01 Nis 2018 ·Teknoloji ·1.668 kelime

Facebook’u silelim mi?

Facebook’u silelim mi?
YouTube'da izle →

(WIRED Mart 2018 dergisinin kapağını göstererek) Bu dayak yemiş gibi görünen arkadaş Mark Zuckerberg. Facebook’un kurucusu ve CEO’su. Peki teknoloji kültürünün en önemli dergilerinden birinin kapağında niye böyle gösterildi? Çünkü 2016 Mart ayından beri yani tam 2 yıldır dünyanın bu en büyük sosyal medya gemisinde delikler açılıyor. Üstelik dergideki bu uzun makaleye deliklerin en büyüğünü yazamadılar, çünkü çok yeni açıldı bu delik. Peki gemi batacak mı? Biz de Facebook’u silelim mi? Şimdi koltuklarınıza yaslanın, çünkü içinde ABD’deki başkanlık seçimlerinden Trump’a, “Fake news” yani yalan habercilikten psikografik yöntemlerle ileri propaganda tekniklerine kadar pek çok konunun yer aldığı karmaşık bir teknolojik hikaye sizi bekliyor.

BÖLÜM
Algoritmaya emanet

Facebook’u her açtığınızda onun algoritması tarafından size özel bir zaman çizgisi bir timeline oluşturuluyor. Bunun nasıl oluşturulduğunu yani işin püf noktasını tabiki bilmiyoruz. O şirketin en gizli formülü. Ama 2016’nın Mart ayında yani gemideki ilk deliklerden biri açıldığında şunu öğrenmiş olduk: aslında burada çıkan haber nitelikli paylaşımlar sadece algoritma tarafından seçilmiyormuş. Facebook’un New York’ta kurduğu bir departmanda çalışan 25 kişilik deneyimli bir gazeteci kadro, basında çıkan haberleri seçerek algoritmaya yardımcı oluyormuş. Editöryal bir kadronun içerik kalitesini arttırmak amacıyla böyle bir şey yapmasında bir problem görmeyebiliriz. Sonuçta kendimizi tümüyle yapay zekaya emanet etmek için daha erken. Problem şu: bu işlemi yapan gazetecilerin neredeyse tamamı liberal (yani “sol kanat” diyorlar burada) ve bu kişiler ABD seçim kampanyası sırasında Clinton’u destekliyorlardı. İşin kötüsü Facebook trendlerinde çıkacak haberleri seçerken de kendi görüşlerine yakın olanları daha çok tercih etmişler. Bir çeşit havuz medyasına dönüşmüş “trending topics.” İşte başka bir gazeteci bunu ortaya çıkarınca Facebook özür üstüne özür diledi ve o departmanı kapatıp başındaki gazeteciyi de anında işten attı. Sonra da karşıt görüşteki Trump destekçisi muhafazakarları Facebook’un silikon vadisindeki merkezine davet edip onların gönlünü almaya çalıştı. ABD’de kıyı bölgeler ve büyük şehirler genellikle liberaldir. Silikon Vadisi’ndeki teknoloji şirketlerinin de gerek çalışanları gerekse de kurucuları çoğunlukla aynı görüştedir. Muhafazakarlar teknolojiden daha uzak sektörlerde varlık gösterirler. Yani Zuckerberg bu fiyaskoyu tatlıya bağlayabilmek için gönüllü olarak kendi hasmının truva atını surlarından içeriye sokup bir de platformun nasıl çalıştığıyla ilgili bilgilendirdi. Artık tüm haberler insan eli değmeden algoritmalara emanet trendlere girecekti.

O anda Facebook’u ziyaret eden muhafazakarlardan oluşan o 17 kişilik heyetin yüzündeki aydınlanmayı hayal edebiliyorum. Sistemi çözmüş olmalılar. Çünkü 8 ay sonra destekledikleri Trump’ın ABD başkanı olmasını sağladılar. Bu seçim sonucuna sadece ABD’liler değil tüm dünya şaşırdı. Hatta Mark Zuckerberg “pretty crazy” dedi -bu arada onun da yüzünde bir aydınlanma olduğuna eminim, sebebini videonun sonunda açıklayacağım- “bak sen şu işe, oldukça çılgın.” Zira Trump’ın bu zaferinde en büyük etkenlerden birinin Facebook’ta yayınlanan “fake news” yani yalan haberler olduğu düşünülüyor.

Peki bu haberler nasıl yayınlandı? 2017’nin Eylül ayında Facebook bir Rus sermaye grubunun ABD’li oyverenlere yönelik 3000 tane reklam yayınladığını açıkladı. 2017’nin Ekim ayında Jonathan Albright adında bir araştırmacı toplam 6 farklı Rus kaynağının yayınladığı propaganda amaçlı haberlerin Facebook’ta 340 milyon kez paylaşıldığını tespit etti. 325 milyonluk ABD’nin nüfusundan fazla. Hatta Rusların Facebook üzerindeki bu etkisi HBO’da yayınlanan Silikon Vadisi dizisinin jeneriğine bile yansıdı. Bu arada 2014’de Emmy ödüllerine de aday olan bu 3 boyutlu izometrik videonun tasarımcısı İstanbul’da yaşayan Mehmet Kızılay’dır ama bugünkü konumuz jenerik tasarımı değil. Toplum tasarımı. Bir sosyal medya platformu kullanılarak toplum mühendisliği yapılabilir mi? Yapılabilirse nasıl? Tabiki bilgiyle.

ABD’de yaşayan 50 milyon Facebook kullanıcısının tüm bilgileri onların izni alınmaksızın Trump’ın seçim kampanyasında kullanılmış. Ürkütücü değil mi? En az kediniz olmamasına rağmen Facebook yüklü telefonunuzun yanında kedi mamasından bahsedince karşınıza kedi maması reklamı çıkması kadar ürkütücü. Black Mirror dizisi seviyesinde ürkütücü.

Gerçekten bundan sonra anlatacaklarım rahatlıkla bir Black Mirror - Kara Ayna dizisi bölümü olabilir. Başrollerinde de Bond filmlerinde gördüğümüze benzer bir zengin şirket patronu var.


  1. BÖLÜM
    Analizin dibi


2016’ya geri dönelim. Burası New York. Sahneye çıkan Alexander Nix büyük verinin gücü ve psikografik hakkında etkileyici bir sunum yapıyor. Metodolojisini anlatırken davranış biliminden söz ediyor. Verdiği örnek çarpıcı. Bir plaja insanların girmemesi için yasak tabelası koyarsanız insanlar bu yasağı delmeye çalışırlar diyor. Onun yerine köpekbalığı var tabelası koyarsanız kimse girmeye kalkmaz. Bir başka saptaması da günümüzde iletişimin sadece demografi ve geography (coğrafya) bilgileri üzerinden yapılması. Örneğin bir seçim kampanyasını yürütenler belli bir yöredeki insanları yaşlarına, etnik kimliklerine ve cinsiyetlerine göre ayırıp mesajlarını buna göre hazırlıyorlar. Oysa bu buzdağının sadece görünen kısmı. Toplumu bundan çok daha detaylı analiz edip mesajları da buna göre hazırlamak gerekir. Demografik ve jeografik bir analiz yetmez bize psikografik bilgi lazım, insanların kişilik analizine ihtiyacımız var diyor Cambridge Analytica şirketinin başkanı. Oy verirken bu insanların kararlarını ne belirliyor? Karakterinin zayıf ve güçlü olduğu tarafları ne? Yeni deneyimlere açık mı kapalı mı? Planlı mı değil mi? Dışa mı yoksa içe mi dönük? Kaygı durumu ne? İyi de bu kadar çok ve derinlemesine bilgiyi nereden bilecekler? Diye düşünüyorsunuz değil mi? İpucu veriyorum, şu anda onu kullanıyorsunuz, ya da o sizi kullanıyor: İnternet. Peki internette bu tür bilgileri elde edebileceğiniz insan ilişkileri konusundaki en büyük veritabanı hangisi? 2 milyar nüfusuyla dünyanın en büyük sanal ülkesi haline gelen Facebook. Son yıllarda adeta internetin ve insanların işletim sistemi haline geldi. Orada yaptığımız her şey, -tıpkı diğer web servisleri ve sosyal medya mecralarında olduğu gibi- kaydediliyor. Arkadaşlarımızla olan ilişkimiz, beğenilerimiz, takip ettiklerimiz, zaman çizgimizi kaydırma hızımız ve hangi videoda ne kadar vakit geçirdiğimize kadar biriktiriliyor. İnanılmaz büyüklükte bir veriden söz ediyoruz zaten o yüzden big data yani büyük veri deniyor buna. Mesele bu dağ gibi biriken verinin içinde madencilik yapıp altına yani anlamlı bilgiye ulaşabilmek. İşte psikografik alanında geliştirdikleri bir (OCEAN yani okyanus adlı) bir metodolojiyle artık bunu başardıklarını büyük bir gururla anlatıyor Alexander Nix.

Hatta ABD’de seçimlerde bunu nasıl kullandıklarına dair bir örnek de veriyor. Anayasanın bir maddesine ilişkin mesajınızı vermek istiyorsanız belli bir kitleye duygular üzerinden erişmelisiniz, mesela onlara verecekleri kararın korkutucu sonuçlarını göstermelisiniz, ama başka bir gruba da geleneklerden yola çıkarak bir mesaj hazırlamalısınız diyor. Bunlar reklam dünyasında yıllardır uygulanan teknikler; reklamlar sayesinde neredeyse Ramazan’da iftarı gazlı içecekle açmak gerektiğine bile inanacağız yakında. Gülmeyin, çünkü yılbaşında Noel babanın kırmızıları çekip hediye dağıttığına inandırdılar Batıda. Ama bu taktikler bugüne kadar hep çok büyük kitlelerin çok yüzeysel özellikleri üzerinden uygulanmıştı. Şimdiyse teknoloji sayesinde tek tek kişilerin analizi yapılabiliyor. Her kişi hakkında ne kadar bilgiye sahip olduklarını da söylüyor Bay Nix: ABD’deki her yetişkin hakkında 4-5 bin civarında veri noktasına sahibiz. Eşinizi tanıyor musunuz diye bir yarışma var ya. İşte şu anda sadece Facebook %95 doğrulukla sizi eşinizden ya da annenizden daha iyi tanıyor.  

Şimdi sahnedeki bu havalı arkadaşı bir de iş toplantısında görelim mi? Bir gazeteci potansiyel bir müşteri kılığına girerek Sri Lanka’da yapılacak seçim kampanyası için bu şirketle irtibata geçiyor. 4 aylık görüşmelerin neticesinde büyük patronla bir yemek organize ediyorlar. Seçimde yarışan diğer rakipler için nasıl bir strateji uygulayacaklarını o toplantıda şöyle anlatıyor.

Zengin bir geliştiriciyi göndeririz. Adaya yüklü bir miktar para teklifinde bulunur. Karşılığında arazi ister mesela. Tüm bunları gizli kameralarla kaydederiz. Adayın yüzünü kapatıp videolarını internete koyarız. Adayın evine bazı kızlar göndeririz. Bu konuda geçmişte pek çok şey yaptık.

Söyleyince kulağa ürkütücü geldiğini biliyorum ama bunlar doğru olması gereken şeyler değil yeter ki onlar (yani seçmenler) inansın.

Bu taktikleri daha önce ABD’de, Afrika’da Kenya’da, Meksika’da, Malezya’da uyguladıklarını ve başarılı olduklarını söylüyorlar.

2013-2017 arasında Kenya’da çalıştık. Tüm partinin iki kez kurumsal marka çalışmasını yaptık. Partinin manifestosunu, tüm konuşmalarını yazdık. Kampanyanın bütün parçalarını biz sahneye koyduk.

Tüm bunları yaparken propaganda olduğunu hissettirmemek gerekiyor. Çünkü hissedilirse o zaman bunları oraya kim koydu sorusu akla gelir.

Bir seçim kampanyasını gerçekler üzerine kurgulayamazsınız, çünkü her şey aslında duygularla alakalıdır.

Arkadaşlar şu anda bir film değil gizli kamera çekimlerini izliyorsunuz.

İnsanlardan bilgi almanın en temel yöntemi onların korkuları ve umutlarıdır. Bunlar çoğu zaman söylenmeyen, hatta bilincine bile varılmayan şeylerdir. Bizim işimiz kovayı bu insan kuyusunun içine daldırmaktır.


  1. BÖLÜM
    Okyanustan korkma


Kara aynadan yansıyan korku diye bir video yapmıştım geçen yıl. Black Mirror dizisinin çok çarpıcı bir bölümünü analiz etmiştim. En güçlü askeri silahtan bahsediyordu o bölümde.

Cambridge Analytica şirketi aslında başka büyük bir gruba bağlı. SCL Gruba. Bu grubun şu anda yayında olan web sitesine girince ne yazıyor biliyor musunuz?

SCL Grubu dünya çapında hükümetlere ve askeri organizasyonlara veri, analiz ve strateji sağlar. 25 yıldan uzun bir süredir 60’tan fazla ülkede toplumsal değişim ve savunma amacıyla davranışsal değişim programları uygulamıştır.

İşte Black Mirror’daki MASS yani Mass Media artık sosyal medya. Hayatın garip bir cilvesini size göstereyim mi? Black Mirror dizisi Netflix’ten önce nerede yayınlanıyordu biliyor musunuz? Channel 4’da. Yani Cambridge Analytica’nın maskesini düşüren o nefis araştırmacı gazeteciliği yapan Channel 4 kanalında.

Gerçekle kurgunun birbirine karıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Cambridge Analytica sosyal medyanın en güçlü kalesi kabul edilen Facebook’tan 50 milyon kişinin bilgisini kullanarak seçim sonuçlarını etkileyecek stratejiler geliştiriyor. Şimdilik Black Mirror’daki gibi bu 50 milyon kişinin gözüne bir cihaz takamıyor belki ama her telefonunu açtığında onun korkularını ya da umutlarını harekete geçirecek mesajlar görmesini sağlıyor. Üstelik bunu yaparken propaganda değilmiş gibi davranıyor. Manipüle ediyor. Siz interneti kullandığınızı zannederken o sizi kullanıyor. Plaja girmemeniz için size yasaktır tabelası göstermiyor, burada köpekbalığı var deyip korkutuyor.

Böylesine büyük bir manipülasyona alet olduğu ve 50 milyon kişinin verisine sahip çıkamadığı için #deleteFacebook Facebook’u sil hareketi başladı. Hatta eleştiri dalgasına Elon Musk da katılınca Serdar adamsan Space X’in Facebook sayfasını sil dedi. Elon Musk’da sildirdi. Peki bu çözüm mü? Sonuçta şirketinin başarılarını büyük bir keyifle Instagram’da paylaşmaya devam ediyor. Facebook sadece bir tabela. Beğenmiyorsanız siz de silin tabi. Ama çözüm bu değil. Şimdi şu kapağa bir daha bakalım. Facebook’un kurucusunun gizliden gizliye 2020’deki başkanlık seçimlerine hazırlık yaptığını biliyor muydunuz? Ne de olsa kendisinin elinde 50 milyon kişinin değil 2 milyar insanın bilgisi var. Bu kapağa, bu tabelaya bir de böyle bakın.

Sadece Facebook mu sizden bir şeyler topluyor zannediyorsunuz? İnstagram kime ait? Peki ya WhatsApp? Google’da yaptığınız aramalar kaydedilmiyor mu? YouTube’da size nasıl izlemeniz için yeni videolar öneriliyor? Tüm hesaplarımızı silip bilgisayarları çöpe mi atalım?

İnternet çağındayız. Yani bilgi çağında. Bilgi en önemli güç. O yüzden artık herkes bilginin peşinde. Siz de öyle olmalısınız. Etik kaygıları kaybetmeden, size inandırılmak istenen şeylerle dikkatinizi dağıtmadan, gerçek bilginin peşinden koşmalısınız. Eğer bunu yapmayı başarırsanız karşınıza hangi tabela çıkarsa çıksın onun üstündeki yazının doğruluğunu sorgulayabilirsiniz. Belki de suda köpekbalığı filan yok. Sadece birileri uydurdukları yalanlarla sizin gözünüzü korkutup o okyanusa “gerçek bilgi okyanusu”na dalmanıza engel olmaya çalışıyor.