
Paulus Lauters, Melling'e dayalı taşbaskı, Aqueduc de l'Empereur Justinien (1822-1828), Rijksmuseum RP-P-1906-4135 · CC0
Su Akar Yolunu Bulur
Haberlere kayıp diye çıkan bir tarif Süleymaniye’nin duvarında nasıl duruyor olabilir?
"Roma betonunun kayıp sırrı nihayet çözüldü."
Hıı... İki bin yıldır ayakta duran yapılar... bugünkü beton elli yılda, yüz yılda yorulurken... MIT'den bir ekip... kireç... volkanik kül... bazı yapılarda külün yerine kırılmış tuğla, kiremit tozu kullanılmış...
Bir dakika. Kayıp mı?
Kireçle kırık tuğla tozu... Bu "Roma betonu" bayağı bizim Horasan harcı değil mi? Nasıl kayıp oluyor ya bu?
Haberde anlatılanlar aslında doğru. MIT'deki ekip gerçekten çok ilginç bir şey bulmuş, ona bölümün ikinci yarısında geleceğim. Ama şu "kayıp" kelimesi bana çok tuhaf geldi. Çünkü bu harç bu topraklarda hiç kaybolmadı ki. Ayasofya'nın duvarında da var, ondan bin yıl sonra yapılan Süleymaniye'nin duvarında da.
Peki o zaman neden kayıp diyorlar? Bence işin bir kısmı şu: bu harcı yapan ustalar oturup kitap yazmamış. Bilgi ustadan çırağa elden ele geçmiş, bir yere düzgünce yazıldığı pek olmamış.
Bu harcı Türkiye'de genelde Mimar Sinan'ın adıyla birlikte duyarız. Sinan'dan bahsederken kullandığımız dil de biraz, büyük saygıyla söylüyorum, turist rehberi abartılarıyla dolu. "Sırrı hâlâ çözülemedi" deriz, "bunu nasıl hesapladı kimse bilmiyor" deriz. Sanki her şeyi tek başına bilen, büyülü bir adammış gibi anlatırız.
Ama Sinan yüzlerce yapı yaptı. O taşların hepsini kendisi yontmadı herhalde, harcı da kendisi karıştırmadı. Arkasında koca bir teşkilat vardı: onlarca mimar, yüzlerce usta. Biz yalnız birinin adını biliyoruz.
Duvarın arasındaki harcı görmediğimiz gibi o teşkilatı da görmüyoruz yani. Bence Sinan'ın en büyük eseri de bugün aynı durumda, çünkü neredeyse tamamı toprağın altında. Adını belki duymuşsunuzdur: Kırkçeşme.
Peki hiçbir yere yazılmamış bir bilgi bin beş yüz yıl boyunca nasıl yaşar? Ve İstanbul'a dört yüz yıldan fazla su taşımış bir eseri nasıl olur da hiç görmeyiz?
Hikâyeye Roma'dan, hem de bir çeşmeden başlayalım.
Roma'da Trevi Çeşmesi diye bir yer var. Gitmediyseniz bile bir filmde mutlaka görmüşsünüzdür. Hani arkanızı dönüp içine bozuk para atarsanız Roma'ya yeniden geleceğinize inanılan o meşhur çeşme. Önü her gün tıklım tıklım.
Peki o çeşmeden akan su nereden geliyor dersiniz?
İki bin yıl önce yapılmış bir su yolundan. Milattan önce 19 yılında Roma'nın en güçlü adamlarından biri, Marcus Agrippa, şehre su getirmek için bir hat yaptırıyor. Adı Aqua Virgo. Yaklaşık yirmi kilometre uzunluğunda ve neredeyse tamamı yerin altından gidiyor. Sadece şehre girdiği son iki kilometre kadar yerin üstüne çıkıyor.
Agrippa'yı yalnız bu su yolundan tanımayın, Roma'daki Pantheon'un ilk hâlini de o yaptırmıştı. Yıllar önce Pantheon'u anlattığım bir video yapmıştım. Kubbesi bugün hâlâ dünyanın en büyük takviyesiz beton kubbesi. Bu malzemenin neden bu kadar dayandığını ben de o zamandan beri merak ediyorum.
Bu su hattı iki bin yıl boyunca defalarca tamir ediliyor. Bu tamirlerin içinde benim en sevdiğim, Caligula yüzünden yapılanı. Hani tarihe deli imparator diye geçen Caligula. Hattın kemerlerini yıktırıyor, muhtemelen kendine bir amfitiyatro yaptırmak için. Ondan sonra gelen imparator Claudius da o kemerleri temelden yeniden yaptırıyor ve bunu kemerin üstüne yazdırıyor. O yazıt bugün hâlâ Roma'da, yerinde duruyor.
Sonraki yüzyıllarda da tamirler hiç bitmiyor, imparatorlardan sonra bu iş papalara kalıyor. Bugün Trevi'den akan su da hâlâ bu hattın kanallarının bir kısmından geçerek geliyor.
Bu hatların başında duran insanlardan birinin bize bir de raporu kalmış. Agrippa'dan yüz yıl kadar sonra imparator, Frontinus adında bir devlet adamını Roma'nın su işlerinin başına getiriyor. Bugünün Devlet Su İşleri genel müdürü gibi diyebiliriz.
Frontinus göreve geliyor ve bakıyor ki sistem perişan hâlde. Bazı hatlar olması gerekenin çok altında su taşıyor. Önce bütün hatların haritasını çıkartıyor, sonra nereden ne kadar su girip nereye ne kadar ulaştığını ölçmeye başlıyor. Rakamlar bir türlü tutmuyor, arada bir yerde su kayboluyor.
Nereye gidiyormuş biliyor musunuz? Bir kısmını insanlar çalıyor. Hattın geçtiği yerlerdeki tarla sahipleri gizlice delik açıp kendilerine boru bağlamış. İzin alanların bazıları da izin verilenden çok daha kalın borular takmış. Geri kalanı sızıntılardan gidiyor. Frontinus bu konuda epey dertli, çünkü toprağın altındaki bir tünelde sızıntının yerini bulmak çok zor. Su akar yolunu bulur derler ya. Frontinus'a da suyun bulduğu o yolu bulmak düşüyor.
Kanalın başka dertleri de var. Su aktıkça içeride tortu birikiyor, zamanla sertleşip kabuk oluyor ve suyun yolunu daraltıyor. Bir de şunu yazmış: su hatlarının yakınına ağaç dikilmesin, kökleri yapıyı çatlatıyor.
Bin dokuz yüz yıl önce yazılmış bir bakım raporu bu arkadaşlar. Bugün İstanbul'da su işine bakan birine sorsak eminim apayrı şeyler anlatmaz.
Frontinus'un bu iş için elinde bir de ekip var. Agrippa zamanında hatlara bakmak için iki yüz kırk kişilik bir köle ekibi kurulmuş. Claudius bunun yanına dört yüz altmış kişilik ikinci bir ekip eklemiş. İçlerinde hattı yürüyüp kontrol eden bekçiler de var, suyun dağıtımına bakanlar da, sıvacılar da. Yani Agrippa o hattı yaptırırken ona bakacak insanları da ayarlamış.
O sıvacıların kullandığı malzeme neydi peki? Roma'nın su kanallarının içi, su sızdırmasın diye genelde tuğla tozlu bir kireç harcıyla sıvanırmış. Yani bizim Horasan harcı dediğimiz şeyle.
Romalılar suyun altında bile sertleşen bir harç için kirece volkanik kül katıyordu. Kırılıp toz hâline getirilmiş tuğla ve kiremit de aynı işi görüyordu. Bu tarifi Romalılar icat etmedi, Akdeniz'in doğusunda Fenikeliler onlardan önce kullanıyordu. Ama imparatorluğun her köşesine taşıyan Romalılar oldu.
İşin tuhafı, bu tarif Roma'da da hiç saklı değildi. Vitruvius diye bir Romalı mimar, iki bin yıl önce yazdığı kitapta açık açık söylüyor: harcın içine dövülüp elenmiş tuğla katarsanız daha iyi olur. Yani kayıp denen reçete, Roma'nın en meşhur mimarlık kitabında duruyormuş.
Bu harç gittiği yerlerde farklı isimler almış. Araplar buna homra diyor, Hindistan'da surkhi diyorlar. Surkhi kırmızı demek, tuğla tozunun renginden. Bizde ise adı Horasan. Rumlar da kurasani diyor, aynı kelimeyi almışlar.
Neden Horasan peki? Kesin bir cevabı yok, ben bulamadım en azından. Herhalde bu malzemenin Horasan'dan geldiği, ya da en iyisinin oradan geldiği düşünülüyormuş. Horasan işi makbul sayılıyormuş yani.
Peki bu kadar yaygın bir şey nasıl oldu da "kayıp" sayıldı? Batı'da Roma çöktükten sonra kireç harcı kullanılmaya devam etti ama o büyük beton kubbeler, o devasa su yapıları uzun süre bir daha yapılmadı. Çünkü o çapta inşaat yapacak düzen ortada kalmamıştı. Bu tarafta ise iş hiç durmadı. Bizans'ta da, Selçuklu kervansaraylarında da, Osmanlı su kemerlerinde de hep bu harç var.
Ustalar bunu öylece devralıp bırakmamışlar, üstüne de koymuşlar. Mesela İstanbul surlarının harçları incelendiğinde, tuğla tozunun yanında volkanik taş parçaları da çıkıyor.
Yıl 1538. Osmanlı ordusu Boğdan seferinde, bugünkü Moldova taraflarında, Prut nehrinin kıyısında duruyor. Nehrin geçilmesi lazım ama köprü yok. Köprüyü kurma işi kırk sekiz yaşında bir askere düşüyor. Adı Sinan. Sinan nehrin üstüne ahşap bir köprü kuruyor, anlattığına göre de on üç günde bitiriyor.
Peki bir asker neden köprü kuruyor? Sinan, Kayseri'nin Ağırnas köyünden devşirme olarak İstanbul'a gelmiş, yeniçeri olmuş ve yıllarca seferden sefere gitmiş. Önce Belgrad'a, Rodos'a gidiyor, sonra da Kanuni'nin hemen her seferinde var. Ordu bir gölle ya da nehirle karşılaştığında da iş ona düşüyor. Van Gölü'nde gemi yapıyor, Prut'ta köprü kuruyor. Yıllarca bir araziye bakıp "Zemin burayı taşır mı, şu dereyi nereden geçeriz?" diye düşünerek yaşıyor.
Prut'taki köprü o kadar dikkat çekiyor ki Sinan seferden döner dönmez başmimar oluyor.
Başına geçtiği yerin adı Hassa Mimarları Ocağı. Devletin yapım ve tamir işleri buradan yürüyor, camiden su yoluna kadar.
Size bir soru sorayım. Bu ocakta kaç tane maaşlı mimar vardı sizce?
Dönemden döneme değişiyor ama Sinan'ın zamanında on üç ile kırk arası. Ben ilk okuduğumda inanamadım. Balkanlardan Arabistan'a uzanan bir imparatorluğun resmi inşaat işleri, kırkı geçmeyen bir mimar kadrosuyla yürüyor.
Bunu mümkün kılan şey de ocağın kendi düzeni. İçeride çıraklıktan ustalığa kadar dereceler var ve insanlar işin içinde, bir ustanın yanında yetişiyor. Taşradaki mimarları da ocak atıyor, ehliyetlerini de ocaktan alıyorlar. Hatta şehirde biri ev yapacak olsa, yangın çıkmasın diye ocak gerektiğinde ona izin şartı koyuyor.
Ocağın görevleri arasında bir madde daha var: su yollarının ve ana yolların kapanmaması. Yani bu kurum bir yapıyı bitirdikten sonra da o yapının çalışmaya devam etmesinden sorumlu. Sinan da bu ocağın başında neredeyse elli yıl kalıyor.
Yıl 1554. İstanbul büyüyor ama su yetmiyor. Şehrin altında Roma'dan, Bizans'tan kalma su yapıları var ama o eski düzen çoktan bozulmuş. İnsanlar suyu ya kuyudan çekiyor ya da sakalardan alıyor.
Kanuni bu işin Belgrad Ormanı'ndaki suyla çözülmesini istiyor ve iş Sinan'a düşüyor. Sinan gidip ormandaki dereleri tek tek geziyor. Ortaya çıkan plan şu: oradaki derelerin suyunu toplayıp bir hatta birleştirecekler ve İstanbul'a kadar getirecekler. Kollarıyla birlikte elli beş kilometrelik bir hat bu.
Ama herkes bu fikre sıcak bakmıyor. Devrin sadrazamı Rüstem Paşa karşı çıkıyor. Gerekçesi de ilginç: şehre bol su gelirse her yerden İstanbul'a insan akın eder, nüfus artar, şehri doyurmak zorlaşır. Hatta Sinan'ın yanında çalışan bir su uzmanını, Kiriz Nikola'yı hapse attırıyor. Bu ismi bilerek söylüyorum, çünkü Sinan'ı anlatırken yanındakilerin adını genelde hiç anmıyoruz. Kanuni ise geri adım atmıyor, iş devam ediyor.
Şunu da hatırlatayım, bu sistemde pompa falan yok. Suyu yürüten tek şey yerçekimi. Hattın vadilerin ve tepelerin arasından hep hafif bir eğimle aşağı inmesi lazım. Bu eğimin de tam ayarında olması gerekiyor, çünkü az olursa su duruyor, fazla olursa hızlanıp kanalı aşındırıyor.
Üstelik hat bu kadar uzun olunca iş tek bir yerden ilerlemiyor. Farklı vadilerde farklı ekipler çalışıyor, birbirlerini görmüyorlar ve hepsinin aynı eğimi tutturması gerekiyor. Bugün bunu lazerle, uyduyla ölçüyoruz. Onların elinde böyle bir şey yok tabii, ama yine de tutturuyorlar.
Hattın büyük kısmı yerin altından, kapalı galerilerden gidiyor. Bu galeriler elli beş santim eninde, bir metre yetmiş beş santim yüksekliğinde. Yani içinde bir insan yürüyebiliyor ama yan yana iki kişi geçemiyor. Tavanlarında da bakım ve temizlik için belli aralıklarla bacalar var.
Peki bu su nereye gidiyor? Şehirdeki çeşmelere. İlk başta üç yüz kadar çeşmeye su veriyor, sonraki yıllarda bu sayı beş yüz seksene çıkıyor. Sinan'ın bu suyun şehir içindeki dağıtımı için tuttuğu bir defter bile var, adı Tevzi Defteri.
Kırkçeşme adı ise daha eskiden geliyor. Fatih, Bozdoğan Kemeri'nin dibine bir sıra çeşme yaptırmış, halk da oraya Kırkçeşme demiş. Su o çeşmelerin adıyla anılmaya devam etmiş.
Hattın görünen kısımları ise kemerler. Otuz üç tane su kemeri var ve bunların en meşhuru Mağlova.
Mağlova'yı hiç görmediyseniz şöyle anlatayım. Bir vadinin bir yamacından karşı yamacına uzanan, üst üste iki sıra kemerden oluşan kocaman bir taş köprü. İki yüz elli sekiz metre uzunluğunda, temelinden tepesine kırk yedi metre. Aşağı yukarı on altı katlı bir apartman. Suyun aktığı kanal da en tepesinden geçiyor.
Sinan'ın kendi anlattığı kitapta bu kemerin adı Muallak Kemer, yani asılı kemer. Alttan bakınca gerçekten havada asılı duruyormuş gibi görünüyormuş. Bugün o görüntüyü göremiyorsunuz, çünkü vadiye baraj yapıldı ve kemerin alt kısmı suyun altında kaldı.
Mağlova'nın bu kadar konuşulmasının sebebi büyüklüğü ve su kemeri mimarisine kattıkları. Ayaklarına dikkat edin, aşağıda kalın ve yukarı doğru inceliyor. Su kemerlerinde ayakların böyle yamuk kesitli yapılması ilk kez Sinan'la görülüyor. Ayakların içinde de büyük boşluklar bırakılmış, bunlar kemerin kendi ağırlığını hafifletmek için. Bugün bazı yazılarda "kemerlerin Süleymaniyesi" diye anılıyor.
İşin tuhafı, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'da basılan bir gravürde bu kemerin altına "İmparator Justinianus'un su kemeri" yazmışlar. Uzun süre bir Bizans yapısı diye tanıtılmış. Yani Sinan'ın en meşhur kemeri bile bir dönem başkasının adıyla dolaşmış.
İnşaat dokuz yıl sürüyor ve 1563'te bitiyor. Aynı yıl eylülde büyük bir sel geliyor. Mağlova da Ayvad Kemeri de yıkılıyor, Uzunkemer'in on altı gözü gidiyor. Dokuz yıl uğraşılan iş, bitmesinin üzerinden bir yıl geçmeden suların altında kalıyor.
Peki Sinan ne yapıyor dersiniz? Hemen dönüyorum, anlatacağım.
Tekrar hoş geldiniz. Sel olmuş, kemerler yıkılmış. Sinan ne yapıyor? Oturup yeniden yapıyor. 1564'te sistem yeniden çalışmaya başlıyor ve dört yüz yıldan fazla, onarıla onarıla İstanbul'a su taşıyor. Yirminci yüzyılın sonunda bile surların dışındaki galeriler hâlâ su taşıyordu.
Üstelik bu hat, Süleymaniye'den bile pahalıya mal olmuş. Süleymaniye otuz beş milyon akçe, Kırkçeşme elli milyon. Yani Sinan'ın en meşhur camisinden daha pahalı bir iş, bugün çoğumuzun adını bile duymadığı bir su yolu.
Kırkçeşme'nin bu tarihini de büyük ölçüde Sinan'ın kendisinden biliyoruz bu arada. Başta ustaların kitap yazmadığından bahsetmiştim, Sinan da yazmamış. Ama hayatını ve yaptığı işleri yaşlılığında şair arkadaşı Sai Mustafa Çelebi'ye anlatmış, o yazmış.
Bölüm boyunca harçtan bahsettik ama nasıl çalıştığını hiç anlatmadık.
Harç işi bir taşı yakmakla başlıyor. Kireç taşını ocakta yaklaşık dokuz yüz derecede yakıyorsunuz, içindeki karbondioksit çıkıp gidiyor ve elinizde sönmemiş kireç dediğimiz beyaz bir şey kalıyor. Üstüne su döktüğünüzde kaynıyor, fokurduyor. Çok tehlikeli bir iş bu arada, çünkü ortaya çıkan şey çok yakıcı, neredeyse lavabo açıcı gibi.
O macunu duvara sürdüğünüzde ise çok yavaş bir şey oluyor. Kireç havadaki karbondioksiti geri emmeye başlıyor ve yıllar içinde yavaş yavaş yeniden taşa dönüşüyor. Yakıp toz ettiğiniz taş, duvarın içinde bir daha taş oluyor yani.
Yalnız burada bir sorun var. Kirecin bu şekilde sertleşmesi için havaya ihtiyacı var. Kalın bir duvarın içinde ya da suyun altında bu havayı bulamıyor. Bir bina ya da sarnıç yapacaksanız sadece kireçle olmuyor.
Tuğla tozu tam burada işe yarıyor. Kil fırında pişerken yapısı değişiyor ve kireçle tepkimeye girebilir hâle geliyor. Bunu kirece kattığınızda harç duvarın içinde de suyun altında da sertleşebiliyor.
Yalnız kilin bu özelliği kazanması için doğru sıcaklıkta pişmesi gerekiyor. Fazla pişirirseniz camlaşıyor ve yine işe yaramıyor. Bu yüzden ustalar harca her tuğlayı katmıyor. Bugün yapılan analizler, Horasan harcındaki tuğla tozunun özellikle seçildiğini, kubbelerde kullanılan tuğlalardan farklı olduğunu gösteriyor.
Peki MIT'deki ekip bu harcın içinde ne buldu da haber "kayıp sır çözüldü" diye çıktı?
Roma betonunu kırıp içine bakınca beyaz, kireçli küçük topaklar görüyorsunuz. Uzun süre bunlara işçilik kusuru gözüyle bakılmış: ya harç iyi karıştırılmamış ya da kireç kötü pişirilmiş. Antik insanlar beton karıştırmaktan bile acizlermiş, vah vah, gibi bir tepki.
2023'te MIT'deki ekip bu topaklara yeniden bakıyor ve bambaşka bir şey buluyor. Romalılar kireci sönmemiş hâliyle, kuru karışımın içine atıyormuş. Su eklendiğinde karışım ısınıyor ve içinde o küçük kireç topakları kalıyor. Kimse bunu beklemiyormuş, çünkü az önce bahsettiğim Vitruvius'un kitabı hep kirecin önce suyla söndürülüp sonra karıştırıldığı şeklinde okunmuş. Ekibe göre ya ustalar sahada başka türlü yapıyordu ya da biz Vitruvius'u yüzyıllardır yanlış okuyoruz.
Neyse, peki bu topaklar ne işe yarıyor? Betonda bir çatlak açıldığında içine su sızıyor. Su akar yolunu bulur ya, burada da çatlağı buluyor. Ama oraya ulaşınca kireci çözüyor, kireç çatlağın içinde yeniden kristalleşiyor ve çatlağı kapatıyor. Beton kendi çatlağını kendisi tamir ediyor yani. 2025'in sonunda da Pompeii'de yarım kalmış bir inşaatta, karıştırılmayı bekleyen bir malzeme yığınının içinde bu sönmemiş kireç parçalarını bulmuşlar.
Yani yıllarca işçilik hatası denen şey, meğer betonun kendini tamir etmesini sağlayan şeymiş. Ben buna bayıldım.
Bir şey daha var. Bugünkü restorasyon ilkesi de harcın taştan daha yumuşak olmasını istiyor. İlk duyduğunuzda tuhaf geliyor ama mantığı şu. Duvar zamanla oynar, zemin oturur. Bu hareketle bir yer çatlayacaksa harç çatlasın istiyorsunuz, çünkü harcı kazıyıp yenisini sürmek kolay. Taşın kendisi çatlarsa iş çok daha zor. Kireç harcı zaten doğası gereği yumuşak, yani eski duvarlar bu işi kendiliğinden yapıyor.
Ama bir harcın ne kadar dayanacağını yalnız kimyası belirlemiyor. Kırkçeşme dört yüz yıl çalıştıysa, o galerilere yüzyıllar boyunca girip çıkan insanlar sayesinde.
Çünkü kanal kendi kendine temiz kalmıyor. Su aktıkça duvarlarda tortu birikiyor, yıllar geçtikçe bu tabaka kalınlaşıyor ve kanal daralıyor. Arada toprak sızıyor, ağaç kökleri giriyor. Frontinus'un Roma'da yazdığı dertlerin aynısı.
Bu işi yapanlara Osmanlı'da su yolcu deniyor. Bacalardan inip galeriyi temizliyorlar, çatlayan yeri sıvıyorlar. Ayrı bir meslek bu: bölükbaşısı, ustası, kalfası, çırağı var, padişahtan beratla atanıyorlar.
Bir de şu var. Osmanlı'da büyük yapıların arkasında genelde bir vakıf olurdu. Yapıya dükkânlar, araziler bağlanır ve onların geliri o yapının bakımına giderdi. Kırkçeşme'nin suyu da bir vakıf suyu olarak getiriliyor. Yani bir yapı yapılırken, onu yüzyıllar boyunca ayakta tutacak paranın nereden geleceği de baştan düşünülmüş oluyordu.
Peki bu su yolcuların bir tanesinin bile adını biliyor muyuz? Ben bulamadım. Sinan'ın adını herkes biliyor, Mağlova'nın adını da az çok biliyoruz. Su yolcuların ise adlarını bilmiyoruz ama köylerini biliyoruz. Mesela Kâğıthane'nin su yollarının bakımı on bir köye verilmiş, bunlara su yolcu köyleri deniyor. Kimi Müslüman köyü, kimi Hristiyan köyü. Dört yüz yıl boyunca o galerilere inip suyun akmasını sağlayan insanların kendi adları ise hiçbir yerde geçmiyor.
Bunun da bir sebebi var aslında. Su yolcu işini iyi yaptığında ne oluyor? Hiçbir şey olmuyor, su akmaya devam ediyor. Kimse de akan suyun arkasında kim var diye düşünmüyor. Bunun bir adı bile var, hazırlık paradoksu diyorlar. Bir önlem ne kadar iyi işlerse, sanki hiç gerek yokmuş gibi görünüyor.
Bugün de böyle değil mi? Kombinin yıllık bakımını hiç aksatmadıysanız kombiniz büyük ihtimalle hiç bozulmamıştır. Sonra bir gün o faturaya bakıp "Ben bu parayı niye veriyorum?" dersiniz. Şirketlerde de tasarruf yapılacağı zaman ilk kesilen şeylerden biri bakım oluyor. Çünkü bakımı kestiğinizde uzun süre hiçbir şey olmuyor. Sorun yıllar sonra çıkıyor, çıktığında da kimse onu o eski karara bağlamıyor.
Yalnız bu bölümden "eskiler her şeyi daha iyi biliyormuş" gibi bir sonuç da çıkmasın. Kireç harcıyla gökdelen yapamazsınız. Bugünkü şehirleri çimento ve çelik olmadan kuramazdık. Benim derdim daha çok bizim nereye baktığımızla ilgili.
Trevi'nin önünde bugün de binlerce kişi arkasını dönüp suya bozuk para atıyor. O suyu oraya getiren yirmi kilometrelik tüneli ise düşünen pek yok.
Kırkçeşme de biraz böyle. Mağlova'nın fotoğrafları her yerde ama arkasındaki elli beş kilometreyi pek bilen yok. Sinan'ın Süleymaniye'sini, Selimiye'sini herkes bilir. İstanbul'a dört yüz yıldan uzun süre su taşıyan bu hat ise bence onun en büyük işi ve büyük kısmını hiçbirimiz hiç görmeyeceğiz.
Kırkçeşme'nin galerilerinin bir kısmı bugün hâlâ Belgrad Ormanı'nın altında duruyor. O taş koridorların duvarlarında da bu harç var. Bir kısmını Sinan'ın ekibi sürmüş, bir kısmını da sonraki dört yüz yıl boyunca bacalardan inip çatlakları sıvayan su yolcular. Hangi parçayı kimin sürdüğünü bugün kimse bilmiyor tabii.
Hiçbir yere yazılmamış bir bilgi bin beş yüz yıl nasıl yaşar? Bence cevabı bölüm boyunca karşımıza çıktı. Bu bilgiyi kuşaklar boyunca bir ustanın yanında yetişip sonra işi kendi çırağına öğreten insanlar taşımış.
Bu yüzden o habere "kayıp" denmesine hâlâ takılıyorum. Kayıp denen şey hep buradaymış. Süleymaniye'nin duvarında, her gün önünden geçtiğimiz binalarda duruyormuş. Sadece biz pek dönüp bakmamışız.
Kaynaklar (16)
- Seymour vd., Hot mixing: Mechanistic insights into the durability of ancient Roman concrete (Science Advances, 2023)
- Riddles in ancient Roman concrete (MIT News, 2023)
- Pompeii offers insights into ancient Roman building technology (MIT News, 2025)
- Pompeii'de yarım kalmış inşaattan sıcak karıştırma kanıtı (Nature Communications, 2025)
- Aqua Virgo (Wikipedia)
- Pantheon'un Gizemli Gözü (Barış Özcan, YouTube)
- Frontinus, De aquaeductu urbis Romae, I. kitap (Latince metin)
- Frontinus, De aquaeductu urbis Romae, II. kitap (Latince metin)
- Vitruvius, De architectura, II. kitap (Latince metin)
- Selçuk Mülayim, Sinan (TDV İslâm Ansiklopedisi)
- Kazım Çeçen, Kırkçeşme Suları (TDV İslâm Ansiklopedisi)
- Moğlova Kemeri (TDV İslâm Ansiklopedisi)
- Mağlova Kemeri (Mimar Sinan ve Su, Sinan Genim)
- Paulus Lauters, Aqueduc de l'Empereur Justinien, taşbaskı (Rijksmuseum)
- Suyolcu (TDV İslâm Ansiklopedisi)
- Preparedness paradox (Wikipedia)