Ürünlerimiz El Değmeden Hazırlanmıştır
111 Hz ·Bölüm 245

Ürünlerimiz El Değmeden Hazırlanmıştır

YouTube'un CEO'su bu yılın mektubunda yeni bir kelimeye yer verdi: slop, yani çamur. Yapay zekayla dakikalar içinde üretilen, kimsenin emek vermediği ama milyonlarca kişinin izlediği içerik. Everest'te hiç var olmamış bir köpeğe 33 milyon kişi nasıl ağlar, Adorno'nun 1944'te tarif ettiği kültür endüstrisi neden tam da bugünü anlatıyor ve beğenilerimizi algoritmaya bırakmak bizi neye dönüştürüyor?

20 Temmuz 2026 ·33 dk ·2.621 kelime
0:00

Geçtiğimiz Ocak ayının başında, YouTube’un CEO’su Neal Mohan her sene olduğu gibi bir mektup yayınladı. Mektupta da özellikle geçen yıl yükselişe geçen bir kavrama yer verdi: AI Slop bunu Yapay Zeka Çamuru şeklinde çevirebiliriz. Çer çöp, çamur gibi bir şey. Bu mektubun ardından YouTube'da insan tarafından değil de yapay zeka tarafından üretilen içeriklerin kullanıldığı hesaplar tek tek silinmeye başladı. Üretimin hangi aşamasında olursa olsun yapay zeka kullanan, seslendirmeden tutun görsel dünyaya kadar bütün aşamaları yapay zekayla yöneten hesaplar silindi. Bu konuda açıkcası benim de çok şikayetlerim oldu. Sesimi, yazı üslubumu kullanarak eğitilen bazı yapay zeka modelleri olduğunu tespit ettim. Bunları kullanarak açılan onlarca kanal olduğunu buldum. Hatta short form içerik üreten bu kanallardan üç tanesinin toplam izlenmesi 3-4 ay içinde 300-400 milyonlara erişti. Ama işte bunları şikayet ettiğinizde kapatıldıkları için onca emekleri ve varsa kazançları da bir anda yok olmuş oldu. Youtube bu konunun üstüne girmeye devam ediyor. Nitekim sene başında aldıkları karar, öyle hafife alınacak bir karar değil, YouTube toplamda milyarlarca görüntülenme almış, yıllık on milyonlarca dolar gelir getirbileceği öngörülen videoları, hesapları bir hamlede sildi. Pek çok kanal geri dönüşü olmayacak şekilde yok edildi. Yapay zeka çamuru ürettikleri için ortadan kaldırıldı.

Peki, yapay zeka çamuru ne? Yapay zekayla özensiz ve hızlı üretilen, etrafta bolca karşılaştığımız görsellere, videolara ve metinlere yapay zeka çamuru diyoruz. Her ne kadar yapay zeka çamuru yeni bir terim olsa da dünyaya olan etkisi çok kuvvetli. Bunun üzerine kurulmuş endüstriler var. Yapay zekanın kullanımın kolaylaşmasıyla beraber yanlış haber ve yanıltıcı görsel üretilebildiği keşfedilince, çok hızlı bir şekilde birçok kişi bundan para kazanmak için harekete geçti. Hindistan, Pakistan, Tayland gibi Güney Asya ve Güney Doğu Asya ülkelerinde Batı’da çabuk tüketilecek, çamur görseller üretmek bir ekmek kapısı haline geldi. Özellikle de ABD ve Avrupa’da yaşayan insanların politik görüşlerini etkilemek adına, onların tüketeceği tuhaf görseller üretmek gibi yöntemler kullanılmaya başlandı.

Bunlar özellikle de Facebook’ta çok hızlı yayılabiliyor. Zaten Facebook’un algoritması yapay zekayı destekliyor. Bu yorumu şunun üzerinden yapıyorum, Facebook'un da içinde bulunduğu sosyal medya platformlarının sahibi olan Meta yüksek etkileşimli içeriklerin yanına reklam ekleyerek para kazanıyor, viral olan içeriklerdeyse yaratıcılara doğrudan ödeme yapıyor. Bu viral olan kazanır demek, nasıl üretilmiş olursa olsun. Sürekli yeni içerikler üretmek ve bunu hızlı bir şekilde yapmanın yolu da yapay zeka. Yani her ne kadar YouTube’un yapay zeka çamuruna karşı daha kontrollü bir tutumu olsa da bunu bütün teknoloji şirketlerinde göremiyoruz maalesef.

Hatta Mark Zuckerberg yapay zeka üretimlerini ayrı bir ürün haline getirerek, bu hikayede bambaşka bir tutum sergiliyor. Meta AI, Vibes adlı yeni bir sekme ile sadece yapay zeka üretimlerinin olduğu bir sosyal medya akışı oluşturdu. Şu anda Vibes’in günlük 2 milyon civarında kullanıcısı var. Instagram ve Facebook’un bulunduğu ölçeği düşünürsek, küçük bir kesimden bahsediyor olabiliriz ama bu kesimin büyük bir kısmı da video izlemeye değil, video üretmeye geliyor. Yani, Vibes insanların Meta AI kullanarak AI Slop üretmelerini sağlıyor. Peki, bu acayip, tuhaf, anlamsız ve kesinlikle yapay olduğu her halinden anlaşılan görsellere olan ilgi, alaka nereden geliyor diyeceksiniz? Neden biz yapay zeka çamuru üretiyor ve tüketiyoruz?

İngilizcenin önemli sözlüklerinden Merriam-Webster, 2025 yılının kelimesini “slop” olarak belirledi. Bunu Türkçe’ye doğrudan çevirdiğimizde “döküp saçmak”, “sıçratmak” anlamlarına geliyor, aynı zamanda “domuz yemi” anlamı da var. “Domuz yemi” deyince şimdi kulağa bayağı mide bulandırıcı geliyor. Çünkü çamur gibi bulamaç gibi bir şey. E önümüze zorla düşen yapay zeka üretimlerine başka ne diyebiliriz? Slop’un kelime kökenininde domuz yemi anlamı var, bir de üstüne kaydırdığımız ekranlardan akan görüntülere İngilizce “feed” dediğimizi, yani yem dediğimizi düşününce, midemizi neyle dolduruyoruz diye sormak gerekiyor. Bu ilk bizim aklımıza gelmedi elbette, bunu daha önce de soranlar oldu.

Beğenilerimizi nelerin şekillendirdiğini soran, bunun peşine düşen birinden bahsetmek istiyorum şimdi size. 1903 yılında Frankfurt’ta doğuyor. Hem de şöyle bir dünyaya doğuyor: 20. yüzyılın başı, ilk dünya savaşının öncesi, görece sakin ve orta sınıf bir Alman aile için refahın mümkün olduğu bir dünya. Annesi bir müzisyen, Korsikalı bir Katolik, babasıysa Protestanlığa geçiş yapmış bir Yahudi. Almanya’da aslında ikisi de azınlık ama yine de bütün bunlar daha sorun olmaya başlamamış. Müziğin içine doğuyor Adorno aynı zamanda, klasik müziğin. Annesinin yanı sıra teyzesi de bir müzisyen, bir piyanist. Söylendiğine göre Adorno henüz daha yazmaya başlamadan bile önce klasik eserler çalabiliyormuş.

20 yaşında o zaman yeni bir akademi isteğiyle kurulmuş olan Goethe Frankfurt Üniversitesi’ne başlıyor. Orada bir psikoloji dersi alıyor ve sonrasında yıllar sürecek bir dostluğun önünü açan biriyle tanışıyor. Max Horkheimer’la aynı dersi alıyorlar, Horkheimer o zamanlar yirmi sekiz yaşında, Adorno ise yirmi. Bu dostluk onların yalnızca hayatını değiştirmiyor. Felsefe dünyasını da baştan aşağı değiştiriyor. Birlikte Frankfurt Okulu’nun kurucularından oluyorlar.

Adorno eğitimini Goethe Frankfurt Üniversitesi’nde tamamlayıp, orada akademisyen olarak çalışıyor. Fakat Hitler’in yükselişinde ayyuka çıkan ırkçı politikalarla öğretmenlik hakları elinden alınıyor ve 15 yıllık bir sürgüne mahkum ediliyor. Buradan çıkacağı yolculuk onu önce Londra'ya, sonra da New York ve Los Angeles’a götürecek.

1938’de Adorno, New York’a vardığında bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Arkada bıraktığı Nazi Almanyasının korkunç gerçekliği ve karşısında ABD’nin üretime dayalı, hızlı ve tüketici kültürü. Çocukluğuna dair bildiği şeyler artık çok geride. Yeni bir dünyaya adım atıyor. Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olarak işe başlıyor. Bir yandan da Princeton Üniversitesi’nin radyo araştırmaları enstitüsünde araştırmacılık da yapıyor. Kültürün tam merkezinde yani Adorno. Bundan da oldukça rahatsız. Amerikan kültürü ona fazlasıyla nicelik odaklı, tüketim meraklısı gibi geliyor.

Adorno, Almanya ve ABD’de gözlemlediklerini çalışmalarında bir araya getiriyor. Özelikle film sektöründe stüdyoların tekelleşmesini yani Hollywood’u gördüğü zaman iş iyice değişiyor. Hollywood’u kitle kültürünün zirvesi olarak, seri üretimin çığır noktasına varmış hali olarak görüyor. Adorno’ya göre “Radyonun otoritesi dinleyicisiyle mahreminde konuştukça artıyor”. Radyoyu güçlü bir kontrol aracı haline getiren şey bu. İnsanların özel anlarında yanında olabilmesi.

Adorno ve Horkheimer "Kültür Endüstrisi" diye bir kavram ortaya atıyorlar. Kültür ürünleri üreten endüstriler değil, Kültürün endüstrisi. Doğrudan bir fabrikada üretilen bir malmış gibi filmler, diziler, dergiler ve daha bir sürü kültür ürünlerinin seri üretime sokulmasından bahsediyorlar. Kitlelere ulaşan üretimler hem yüksek sanatın entelektüel tatmin ediciliğini içermeli hem de düşük sanat diye ayırdığımız kolay tüketilebilirlik özelliği taşımalı. Bu yeni bir şey, düşük sanatla yüksek sanatın sentezi. Bu kitlesel tüketimde seri üretilen kitle sanatı içerisinde ne “yüksek” sanata ne de “düşük” sanata yer verilebilir çünkü kitleler için üretilen sanat ikisinin de yerini almaya çalışır. Bizim kültürümüzden mesela "Orta Oyunu" ya da "Hacivat Karagöz" gibi eğlenceleri düşünelim. İkisi de kolay tüketilebilir, rahat deneyimler ya da Türk Sanat Müziği tam tersi ağır akan bir şey değil mi? Kitlesel kültür endüstrisi bu ikisini de işlemez hale getiriyor. Bu iki farklı türün deneyimlerini tek bir hibrit deneyimde toplayarak yeni bir şey üretiyor.

Biraz fazla soyutlaştık, şimdi tekrar ayaklarımızı yere basalım ve bunun neden önemli olduğuna gelelim. Biz değişiyoruz arkadaşlar. Her sene, her gün değişiyoruz; bazen fark edebiliyoruz bazen fark edemiyoruz bu değişimi. Ne zaman ben on yıl önce çekilen bir film izlesem, izlediğim ilk günden farklı gelir. Bunu söylemem bile tuhaf gelebilir size çünkü “tabii ki de öyle olcak." Ama film aynıyken bizim farklı tepki vermemiz işte bu değişimi gösteren en basit örnek. Belli şeylerde de belli yönlerde değişiyoruz. Her çıkan film, albüm, dizi bizim ya beğenimizi ya da beklentimizi azar azar bir yöne doğru çekiyor ki bir daha aynı şeyi beğenmiyoruz. Ona dair fikrimizi değiştirebiliyoruz. Bir nevi “Ne yersen osun” oluyoruz. Yediğimiz yani tükettiğimiz şeyle şekilleniyoruz. Farkında olmadan yaşadığımız bu değişim, neredeyse fiziksel bir değişim. Beğenilerimiz değişiyor.

Bu “ne yersen osun” da tabii ilginç bir noktaya getiriyor bizi. Şeyleşme’den bahsedelim şimdi biraz. Reification kavramının Türkçesi şeyleşme. György Lukács (Giorgi Lukaç) isminde bir filozofunun ortaya attığı bir terim. Tüketicinin ürüne dönüşmesi demek. Tükettiği “şey”e dönüşme yani “şeyleşme”. Seyircinin tüketiciye değil ürüne dönüşmesi mesela. Bir film var diyelim. Doğal olarak pazarlama ekibi de var. Pazarlama ekibi trailer/teaser filan çekiyor, reklam slotları satın alıyor, pazarlama kampanyaları yapıyor ve tonlarca para harcıyor. Bu harcadıkları parayla aldıkları şey ne? Seyirci. O seyirci siz olmayabilirsiniz, özellikle sizden bahsetmiyoruz. Seyirci film için bir tüketici olmakla kalmayıp alınan ürün de oluyor. Seyircinin izlediği filmler değiştikçe beklediği filmler de değişiyor. Karşı karşıya olduğu şeyin bütün özellikleriyle şekillenip o şeye dönüşüyor. Bu bir sorun, ve Lukács burada üzerimizdeki perdeyi çekmeyi bu soruna bir çözüm olarak ileri sürüyor. Perde derken şunu söylemeye çalışıyoruz, neyi yediğini bil ki neye dönüştüğünün de farkında ol. Ona göre bu şeyleşme, gerçeğin üzerine çekilen bir perde ve o gerçeğe geri dönebiliriz diyor.

Ama biz gerçekliğe geri dönebilmek için önce ondan iyice bir uzaklaşacağız. Hatta doğrudan simülasyona atlayıp tersi yöne gideceğiz arkadaşlar. Yapay zekaydı konumuz, ne oldu, kitlesel tüketim, seri üretim, şeyleşme ve şimdi de simülasyon. Hepsini toparlayacağız arkadaşlar, merak etmeyin. Son bir durağımız kaldı, sonra yapay zekaya döneceğiz söz veriyorum. O son durağımız da aslında simülasyon değil. Simulakrum yani simülakr’lar.

Şimdi simülasyon deyince herkesin aklına “acaba bir simülasyonda mı yaşıyoruz” “şunun simülasyonunu yapmışlar teknoloji ne gelişti” ya da uçuş simülatörü, tarım simülatörü gibi şeyler geliyor. Ama bu konuyu daha iyi anlamak için postmodernizmin babası diye anılan bir kişiden bahsetmemiz gerekiyor. Fransız filozof Jean Baudrillard’tan bahsedeceğiz kısa bir aradan sonra.

Önce kısa bir ara verelim.

Jean Baudrillard bir filozof dedik az önce ama aynı zamanda bir sosyolog ve bu bakış açısıyla da dünyamıza bakıyor. Ünlü kitabı Simülakrlar ve Simülasyon’da bu meselenin en temellerine kadar iniyor. Daha yapay zeka ortada hiç yokken, “fake-news” gibi şeylerden bahsetmezken, o gerçekliğin çözüldüğü ve yalan ile doğrunun birbirinden ayırt edilemediği başka bir gerçekliğin içinde olduğumuzu öne sürüyor. Bu konuya dair verdiği ilk örnek Borges’in hikayelerinde geçen bir imparatorluk. Bu imparatorluk gücünün zirvesindeyken, hükümdar coğrafyacılara imparatorluğun bire-bir ölçekte bir haritasını yaptırıyor. Bire-bir ölçekte. Harita imparatorluk topraklarının tamamını kaplayacak büyüklükte yani. Zaman geçtikçe ve imparatorluk dağılıp küçüldükçe, harita da eskiyip, yığınların arasında parçalanmaya başlıyor. Harita zamanla simülakr’a yani orijinali olmayan bir kopyaya dönüşüyor. Düşünün imparatorluk topraklarını kaybetti, küçüldü. O haritanın yapıldığı dönemden yaşayan hiç kimse kalmadı. Harita, toprakları örttü ve topraklarla bir oldu.

Şimdi, sorumuz şu, asıl olan imparatorluk mu yoksa harita mı?

İlk bakışta cevap çok açık gibi geliyor değil mi? Tabii ki imparatorluk asıl olan, harita ise onun bir temsili. Bir kopyası. Oysa Baudrillard tam tersini söyleyecek ve haritanın imparatorluğun aslı olduğunu öne sürecek. Harita olmadan imparatorluğun sınırları yok, toprakları yok, bütünlüğü yok. İmparatorluğu tanımlayan, onu var eden şey artık o harita olmuş. Kopya, aslını üretiyor. Daha da ileri gidiyor. Zaman içinde kopya aslını üretmekle kalmayacak, onun ta kendisi haline gelecek, asıl olan ortadan kaybolacak.

Bu aslında dört aşamada gerçekleşiyor. Yani gerçek ile simülakr arasında dört aşama var ve bunlar zaman içinde oluyor. Bunun için size ilginç bir örnek vermek istiyorum. Vanilyayı örnek vermek istiyorum. Vanilya aslında bir çeşit orkide, biz bu orkideden bahsettiğimizde onun tohumlarını içeren vanilya çubuklarından bahsediyoruz. Ama vanilyanın kendisi vanilya çubuğu değil. Birinci aşama vanilya orkidesi, gerçekliğin ta kendisi. İkinci aşama ise vanilya çubuğu, vanilya orkidesinin işlenmiş hali. Hâlâ içinde vanilya orkidesinden bir iz var ama yalnızca bir kısmını taşıyor. Üçüncü aşama vanilya özütü, yani artık bitkiden bahsedemiyoruz, onun tamamen işlenmiş hali. Dördüncü aşamada bitkinin yokluğunu temsil üzerinden saklamaya çalışıyoruz, şekerli vanilin diyoruz mesela. Sentetik bir vanilya şekerli vanilin, artık moleküler bir yerdeyiz bakın. En son aşamada simülakr’a varıyoruz: vanilya aromalı kahve. Biz çoğu zaman vanilyayı, vanilyalı kahveden biliyoruz, ya da vanilya dondurmadan. Gerçeklik tamamen ortadan kalkıyor ve bize kalan sadece simülakr yani aslı olmayan bir kopya oluyor.

Simülakr şu anda içinde bulunduğumuz durumu anlamak için çok önemli. Neden yapay zeka çamuru dediğimiz içerikleri tüketiyoruz, tüketmeye devam ediyoruz, neden bizim için estetik olan şey değişti bunu anlamak için buralara kadar geldik. Simülakr’larla dolu bir dünyada, ki yapay zeka üretimi görsel ve videolar da simülakr’dır diyebiliriz, hiper-gerçekliği yaşamaya başlıyoruz. Baudrillard hiper-gerçeklik için şunu demişti, simülasyonun veya simülakr’ların gerçekliğin yerini aldığı, simülakr’ın gerçeklik ile ayırt edilemez hatta gerçekten daha gerçek hale geldiği durum.

Geçen sene TikTok’ta bir video viral olmuştu. Everest dağında köpeğini gömen bir dağcı. Arkadaşlar, bu video 33 milyon kez izlenmiş ve binlerce yorum almış. Her çeşit yorum var, kimi sen köpeğine eziyet ettin, onu o dağa çıkararak sen öldürdün diyor. Kimi üzülüyor. Oysa ortada şöyle bir gerçek var, video yapay zeka üretimi yani ne dağ var ne dağcı ne de ortada ölen bir köpek.

Milyonlarca insan hiçbir zaman var olmamış bir köpeğin yasını tuttu, o yüzden üzüldü ya da nefret etti.

Köpeğe benzeyen, insana benzeyen, dağa benzeyen bir görselleştirme insanlarda gerçek bir öfke, gerçek bir üzüntü ve gerçek bir yas yaratıyor. Duygular gerçek hatta gerçeğe verdiğimiz tepkilerden daha güçlü. Simülakr’lar gerçeğin yerini aldığında yalnızca onu taklit etmiyorlar, gerçekten daha güçlü bir gerçeklik yaratıyorlar. O hiçbir zaman var olmamış olan köpeğin ölümü, doğru ışık, doğru tempo ve doğru açıyla yapay zeka tarafından kurgulanarak bizim tüketimimize sunuluyor. Biz de bunu gerçeklikten ayırt edemiyoruz çünkü bu tüketimin aşamaları yüzyıllardır uygulanan yöntemlerle güçlendirilmiş. Dramatik olanı tüketmeye alışmadık mı? Yapay zeka bunu hızlı ve “doğru” bir şekilde yaptığında, artık kolayca ona inanıyoruz.

Lukacs’tan bahsederken “ne yediğini bil ki neye dönüştüğünü bil” demiştik. Baudrillard’tan farklı olarak Lukacs gerçeklik ile temsil olanın arasında yalnızca bir perde olduğuna inanıyordu. Biz perdeyi çektiğimizde gerçek olanı bulabiliriz. Baudrillard’ta bundan bahsedemiyoruz. Gerçekliğin yerini simülakr’lar aldıkça biz gerçekle temsil arasında bir fark göremiyoruz. Fark etmiyoruz.

Adorno ve Horkheimer, kültürün endüstrileşmesinden bahsederken bu riskleri görüyordu. Kitleler için hazır yemek gibi üretilen eğlence ve kültür ürünleri ilham ve yaratıcılıkla değil, kâr hesabıyla üretiliyor. Nasıl fabrikada üretilen malların şablonları, kalıpları varsa kültür endüstrisi içerisinde üretilen medyanın da kalıpları var. Adorno ve Horkheimer bunu Hollywood üzerinden anlatıyordu. Doğru yüz, doğru hikaye ve doğru tempo, bunlar hesaplanarak gişe rekorları kırabilecek bir film hazırlanıyor. Yapay zeka bu kalıpları çok iyi biliyor ve tekrar ediyor. Everest’te ölen köpeğin güçlü duygular uyandırmasının nedeni bu. Hollywood ile farkımız şurada, artık insan elinden bile bahsedemiyoruz. Bu da aslında ürettiğimiz şeyin tamamen algoritmalara dayanarak ortaya çıkmasını sağlıyor.

Yapay zeka, kültür endüstrisinin geldiği en son nokta aslında. Hızlı üretim ve kitlesel tüketim için edindiğimiz en büyük teknolojik sıçramalardan biri yapay zeka. Kültür endüstrisinin hazır bulunan formüllerini kullanarak işi giderek kolaylaştırıyor da. Yapay zeka hazırda bulunan formülü alıyor. Seslendirme, müzik, görsel tasarım, metin, hepsi optimize ediliyor ve ölçeklendiriliyor. Ortaya çıkan üretim artık gerçekliğin bir temsili de değil, gerçeğin ta kendisi. Temsil edilen şeyle aramızdaki bağ kopmuş durumda. Bir süre önce yine viral olan konuşan meyve sebze yapay zeka videolarını düşünün. İnsanlaştırılmış ve insan sesiyle konuşan meyve sebzeler. Ortada insansı ama insan olmayan, kurmaca ama kurmaca olmayan, gerçekliğin dışında olan bir simülakr’lar bütünü var.

Yapay zeka çamuru, yapay zekanın kültür endüstrisini yönettiği bir dünyanın doğal bir sonucu. Kendi kendini yiyen yılan gibi, saçmalık ve çamur üretmek zorunda yapay zeka çünkü gerçek bir referansı yok, tamamen bağlamından kopmuş. Bu döngünün içerisinde yalnızca içerikler değil, kimlikler de değişiyor. Merriam-Webster sözlüğü, 2025 için yapay zeka çamurunun dışında bir de performatif kelimesini seçmişti. Performatif, yani göstermek için yapılan, izlenmek için var olan. Baudrillard’ın dediği gibi simülakr’larla çevrili dünyamızda kim olduğumuz değil, neye benzediğimiz bizi ifade etmeye başlıyor. Yine geçen sene trend olan “performatif erkek” videolarını düşünelim. Bu videoların ardından çeşitli yerlerde “performatif erkek” benzerliği yarışmaları düzenlenmişti. İnsanlar bu yarışmalara, o kimliğe uyacak kıyafetleri, eşyaları ve duruşlarıyla gelmişlerdi. Yine ortada temsil edilen bir “orijinal”den bahsedemiyoruz. “Performatif erkek” şablonu var ve o şablona uyan insanlar var. Harita, imparatorluktan önce geliyordu, şimdi taklit edilen kimlik de benzer bir şekilde insandan önce geliyor.

Bölümün başında yapay zeka çamurunun neden bu kadar popüler olduğunu, nasıl bu kadar tüketilebildiğini sormuştuk. Aslında yapay zeka popüler değil, kolay erişilebilir desek daha doğru olabilir. Tüketimi artık pasif bir şekilde yaptığımız bir gerçek. Seçimlerimizi kendimiz yapmıyoruz, algoritmaya bırakıyoruz. Ekran açık, parmak aşağı kaydırıyor, algoritma yapay zeka öneriyor, biz kolay tüketilebilir olduğu için bunu izliyoruz ve bu şekilde akış devam ediyor. O akışın içinde kültür endüstrisinin mümkün kıldığı yüzyıllardır kuvvetlenmiş ve yerini sağlamlaştırmış formüller çalışıyor. Ve maalesef buradan çıkış biraz zor görünüyor.

Yine de Lukacs’a dönecek olursak kendimizi başka bir çerçevede bulabiliriz belki. Lukacs, Baudrillard’tan farklı olarak temsil ile gerçek arasındaki perdeyi kaldırabiliriz diyordu. Ben o perdenin algoritma olduğunu düşünüyorum. Beğenilerimizi algoritmaya bırakmamak ve kendi seçimlerimizi kendimiz yapmaya çalışmak önemli bir başlangıç. Değişiyoruz demiştik. Biz değişirken bizi şekillendiren şey yapay zeka çamurları, algoritmalar değil, kendi seçimlerimiz, kendi beğenilerimiz, kendi ifadelerimiz olduğunda hikaye çok farklı hissettirecek, ben buna inanıyorum. Ne yediğinize, ne izlediğinize, beyninizi, dimağınızı neyle beslediğinize dikkat edin.

Kaynaklar (15)