Aynada Gördüğümüz Kim?

Max Halberstadt, Sigmund Freud portresi (1921) · Wikimedia Commons, kamu malı

111 Hz ·Bölüm 260

Aynada Gördüğümüz Kim?

Sigmund Freud bir gece yataklı vagonda otururken kompartımana sabahlıklı yaşlı bir adam giriyor; Freud ona yolu göstermek için yerinden fırlıyor ve sonra kapının üstündeki aynayı fark ediyor. Doksan yıl sonra İtalyan bir psikolog elli gönüllüyü loş bir odaya alıp 25 watt’lık tek bir ampulün ışığında on dakika boyunca kendi yüzlerine baktırdı. Neredeyse yarısı aynada kendisi olmayan bir yüz gördü. Peki her sabah baktığımız o yüze ne kadar güvenebiliriz?

2 Kasım 2026 ·32 dk ·2.570 kelime
0:00

Bu bölümü kaydetmeye başlamadan önce aynada saçıma başıma şöyle bir bakıp düzelteyim dedim. Tam bunu yaparken bir anlığına karşımda yabancı bir yüz görmüş gibi hissettim. Size de böyle oluyor mu bilmiyorum ama Freud’un da başına benzer bir şey gelmiş.

Sigmund Freud bir gece trende yolculuk ediyormuş. Yataklı bir vagonda yalnız başına oturuyormuş. Tren sarsılınca kompartımanın içindeki tuvalet kapısı aralanmış ve içeri sabahlık giymiş yaşlı bir adam girmiş. Freud da adamın yanlış kompartımana girdiğini sanmış. Hemen ona yolu göstermek için yerinden fırlamış.

Sonra bir bakmış, açılan kapının üstünde bir ayna var. Ve gördüğü adam kendi yansımasından başkası değil.

Freud'un dipnotundaki fizikçi Ernst Mach, 1886'da sol gözünden kendine bakarak bu odayı çizdi: kaşının kemeri, bıyığı, uzanmış bedeni ve kalemi tutan eli
Freud'un dipnotundaki fizikçi Ernst Mach, 1886'da sol gözünden kendine bakarak bu odayı çizdi: kaşının kemeri, bıyığı, uzanmış bedeni ve kalemi tutan eliErnst Mach · Wikimedia Commons · Public domain

Freud bu anıyı 1919’da “Tekinsiz” adlı makalesine dipnot olarak eklemiş. Aynı dipnotta ünlü bir fizikçinin başına gelen benzer bir anıyı da anlatıyor. Fizikçi bir gün yorgun argın otobüse binerken karşıdan gelen adama bakıp “Şu ne kadar perişan bir öğretmen” diye düşünmüş. Adam kendi yansımasıymış. “İkimiz de ikizimizden korkmak yerine onu düpedüz tanımadık” diyor Freud. Ve ekliyor: “Ama adamın görünüşünden hiç hoşlanmadığımı hâlâ hatırlıyorum.”

Gördüğünüz gibi yalnız değilsiniz. Sadece siz değil, psikanalistler, fizikçiler de kendini tanıyamayabiliyor. Onu da bırakın, tanımadığı yüzden hiç hoşlanmayabiliyor.

Herhalde bundan olacak ki ben de az önce kendi yansımama biraz hazırlıksız yakalandım. Galiba yansımamızla kurduğumuz ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkiden biraz farklı. Çünkü aslında hayatımız boyunca kendimizi hiçbir zaman böyle doğrudan göremiyoruz. Ya camdan yansımamızı görüyoruz ya da bir fotoğraftan bakıyoruz kendimize. Dolayısıyla bir kameranın lensinin yakaladığı, o anki ışığın çizdiği bir görüntüye bakıyoruz sadece.

Peki aynada gördüğümüz o yüze ne kadar güvenebiliriz? Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama neredeyse bütün kültürlerde, aynanın arkasında bir şeylerin saklandığını anlatan hikâyeler var. İşin ilginci, bilim bu hikâyeleri anlatan insanların gerçekten bir şey görmüş olabileceğini söylüyor.

Bu bölümde o hikâyelerin peşine düşeceğiz. Sekiz bin yıl önce Konya’da bir taşı ovarak ilk kez kendi yüzünü gören insandan başlayıp, loş bir odada on dakika boyunca aynaya bakan gönüllülere kadar gideceğiz. Bölümün sonunda da size evde, kendi aynanızda deneyebileceğiniz küçük bir şey önereceğim. Yalnız şimdiden söyleyeyim, bu bölümü gece dinliyorsanız banyonun ışığını açık bırakın.

Aynaya kuşkuyla bakan tek kişi Freud değil elbette. İnsanlar ilk günden beri bu camla tuhaf bir ilişki kurmuş. İlk gün demişken, bilinen en eski aynalar bugün Konya’da, Çatalhöyük’te bulundu.

Sekiz bin yıl önce Çatalhöyük’te bir zanaatkâr kerpiç evinde oturmuş, volkanik camdan, yani obsidyenden bir taşı uzun uzun ovuyor. Yüzey pürüzsüzleştikçe taşın içinden bir yüz belirmeye başlıyor. Kendi yüzü. O an ne düşündüğünü bilmiyoruz. Ama gördüğünü beğenmiş olmalı ki aynalar yapılmaya devam etmiş.

Çatalhöyük'ten obsidyen ayna, MÖ 6000-5500. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara
Çatalhöyük'ten obsidyen ayna, MÖ 6000-5500. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, AnkaraDosseman · Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Bu aynalar ilk kez 1960’larda mezarlarda bulundu. Kazıyı yapan arkeolog onları kadınların makyaj aynası diye yorumlamış. Yıllar sonra bugünkü kazı ekibi bir gencin mezarında arkası beyaz sıvayla kaplanmış bir ayna daha çıkardı. Ve ilginç bir şey fark ettiler. Üst üste kurulmuş iki evde aynalar, mezarlara evin tam aynı noktasında konmuş. Sanki her kuşak aynayı bir öncekinin bıraktığı yere bırakıyor. Kuşaktan kuşağa geçen bir hafıza gibi. Bu aynaların bir kısmı bugün Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, bir kısmı da Konya Arkeoloji Müzesi’nde duruyor.

Tabii obsidyen aynalarda bugünkü gibi net bir yansıma yok. Sonradan çıkan bakır aynalar da öyle. İnsanlar binlerce yıl kendi yüzlerini yamuk yumuk, eğri büğrü ve tabiri caizse biraz düşük çözünürlükte gördü.

İşte bu yüzden dümdüz, berrak bir görüntü veren o parıl parıl cam aynalar ortaya çıktığında, altın değerinde, büyülü bir nesne muamelesi gördü arkadaşlar. Hikâyesi de Venedik’te geçiyor.

Venedik daha 1291’de bütün cam fırınlarını Murano adasına taşıdı. Resmî gerekçe yangın riskiydi: şehir ahşap evlerle doluydu ve fırınlar evleri tutuşturabilirdi. Ama işin bir de öbür yüzü vardı: ustaları göz önünde tutmak ve zanaatın sırrını adada saklamak. Çünkü cam ustalarının Murano’dan ayrılması kesinlikle yasaktı.

Adadaki cam ustalarına inanılmaz ayrıcalıklar tanındı. Kılıç taşıyabiliyorlardı, mahkemede dokunulmazlıkları vardı, kızları soylularla evlenebiliyordu. Tek yapamadıkları Murano’dan ayrılmaktı. Yabancılarla iş birliği yapmak vatan hainliği sayılıyordu. Hatta kaçanların ailelerinin hapse atıldığı, dönmeyi reddeden ustaların peşine suikastçiler gönderildiği anlatılıyor.

18. yüzyıl Venedik aynası: oyma, yaldızlı ahşap çerçeve ve kazıma desenli cam. Bemberg Vakfı, Toulouse
18. yüzyıl Venedik aynası: oyma, yaldızlı ahşap çerçeve ve kazıma desenli cam. Bemberg Vakfı, ToulouseDidier Descouens · Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

1450’lerde bu adada bir usta, camı öyle temizlemeyi başardı ki cam ilk kez neredeyse tamamen şeffaf oldu. Camın arkasına metal sürüp ayna yapmak aslında yeni değildi, Romalılar zamanında da küçük, kubbeli cam aynalar vardı. Ama yarım yüzyıl sonra Venedikli ustalar bu berrak camı dümdüz bir levhaya çevirip arkasını kalay yaprağı ve cıvayla kapladılar. 1500’lerin başında ortaya çıkan bu aynalar ışığı neredeyse hiç kaybetmeden, renkleri bozmadan geri yansıtıyordu. İnsanlık tarihinde ilk kez biri kendi yüzünü tüm canlılığıyla, çıplak bir netlikte görebiliyordu. Büyü gibi bir şey.

Bu aynalara akıl almaz bir değer biçildi. Paris’te bir kontesin bir Venedik aynası için koca bir buğday çiftliğini verdiği, üstüne de buna kelepir dediği anlatılır. Ayna sırrı Venedik’in en değerli hazinesiydi. Ve Venedik bu sırrı korumak için aynaları değil, aynayı yapan ustaları kapattı.

Ama sır sonunda kaçtı. 1665’te Fransa kralının maliye bakanı, Venedik’ten ayna almaya son vermek için Paris’te bir ayna fabrikası kurdu ve Murano’dan ustaları yüksek ücretlerle gizlice Paris’e getirtti. İki yıl sonra Paris’teki ustalardan ikisi ardı ardına ölünce zehirlendikleri konuşuldu, bakan otopsi bile istedi. Venedik’i bu ölümlere bağlayan bir kanıt bugün hâlâ yok. Ama fabrika ayakta kaldı, bugün hâlâ dünyanın en büyük cam üreticilerinden biri. Ve on üç yıl sonra Versay Sarayı’nın Aynalar Salonu’ndaki 357 aynanın hepsi Fransa’da üretiliyordu.

Versay Sarayı'nın Aynalar Salonu. 357 aynanın hepsi Fransa'da üretildi
Versay Sarayı'nın Aynalar Salonu. 357 aynanın hepsi Fransa'da üretildiMyrabella · Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Yani sabah banyoda bakıp “bu ne hâl” dediğimiz şey için zamanında adam kaçırılıyormuş arkadaşlar. Gerçi bu işin en ünlü kurbanının aynası bile yoktu. Bir pınara eğilip kendini biraz fazla beğenen bir delikanlı: Narkissos.

Caravaggio'ya atfedilen Narkissos, 1590'ların sonu. Gallerie Nazionali di Arte Antica, Roma
Caravaggio'ya atfedilen Narkissos, 1590'ların sonu. Gallerie Nazionali di Arte Antica, RomaCaravaggio · Wikimedia Commons · Public domain

Kendi yansımasına öyle bir vuruluyor ki pınarın başından bir daha kalkamıyor. Orada eriyip gidiyor, yerinde de bir çiçek bitiyor. Hani şu bildiğimiz nergis çiçeği. Ama aynayla ilgili korkularımız kibirle bitmiyor tabii. Asıl ürpertici soru şu: O camın içinden bize bakan gerçekten biz miyiz?

Anadolu folklorunda eminim siz de aynayla ilgili birçok inanış duymuşsunuzdur. Tuğrul Balaban diye bir halkbilimci bu inanışları tek tek toplamış. Yöreden yöreye değişseler de birçok yerde kesişiyorlar.

Mesela gece aynaya bakmanın uğursuzluk getirdiğine dair yaygın bir kanı var. Bazı yörelerde gece aynaya bakanın şeytan göreceğine inanılıyor. Yeni doğmuş bebeğe ayna gösterilmiyor, çünkü ömrünün kısa olacağına ya da gözlerinin şaşı olacağına inanılıyor. Bu inanışı aklınızda tutun, birazdan geri döneceğiz. Çorum’da ayna durup dururken çatlarsa ölüm habercisi sayılıyor. Aynanın kırılması da neredeyse bütün kültürlerde uğursuzluk demek. Ama bizde bunun bir istisnası var. Bazı yörelerde gelin damat evine girerken bayrağa bağlı bir ayna silahla vuruluyor ve ayna kırılınca “nazar çatladı” denip uğur sayılıyor.

Aynanın bize görmek istemediğimiz şeyleri göstereceği korkusu yalnız bizim kültürümüzde yok tabii.

Yahudilikte de cenaze evlerinde yas sırasında aynaların üstü örtülüyor. Bu geleneğin birçok açıklaması var. Yas tutan kişinin kendini düşünmemesi, bir surete tapınılmasının yasak olması gibi sebeplerin yanında, halk arasında yaygın bir inanış daha var. Ölen kişinin ruhunun ayna camından içeri girebileceği ve orada hapis kalabileceği düşünülüyor. Tabii ki tek bir açıklama bu geleneğin tüm sebeplerini kapsayamaz. Evde aynayı örtenlerin çoğu muhtemelen hepsini az çok aklından geçiriyordur.

Bir de tabii Avrupa’nın en bilinen miti var: Vampirler aynada görünmez. Aslında eski halk inançlarında vampirlerin böyle bir özelliği pek yok.

Aynada aksi görünmeyen ilk ünlü vampir, 1897’de yazılan romanın kahramanı Drakula. Eski bir inanışa göre ayna yalnızca eti ve kemiği değil, insanın ruhunu da yansıtıyor. Ruhu olmayan Drakula belki de bu yüzden aynada görünmüyor.

Hazır ruh demişken korkunç şeylerden bahsetmeye devam edelim. Bir halk ritüeline dayanan ama 20. yüzyılda gençler arasında popülerleşen bir oyun var. Amerikan filmlerinden belki duymuşsunuzdur: Bloody Mary. Kökü eski bir fal geleneği. Genç kızlar karanlıkta ellerinde bir mumla aynaya bakıp müstakbel kocalarının yüzünü görmeye çalışırmış. Aynada kafatası görmek ise erken ölüm demekmiş.

Bugünkü hâli şöyle. Gençler gece yarısı karanlık bir odada bir mum yakıyor, aynaya bakıyor ve üç kez söylüyorlar: Bloody Mary. Bloody Mary. Bloody Mary. Efsaneye göre aynadaki yansıma değişiyor ve camın arkasından size bakan kanlı bir hayalet, yani Bloody Mary’nin kendisi ortaya çıkıyor.

Anadolu’dan Amerika’ya, kim aynaya baksa içi bir tuhaf oluyor. Freud bu hisse ne demişti, hatırlıyor musunuz? Tekinsiz. Kendi yansımasından hoşlanmayan adamdan daha iyi kim bilecek? Ben de açıkçası şu an kameranın yanındaki aynaya pek bakmamaya çalışıyorum. Peki o karanlık odada aynaya bakan gençler gerçekten bir şey görüyor olabilir mi?

Bu soruyu bir İtalyan psikolog gerçekten sormuş. Elli kişiyi loş bir odaya alıp on dakika boyunca aynaya baktırmış. Ne olduğunu aradan sonra anlatacağım ama şu kadarını söyleyeyim: çoğunun yüzü daha ilk dakika dolmadan değişmeye başlamış, neredeyse yarısı da aynada bir canavar görmüş. Hemen dönüyorum.

Aradan önce bahsettiğim psikoloğun adı Giovanni Caputo. 2010’da elli gönüllüyü teker teker bir odaya almış.

Oda sessiz. Tek ışık, gönüllünün arkasında, yerde duran 25 watt’lık bir ampul. Hani şu koridora taktığımız cılız ampullerden. Karşısında, kırk santim ötede, yarım metrelik bir ayna. Işık yüzü seçmeye yetiyor ama renkleri çekip almış. Gönüllünün tek görevi de şu: on dakika boyunca aynadaki kendi yüzüne bakmak.

Bu düzeneği bir yerden hatırlıyor musunuz? Karanlık bir oda, tek bir ışık, aynaya uzun uzun bakan biri. Bloody Mary oyununun neredeyse aynısı. Tek fark, mum yerine o cılız ampul.

Çoğu kişide yanılsama daha ilk dakika dolmadan başlamış. On dakikanın sonunda katılımcıların üçte ikisi kendi yüzünün ciddi biçimde bozulduğunu yazmış. Neredeyse yarısı fantastik, canavarımsı yaratıklar görmüş. Bazıları tanımadıkları bir yüz, yaşlı bir kadın, bir çocuk görmüş. Kedi, domuz, aslan gibi hayvan yüzleri görenler var. Ve katılımcıların onda biri, ölmüş annesinin ya da babasının yüzünü görmüş. Bazıları hem bozulmuş kendi yüzünü hem de canavarı aynı anda görmüş.

Katılımcılara bu sırada ne hissettikleri de sorulmuş. Ellisi de bir tür “başkası” hissi yaşamış: aynadan onlara bakan yüz, onlara yabancı gelmiş. Aynada beliren yeni yüzlerde kendi ifadelerinden farklı, esrarengiz ifadeler görmüşler. O yüzlerin titreştiğini, büzüldüğünü, hatta diş gıcırdattığını söyleyenler var. Gerçi hepsi korkmamış, bazıları olumlu duygular da yaşamış. Ama çoğunun içine, kontrolden çıkmış bir şeyin huzursuzluğu çökmüş.

Peki bunun sebebi ne? İlk akla gelen açıklama, gözün bilinen bir oyunu.

Gözünüzü sabit bir noktaya kilitlediğinizde, çevrede kalan ayrıntılar yavaş yavaş solup kayboluyor. Çünkü görme sistemimiz değişime ayarlı. Kıpırdamayan şeyi önemsiz sayıp siliyor.

Ama bu, işin yalnızca yarısı. Çünkü gönüllüler yalnızca yüzlerinin bir kısmının silindiğini söylememiş. Yeni yüzler de görmüşler.

Bunu anlamak için beynin yüzlerle ilişkisine bakmamız lazım.

Beynimizde yüzlere başka her şeyden çok daha güçlü tepki veren özel bir bölge var.

Bu bölge sayesinde beyin bir yüze baktığında burnu, gözü, ağzı ayrı parçalar olarak değil, bütünlüklü bir şablon olarak görüyor. Yani beynimizde hazır bir yüz şablonu var. Peki yüzdeki bir noktaya uzun süre odaklandığınızda ve odağınızın dışında kalan kısımlar silinmeye başladığında ne oluyor? Beyin şablonu tamamlamak için tahmin yürütmeye başlıyor olabilir mi?

Bugün birçok bilim insanı, beynin dış dünyayı pasif bir şekilde izlemediğini düşünüyor. Beyin sürekli tahmin üretip boşlukları dolduruyor.

Burada bir itirafım var. 2023’te Vision Pro üzerine yaptığım bir videoda felsefeci Andy Clark’ın yeni çıkan kitabını okuduğumu söylemiştim. “Bitince ayrı bir video yaparım” demiştim. O video hâlâ yapılmadı. Bugün borcumun bir kısmını ödeyeyim: kitabın derdi tam olarak bu. Beyin önce tahmin ediyor, gözün getirdiği veri sonra geliyor.

Bölümde anılan video · 2023 Sanal gerçekliğin geleceği, Apple Vision Pro hakkındaki düşüncelerim Videoyu izle, yazısını oku →

Şimdi aynanın karşısına geri dönelim. Loş ışıkta kendimize bakıyoruz. Hem o solma etkisi hem de ışığın azlığı yüzünden gözden beyne giden veri zayıf. Belirsizliği sevmeyen beyin orayı boş bırakmıyor. Eksik kısımları belki de hafızasındaki en baskın duygusal imgelerle tamamlıyor. Hatta baskın duygu korkuysa, yüzün geri kalanını da korkuyla dolduruyor olabilir.

O zaman camın arkasındaki o yabancı, beynimizin loş ışıkta yaptığı bir tamamlama hatası mı?

Bir de şu var: loş ışıkta beyin göz, burun, ağız gibi parçaları tek bir yüze bağlamakta zorlanıyor.

Zayıf bir ışıkta uzun süre bakınca parçalar dağılıyor ve ortaya bozulmuş yüzler çıkıyor. Ama hayvan yüzlerini ve canavarları henüz kimse tam açıklayabilmiş değil. Bir ipucu var yalnız: Fotoğraftaki bir yüze yan gözle uzun uzun baktığınızda da benzer bozulmalar görebilirsiniz. Aynadaki yüz ise hareketlerinizi birebir tekrar ediyor, işin içine beden duygusu da giriyor. Yani bozulan yüz sizin yüzünüz olduğunda, beyin çok daha yaratıcı eklemeler yapabiliyor.

Hayatta bize en tanıdık gelen yüze bile bu kadar kolay yabancılaşabiliyoruz. Üstelik işin bir de psikolojik yanı var. Loş ışıkta kendinize uzun uzun bakmasanız bile, gündelik hayatta aynada gördüğünüz yüzü büyük ölçüde o anki ruh hâliniz kuruyor.

Şöyle bir fikir var: kendi yüzümüzü de başkalarının yüzünü de aynı zihinsel düzenekle algılıyoruz. Başkalarının yüzünü nasıl gördüğümüz, onlara karşı ne hissettiğimizden etkileniyor. Dolayısıyla kendimize karşı beslediğimiz duygular da aynadaki yüzü değiştirebiliyor. Pamuk Prenses’teki kraliçe “Ayna ayna söyle bana” diye sorduğunda aslında aynaya değil kendine soruyor. Aldığı cevap da kendi ruh hâli.

Diyelim keyifsiz bir gününüzde, kendinizden hoşnutsuz bir hâlde aynaya baktınız. Aynadaki yüz sanki sizi küçümsüyormuş gibi bir ifadeye bürünüyor. Siz de karşınızdaki bu suratsız kişiyi görünce daha da kötü hissediyorsunuz. Olumsuz hâliniz karşıdan size geri yansıyınca keyifsizlik bir kısır döngüye dönüşüyor. Bu henüz test edilmemiş bir fikir ama çoğumuza tanıdık geliyor.

Bu keyifsiz bir sabahın hâli. Ama kişi kendinden hiç hoşnut değilse iş çok daha ileri gidebiliyor. Kendiyle barışık olmayanlar aynanın önünde daha çok vakit geçiriyor. Kendilerini beğendikleri için değil. Yüzlerinde kusur aramak için.

Peki aynadaki o yüzün biz olduğunu ilk ne zaman anlıyoruz? Bunu ilk ölçen deney insanlar üzerinde değil, şempanzeler üzerinde yapıldı.

1970’te bir psikolog önce şempanzeleri on gün boyunca aynaya alıştırıyor. Sonra narkozla uyutup kaşlarının üstüne ve kulaklarına kokusuz kırmızı bir boya sürüyor.

Ayna geri geldiğinde şempanzeler parmaklarını doğrudan kendi yüzlerindeki boyaya götürüyor. Yani aynadaki yansımanın kendileri olduğunu anlıyorlar.

Peki bu neden bu kadar önemli? Çünkü aynada kendini tanımak, “ben” diye bir şeyin farkına varmak demek. Fransız psikanalist Jacques Lacan, bebeğin kendini ilk kez bir bütün olarak gördüğü bu ana “ayna evresi” diyor. Bebek ilk aylarında bedenini parçalı, dağınık bir hisler yığını olarak yaşıyor. Ama altı ayla on sekiz ay arasında bir şey değişiyor.

Aynaya bakıyor ve kendini sınırları belli, tek parça bir bütün olarak görmeye başlıyor. İlk kez kendine dışarıdan bakıyor yani.

Lacan’ın anlattığı şeyin, ilginç bir şekilde folklorda da bir karşılığı var, hatırlarsanız. Bebeğe ilk aylarda ayna gösterilmemesi gerektiğini söyleyen inanış. Sanki ayna evresi ta o zamandan sezilmiş gibi.

Üstelik bu evre bebeklikte bitip gitmiyor. Benlik algımız hayatımızın sonuna kadar yansımayla şekillenmeye devam ediyor. Yani ömrümüz boyunca iç dünyamızı, dış yüzümüzle uzlaştırmaya çalışıyoruz.

Freud’u o gece trende şaşırtan şeyin Almancada bir adı var: Doppelgänger.

Kelime “çift yürüyen” demek. Bize tıpatıp benzeyen ama yabancı olan bir şey. Freud’un aynada gördüğü sabahlıklı yaşlı adam mesela. Freud da kendi kendine soruyor: Aynadaki adamdan hoşlanmamam, insanın kendi ikizini tekinsiz bulan çok eski bir tepkinin kalıntısı olabilir mi? Bize uzun zamandır tanıdık olan bir şey bir anda yabancılaşınca ödümüz kopuyor.

Bu arada yıllar önce, 2016’da “Palyaçolardan neden korkarız?” diye bir video yapmıştım. Orada da yolum Freud’un bu makalesine çıkmıştı. Palyaçonun yüzü de tanıdık bir insan yüzü ama bir yeri bozuk. Kocaman bir burun, kıpkırmızı bir dudak. Beynimiz hemen “burada bir terslik var” alarmını çalıyor. Aynadaki yabancı da aynı alarm. Sadece bu sefer bozulan yüz başkasının değil, bizim yüzümüz.

Bölümde anılan video · 2016 Palyaçolardan neden korkarız? Videoyu izle, yazısını oku →

Korku filmi yönetmenleri de bunun farkında. Gerilim sinemasının en sevilen numaralarından biri bu değil mi? Karakter banyodadır. Aynalı ecza dolabının kapağını açıp bir ilaç alır. Kapağı kapattığında arkasında bir siluet belirir. Ya da karakter aynadaki yansımasına bakar ve yansıma bir anda ondan bağımsız bir hareket yapar. Black Swan’da tam olarak bunu görürsünüz. Us filminde ise küçük kız, aynalar labirentinde yansıması sandığı şeyin aslında kendi ikizi olduğunu görür.

Filmler hepimizin biyolojisine işlemiş o ilkel korkuyu harekete geçiriyor: çok tanıdık bir görüntünün bir anda yabancılaşması. Aynalı dolabı kapattığımız o yarım saniyelik boşluğu belki de beynimiz hemen bir korku şablonuyla dolduruyor.

Geceleri aynaya bakmaktan ürken eski halk inanışlarından bu yana teknoloji değişti, camın arkasına sürülen kalay ve cıva yerini gümüşe bıraktı. Ama aynalara yüklediğimiz anlamda hâlâ tekinsiz bir şeyler var. Karşımızda gördüğümüz yansıma, iç dünyamızla hiçbir zaman tam olarak örtüşmüyor.

Bu gece merak ederseniz, odanızın ışıklarını azaltıp Caputo’nun deneyini kendiniz de yapabilirsiniz. Gözlerinizi yüzünüze kilitlediğinizde aynada tam olarak ne göreceğinizi ben söyleyemem. Ama en azından artık bir şeyi biliyorsunuz. Orada gördüğünüz yüz gerçeğin kendisi değil. Zihninizin ve korkularınızın size oynadığı bir oyun olabilir.

Freud o gece aynadaki adamı tanımadı. Ama bir şeyi çok iyi hatırladı: ondan hoşlanmamıştı. Belki de sırası tersti. Önce hoşlanmadı, sonra tanımadı. Bu gece aynaya baktığınızda karşınızdakini tanıyacaksınız, ondan eminim. Peki onu sevecek misiniz?

Kaynaklar (12)