinin en önemli filmlerinden birinin, Yurttaş Kane'in (keyn) yönetmeni.
O zamanlar Orson Welles daha 23 yaşında ancak sinema tarihine damgasını vuracağı daha o günlerden belli. CBS Radyo'yla anlaşmış ve yönetmenliğini yaptığı tiyatro ekibiyle beraber Batı Edebiyatının klasik eserlerini yeniden kurguladıkları canlı bir radyo tiyatrosu programı hazırlamışlar. Aslında 17 bölüm yayın sorunsuz devam ediyor. Ancak işte 30 Ekim 1938'de performansın ortasında radyo binasını polisler basıyor. İnsanlar gazeteleri ve karakolları aramış ve yardım istemiş. Her şey bu programdan ötürü oluyor anlayacağınız.
E ne vardı da bir tiyatro programından ötürü sokaklara döküldünüz değil mi? Arkadaşlar, hikaye bir uzaylı istilasını konu alıyor. Aslında çok daha önceden yazılmış bir hikaye bu, her bölüm gibi klasik bir kitabın adaptasyonu: H. G. Wells'in (eyç ci velz) Dünyalar Savaşı. Orson Welles'in yönetmenliğinde bu kitap o kadar gerçekçi ele alınıyor ki insanlar bunu gerçekten oldu, ABD uzaylılar tarafından işgal edildi zannediyorlar. Orson Welles bunu çok ilginç bir teknik kullanarak yapıyor. Kitaptaki bütün mekanları gerçek ABD eyaletleri ve şehirleriyle değiştiriyor. Ardından radyoların aniden programı kesip haber yayınlamalarından ilham alarak, tiyatronun içine son dakika haberleri yerleştiriyor. Bunu o kadar gerçekçi yapıyor ki aniden izleyiciler New Jersey'de bir UFO bulunduğuna, gazetecilerin orada toplandığına ve yerel halktan insanlarla röportaj yaptığına inanıyorlar. Ama burada bitmiyor. Welles, hikayenin şiddetini artırıyor ve bir saatlik programın sonunda ABD, uzaylılar tarafından ele geçirilmiş oluyor.
Tabii burada insanların telaşa kapılmasına sebep olacak bir sürü unsur var. Ancak ben şunu merak ediyorum. Bizim bu uzaylılara olan merakımız neden acaba? Yüzyıllardır bu insan dışı, dünya dışı varlıkların varlığıyla ilgileniyor, onlardan korkuyor, onları araştırıyoruz. Sinemada, tiyatroda, müzikte onları işliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Bunun karşılığı ne olabilir?
Ertesi gün olduğunda Orson Welles, CBS Radyonun merkezinde onlarca gazeteciye açıklama yapıyor. "Herhangi bir melodrama ne kadar heyecan yaratıyorsa, o kadarını bekliyordum" diyerek karşılaştığı telaş ve heyecana şaşırdığını söylüyor. Tarihçiler bugüne geri dönüp baktıklarında ise şunu fark ediyorlar. Gerçekten de bu kadar ciddi bir olay yok. Medyanın manipülasyonu iş başında. Evet, gerçekten program insanlara korku ve endişe duygularını yaşatıyor. Yine de medyanın ertesi sabah iddia ettiği gibi binalardan aşağı atlayan insanlardan bahsetmek mümkün değil. Buna dair herhangi bir adli rapor yok çünkü.
Orson Welles kariyerinin ileriki yaşlarında bu konuyla ilgili verdiği röportajda olayı tekrardan anlatıyor. Aslında o kadar da masum olmadığını, o dönem radyoya duyulan gözü kapalı güveni biraz olsun sarsmak istediğini söylüyor. Bu gözü kapalı güvenin yarattığı radyoya bağımlı dünya, o dönemde gazeteleri de etkiliyor. Özellikle 1930'larda gazete tirajlarında radyonun popülerliği yüzünden düşüş oluyor. Belki de bu yüzden radyoya olan güveni gazeteler de sarsmak istiyor.
Ne gazetelerin ne de Orson Welles'in zamanlaması o kadar ideal değil. 1938 Ekim ayı zaten insanların oldukça diken üstünde olduğu bir ay. Nedeni de bir ay önce yaşanan Münih Krizi. Almanya'da Adolf Hitler gücü ele geçirmiş ve Avrupa'da dünya savaşının borazanları ötmeye başlamış. 1938 Eylül ayında, Nazi Almanyası Çekoslovakya'nın Sudetenland (zudetenland) bölgesini ilhak etmeye yani kendi topraklarına katmaya çalışıyor. Sudetenland, çoğunluğu Alman kökenli üç milyon insanın yaşadığı bir bölge. İngiltere ve Fransa ikinci bir dünya savaşını önlemek istedikleri için Hitler'in neredeyse suyuna gidiyor. Çekoslovakya'nın iradesini göz ardı ederek bölgenin Almanya'ya verilmesine karar veriyorlar. Tabii bu anlaşma Hitler'in Çekoslovakya'yı istila etmeyeceğine dair verdiği söze dayanıyor. Hitler bu sözü tutmayacak ve 1939'da Çekoslovakya'yı istila edecek.
İşte tam da ne yapacağı belli olmayan hatta çıldırmış bir devlet başkanıyla karşı karşıya kalan bir dünyada uzaylı istilası neyi ifade ediyordu acaba?
Bunu anlamak için biraz daha geriye gidelim, 1519'a Orta Amerika'ya Aztek İmparatorluğunun merkezi Tenochtitlan (Tenoktitlan)'a gelelim. Aztek İmparatorluğu o dönemde üç ana şehir devletinin ittifakıyla imparatorluk oluyor. İmparatorluğun merkezi Tenochtitlan, bataklıkların kurutulmasıyla Texcoco (teskoko) Gölü'nün ortasına kurulmuş muazzam bir şehir.
Aztekler tarım konusunda oldukça ilerideler, Karadan Deniz Yapmak bölümünde bahsettiğimiz gibi suları çeşitli tekniklerle kurutarak, topraklarını genişletiyor ve tarım yapıyorlar. Bu görkemli şehrin merkezinde olduğu imparatorluğun kıyılarına, o dönemki patronu Küba Valisi Valesquez'in (Valeskez) emirlerine karşı çıkarak Aztek'i kolonileştirmek emeliyle gelen kişi Hernan Cortez (ernan kortes). Aztek kıyılarına vardığında yanında Azteklilerle karşılaştırılınca bir avuç adam var. Toplam 600 adam ve 11 gemiyle Aztek İmparatorluğunu işgale kalkışıyor. Başarılı da oluyor arkadaşlar, iki yılın sonunda Aztek İmparatorluğu yıkılıyor.
Bu yıkım tabii ki 600 adamın saldırısıyla olmuyor, 10 binlerce askeri bulunan bir imparatorluğun yıkımı aşama aşama gerçekleşiyor. İlk aşama da bu imparatorluğun iç düşmanlarını yatıştırmak. Önce saldırı sonra hediyeler ve sonunda ittifak kurarak Cortez, Aztek İmparatorluğu içerisindeki çatlaklardan sızıyor. Burada çok ilginç bir detay var. Tenochtitlan'a ilk adımını attığında Cortez'i imparator II. Moctezuma (moktezuma) karşılıyor. Bu karşılaşma sırasında II. Moctezuma'nın Cortez'i Aztek Krallığının yarı tanrılarından Quetzalcoatl (Ketsalkoatl)'a benzettiği söylenir. Yani Cortez'i herhangi bir ziyaretçi veya işgalci olarak kabul etmiyorlar, ortada bir insanüstülük, yabancılık hatta bir uzaylılık durumu var. Aslında İngilizce'de "Alien" kelimesinin yabancı anlamına geldiğini düşününce taşlar yerine oturuyor.
Bu bağlantıyı kuran özellikle ben değilim. Aslında kolonyalistlerin uzaylı olması bağlantısını, hikâyemizin ana kahramanlarından biri yapıyor: H. G. Wells.
1866 yılında İngiltere'de işçi sınıfından bir ailede doğan H. G. Wells çocukken ayağını kırıyor. Onu kitapların dünyasıyla tanıştıran şeyse bu kırıktan iyileşme süreci oluyor. Yazar olmaya da bu süreçte karar veriyor. 1938'de Amerikalıları dehşete düşüren o radyo tiyatrosu onun Dünyalar Savaşı kitabından uyarlanmıştı, bölümün başında bahsetmiştik. Ama bu kitabın aslında İngiltere'nin sömürgeci yapısına bir eleştiri olarak yazıldığından bahsetmedik. Evet, İngiltere'de gerçekleşen bir Marslı istilasını anlatan romandan şu alıntıya baktığımızda H. G. Wells'in ne demek istediğini anlıyoruz.
"Onları (Marslıları) çok sert yargılamadan önce, türümüzün kendi aşağı ırklarına karşı ne kadar acımasız bir yıkım yarattığını hatırlamalıyız. Tazmanyalılar, tüm insani benzerliklerine rağmen, Avrupalı göçmenler tarafından elli yıl içinde yürütülen bir imha savaşıyla tamamen yok edildi. Marslılar aynı ruhla savaştıysa şikayet edecek kadar merhamet elçileri miyiz?"
Burada H. G. Wells'in meseleyi İngilizlerin dünyasına uygun bir şekilde ifade ettiğini de görebiliyoruz. Biz kendimizden aşağı gördüğümüz ırklara karşı bu derece acımasızsak, mesela Marslılar dünyaya indiğinde bize acıyacak mı? Bizden üstün bir ırkla karşılaştığımızda, ondan merhamet bekleyebilir miyiz?
Uzaylılar bizde bu endişeyi ve paniği yaratıyor aslında, kendimizden çok daha gelişmiş ve kuvvetli bir varlıkla karşılaşmak ve bu varlığın saldırgan olma ihtimali bizi ürkütüyor. Bir yandan da çok merak etmiyor muyuz şu uzaylıları. Neredeler, kimler, gerçekten varlar mı? Oralarda bir yerde uzaklarda bizden ayrı bir yaşam var mı?
Korku yerini meraka bıraktığı zaman işin içine bilim giriyor. 1960 yılına gelelim, soğuk savaştayız. Sovyetler Birliği ve ABD soğuk savaş mücadelesini uzaya taşımışlar. 1957 yılında Sovyetler bu yarışta öne geçmişler: önce Sputnik 1 ile dünyanın çevresinde dönebilen bir uyduyu uzaya gönderen ilk ülke olmuşlar, sonra 1960'ta Sputnik 5 ile uzaydan canlı dönen köpekler Belka ve Strelka aracılığıyla tüm dünyanın uzay yolculuğuna bakış açısını değiştirmişler. İşte yine bu yıl Amerika'da Frank Drake (frenk dreyk) adlı genç bir araştırmacı, halktan gizli tutulan Ozma Projesiyle uzayda herhangi bir sinyal var mı diye dinliyordu. Arkadaşlar, Frank Drake uzaylıları arıyordu.
Ozma Projesi 1960'ta West Virginia'da (vest vırcinya) bir deney olarak başlıyor. Frank Drake burada 26 metre çapında bir radyo teleskopu kullanarak 21 santimetre dalga boyuna sahip frekansları dinlemeye başlıyor. 21 santimetre dalga boyu, hidrojenin doğal olarak ürettiği bir frekans. Kozmik tozu aşabilen ve evrenin her yerinden gözlemlenebilen bu frekans, hidrojen evrendeki en yaygın element olduğu için adeta evrensel bir nokta. Frank Drake tam da bu yüzden bu elementi seçmiş. Hidrojenin gözlemlenmesi veya yapay şekilde üretilmesinin kolay olması da faktörlerden biri. Frank Drake bu kolaylıktan dolayı eğer halihazırda galaksiler arası bir iletişim ağı varsa bu yöntemin evrensel bir tercih olabileceğini tahmin etmişti. İlk dört ay içerisinde, 150 saat aralıklı dinlemenin ardından bulabildikleri tek şey geçen bir uçaktan ortaya çıkan yanlış bir sinyaldi. Bir sonuç alamayınca durmayıp başka dinleme girişimlerinde daha bulundular. Ozma 2 daha büyük bir teleskopla 4 yıl boyunca çalışacak şekilde devreye sokuldu.
Bu dinleme girişimleri zamanla dönüşüyor. Radyo teleskopları yapıları gereği sadece dinlemek için değil sinyal iletmek için de kullanılabiliyorlar. 1974 yılında tam da bunu yapıyorlar. Yine Frank Drake ile beraber aralarında dönemin başka büyük isimleri olduğu bir ekip toplanıyor. İçlerinde ismini hala rahatça duyabildiğimiz Carl Sagan (karl seygın) da var. Ne de olsa bir mesaj yollamak dinlemekten oldukça farklı. Bir mesaj geliyorsa onu farketmeniz mesajı kendi medeniyetinizle paylaşmanızı sağlıyor. Bir mesaj iletmekse kendi medeniyetinizi bir yabancıyla paylaşmak demek. Bu diplomatik bir yaklaşım gerektiriyor. Üstüne bir de bu mesajla bir bakıma milyarlarca ev arkadaşının adresini de veriyorsun. Tabii uzaylılara dair bilmediğimiz bir sürü şey var. Mesela bu mesajın ulaşabileceği uzaylı hayatlar varsa bizimle aynı duyulara sahipler mi? Koku, işitme, görme duyuları olup olmadığını bile öne süremiyoruz. Bunun üstüne hiçbir ortak dil konuşmadığımızı kesinkes biliyoruz. E o zaman bu mesaj nasıl yazılacak?
Hem diplomatik olması, hem insanlık adına olması, hem de evrensel bir şekilde deşifre edilebilmesi lazım. Akıllarına gelen şey bir sayı. 1679 sayısı. Sebebi ise 1679 sayısı 23 ve 73'ün çarpımlarının sonucu. 23 ve 73 sayıları da asal sayılar. Yani 1679 sayısı bu sayılar dışında sadece kendisine ve bire bölünebilir. Hani ortak dil, görebiliyorlar mı, duyabiliyorlar mı bilmiyorduk ya. Bu onların dışında kalıyor. Uzaydan gelen bir mesajı alacak kadar teknolojisi olan herhangi bir uzaylı medeniyet matematik bilgisine de sahip olmalıdır. Asal sayılar evrensel olarak asallar, asallıklarını kaybetmeleri gibi bir durum söz konusu değil. Ve bilim insanları uzaylılarla iletişimin temelini böyle kuruyorlar. İki asal sayının çarpımı olduğunu gördüklerinde uzaylıların, bunu iki boyutlu bir düzleme yansıtabileceklerini fark etmeleri gerekiyor.
Bu yüzden 1679 sinyalde bir tekrar eden bir mesaj yolluyorlar. Adı Arecibo (Aresibo) Mesajı. Bu mesajın içeriğinde kendi kodunda 1'den 10'a kadar sayılar, bu sayılar kullanılarak gezegenimizde en yaygın bulunan elementler, bu elementler kullanılarak en yaygın organik moleküller, insan bedeninin takribi şekli, dünyanın o zamanki nüfusu, güneş sistemimiz, dünyanın konumu ve daha başka bir sürü bilgi var. Bunları sayınca mesaj çok etkileyici canlanıyor olabilir kafanızda, ki öyle, ama 23 piksele 73 piksel olduğunu unutmayın da. O eski Atari oyunlarının grafiklerine de benziyor bizim gözümüzde. Yine de ilk uzaya yolladığımız mesaj için iyi bir girişim.
Bunun ardından yolladığımız başka mesajlar da oldu. En ünlüsü Voyager (voyacır) 1 uzay aracıyla yollanan Voyager Altın Plakları. Bu plağın içinde 55 dilden sesli selamlama, 115 görsel aracılığıyla biz, dünyamız ve nasıl bir yaşam yaşadığımız var. Tabii ki bir de zorunlu olarak bu plağın üzerinde kullanım talimatları bulunuyor. Bu talimatlar yine matematiğin ve üstüne bu sefer fiziğin de evrensel kurallarını kullanılarak keşfedilebilir ve deşifre edilebilir. Talimatların içerisinde kalibrasyon amacıyla bir ilk görsel de bulunmakta.
Bu 115 görsel dünya ve insanlık hakkında bir sürü bilgi içeriyor. Fakat içermediği bilgiler de var, içermemesi bilinçli olarak seçilmiş bilgiler. Bu görsellere savaş, sefalet, hastalık, ideoloji ve suça dair hiçbir unsur konulmamasına karar verildi. Ayın karanlık yüzü gibi saklamışız bazı şeyleri. Bunlar belki de olmasa daha rahat edeceğimizi bildiğimiz şeyler. Tabii böyle mesajların yollanmasına tepkiler de var.
Ünlü bilim insanlarından biri olan Stephen Hawking (stivın hoking) uzaylıları varlığımızdan haberdar etmeye karşı bizi uyarıyor. Gerekçe olarak da insanlık geçmişini gösteriyor. Geniş teknolojik farkları olan iki medeniyet her karşılaştığında, gelişmiş olanın ötekini yok etmiş olduğunu öne sürüyor. Buna örnek olarak H. G. Wells gibi o da Tazmanyalılara yapılanları gösteriyor.
Bana burada şu çok ilginç geliyor arkadaşlar. H. G. Wells de Stephen Hawking de aynı şeye işaret ediyorlar, aynı olayı gösteriyorlar. Ama söyledikleri şey aslında çok farklı. Stephen Hawking insanların, insanlara yaptığı bir şeyi örnek göstererek aynısını uzaylılardan da bekleyebileceğimizi söylüyor. H. G. Wells ise biz kendimiz aynısını birbirimize yaparken, Marstan uzaylı gelse bunu yapsa bizim yargılama hakkımız olur mu diyor. Stephen Hawking'ten farklı olarak yaptığı şey, arkadaşlar, parmağıyla uzaylıları değil, insanları işaret ediyor. İnsanı utanmaya davet ediyor. Stephen Hawking ise insanlara bakıp parmağını uzaylılara çeviriyor. Unutmayalım, uzayda yaşam bulunmadı, bulunup bulunmayacağını da bilmiyoruz. Bulunsa bile sadece tek hücreli bakteriler olabilir, akıllı yaşam formları olmayabilir, belki sadece bitkilerden oluşabilir, belki hayalimiz dışında bambaşka şeyler. Stephen Hawking'in farkında olmadan bizi uyardığı şey uzayda yaşam bulma ihtimalimiz değil, bize benzemesi ihtimali ve bize belli bir yönden benzemesi ihtimali. Stephen Hawking'in aynı şeyi gösterip de farklı bir şey demesi de bence buna dayanıyor arkadaşlar. H. G. Wells insanlara işaret edip, bir utanç sebebi gösterirken; Stephen Hawking belki de o utancı yaşıyor ve başkasına, yani belki olan belki olmayan uzaylı medeniyetlere yansıtıyor.
Bir dakika bekleyin. Voyager Altın Plağını evrene fırlattık, mesaj yolladık, "biz buyuz" dedik. Peki ya karşı taraf aynı fikirde değilse? Ya evrendeki sessizliğin sebebi başka bir şeyse?
Çinli bilim kurgu yazarı Liu Cixin (liu sişin) 2008'de yazdığı Karanlık Orman romanında tam da bunu sordu. Teoriye göre evren karanlık bir ormana benziyor. Her medeniyet, karanlıkta gizlenen silahlı bir avcı gibi. Sessizce ilerliyorlar, nefes bile almamaya çalışıyorlar. Çünkü ormanda başka avcılar da var. Bu avcılardan biri başka bir yaşam formuyla karşılaştığında yapabileceği tek şey var: ateş açmak ve yok etmek. Yani bu teoriye göre evren boş değil. Evren daha gelişmiş düşmanlar tarafından istila edilmemek için sessizlikte saklanan medeniyetlerle dolu.
Voyager Altın Plağındaki alınan karara geri dönelim. Savaş, sefalet, hastalık ve suç gibi şeyleri koymamaya karar almışlardı. Evrene göndermediğimiz o görüntüler kendimizden bile sakladığımız gerçekler. Ama elimizde sadece utanç yok. Voyager 1'deki plakta insan fotoğrafları var. Hamile bir çift, yeni doğan bir bebek, babasının omzunda bir oğlan, evladını emziren bir anne, bir grup genç çocuklar. Kuvvetli bir şekilde bütün evrene "Biz buyuz, burada hayat var ve bundan gurur duyuyoruz" der gibi. Sadece aile üzerine de değil bu tabii, sürülerini güden çobanlar, çölde köpeği peşinden gelen at üstünde bir figür, bir akşam yemeğinde sohbet eden gülen insanlar. Bilmiyorum arkadaşlar, belki abartıyorsun diyenler olabilir. Ama şunu söyleyeyim, eğer dünyaya gelmeden biri bana bu fotoğrafları gösterseydi ve hangi türün içine doğmak istersin diye sorsaydı, insanı seçerdim. Sıcak bir gurur hissettiriyor bana. O bahsedip durduğumuz utancın zıttı.
Sanki bulmaya çalıştığımız bu uzaylılar, bir aynaymış gibi. Onlardan çok kendimizi merak ediyoruz. Kendimize söyleyemediğimiz şeyleri onlara atfediyoruz ya da aksine kendimizi en güzel halimizle sunmak, kendi görmek istediğimiz şekilde sunuyoruz. Başta sormuştuk; bu uzaylılara olan merakımız neden diye. Uzun yıllardır onları araştırıyoruz, arıyoruz, onlarla ilgileniyoruz ve onlardan korkuyoruz. Ama hep döndüğümüz nokta kendimizden duyduğumuz utanç ya da gurur oluyor, bazen ikisi birden.