Ürünlerimiz El Değmeden Hazırlanmıştır
111 Hz ·Bölüm 245

Ürünlerimiz El Değmeden Hazırlanmıştır

YouTube'un CEO'su bu yılın mektubunda yeni bir kelimeye yer verdi: slop, yani çamur. Yapay zekayla dakikalar içinde üretilen, kimsenin emek vermediği ama milyonlarca kişinin izlediği içerik. Everest'te hiç var olmamış bir köpeğe 33 milyon kişi nasıl ağlar, Adorno'nun 1944'te tarif ettiği kültür endüstrisi neden tam da bugünü anlatıyor ve beğenilerimizi algoritmaya bırakmak bizi neye dönüştürüyor?

20 Temmuz 2026 ·33 dk ·3.299 kelime
0:00

Geçtiğimiz Ocak ayının başında YouTube'un CEO'su Neil Mohan her sene olduğu gibi bir mektup yayınladı. Mektupta da özellikle geçen yıl yükselişe geçen bir kavrama yer verdi. AI Slop Bunu yapay zeka çamuru şeklinde çevirebiliriz. Çer çöp böyle çamur bulamaç gibi bir şey. Ve bu mektubun ardından YouTube'da insan tarafından değil de yapay zeka tarafından üretilen içeriklerin kullanıldığı hesaplar tek tek tespit edilip silinmeye başlandı. Üretimin hangi aşamasında olursa olsun yapay zeka kullanan işte seslendirmeden tutun da görsel dünyaya kadar bütün aşamaları yapay zekayla üretip yöneten hesaplar siliniyor. Ve bu konuda açıkçası benim de çok şikayetlerim oldu. Sesimi hatta yazı üslubumu kullanarak eğitilen özel bazı yapay zeka modelleri olduğunu tespit ettim. Bunların sergilendiği pazar yerlerinden tek tek kaldırtıyorum. Ama işte bunları kullanarak açılan onlarca kanal olduğunu da buldum YouTube'da.

Hatta short form içerik üreten bu kanallardan üç tanesinin toplam izlenmesi 3-4 ay içerisinde hazır olun 300-400 milyonlara erişmiş durumda. Benim zaten karalımın toplam izlenmesi işte 1 milyar civarında ama ben bunu 10 yılı aşkın bir süredir yapmaya çalışıyorum. Onlar bunu çalarak yani sesimi çalarak 300-400 milyonlara varan short form izlemesine erişmişler. Ama işte bunları şikayet ettiğiniz öyle bir anda kapatıldıkları için hani onca tırnak içinde emekleri ve varsa kazançları da bir anda yok olmuş oldu. YouTube bu konunun üstüne gitmeye devam edecek bu arada. Nitekim sene başında aldıkları karar öyle hafife alınacak bir karar değil. Toplamda milyarlarca görüntülenme almış. Yıllık 10 milyonlarca dolar potansiyel gelir getirebileceği öngörülen videolara hesapları bir hamlede sildi. Pek çok kanal geri dönüşü olmayacak şekilde yok edildi ve edilmeye devam edecek. Yapay zeka çamuru ürettikleri için ortadan kaldırıldı ve kaldırılacak.

Peki yapay zeka çamuru deyip duruyoruz da bu nedir?

Yani kısaca böyle yapay zeka kullanarak özensizce, hızlıca üretilen etrafta bolca karşılaştığımız işte bir takım o görseller var ya ne idüğü belirsiz görseller, videolar, metinler bunlara yapay zeka çamuru diyoruz. Her ne kadar yapay zeka çamuru yeni bir terim olsa da dünyaya olan etkisi çok kuvvetli arkadaşlar. Bunun üzerine kurulmuş endüstriler var. Yapay zekanın kullanımının kolaylaşmasıyla beraber işte yanlış ve yanıltıcı haberler, içerikler, görseller üretilebildiği de keşfedilince çok hızlı bir şekilde özellikle kötü niyetli kişiler bundan para kazanmak için harekete geçtiler. Hindistan, Pakistan, Tayland gibi bir takım Güney Asya, Güney Doğu Asya ülkelerinde böyle batıda özellikle hedef kitlesi batı olan orada çabuk tüketilebilecek türde çamur görseller üretmek bir ekmek kapısı haline geldi. Özellikle de ABD ve Avrupa'da yaşayan insanların özellikle de politik görüşlerini etkilemek adına onların tüketiciyi böyle tuhaf görseller üretmek gibi bir takım yöntemler kullanılmaya başlandı.

Ve bunlar başta Facebook olmak üzere birçok sosyal medyada hızlıca yayılabilme potansiyeline sahip. Zaten Facebook'un algoritması yapay zekayı destekliyor. Bu yorumu da şunun üzerinden yapıyorum. Facebook'un da içinde bulunduğu sosyal medya platformlarının sahibi olan Meta yüksek etkileşimli içeriklerin yanına reklam ekleyerek para kazanıyor biliyorsunuz. Viral olan içeriklerde ise yaratıcılara da doğrudan bir ödeme yapıyor. Çok düşük bir ödeme de olsa bu işte o gelir seviyesi düşük olan bir takım ülkelerde bir şey ifade ediyor, bir değer ifade ediyor. Yani bu ne demek? Bu viral olan kazanır demek. Nasıl üretilmiş olursa olsun.

Sürekli yeni içerikler üretmek ve bunu hızlı bir şekilde yaymanın yolu da ne? Yapay zeka günümüzde. Her ne kadar yapay zeka konusunda YouTube'un işte bu çamura karşı daha kontrollü bir tutumu olduğunu söylesek de maalesef bütün teknoloji platformlarında, bütün teknoloji şirketlerinde bu tutumu göremiyoruz. Hatta Mark Zuckerberg yapay zeka üretimlerini ayrı bir ürün haline getiriyor. Ve bu sayede hikayemiz de bambaşka bir tutum sergilemeye de başladı. Meta AI, Vibes adlı yeni bir sekme yaptı ve orada sadece yapay zeka üretimlerinin olduğu bir sosyal medya akışı oluşturdu. Şu anda Vibes'in günlük 2 milyon civarında kullanıcısı varmış. Hani Instagram ya da Facebook'un bulunduğu ölçeyi, devasa ölçeyi düşünecek olursak bu küçük bir kesimden bahsediyormuş gibi olabiliriz ama Bu kesimin büyük bir kısmı da oraya video izlemeye değil, işte bu yapay zeka desteğiyle video üretmeye, daha doğrusu çöp üretmeye geliyor.

Yani Vibes insanların meta AI kullanarak AI slab üretmeleri sağlayan bir şey diyebiliriz. Peki yani son derece acayip geliyor bana. Tuhaf, anlamsız ve kesinlikle yapay zeka tarafından yapıldığı artık her halinden anlaşılan, üzerinden dökülen, saçılan Bu bir takım görsellere olan ilgi alaka nereden geliyor diyeceksiniz. Neden biz yapay zeka çamuru üretiyor ve tüketiyoruz?

İngilizcenin önemli sözcüklerinden biri olan Miriam Webster 2025 yılının kelimesi olarak slab kelimesini belirledi. İşte bunu Türkçe'ye doğrudan çevirdiğimizde aslında direkt çamur çıkmıyor. Böyle döküp saçmak, sıçratmak falan gibi anlamlara geliyor ama aynı zamanda domuz yemi demek arkadaşlar. Şimdi domuz yemi deyince kulağa baya böyle mide bulandırıcı geliyor değil mi? O da çamur gibi, bulamaç gibi bir şey. E önümüze zorla düşen yapay zeka üretimlerine başka ne diyebiliriz ki? Bence güzel bir benzetme olmuş. Ve bu slab'ın kelime kökeninde domuz yemi anlamı var dedik ya. Bir de üstüne kaydırdığımız ekranlardan akan görüntülere ne diyoruz İngilizce'de? Feed dediğimizi düşününce yani yem dediğimizi düşününce domuz yemiyle yemleniyormuşuz gibi bir şey oluyor değil mi? Midemizi neyle dolduruyoruz diye sormak gerekiyor. Bu soru tabii ilk önce bizim aklımıza gelmedi. Bunu daha önce de soranlar oldu.

Beğenilerimizi nelerin şekillendirdiğini soran, bunun peşine düşen birinden bahsetmek istiyorum şimdi sizlere.

1903 yılında Frankfurt'ta doğuyor bu kişi. Hem de şöyle bir dünyaya doğuyor. 20. yüzyılın başı. İlk dünya savaşının öncesi görece sakin ve orta sınıf bir Alman aile için refahın mümkün olabileceği bir dünya. Annesi bir müzisyen, Korsikalı bir Katolik babasıysa protestanlığa geçiş yapmış bir Yahudi. Almanya'da aslında ikisi de azınlık ama yine de bütün bunlar daha sorun olmaya başlamamış.

Frankfurt, yüzyıl başı; Adorno'nun doğduğu görece sakin orta sınıf dünya.
Frankfurt, yüzyıl başı; Adorno'nun doğduğu görece sakin orta sınıf dünya.Wikimedia Commons · Public domain

Evet kimden bahsediyoruz? Adorno'dan. Müziğin içine doğuyor Adorno aynı zamanda. Klasik müziğin. Annesinin yanı sıra teyzesi de bir müzisyen, bir piyanist. Ve söylendiğine göre Adorno henüz daha yazmaya bile başlamadan önce klasik eserleri çalabiliyormuş.

20 yaşında o zaman yeni bir akademi isteğiyle kurulmuş olan Goethe Frankfurt Üniversitesi'ne başlıyor Adorno. Orada bir psikoloji dersi alıyor ve sonrasında yıllar sürecek bir dostluğun önünü açan biriyle de tanışıyor. Max Horkheimer'la aynı dersi alıyorlar. Horkheimer o zamanlar henüz 28 yaşında. Adorno ise 20'lerinde.

Bu dostluk onların tabii yalnızca hayatını değiştirmiyor. Felsefe dünyasını da baştan aşağı etkiliyor, değiştiriyor. Birlikte Frankfurt Okulu'nun kurucuları oluyorlar.

Kurucularından alıyorlar demek daha doğru olur aslında. Adorno eğitimini Goethe Frankfurt Üniversitesi'nde tamamlayıp orada akademisyen olarak çalışmaya başlıyor. Fakat Hitler'in yükselişinde ayuka çıkan o ırkçı politikalarla öğretmenlik hakları elinden alınıyor. Ve 15 yıllık bir sürgüne mahkum ediliyor.

Ve buradan çıkacağı yolculuk onu önce Londra'ya sonra da New York ve Los Angeles'a götürüyor. 1938'de Adorno New York'a vardığında bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Arkada bıraktığı Nazi Almanyası'nın o korkunç gerçekliği var. Karşısındaysa Amerika Birleşik Devletleri'nin o üretime dayalı, hızlı tüketici kültürü. Çocukluğuna dair bildiği şeyler artık çok geride kalmış Adorno'nun. Yeni bir dünyaya adım atıyor orada. Sosyal araştırma enstitüsünde araştırmacı olarak işe başlıyor. Bir yandan da Princeton Üniversitesi'nin radyo araştırmaları enstitüsünde araştırmacılık yapıyor. Yani kültürün tam merkezinde Adorno. Ve bundan da oldukça rahatsız. Amerikan kültürü ona böyle fazlasıyla nicelik odaklı geliyor. Tüketim meraklısı gibi geliyor.

Adorno hem Almanya hem de Amerika Birleşik Devletleri'nde gözlemlediklerini çalışmalarında bir araya getiriyor arkadaşlar. Özellikle film sektöründe stüdyoların tekelleşmesini yani Hollywood'u gördüğü zaman işleri iyice değişiyor.

Hollywood'u kitle kültürünün zirvesi olarak görüyor. Seri üretimleriyle. çığır noktasına varmış hali olarak. Adorno'ya göre radyonun otoritesi dinleyicisiyle mahreminde konuştukça artıyor. Radyoyu güçlü bir kontrol aracı haline getiren şey de bu diyor. İnsanların özel anlarında yanında olabilmesi.

Adorno ve Horkheimer kültür endüstrisi diye bir kavramı da ortaya atıyorlar. Kültür ürünleri üreten endüstriler değil bakın kültürün endüstrisi. Doğrudan bir fabrikada üretilen bir malmış gibi filmler, diziler, dergiler daha öyle bir sürü kültür ürünlerinin seri üretime sokulmasından bahsediyorlar. Kitlelere ulaşan üretimler hem o yüksek sanatın entelektüel tatmin ediciliğini içermeli hem de düşük sanat diye ayırdığımız kolay tüketilebilirlik özelliği taşımalı. Bu yeni bir şey düşük sanatla yüksek sanatın sentezi. Kitlesel tüketimde seri üretilen kitle sanatı içerisinde ne yüksek sanata ne de düşük sanata yer verilebilir. Çünkü kitleler için üretilen sanat ikisinin de yerini almaya çalışır. Kitleler için üretiliyor çünkü. Bizim kültürümüzden mesela orta oyun ya da Hacıvat Karagöz gibi bir takım eğlenceleri düşünelim. İkisi de kolay tüketilebilir değil mi? Rahat deneyimler. Ama bir yanda da Türk sanat musikisi var.

Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947; "kültür endüstrisi" kavramı ilk kez bu kitapta.
Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947; "kültür endüstrisi" kavramı ilk kez bu kitapta.Wikimedia Commons · Public domain

Türk sanat müziği. Tam tersi ağır akan bir şey. Kitlesel kültür endüstrisi işte bu ikisini de alıyor. Bir araya getirmeye çalışıyor ve ikisini de işlemez hale getiriyor. Bu iki farklı türün deneyimlerini tek bir hibrit deneyimde toplayarak yeni bir şey üretiyor.

Biraz fazla soyutlaştık değil mi? Şimdi tekrar ayaklarımızı yere basalım ve bunun neden önemli olduğuna, neden önemli olabileceğine gelelim. Sadede gelelim.

Biz değişiyoruz arkadaşlar. Her sene, her gün değişiyoruz. Bunu bazen fark edebiliyoruz ama çoğu zaman da fark edemiyoruz bu değişimi.

Ben ne zaman böyle hani 10 yıl, 15 yıl önce falan çekilen bir film izlesem izlediğim ilk günden bana çok farklı bir deneyimmiş gibi gelir. Şimdi bunu söylemem bile biraz tuhaf geliyor biliyorum. Ya tabii ki de öyle olacak diye düşünüyorsunuz ama yani film aynı bakın. Biz farklı tepki veriyoruz. İşte bu değişimi gösteren en basit örnek.

Belli şeylerde de belli yönlerde değişiyoruz. Her çıkan film, albüm ya da ne bileyim işte dizi bizim beğenimizi ya da beklentimizi azar azar başka bir yöne doğru çekiyor. Ki biz bir daha aynı şeyi beğenemiyoruz. Ona dair fikirlerimizi değiştirebiliyoruz. Yani bir ne yersen olsun oluyoruz. Yediğimiz yani tükettiğimiz şeyle şekilleniyoruz.

İşte farkında olmadan yaşadığımız bu değişim neredeyse fiziksel bir değişim. Beğenilerimiz değişiyor.

Bu hani ne yersen olsun da tabii ilginç bir noktaya getiriyor bizi. Şöyleşmeden bahsedelim şimdi biraz. Reification kavramının Türkçesi bu şeyleşme. Georgi Lukács isminde bir filozofun ortaya attığı bir terim. Tüketicinin ürüne dönüşmesi demek. Tükettiği şeye dönüşme yani şeyleşme. Seyircinin tüketiciye değil ürüne dönüşmesi. Bir film var diyelim. Doğal olarak o filmin bir de pazarlama ekibi var. Pazarlama ekibi ne yapıyor? İşte trailer, teaser filan gibi bir takım şeyler çekiyor. Bunları yayınlamak için reklam slotları satın alıyor. Pazarlama kampanyaları filan yapıyor ve tonlarca para harcıyor. Bazen film için harcanan paradan daha fazlası pazarlamaya harcanıyor. Peki harcanıyor diyorum bakın. Bu harcadıkları parayla aldıkları şey ne? Seyirci. Yani o seyirci tabii siz olmayabilirsiniz. Sizi tezih ederim ama. Seyirci film için bir tüketici olmakla kalmıyor. Aynı zamanda alınan bir ürün haline gelmiş oluyor.

E seyircinin izlediği filmler değiştikçe beklediği filmler de değişiyor. Karşı karşıya olduğu şeyin bütün özellikleriyle şekillenip o şeye dönüşmeye başlıyor. Bu bir sorun. Ve işte Lukács burada üzerimizdeki perdeyi çekmeyi bu soruna bir çözüm olarak ileri sürüyor. Üzerimizdeki perdeyi çekmeyi perde derken de şunu söylemeye çalışıyoruz. Neyi yediğini bil ki neye dönüştüğünün de farkında ol.

İşte ona göre yani Lukács'a göre bu şeyleşme gerçeğin üzerine çekilen bir perde. Ve o gerçeği geri getirebiliriz diyor. Üzerindeki perdeyi çekersek.

Georg Lukács; şeyleşmeyi gerçeğin üzerine çekilen bir perde olarak tarif etti.
Georg Lukács; şeyleşmeyi gerçeğin üzerine çekilen bir perde olarak tarif etti.Wikimedia Commons · Public domain

Ama biz öyle gerçekliğe hemen dönmeyeceğiz. Ona geri dönebilmek için önce ondan iyice bir uzaklaşmamız gerekiyor. Hatta doğrudan simülasyona atlayıp tersi yöne gideceğiz şimdi arkadaşlar. Yapay zekaydı konumuz ne oldu? Kitlesel tüketim, seri üretim, sonra şeyleşme ve şimdi de simülasyon. Hepsini toparlayacağız arkadaşlar. Biraz dağıtıyorum gibi gözükse de merak etmeyin. Son bir durağımız kaldı. Sonra yapay zekaya tekrar geleceğiz. Söz veriyorum. Ve o son durağımız da aslında simülasyon değil.

Simülakrum yani simülakrlar.

Şimdi simülasyon deyince herkesin aklına işte acaba bir simülasyonda mı yaşıyoruz sorusu geliyor. Bununla ilgili bir bölümümüz de vardı geçmişte. Ya da işte şunun simülasyonunu yapmışlar. Teknoloji ne kadar gelişti filan ya. Ya da işte uçuş simülatörü, ne bileyim tarım simülatörü, kamyon simülatörü gibi bir takım şeyler, oyunlar filan geliyor. Ama bu konuyu daha iyi anlamak için postmodernizmin babası diye anılan bir kişiden bahsetmemiz gerekiyor. Fransız filozof Jean Baudry ile ayrılan bahsedeceğiz kısa bir aradan sonra. Jean Baudry'ar bir filozof dedik ama az önce aynı zamanda bir sosyolog olduğunu da söylemeliyiz. Ve bu bakış açısıyla yani sosyolog bakış açısıyla da dünyamıza bakabiliyor. Ünlü bir kitabı var simülakrlar ve simülasyon. Orada bu meselenin taa temellerine kadar inmiş. Daha yapay zeka ortada hiç yokken böyle fake news, yalan haber filan gibi şeylerden bahsedilmezken. O gerçekliğin çözüldüğü ve yalanla doğrunun birbirinden ayırt edilemediği başka bir gerçekliğin içinde olduğumuzu öne sürmüş kitabında.

Bu konuya dair verdiği ilk örnek Borges'in, hani Arjantinli bir yazar vardı ya Borges, Jorge Luis Borges'in hikayelerinde geçen bir imparatorluk. Bu imparatorluk gücünün zirvesinde ve zirvesindeyken hükümdar gidiyor coğrafyacılarına diyor ki imparatorluğun birebir ölçekte bir haritasını yapın diyor. Yaptırıyor bunu birebir ölçekte. Yani harita imparatorluk topraklarının tamamını kaplayacak büyüklükte.

Zaman geçtikçe ve imparatorluk her imparatorluğun kaderinde olduğu gibi dağılıp küçüldükçe haritada biraz eskiyor. O yığınların arasında parçalanmaya başlıyor. Zamanla simülakra yani orijinali olmayan bir kopyaya dönüşüyor. Simülakrın anlamı bu.

Şimdi düşünün. Gerçek bir imparatorluk vardı ama sonra topraklarını kaybetti, küçüldü. O haritanın yapıldığı dönemden yaşayan hiç kimse kalmadı. Harita toprakların üzerini örttü ve o topraklarla bir oldu. Şimdi sorumuz şu. Asıl olan imparatorluk mu yoksa harita mı?

İlk bakışta cevap çok açık gibi geliyor değil mi? Tabii ki imparatorluk asıl olan harita onun bir temsili, bir kopyası. Oysa Baudrillard tam tersini söylüyor. Ve haritanın imparatorluğun aslı olduğunu öne sürüyor. Harita olmadan imparatorluğun sınırları yok diyor. Toprakları yok, bütünlüğü yok. İmparatorluğu tanımlayan, onu var eden şey artık o harita olmuş. Kopya aslını üretiyor ve daha da ileri gidiyor. Zaman içinde kopya aslını üretmekle kalmayacak diyor. Onun ta kendisi haline gelecek. Asıl olan ortadan kaybolacak.

Bu aslında öyle hemen olmuyor tabii. Dört aşamada gerçekleşiyor ona göre. Yani gerçekle simülakr arasında dört aşama var. Ve bunlar zaman içerisinde yavaş yavaş gerçekleşiyor. Bunun için size ilginç bir örnek buldum. Onu vermek istiyorum. Vanilyayı. Vanilya nedir? Aslında bir çeşit orkidedir.

Biz bu orkideden bahsettiğimizde onun tohumlarını içeren vanilya çubuklarından bahsediyoruz. Vanilya çubuğu. Ama vanilyanın kendisi vanilya çubuğu değil. Değil mi? İşte birinci aşama vanilya orkidesi. Gerçekliğin ta kendisi. İkinci aşama ise vanilya çubuğu. Vanilya orkidesinin işlenmiş hali. Hala tabii içinde vanilya orkidesinden bir iz var. Ama yalnızca bir kısmını taşıyor.

Üçüncü aşama ise vanilya özütü. Yani artık bitkiden bahsetmiyoruz bakın burada. Onun tamamen işlenmiş bir halinden söz ediyoruz. Dördüncü aşamada bitkinin yokluğunu temsil üzerinden saklamaya çalışıyoruz. Mesela şekerli vanilin diyoruz. Sentetik bir vanilya şekeri vanilin. Artık moleküler bir yerdeyiz bakın. Ve en son aşamada simülakr dediğimiz şeye varıyoruz. Vanilya aromalı kahve.

Vanilya orkidesi, 1911 botanik levhası; çubuktan özüte, özütten aromaya - simülakrın basamakları.
Vanilya orkidesi, 1911 botanik levhası; çubuktan özüte, özütten aromaya - simülakrın basamakları.Wikimedia Commons · Public domain

Biz çoğu zaman vanilyayı vanilyalı kahveden biliyoruz. Ya da işte vanilyalı dondurmadan biliyoruz. Vanilya aromalı bir şeylerden biliyoruz. Gerçekliğin tamamen ortadan kalktığı bir şeyden. Yani bize kalan sadece simülakr. Aslı olmayan bir kopya oluyor.

Simülakr kavramı şu anda içinde bulunduğumuz durumu anlamak için çok önemli arkadaşlar. Neden yapay zeka çamuru dediğimiz içerikleri tüketiyoruz? Tüketmeye devam ediyoruz. Neden bizim için estetik olan şey değişti? Bunu anlamak için buralara kadar geldik. Simülakrlarla dolu bir dünyada ki yapay zeka öğretimi görsel ve videolar da simülakrdır diyebiliriz. Hipergerçekliği yaşamaya başlıyoruz. Hipergerçeklik. Baudrillard hipergerçeklik için şunu demişti. Simülasyonun veya simülakrların gerçekliğin yerini aldığı, simülakrın gerçeklikle ayırt edilemez hatta gerçekten daha gerçek hale geldiği durum.

Geçen sene TikTok'ta bir video viral olmuştu. Belki bazılarınız görmüştür. Everest Dağı'nda köpeğini gömen bir dağcının videosu. Arkadaşlar video 33 milyon kez izlenmiş ve tabi altına binlerce yorum gelmiş. Her çeşit yorum var. Kimi işte sen köpeğini eziyet ettin, onu dağa çıkararak sen öldürdün katil filan diyor adama. Kimi de üzülüyor doğal olarak. Oysa ortada şöyle bir gerçek var. O video gerçek değil. Yapay zeka üretimi. Yani ortada ne dağ var, ne dağcı var, ne de ölen bir köpek. Milyonlarca insan hiçbir zaman var olmamış bir köpeğin yasını tuttu o videoyu izleyince. O yüzden üzüldü ya da nefret etti. Onu kustu.

Köpeğe benzeyen, insana benzeyen, dağa benzeyen bir görselleştirme, insanlarda gerçek bir öfke, gerçek bir üzüntü, gerçek bir yas yarattı.

Everest; viral videodaki dağcı da köpeği de hiç var olmadı, seyircinin duygusu gerçekti.
Everest; viral videodaki dağcı da köpeği de hiç var olmadı, seyircinin duygusu gerçekti.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Duygular gerçek. Hatta gerçeğe verdiğimiz tepkilerden bile daha güçlü.

Simülakrlar, gerçeğin yerini aldığında yalnızca onu taklit etmiyorlar. Gerçekten daha güçlü bir gerçeklik, hiper gerçeklik yaratıyorlar. O hiçbir zaman var olmamış olan köpeğin ölümü, doğru bir ışık, doğru bir tempo, doğru bir açıyla yapay zeka tarafından kurgulanıp bizim tüketimimize sunuluyor. Biz de bunu gerçeklikten ayırt edemiyoruz. Çünkü bu tüketimin aşamaları yüzyıllardır uygulanan bir takım yöntemlerle güçlendirilmiş, augment edilmiş.

E dramatik olanı tüketmeye alışmadık mı biz? Az önce Hollywood'dan söz ettik. Yüz küsur yıllık bir gelenek bu. Görüntü, görsel dil geliştirdik. Yapay zeka bunu hızlı ve tırnak içinde doğru bir şekilde yaptığında artık bizim için ona inanmak işten bile değil.

Az önce Lukács'tan bahsederken ne yediğini bil ki neye dönüştüğünü de bil demiştik değil mi? İşte Baudrillard'ın farklı olarak Lukács, gerçeklikle temsil olanın arasında yalnızca bir perde var olduğuna inanıyordu. Biz o perdeyi çektiğimizde gerçek olanı bulabiliriz diyordu. Bakın Baudrillard'da bundan bahsedemiyoruz maalesef. Gerçekliğin yerini simlaklılar aldıkça biz gerçekle temsil arasında bir fark göremiyoruz, fark etmiyoruz.

Adorno ve Horkheimer kültürün endüstrileşmesinden bahsederken işte tam da bu riskleri görüyordu. Kitleler için hazır yemek gibi üretilen o eğlence, o kültür ürünleri ilham ya da yaratıcılıkla değil, kar hesabıyla üretiliyor. Nasıl fabrikada üretilen bir takım, kar amacıyla üretilen bir takım malların şablonları, kalıpları filan varsa kültür endüstrisi içerisinde üretilen medyanın da böyle kalıpları var. İşte Adorno ve Horkheimer bunu Hollywood üzerinden anlatmıştı. Doğru bir yüz, doğru bir hikaye, doğru bir tempo hesaplanarsa eğer gişeye rekorları kırabilecek bir film hazırlanabilir demişlerdi. E yapay zeka işte bu kalıpları çok iyi öğrendi. Artık çok iyi biliyor ve tekrar ediyor. Everest'te ölen o köpeğin işte bizde güçlü duygular uyandırabilmesinin sebebi de bu. Hollywood'la farkımız şurada, artık insan elinden bile bahsedemiyoruz. Bu da aslında ürettiğimiz şeyin tamamen algoritmalara dayanarak ortaya çıkmasını sağlıyor.

Kısacası yapay zeka kültür endüstrisinin geldiği en son noktadır diyebiliriz. Hızlı üretim ve kitlesel tüketim için edindiğimiz en büyük teknolojik sıçramalardan biri. Kültür endüstrisinin o hazır bulunan formüllerini kullanarak işi giderek kolaylaştırıyordu. Hazırda bulunan formülleri alıyor. Seslendirme gibi, müzik gibi, görsel tasarım, metin, senaryo hepsini optimize ediyor ve bunu ölçeklendiriyor. Binlercesini, on binlercesini aynı anda ürettirebiliyor. Ve ortaya çıkan üretim artık gerçekliğin bir temsili de değil. Maalesef gerçeğin kendisi haline geliyor. Temsil edilen şeyle aramızdaki bağ kopmuş durumda. Bir süre önce yine böyle viral olan, konuşan bir takım meyveler, sebzeler filan yapay zeka videoları vardı. Onları düşünün. İnsanlaştırılmış ve insan sesiyle konuşan meyve sebzeler. Ortada insansı ama insan olmayan, kurmaca ama kurmaca olmayan, gerçekliğin dışında, hiper gerçek bir ortamda bir simülaklar bütünü var.

Yapay zeka çamuru, yapay zekanın kültür endüstrisini yönettiği bir dünyanın doğal bir sonucu. Kendi kendini yiyen bir yılan vardır ya işte onun gibi. Saçmalık ve çamur üretmek zorunda yapay zeka. Çünkü gerçek bir referansı yok. Ve o kendi kuyruğunu yedikçe daha da çamur, daha da bulama çağaya gelecek. Tamamen bağlamından kopacak. Ve bu döngünün içerisinde yalnızca içerikler değil, kimlikler de değişiyor. Bu Merriam Webster sözlüğünden bahsettik. 2025 yılı için yapay zeka çamuru, eyal slap tabirinin yanı sıra bir de başka bir kelimeyi daha seçti. Performatif kelimesini, performatif yani göstermek için yapılan, izlenmek için var olan. Bodriyard'ın dediği gibi simülakralarla çevrili dünyamızda kim olduğumuzu değil, neye benzediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. O bizi ifade etmeye başlıyor. Yine geçen sene trendi olan o performatif erkek videolarını düşünün. Performatif erkek. Yani çeşitli yerlerde işte böyle performatif erkek benzerliği yarışmaları filan düzenlendi videolar viral hale gelince.

İnsanlar bu yarışmalara o kimliğe uyacak kıyafetleri, o kimliğe uyacak eşyaları ve duruşlarıyla katıldılar. Yine ortada temsil edilen bir orijinalden bahsedemiyoruz elbette. Performatif erkek denilen bir şablon var ve o şablona uyan insanlar var. Harita imparatorluktan önce geliyordu. Şimdi taklit edilen kimlik de benzer bir şekilde onu taklit eden insandan önce geliyor. Bölümün başında yapay zeka çamurunun neden bu kadar popüler olduğunu, nasıl bu kadar tüketilebildiğini sormuştuk. Aslında yapay zeka popüler değil arkadaşlar. Kolay erişilebilir demek daha doğru olabilir. Tüketim artık pasif bir şekilde yaptığımız bir gerçek. Seçimlerimizi kendimiz yapmıyoruz. Algoritmalara bırakıyoruz. Ekran açık, parmak aşağı doğru kaydırıp duruyor. Algoritma, yapay zeka öneriyor. Biz de işte kolay tüketilebilir olduğu için bunları izliyoruz. Fast food gibi hızlıca tüketiyoruz. Bu şekilde akış önümüzde devam ediyor.

O akışın içinde kültür endüstrisinin mümkün kıldığı ve yüzyıllardır giderek kuvvetlenen, yerini sağlamlaştıran bir takım formüller çalışıyor. Ve maalesef buradan çıkış biraz zor gözüküyor. Yine de Lukacs'a dönecek olursak kendimizi başka bir çerçevede bulabiliriz belki. Lukacs, Baudrillard'ın farklı olarak temsille gerçek arasındaki perdeyi kaldırabiliriz diyordu değil mi? Ben o perdenin algoritma olduğunu düşünüyorum. Beğenilerimizi algoritmalara bırakmamak ve kendi seçimlerimizi kendimiz yapmaya çalışmak önemli bir başlangıç noktası olabilir. Değişiyoruz demiştik. Biz değişirken bizi şekillendiren şey yapay zeka çamurları algoritmalar değil. Kendi seçimlerimiz, kendi beğenilerimiz, kendi ifadelerimiz olduğunda hikaye eminim çok daha farklı hissettirecek. Ben buna inanıyorum. O yüzden ne yediğinize, ne izlediğinize, beyninizi, tıpkı damağınızı beslediğiniz gibi dimağınızı neyle beslediğinize dikkat edin olur mu?

Kaynaklar (15)