Liseden Yönetmen Koltuğuna: Yeni Yaratıcı Endüstri
111 Hz ·Bölüm 246

Liseden Yönetmen Koltuğuna: Yeni Yaratıcı Endüstri

Bir sonraki büyük yönetmen şu an kimsenin izlemeyeceği bir video yapmakla mı meşgul?

27 Temmuz 2026 ·32 dk ·3.723 kelime
0:00

İNTRO 2019 yılında kimliğini hala bilemediğimiz biri internette tek bir fotoğraf paylaşıyor. Sarı duvar kağıtlı, floresan ışıklı ve sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen boş bir ofis koridoru. Ve fotoğrafın altında tek bir cümle var. Gerçekliğin olması gereken sınırlarının dışına yanlışlıkla kayarsanız kendinizi burada bulabilirsiniz. Bu kadar. Ne bir hikaye var ne bir açıklama ama internet böyle şeyleri hiç boş bırakmaz zaten biliyorsunuz. Yıllardır aynı şeyi yapıyor internet toplulukları. Kimsenin tek bir yazarı olmadığı herkesin birlikte yazdığı korku evrenleri kuruyorlar. SCP Vakfı adında böyle on binlerce düzmece gizli belgeden oluşan dev bir kurgusal arşiv var mesela. Tamamen gönüllülerin yazdığı. Her yeni katılımcı önceki yüzlerce yazarın kurallarına uyarak kendi belgesini ekliyor bu arşive. Ya da işte analog korku denen böyle sahte VHS kayıtları ya da bozuk yayın kesitleri üzerine kurulu bütün bir tür var YouTube'da.

Hiçbir stüdyonun hiçbir yayın evinin haberi bile olmadan doğmuş bir tür bu üstelik. Ve bu toplulukların ortak noktası da şu. Bir merkezleri yok. Ya da işte tek bir yazarları yok. Ama yine de tutarlılar. Kendi iç mantıkları var. Koca bir kurgu dünyası ortaya çıkarabiliyorlar bu şekilde.

Backrooms dediğimiz kavram da işte bu geleneğin bir parçası olarak çıktı ve büyüyor. Önce yorumlar geliyor sonra kısa metinler sonra başka kullanıcıların eklediği yeni odalar ve dolayısıyla yeni kurallar ve birkaç ay içinde binlerce kişinin üstüne bir şeyler ekleyerek büyüttüğü bir şehir efsanesine dönüşüyor. Ama bu hikayenin daha da ilginç başka bir tarafı 2022 yılında başlıyor. O yıl Kaliforniya'da büyümüş bir genç Kane Persons adında bir genç kendi YouTube kanalına The Backrooms Found Footage yani bulunmuş hani güya adında kısa bir film yüklüyor. O sırada daha 16 yaşında liseye giden bir öğrenci bu. Ve Persons'ın hikayesi aslında biraz daha farklı bir yerden başlıyor. 13 yaşındayken artrit teşhisi konuyor kendisine. Ve bazı günler yürümekte bile zorluk çekiyor. Ve işte dışarı çıkamadığı o günlerde elinde elinin erişebildiği yerlerdeki o oyun yapma programları ya da görsel efekt yazılımlarıyla kendi odasında dijital dünyalar kurmaya başlıyor.

2015'te açmış YouTube kanalına. Tabi oraya önce klasik Minecraft videoları her çocuğun yaptığı gibi. Ya da işte parodiler, mizah türü içerikler yüklüyor. Asıl sevdiği kısa filmlere geçiyor bir süre sonra ama ilk başta böyle kimsenin ilgisini çekmiyor. İlgi gören hep böyle komik şeyler. Eften tüften havadan parodi gibi şeyler. Ama sonra 2022'nin Ocak ayında işte bu Backrooms videosunu yüklüyor. Ve bu sefer fark ediliyor. Hem de nasıl. Video çok kısa bir sürede milyonlarca insan keşfediyor. Bugün neredeyse 190 milyon izlenmeye ulaşmış halde. Tabi bunun Hollywood'un dikkatini çekmesi de çok uzun sürmüyor. Güncel Amerikan Korku Sinemasının en tanıdık isimlerinden biri var. James Van adında. Persons'la tanışmak için bir görüşme ayarlıyor. Görüşmeye tabi Persons'ın böyle bir menajer ya da bir ajansla falan değil de babasıyla birlikte katıldığını fark ediyor Van'in ekibi. Ve ancak o zaman Persons'ın yani o işi yapan kişinin daha liseye giden bir öğrenci olduğunu anlıyorlar.

Yine de Van'in gördüğü şey onu ikna etmeye yetiyor diyebiliriz. Hemen dağıtım şirketi olan A24. Van'ın yapım şirketi Atomic Monster ve birkaç büyük yapımcı daha bir araya gelip projeyi fonlamaya karar veriyorlar. Bakın Persons bu haberi aldığında daha lise sonda. Ve hemen o sırada üniversite başvurularını falan bir kenara bırakıyor. Tamamen film işine yöneliyor. Ve geliyoruz 2026 yılının baharına. Backrooms filmi gösterime giriyor. Ve 10 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilen bu film tüm dünya genelinde şu anki hasılata göre 380 milyon dolara yakın bir gişe gelir elde ediyor. Ve Persons'ı gişede bir numaraya çıkan en genç yönetmen unvanına taşıyor. Hem de sadece 20 yaşındayken.

Kendisi bu süreçte günde 20-21 saatlere varan çok ağır bir çalışma temposundan geçtiğinden söz ediyor. Bir röportajda sinir sisteminin neredeyse kopana kadar zorladığını filan anlatıyor. Yani toparlayacak olursak daha 4 yıl önce lisede işte böyle sınav takvimini filan planlayan ev ödevleri yapan bir öğrenci bugün Hollywood'un en genç yönetmeni unvanını aldı bir şekilde. Bir şekilde diyorum ama bunu böyle tek başına garip bir tesadüf olarak görürsek genel tabloyu meselenin o can alıcı tarafını da kaçırmaya başlarız bence. Çünkü aynı yıl farklı ülkelerden farklı geçmişlerden gelen en az 2 isim daha var. Yine aynı yolu ama hani 3 farklı şekilde kendilerine göre yürüyorlar. Ve mesele sadece kim kameranın arkasına geçti de değil aslında. Bakalım bu koca endüstrinin bir şeyin izlenmeye, çekilmeye ya da dağıtılmaya değer olduğuna nasıl karar verdiği nasıl değişecek? Hem de kökten bir şekilde.

Şunu söyleyerek başlayalım arkadaşlar. Bugün konuşacağımız bu 3 isim de YouTube'dan çıktı. Ama 3'ü de aynı kapıdan aynı şekilde geçmedi. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Kane Persons'ı kısaca bahsettim işte büyük bir stüdyo keşfetti ve oradan alıp büyüttü. Pazarlamasını vesairesini o yaptı. Ama birazdan geleceğimiz 2. isim hiçbir stüdyoya ihtiyaç falan duymadan kendi cebinden parasını harcayarak bir film çıkardı. 3.sü ise ikisinin ortasında bir yerlerde küçük bütçeli bağımsız bir filmle başladı. Sonra işte klasik bir festival artı dağıtımcı hattından geçti diyebiliriz. 3 farklı yol ama hepsi de aynı duraktan başlıyor. Milyonlarca kişinin izleme alışkanlıklarından. YouTube'dan çıktılar dedim ya. Zaten sektörün Hollywood'un içinden gelenler de artık bunu fark etmişler ve gizlemeye gerek duymuyorlar. Backrooms'un yapımcılarından biri bir röportajda artık dünyanın çok değiştiğini söylüyor. Hollywood'un artık gençleri keşfetmek için doğrudan YouTube'a bakması gerektiğini ifade ediyor açıkça.

Yani bu 3 isim sistemin dışında kalmış tuhaf istisnalar değil. Hollywood sisteminin kendisini nasıl yeniden şekillendirmeye çalıştığının şu an elimizde en görünür 3 örneği diyebiliriz. Ve bu olay sadece sinemada da olmuyor. Eğlence endüstrisinin başka yerlerinde mesela büyük yayın platformları bir diziyi devam ettirip ettirmeyeceklerini artık işte bir eleştirmenin yazdıklarına ya da bir yapımcının beğenisine göre karar vermiyor. İzleyicinin ilk 20 dakikada ekranı kapatıp kapatmadığına, bölümü sonuna kadar izleyip izlemediğine, hatta ertesi gün geri dönüp dönmediğine bakan bir dashboarda, bir gösterge paneline göre karar veriyorlar. Tabi uzun yıllarını bu sektöre vermiş bir takım hani veteranlar için bu biraz da rahatsız edici olabilecek türde bir değişim. Çünkü eskiden bir şovun kaderini onların sezgileri belirliyordu ya da işte yılların verdiği tecrübeler belirliyordu. Belki yanlılıklar da belirliyordu.

Bugün bu kararı hiç yüzünü bile görmediğiniz bir algoritmanın çıkarttığı bir tablo veriyor. Soğuk sayılar. Aynı şey müzikte de oluyor bu arada. 2020'de Idaho eyaletinde bir depoda çalışan Nathan Apodaca kaykayla işe giderken elindeki telefonda Fleetwood Mac'in Dreams şarkısını dinliyordu ve bir şişe meyve suyu yudumladı. Böyle 30 saniyelik bir video çekti o sırada. Bunu da TikTok'a yükledi. Şarkı o sırada 43 yaşında.

Video birkaç gün içinde milyonlarca kez izleniyor. Milyonlarca kişi aynı sahneyi taklit etmeye başlıyor ve 43 yıllık bir şarkı bir anda yeniden müzik listelerine giriyor. Aynı şey kitaplarda da yaşanıyor. Ben de bir ara bu akıma katılmıştım. Booktuck diye bir akım var TikTok'ta. Sonra TikTok'ı kaldıramadım. Devam edemedim ama. Booktuck adı verilen bir topluluk yıllar önce sessizce raflarda kalmış romanları. Mesela Colin Hoover'ın 10 yıl önce yayınlanmış bir kitabını birdenbire çok satanlar Best Seller Listesi'nin zirvesine taşıyabildi.

Bunun bir de daha az görünen bir tarafı var. Bugün pek çok yayın evi ve yapım şirketi yeni bir yazarla ya da bir senaristle anlaşmadan önce doğrudan takipçi sayınız kaç diye sorabiliyor artık. Buna sektör dilinde platform deniyor. Yani sizin eseriniz yayınlanmadan önce zaten getirebileceğiniz hazır bir izleyici kitleniz var mı? Tüketici kitleniz var mı? Yok mu? Yeteneğiniz ne kadar iyi olursa olsun elinizde böyle bir platform yani sayılar yoksa eğer o masaya oturma şansınız bile çok düşük olmaya başladı. Yani mesele artık sadece iyi bir şey ürettin mi değil bakın. Üretmeden önce kaç kişinin seni zaten dinleyeceğini kanıtlayabiliyor musun sorusuna da dönüşmüş durumda. Yani bir anlamda bu editöryel kanallar da o sayılara göre pozisyon almış durumda. Mesele tek bir sektörle sınırlı değil gördüğünüz gibi. Müzikte de kitapta da dizi filmde hangi eseri kaç kişinin göreceğine artık sadece bir editör bir yapımcı ya da bir eleştirmen değil toplanan davranış verileri karar veriyor.

Ve bu verinin en hızlı en bol biriktiği yerde işte zaten YouTube gibi TikTok gibi Instagram gibi. platformlar, sosyal medya platformları. O yüzden bir sonraki yönetmenin bir sonraki müzisyenin de aynı yerden çıkması bizim için çok da şaşırtıcı olmamalı. Şimdi bunları aktardıktan sonra ikinci hikayemize gelelim. Çünkü bu ikincisi birincisinin tam tersi bir modeli gösterecek bize.

Video oyunları ilk icat edildiğinde işte bir, iki, bilemediğiniz, üç kişinin yazdığı küçük şeylermiş, yazılımlarmış. Tabii sonra teknoloji geliştikçe aynı sinema gibi on milyonlarca dolarlık bütçeler gerektiren işte yüzlerce kişilik stüdyoların üzerinde yıllarca çalıştığı bir hale geldi yavaş yavaş. Ve yine sinema gibi 2010'lu yıllarda bağımsız oyun diye bir şey de ortaya çıktı. Bağımsız film var ya bağımsız oyun da var. Lütfen sıkı oyuncu dinleyicilerim, izleyicilerim beni affetsin bunları bilmeyenler için anlatıyorum ben. Dijital platformlar sayesinde bağımsız yaratıcılar, stüdyolar ve dağıtım şirketleriyle uğraşmadan eserlerini dünyayla paylaşabilir hale geldiler bu bağımsız yapımcılar. Ve oyun uyarlamalarına burun kıvıran, işte baştan salma filmlere çeviren Hollywood son yıllarda bu bakışını da yeniden değerlendirmeye başladı. Ve bunun sebebi de yine aynı mekanizma bu arada. Bir oyunun zaten işte büyük, sadık, yıllardır aynı topluluk içinde birbiriyle konuşan bir hayran kitlesi varsa o uyarlama neredeyse garantili bir izleyiciyle geliyor demektir.

İşte tam bu noktada oyuncu YouTuber'lar da bir anda kendilerini potansiyel yönetmen koltuğunda bulabiliyorlar. Çünkü zaten hem o oyunu hem de o oyunu izleyen kitleyi en iyi onlar tanıyor. İşte 2022'de bağımsız oyun geliştiricisi David Szymanski çok düşük bütçeli bir korku oyunu yayınladı. Iron Lung Demir Akciğer diye bir oyun. Konsepti son derece minimal. Böyle büyük bir stüdyo değil çünkü. Sebebi bilinmeyen bir felaketten sonra tüm yıldızlar ve gezegenler ortadan kaybolmuş. Ve insanların geride kalanları birkaç tane uzay istasyonunda hayatta kalmaya çabalıyorlar. Oyuncular bir mahkumu canlandırıyor bu arada. Ve bu mahkum ıssız bir uydunun kan dolu okyanusunu küçük bir denizaltıyla araştırmak zorunda. Ve dışarıyı görebilmenin tek yolu da külüstür bir periskoptan çekilen karanlık veya böyle işte taneli taneli fotoğraflar.

Oyun böyle işte küçük bir çevrede sessizce dolaşırken 38 milyon aboneye sahip Markiplier adında bir YouTuber çıkıyor. Gerçek adıyla Mark Fishbach. oyunu 2023'te kanalında oynamaya başlıyor. Ve kısa süre sonra da bomba gibi bir haber geliyor. Bu küçük oyunu bizzat kendisi bir uzun metrajlı filme çevirmeye karar veriyor bu YouTuber. Hem yazacak hem yönetecek hem kurgulayacak hem de başrolde oynayacak. O kadar seviyor demek ki oyun aynı zamanda. Ve en önemlisi her şeyi kendi cebinden finanse edecek.

Şimdi Kane Parsons'ın arkasında A24 gibi bir film şirketi var. A24 de bu arada hani diğer büyük film şirketlerine göre nispeten bağımsız sayılabilecek büyüklükte. Çok fazla öyle büyük değil. Ama yine de bir film şirketi. İşte onlarca film var arkasında.

Bu oyuncu arkadaşımızın Fishbach'ın arkasında hiçbir stüdyo yok. Bir röportajda bunun sebebini şöyle anlatıyor. Diyor ki YouTube gelirleri zaten iyi bir hayat standardı sağlıyor bana. Bu filmin kar etmesine o yüzden ihtiyacım falan yok.

Yani tok satıyor. Benim karnım bu işlere tok diyor. Onun için başarı filmi gerçekten gurur duyabileceği bir şekilde bitirmiş olmak. 10 kişi bile izlese 50 sinemada bile gösterilse ona yeterli olacağını söylüyor. Ama işler tabii beklediğinden çok daha büyümeye başlıyor. Film Ocak ayında yayına girdi. 2026'nın ocağında. Ve az sayıda salonda gösterime girecekken hayranların talebi o kadar büyüyor ki dağıtımcılar salon sayısını hazır olun 4100'e çıkartıyorlar. Sadece Amerika'da 3000'e yakın salona çıkartıyorlar. Hem de hiçbir reklam bütçesi pazarlama bütçesi harcanmadan. Sadece organik bir taleple. Bu arada film endüstrisiyle ilgili bir bilgi daha vereyim. Herhangi bir film mesela 100 milyon dolara mal edildiyse filmin yapımı en az 100 milyon dolar marketing harcaması pazarlama harcaması yapılması gerekir. En az. Burada o bütçe falan hiç yok. Toplam 3 milyon dolarlık bütçeyle çekildi bu ayranından filmi ve bütün Amerika genelinde gişede ikinci sıraya oturdu.

51 milyon dolara yakın hasılat yaptı. Yani bütçesinin 17 katından fazlasını elde etti. açılış gecesinde bazı salonlarda görülen manzarada böyle klasik bir ilk gösterimden çok daha farklı. Seyirciler saatler öncesinden sıraya giriyorlar. Çünkü bakın hem oyunun hayranı o seyirciler muhtemelen bu filmi çeken YouTuber'ın zaten onlara tanıtmasıyla o oyunu sevmişler. Hem de o YouTuber'ın filmine gidiyorlar. O yüzden saatler öncesinden sıraya giriyorlar. İşte oyundan cümleleri böyle birbirlerine fısıldıyorlar. Kimileri hatta oyundaki karaktere benzer kostümlerle geliyor salona. Yani bu sıradan bir hani film izlemeye gitme etkinliğinden çok yıllardır aynı kanalı takip eden bir topluluğun sevdiği bir ismin büyük bir anına ortak olmaya gitmesi gibi. Böyle bir çaba var. İşte eleştirmenler de bu aşamada ikiye bölünüyorlar. Kimileri filmi çok sıkıcı buluyor. Tek düze buluyor. İşte bunu böyle tek başına yazıp yönetip kurgulaması yüzünden filmin pek nefes alamadığını filan söylüyorlar. Kimileri ise tam tersi bir şekilde bağımsız sinemanın işte bakın tam bağımsız olarak hala mümkün olduğunu kanıtlayan çok samimi, çok iddialı bir ilk film bulduklarını yazıyorlar izleyince.

Bu bölünme bile kendi başına ilginç bir soru açıyor aslında. Bir film sırf 38 milyon insanın zaten güvendiği birinin imzasını taşıdığı için mi salonları dolduruyor? Yoksa gerçekten de iyi bir film olduğu için mi? İkisini birbirinden ayırmanın bir yolu var mı ki? Şimdi kısa bir ara verelim dönüşte üçüncü modele ve bu üç hikayenin bize asıl neyi gösterdiğine bir bakacağız.

Tekrar merhaba arkadaşlar. Hikayemize 2017'ye geri dönerek devam etmek istiyorum. Alabama'nın Mobile diye bir kenti var. Orada büyümüş Curry Barker. Arkadaşı Cooper Tomlinson'la birlikte That's a Bad Idea adında küçük bir skeç komedisi kanalı açıyor YouTube'da. Kötü bir fikir anlamına geliyor. That's a Bad Idea. Orada yıllarca kısa komedi videoları çekiyorlar. Komedi. Barker'ın asıl hayali ise korku filmleri yönetmek. Bu korku ile komedi arasında çok yakın bir bağ var bu arada. Onu belki ayrı bir yerde konuşuruz.

2024'te elinde sadece 800 dolarlık bir bütçeyle Milk and Serial adında bir found footage türünde korku filmi çekiyor. Bu arada tabii hem bir tür olarak korku filmi hem de onun bir alt türü olarak bu bulunmuş belge, bilgi ya da işte bulunmuş görüntü arşivi, found footage, alt tarzı hani hem çekilmesi kolay hem de nispeten az bir eforla çok korkutucu olabilecek bir tür. Bir anlamda bir kısa yolla diyebiliriz. Onu da söyleyelim, belirtelim. Filmi bir yıl boyunca dağıtımcılara götürüyorlar. Kapı kapı geziyorlar ama kimse ilgilenmiyor. Yüzlerine bile bakmıyor. Sonunda pes edip filmi tamamen ücretsiz olarak YouTube'a yüklüyorlar. Ve tam da bu noktada işler değişmeye başlıyor. Çünkü film viral oluyor. O kadar ki birkaç ay içinde büyük bir ajans olan United Talent Agency Barker'la bir temsilcilik anlaşması imzalıyor. Yapımcılardan biri James Harris Barker'a ulaşıp Milk and Serial'ı uzun metrajcı bir filme çevirmeyi de teklif ediyor ama Barker'ın cebinde o sırada başka bir senaryo var.

Obsession Harris'e Milk and Serial yerine bu fikri öneriyor. Takıntı demek bu arada o da.

Hikayenin ilham kaynağı ilginç. Barker bir Simpsons bölümünde animasyon olan Simpsons'tan bahsediyorum. Bart'ın eline geçen bir maymun pençesinin yapılan dilekleri en kötü şekilde yerine getirmesinden esinlendiğini anlatıyor. Ali Addin'in sihirli lambası hikayesi vardır ya onun gibi ama tam tersi. Obsession'da da buna benzer bir fikir var. Bear adında müzik dükkanında çalışan çekingen bir oğlan var. Orada yine çalışan çocukluk arkadaşı Nikki'ye aşık. Ama bunu ona söyleyecek cesareti bir türlü bulamıyor. Bir gün gizemli bir dükkandan büyülü bir dal alıyor. Söğüt dalı satın alıyor. Onu kırdığında dileğinin gerçekleşeceğine inanılıyor. Ve bu dallada Nikki'nin onu herkesten daha çok sevmesini diliyor. Dileği, Nikki beni dünyada ki herkesten daha çok sevsin. Dileği gerçekleşiyor. Ama hiç de beklediği gibi değil.

Sadece 20 günde çekilen bu film arkadaşlar Eylül 2025'te Toronto Uluslararası Film Festivali'nde gece yarısı seçkesinde galasını yaptı. Gösterimden çıkan izleyicilerin salon dışında telefonla çektiği tepki videoları daha festival bitmeden internete düştü ve birkaç büyük dağıtımcı aynı anda hemen filmin peşine düştü. Zaten dağıtımcılar böyle avcı gibi o festivallerde dolaşıyorlar. Ve festival işte bitmeden önce Focus Futures filmin haklarını yaklaşık 15 milyon dolara satın aldı. Ve bu da festivalin tarihinde bir film için ödenen en yüksek meblağ bu arada. Bunu da bir düşünelim şimdi. Bakın 750 bin dolarlık bir bütçeyle çekildi bu film. Daha da düşük bir bütçeyle. Hani diğerleri 3-5 milyon dolarlara çekilmişti. Bu 750 bin dolar. Festivalde daha ilk haftasında bütçesinin 20 katına yakın bir paraya satılıyor. Daha gösterebiliriz. Üstlerime girmedi bakın. Yani Barker'ın hikayesi Persons'unkinden de Fishburne'kinden de farklı bir üçüncü model.

Bağımsız bir başlangıç ama sonunda yine de klasik işte festival satış dağıtım hattından geçen ve o şekilde büyüyen bir yol. Kapıyı bir anlamda YouTube açıyor. İçeri giren de yine geleneksel endüstri oluyor.

O da Mayıs 2026'da vizyona girdi Obsession. Dünya genelinde hazır mısınız? 440 milyon dolara yaklaşan bir hasılat yaptı. Yani yarım milyar dolara doğru gidiyor.

Filmin gişedeki asıl sıçraması ise yavaş yavaş gösterime girdikten sonraki haftalardan geliyor bu arada. Sinemadan çıkan izleyicilerin çektiği kısa tepki videoları Instagram'ın önerilenler akışına düşüyor. Klipler viral hale geliyor ve film hafta hafta büyüyerek devam ediyor. Organik bir büyümeden söz ediyoruz. Hani bugün tepki videosu dediğimiz birinin bir filmi ya da fragmanı izlerken kendi yüz ifadesini kaydettiği video türü de aslında bu mantığın bir parçası. Bazen filmin kendisinden de daha çok izlenebiliyor bu tür videolar ve gıcık ediyor insanı. Filmi görmemiş insanları ama bir sinyal yolluyor değil mi? Bak bu içerik izlenmeye değer mesajını fragmanın kendisinden çok daha ikna edici bir şekilde veriyor. Teoride diyelim çünkü bazı tepki videolarındaki o tepki yüzlerini ben çok itici buluyorum açıkçası. Bazıları gerçekten samimi. Ama yine burada da algoritma devrede diyebiliriz. Bu sefer kimin film çekeceğine değil çekilmiş bitmiş bir filmin kaç kişiye ulaşacağına karar veren bir algoritma bu.

Backrooms'la benzer bir rüzgardan faydalanıyor aslında. İkisi de aynı yaz gösterime girdi. Birbirini izleyen haftalarda vizyona girdi ve ikisinin de gişedeki büyümesi klasik reklam kampanyalarından çok. İzleyicilerin kendi ürettiği bu kısa viral videolarla tepki videolarıyla oldu. Şimdi 3 tane hikaye anlattım. Bu 3 hikayeyi yan yana koyalım biraz. Kane Persons 13 yaşında bir hastalık yüzünden dışarı çıkamadığı için ekranın başına oturmuş bir çocuk.

Büyük bir stüdyo tarafından keşfedilip büyütülüyor.

Diğeri Mark Fischbach 10 yıldan uzun süredir başkalarının oyunlarını oynuyor. Onları yorumluyor. Bir işte Let's Play YouTuber'ı. Hiçbir stüdyoya ihtiyaç duymadan kendi imkanlarıyla bir filmi salonlara sokuyor. Curry Barker'da 800, 750, 800 bin dolara film çeken işte bir yıl kapı kapı gezip reddedilen bir komedyenken sonunda yine klasik bir festival ve dağıtım anlaşmasıyla o büyük sinema perdesine ulaşıyor.

3 farklı yolun başlangıcı kaynağı YouTube algoritması. Milyonlarca insanın izleme, tekrar izleme, paylaşma davranışlarını topluyor. Bu üç ismin elindeki işi zaten test edilmiş, zaten talep görmüş bir ürün haline getiriyor. Peki bunun bizim için yani izleyici için ne anlamı var? Burada durup bir kısmınızın bildiği bir kavramdan bahsetmek istiyorum. Sosyal ilişki. Daha önce de bahsetmiştik. Bu terim 1956'da iki sosyolog tarafından Donald Horton ve Richard Wall tarafından ortaya atıldı. O dönem televizyon sunucuları için kullanıldı aslında. Bir izleyici ekrandaki bir kişiyi böyle haftalarca karşısında, aylarca, yıllarca izlediğinde o kişiyle gerçek bir ilişkisi olduğuna dair bir his geliştirmeye başlıyor. Karşı taraf onun varlığından haberdar bile olmasa da. Bugün YouTube'da bu his çok daha güçlü çünkü izlediğiniz kişi neredeyse her gün karşınıza çıkıyor. Sanki gerçekten sizinle konuşuyormuş gibi kameraya bakıyor.

Kendi hayatından bahsediyor, sorunlarından bahsediyor, daha bir arkadaş gibi. 38 milyon insan, işte Mark Fischbach'ı bu yıllardır izliyorsa o 38 milyon insanın çoğu onu gerçekten bir arkadaş gibi, bir dost gibi tanıdıklarını hissediyorlar demektir. Peki bu gördüğümüzün ne kadarı gerçek? Ne kadarı bize gerçekmiş gibi hissettirilen bir şey? Çünkü bir YouTube kanalında gördüğünüz kişi biraz da kurgulanmış bir kişi değil mi? Düzenlenmiş bir persona aslında. Tıpkı bir film karakteri gibi. Elbette hani bir profesyonel aktör ya da bir oyuncu kadar o personayı üzerine herkes geçirmiyor olabilir. Bazıları diğerlerinden daha samimimmiş gibi gözüküyor olabilir. Ama bakın ben de yıllardır kamera karşısında olan bir insan olarak kamera sihirli bir ayna gibi arkadaşlar. Bir anlamda onu açtığınız anda siz de deneyebilirsiniz. Kimse izleyiciniz olmasa bile. Bir persona değişimini hissedeceksiniz. Dediğim gibi bir film karakteri gibi.

Ama işte biz onu gerçek hayattaki bir arkadaşımızdan ayırt etmekte zorlanabiliyoruz. Çünkü beynimiz bu kadar sık gördüğümüz birinin aslında bir yabancı olduğunu idrak etmekte çok zorlanabiliyor. Ve işte bu güven ilişkisi bir bilet almaya bir filme gitmeye bir eleştiri görmezden gelmeye yetecek kadar kolayca güçlenebiliyor. Yani sorulması gereken soru şu belki de. O Iron Lang'a gidenlerin kaçı filmi gerçekten merak ettiği için gitti. Kaçı sadece hayranı oldukları o YouTuber'a sadakatinden gitti. Bakın bu kötü bir şey filan asla demiyorum ya da sahte bir duygu da demiyorum kesinlikle. Lütfen beni yanlış anlamayın. Ama bunu düşünmeden sadece gişe rakamlarına bakıp da demek ki film çok iyiymiş sonucuna varmak da bizi biraz yanıltabilir. Öyle bir devre geliyoruz bence.

Bunun bir de öteki tarafı var. Bu üç hikayede bize ilham verici geliyor. Çünkü hepsi sektör dışından gelen biri başardı hikayesi değil mi? Ama bu üç filmde piyasaya çıkmadan önce milyonlarca kişilik hazır bir izleyici kitlesiyle ceplerinde geldiler. Onu unutmamak lazım. Peki ya o kitleye sahip olmayanlar? Ama en az onlar kadar yetenekli olanlar? Bunlar da var ben biliyorum. Bugün bir yapımcının masasına düşen iki senaryodan biri kendini kanıtlamış bir isimden geliyorsa. Yani arkasında böyle hazır bir seyirci kitlesi varsa. Bir algoritmik geçmişi varsa. Diğerinin hiç tanınmayan ama belki daha iyi yazılmış bir senaryonun aynı ilgiyi görme şansı gitgide azalabiliyor. Stüdyolar doğal olarak parasıyla risk almak istemiyorlar. Ve veri riski azaltmanın en kolay yolu gibi görünüyor. E bu da demek oluyor ki gelecekte belki daha az keşfedilen bir yetenek. Daha çok zaten kanıtlanmış isim göreceğiz sinemalarda ya da kitapçılarda ya da müzik listelerinde.

Kane Persons'ın hikayesi bunun hem en güzel hem de en tuhaf tarafını gösteriyor aslında. 13 yaşında, 4 duvar arasında, çevresi dışında kimsenin tanımadığı bir çocuktu çünkü o. Bugün ise milyonlarca kişinin izlediği bir filmin yönetmeni.

Ama bu yolculuğun ortasındaki her adımı da en az kendisi kadar aslında bizim izleme sürelerimiz, videolara tıklamalarımız, onları paylaşmalarımızla belirlendi. Belki de yapabileceğimiz özet şöyle bir şey olabilir.

Bugün bir eserin keşfedilmesi artık tek bir kişinin, tek bir anın kararı değil. Milyonlarca küçük küçük kararın bir videoyu sonuna kadar izlemek, bir bağlantıyı arkadaşınıza göndermek, önermek, altına bir yorum yazmak, beğenmek, beğenmemek, bir bilet almak bunların hepsinin bir toplamı. Biz bunu yaparken kendimizi böyle pasif bir izleyiciymiş gibi zannediyoruz. Oysa her bir tıklamamız bir sonraki Kane Persons'ın, bir sonraki Curry Barker'ın kim olacağına dair bir anlamda oy kullanmak gibi bir şey olmuş oluyor. O yüzden belki de sormamız gereken soru şu, bir sonraki Kane Persons, bir sonraki Curry Barker şu anda bir yerlerde kimsenin izlemediği bir video yüklüyor olabilir mi? Ve daha da önemlisi o kişi hiçbir zaman YouTube'da başka içeriklerle milyonlarca abone toplayamazsa, biz sinemada hiç göremeyecek miyiz onun yapacağı şeyleri?

Algoritmanın önümüze koyduğunun dışında aramadığımız isimleri aramaya devam ediyor muyuz? Yoksa sadece bize gösterileni, sunulanı mı izlemekle yetiniyoruz? Bunu bir daha YouTube ana sayfasında olduğunuzda hatırlamanızı isterim. Orada gördüğünüz ilk 10 video aslında görebileceğiniz milyonlarca videonun sadece çok küçük, bin minnacık bir kesiti. Geri kalanı orada değil diye onlar yok değiller. Sadece henüz kimse onlara yeterince bakmamış, yeterince paylaşmamış demek. Onlara da bir şans vermek lazım. Belki de sinemanın geleceği için o yüzden şöyle bir ricam da olacak sizde. Arada bir hiç önerilmeyen o köşelere de bakın. Eskiden YouTube'un dibi diye bir hareket yapmıştık. Onu belki de tekrar etmenin zamanı geldi. YouTube'un dibindekilere de arada bir bakmak lazım.