Bir Rüya Kaç Füze Eder?
111 Hz ·Bölüm 241

Bir Rüya Kaç Füze Eder?

"Roketlerim mükemmel çalıştı, sadece yanlış gezegeni vurdular." Barutun icadından beri, siyah dumanında ölüm yerine yıldızları görenler de oldu. Bu bölümde, ilk roketçilerin trajik hayatlarını; ve uzaya çıkabilmek için yaptıkları bazen kanlı pazarlıkları konuşacağız.

22 Haziran 2026 ·32 dk ·2.668 kelime
0:00

Hezarfen’in hikayesini hepimiz biliriz değil mi? Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, kanatlarıyla Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçan. Ama Seyahatname’nin sayfalarında, gözü daha yükseklerde olan bir Çelebi daha var. Lâgarî Hasan Çelebi.

Bugün hikayemize 1633 yılının İstanbul’unda, Sarayburnu’nda başlıyoruz. Dönemin padişahı Sultan 4. Murad’ın kızı Kaya Sultan doğmuş; şehir günlerdir ayakta, şenlikler düzenleniyor. Her yerde cambazlar, havai fişekler, dansçılar… Fakat o kalabalığın içinde, elinde barut fıçılarıyla dolaşan, kimsenin ne yapmaya çalıştığını tam anlayamadığı çılgın bir adam var.

Evliya Çelebi’nin anlattığına göre Lâgarî, kendi elleriyle ürettiği, yedi kollu ve tam elli okka barut macunuyla doldurulmuş ilkel bir roket inşa etmiş. Şenlik gecesi, padişahın gözü önünde bu roketin ortasındaki kafese biniyor. Yardımcıları meşaleleriyle barut fitillerini ateşlemeden hemen önce, 4. Murat’a biraz esprili bir söz söylüyor.

"Padişahım, seni Hüda'ya ısmarladım, İsa Nebi ile konuşmaya gidiyorum!"

Fitiller ateşleniyor. Dev bir duman bulutu ve gürültüyle birlikte Lâgarî, gökyüzüne doğru fırlatılıyor. Deniz yüzeyinden yüzlerce metre yukarıya yükseliyor. Barut bittiğinde ise, önceden hazırladığı geniş kanatları açarak Boğaz’ın sularına hafif bir iniş yapıyor. Hatta denizden yüzerek tekrar padişahın huzuruna çıkıp, "Padişahım, İsa Nebi sana selam söyledi!" diyerek yine şakaya başlıyor.

Bu çılgın cesaret sadece bizim topraklarımıza da özel değilmiş. Dünyanın öbür ucunda, rivayete göre aynı yüzyıllarda, Çin’de yaşayan Wan Hu adında bir memurun da benzer bir derdi varmış. Wan Hu, yıldızlara ulaşmayı kafaya koymuş. Kendine iki büyük uçurtma bağlayıp, arkasına ise kırk yedi adet havai fişek sabitlediği özel bir sandalye yaptırmış.

En şık ipeklerini giymiş, sandalyesine oturmuş ve emrindeki hizmetkarlara fitilleri ateşlemelerini emretmiş. Hizmetkarlar korkarak da olsa meşaleleri uzatmışlar.

Kulakları sağır eden bir patlama, etrafı saran yoğun bir kara duman… Duman yavaşça dağıldığında ise ne sandalye varmış ortada ne de Wan Hu. Sadece boş bir zemin ve havada uçuşan küller.

Şimdi hemen kendimizi kaptırmayalım arkadaşlar. Bugün modern tarihçiler hem Lâgarî’nin hem de Wan Hu’nun hikayelerinin muhtemelen efsane olduğunu söylüyorlar. Çünkü biri için tek kaynak Seyahatname, diğeri içinse 19. yüzyıl Avrupalıların aktardığı rivayetler. O dönemdeki barutun gücü ve aerodinamik gerçekler bize bu iki hikayenin de aslında pek mümkün olmadığını söylüyor. Kuvvetli ihtimalle Wan Hu da Lâgarî de göğe uçmadı.

Ama burada bence asıl dikkatimizi çekmesi gereken şey bu hikayelerin tarihsel gerçekliği değil. Biz insanlar, barutu icat ettiğimiz o ilk andan itibaren, gücünü sadece birbirimizi yok etmek için kullanmadık. Kafamızı yukarı kaldırdık. Barutun o yıkıcı ateşinde bile yukarılara, o bilinmez boşluğa gitmenin bir yolunu aradık.

Peki, neden? Neden ölümü bile göze alarak kendimizi bir ateşli silaha bağlayıp gökyüzüne çıkmak, hatta onun sınırlarını da aşıp yükselmek istiyoruz? Acaba bu yıldızlara ulaşma rüyasını gerçekleştirmenin tek yolu ölümcül silahlar her zaman böyle ölümcül silahlar olmak zorunda mı?

Bugün, uzaya çıkma yolculuğunun arkasındaki hayalperestlerin, ve onların ilginç ve bazen de trajik hikayelerini konuşacağız.

Şimdi efsaneleri, uçurtmaları ve barut fıçılarını bir kenara bırakalım. Roketçiliğin rivayetlerden, şarlatanlıktan çıkıp gerçek bir bilime dönüştüğü zamanlara, o ilk dönemlere gidiyoruz.

İlk durağımız, 19. yüzyılın sonlarında, Rusya’nın ücra bir köşesindeki Kaluga kasabası. Karşımızda, çocukken geçirdiği kızıl hastalığı yüzünden neredeyse tamamen sağır kalmış, kendi içine kapanmış bir lise matematik öğretmeni var: Konstantin Tsiolkovsky.

Konstantin Tsiolkovsky; roket denklemini kâğıt üzerinde ispatlayan sağır öğretmen
Konstantin Tsiolkovsky; roket denklemini kâğıt üzerinde ispatlayan sağır öğretmenWikimedia Commons · Public domain

Tsiolkovsky, komşularının söylediğine göre kendi kendine konuşan, kulübesinde tuhaf icatlarla uğraşan çatlak bir ihtiyar adamcağız. Ama o kulübenin içinde, ne bir laboratuvarı ne de bütçesi olan bu adam bir şeyi fark etti. İnsanlığın kaderini değiştirecek derecede önemli bir şeyi: Dünyanın yerçekiminden kurtulmanın mümkün olduğunu. Havayla çalışan motorlar, pervaneler uzayda çalışamazdı, çünkü uzay kocaman bir boşluktu. O zaman geriye tek bir çare kalıyordu. Kendi kütlesini, yani taşıdığı yakıtı, arkasından çok büyük bir hızla fırlatarak ilerleyen roketler.

Tsiolkovsky oturdu, çalıştı, hesapladı, yazdı, çizdi ve en sonunda kendi adıyla anılan "Roket Denklemi"ni icat etti.

Uzayda ne kadar hızlanmak istiyorsan, arkandan fırlattığın gazın hızı o kadar yüksek olmalı. Ve o fırlatacağın gazı da yanında taşımak zorundasın. Yani uzaya bir gram yük göndermek için, tonlarca yakıtı da beraberinde kaldırmak ve o yakıtı taşımak için daha da fazla yakıt eklemek zorundasın. O yüzden çok kademeli, üstünde küçük bir yük olan, altı yüzlerce ton sıvı yakıt dolu bir araç inşa edilmeli.

Tsiolkovsky daha ortada tek bir roket bile yokken, uzaya gitmenin yolunu kağıt üzerinde ispatlamıştı. Ama tabiki kimse onu uzun süre ciddiye almadı.

Tam o esnada Atlas Okyanusu’nun öbür tarafında bağımsız olarak aynı sonuca varan, üstelik bu hayali eyleme döken başka bir yalnız adam daha vardı.

1926 yılında Amerikalı profesör Robert Goddard, insanlık tarihinin ilk sıvı oksijen ve benzinle çalışan roketini fırlattı. Roket sadece iki buçuk saniye uçtu ve topu topu 12 metre yükseldi. Ama bu, havacılık tarihi için Wright Kardeşler'in ilk uçuşu kadar tarihi bir andı.

Robert Goddard; ilk sıvı yakıtlı roketin mucidi, NYT'nin alay ettiği fizikçi
Robert Goddard; ilk sıvı yakıtlı roketin mucidi, NYT'nin alay ettiği fizikçiWikimedia Commons · Public domain

Goddard bu başarıya ulaşmadan önce, 1920 yılında, “Aşırı Yüksekliklere Ulaşmak İçin Bir Yöntem” adıyla bir makale yayımlamıştı. Bu makalede roketlerin bir gün Ay’a bile ulaşabileceğini matematiksel olarak anlatıyordu.

Peki ne oldu dersiniz? Dünya onu alkışladı mı?

Hayır! Gazeteler, Goddard ile adeta dalga geçti. Hatta New York Times aynen şu kelimeleri kullandı: "Goddard, liselerde öğretilen temel fizik bilgisinden bile yoksun görünüyor."

İnanabiliyor musunuz? New York Times, Newton’ın üçüncü yasasını, yani "her etkiye karşı eşit ve zıt bir tepki vardır" ilkesini tamamen yanlış yorumlamıştı. Roket, arkasındaki havayı iterek ilerler zannediyorlardı. Bir kayıkçının kürekle suyu itmesi gibi. Halbuki roketin havayla hiçbir işi yoktur. Kendi içindeki gazı dışarı fırlattığı için, o fırlatmanın yarattığı tepkiyle ters yöne gider. Hatta uzay boşluğunda, hava sürtünmesi olmadığı için çok daha hızlı gider! Ama o dönemki toplumun gözünde roketçilik, ucuz bilim kurgu dergilerinin, çizgi roman okurlarının ve şarlatanların işiydi. Safsataydı yani.

Bazıları Goddard’a deli muamelesi yapıyordu ama hakkını yemeyelim onun destekçileri de vardı. Atlantik’i ilk defa uçarak geçen efsanevi pilot Charles Lindbergh, ve havacılığa büyük yatırımlar yapan zengin Guggenheim ailesi, bu hayale ikna olmuştu. Tarihin bir tesadüfüyle, destekçilerin arasında bir isim daha vardı. Yıllar sonra Ay’a ayak basacak ikinci kişi Buzz Aldrin’in babası, Edwin Aldrin Senior. Acaba finanse ettiği roketlere bir gün bizzat kendi oğlunun bineceğini hayal edebilir miydi?

Bu küçük grup, Goddard’a deneylerini devam ettirebilmesi için cüzi bir fon sağladı. Daha çok fon arayışıyla, projelerini büyütebilmek için Goddard Amerikan ordusunun kapısını çaldı, ve dedi ki: "Bakın, bunlardan çok güçlü füzeler, askeri silahlar olur." Ama Amerikan ordusu da bu bilim kurgucunun yüzüne bakmadı.

İşte ordunun yüz vermediği o dönemde, Guggenheim ailesinin maddi desteğiyle Caltech’de GALCIT adında bir laboratuvar kuruldu. Bu laboratuvarın başında ise, havacılık dünyasının dâhilerinden, Macar asıllı Theodore von Kármán vardı.

Von Kármán, atmosferin nerede bittiğini ve uzay sınırının nerede başladığını bilimsel olarak hesaplayan ilk insandı. Bugün uzayın resmi sınırı kabul edilen 100 kilometre yüksekliğe onun anısına "Kármán Hattı" diyoruz. Von Kármán, Avrupa’da yükselen Nazizm tehlikesini erkenden sezip Amerika’ya kaçmış vizyoner bir beyindi.

Ve onun kurduğu bu laboratuvarda, kendilerine "Suicide Squad", yani “İntihar Timi” diyen bir grup genç roketçi türemişti. Laboratuvarı defalarca havaya uçurdukları için bu adı almışlardı. Bu ekibin en parlak, en eksantrik yıldızı ise Jack Parsons’tı.

Parsons çok ilginç bir karakter. Gündüzleri kimya eğitimi almamış dahi bir bilim insanı olarak roket yakıtlarında çığır açıyordu. Geceleri ise evinde gizli okült tarikatlara ayin düzenliyor, mistik ritüellerle uzay çağını başlatacağına inanıyordu. Hatta 1946'da, Scientology’nin kurucusu L. Ron Hubbard tarafından dolandırılarak her şeyini kaybetti.

Amerika’da roketçilik, işte böyle vizyonerlerin, zengin hamilerin ve dışlanmış çılgınların elinde, devletten bağımsız bir laboratuvar köşesinde büyümeye çalışıyordu. Çünkü Amerika hâlâ bu teknolojiyi bir çocuk oyuncağı olarak görüyordu.

Ama von Kármán’ın arkasına bile bakmadan kaçtığı o topraklarda durum çok farklıydı. Onun öngördüğü o kara bulutlar, Avrupa’nın üzerini tamamen kaplamıştı. Ve o karanlığın liderleri, Amerikalıların "çizgi roman oyuncağı" dediği bu cihazlara çoktan gözlerini dikmişti.

Kısa bir molanın ardından onlara bakacağız. Rüyalarını gerçekleştirmek için şeytanla bile masaya oturanların ülkesine, Almanya’ya gideceğiz.

Şimdi okyanusun bu yakasına, Avrupa’nın tam kalbine, o dönem küllerinden yeniden doğmaya çalışan Weimar Almanyası’na geçiyoruz. Hatırlarsanız az önce Amerika'da Goddard’ın yalnızlığından, uğradığı haksızlıklardan bahsetmiştik.

Aynı yıllarda Almanya’da da benzer bir kaderi paylaşan bir başka adam vardı: Hermann Oberth.

Oberth, tıpkı Tsiolkovsky ve Goddard gibi roket biliminin büyük babalarından biri kabul edilir bugün. 1922 yılında uzay yolculuğu ve roket tasarımı üzerine yazdığı doktora tezi, profesörleri tarafından "tamamen fantezi dünyasından ibaret ve ütopik" bulunarak reddedilmişti. Oberth buna o kadar sinirlenmişti ki, "Çoğunuzdan daha büyük bir bilim insanı olduğumu kanıtlayacağım, doktora unvanı olmadan da yaşayabilirim" diyerek akademiyi terk etti.

Parasını cebinden vererek, reddedilen tezini bir kitap olarak bastırdı. Ve bu reddedilen tezini, yazdığı makaleleri kapış kapış okuyan gençler buldu.

O yıllarda Jules Verne’in romanlarıyla büyüyen, sinemalarda ilk bilimkurgu filmlerini izleyen heyecanlı bir grup genç, Berlin’de bir araya gelmişti. Kendilerine “Uzay Yolculuğu İçin Dernek” dediler. Bu gençler mühendislik öğrencileriydi, amatörlerdi. Berlin’in terk edilmiş arazilerinde, harçlıklarıyla aldıkları malzemelerle ilkel sondaj roketi denemeleri yapıyorlardı. Akıllarındaki tek şey bir gün yıldızlara ulaşmaktı.

İşte bu gençlerin içinde sivrilen bir üniversite öğrencisi vardı: Wernher von Braun.

Von Braun, asil bir Alman ailesinin oğluydu. Babası bakanlık yapmış bir barondu. Ailesinin ondan beklentisi hukuk okuması, aile mülklerini yönetmesi, asil bir diplomat olmasıydı. Ama von Braun, Hermann Oberth’in kitaplarını okuduğu an büyülenmişti. Ailesinin tüm beklentilerini, soyluluk unvanlarını elinin tersiyle itti. Hayattaki umursadığı tek şey roketler ve uzaydı artık.

Wernher von Braun; rüyasına paranın kimden geldiğini sormadan tutundu
Wernher von Braun; rüyasına paranın kimden geldiğini sormadan tutunduWikimedia Commons · Public domain

Peki sonra ne oldu? 1933 yılında Nazi rejimi başa geçti. Ordu, Versay Antlaşması’nın getirdiği kısıtlamaları delmek için gizli bir silah arayışındaydı. Klasik toplar yasaklanmıştı ama anlaşma metninde “roket" kelimesi geçmiyordu. Naziler bu boşluğu fark ettiler ve çöplükte roket uçuran gençlerin kapısını çaldılar. Onlara, Avrupa’yı ateşe verecek füzeler yapmaları karşılığında hayal bile edemeyecekleri imkanlar teklif ettiler.

Derneğin üyelerinden bazıları için bu bir tür şeytanla anlaşmaydı ve düşünülemezdi. Keşif ve bilim hayalleri bir silaha dönüşmemeliydi. Şanslıları sadece kenara itildi, veya iltica etti. Şanssızları ise Gestapo tarafından tutuklandı ve hapiste can verdi.

Ama Oberth ve özellikle Von Braun’un tepkisi farklıydı. Von Braun, rüyasına o kadar aşıktı, uzaya çıkmayı o kadar çok istiyordu ki, paranın kimden geldiğini ve o roketlerin ucuna ne takılacağını önemsemedi. Onun için yıldızlara gittiği sürece her yol mübahtı. Ya da en azından kendini böyle avutmayı seçti.

Alman devleti fona boğdu onları. Baltık Denizi adalarında, Peenemünde adında gizli bir askeri üs kuruldu. Ama rüya, çok hızlı bir şekilde kabusa dönüştü. Üretime geçme baskısı altında, laboratuvarlarda yaşanan korkunç patlamalarda birçok kişi feci şekilde can verdi. Hatta Oberth’in kızı İlse de, bu patlamalardan birinde yanarak hayatını kaybetti.

Üzerlerindeki baskı her geçen gün artıyordu. SS lideri Heinrich Himmler, bizzat Peenemünde’ye gelerek von Braun’u tehdit etti, onu kontrolü altına almak için Gestapo ajanlarını üsse yerleştirdi. Von Braun’un ensesinde boza pişiriyor, "Ya resmen SS üniformasını giyer ve Partiye katılırsın, ya da bu projeyi sabote ettiğin gerekçesiyle seni zindana atarım" diyordu. Bu şekilde von Braun 1937de resmi olarak Nazi partisine katıldı.

Ve bu karanlık ortaklığın sonucunda tarihin ilk balistik füzesi doğdu. V2, yani İntikam Silahı İki. V2, teknik olarak bir mühendislik harikasıydı. Saatte 5000 kilometrenin üzerinde bir hızla, atmosferi delip uzay sınırına çıkan, radarlara yakalanmadan Londra’yı vurabilen dehşet verici bir silahtı. İşin daha da trajik bir kısmı vardı. V2 füzeleri, düştüğü yerlerde öldürdüğü insan sayısından çok daha fazlasını, yeraltı tünellerinde, toplama kamplarındaki esirleri acımasızca çalıştırarak, yani üretilirken öldürdü. İnsanlığın uzay rüyası, on binlerce insanın kanıyla lekeleniyordu.

Roketlerin Londra’ya atılması üzerine von Braun sonradan “Roketlerim kusursuz çalıştı, yalnızca yanlış gezegene indiler” diyecekti. Bunu hangi duyguyla söylediğini bilemiyoruz. Acımasız bir bilim insanının korkunç bir şakası mı, yoksa çıktığı yoldan dönemeyen bir adamın vicdanını bastırma çabası mı?

1945'te savaş bitti. Von Braun ve sadık mühendis ekibi, Nazilerin kaybedeceğini anlayınca gizli belgeleri yanlarına alarak Amerikalılara stratejik bir şekilde teslim oldular. Amerika, bu mühendislerin tecrübesini Sovyetlere kaptırmak istemiyordu. Operation Paperclip adı verilen gizli bir operasyonla, von Braun ve yüzlerce Alman mühendis, geçmişleri temizlenerek, gizlice Amerika’ya kaçırıldı.

Ancak von Braun Amerika’da umduğunu bulamayacaktı. Uzun yıllar derin bir şüpheyle izlendi, dışlandı, Teksas’ta, Alabama’da askeri üslere kapatıldı. "Bırakın uzay roketleri yapalım" diye yalvardı yıllarca, ama Washington’da tık yoktu. Amerikalılar, bu Almanların hem Nazi geçmişlerinden rahatsız oluyorlardı hem de hala uzay uçuşlarını bir çizgi roman fantezisi olarak görüyorlardı. Uzaya çıkmak yerine Amerikan ordusu, V2 füzesini alıp geliştirerek üstüne bir nükleer başlık takmayı seçti, ve adını Redstone yaptı. Uzay rüyası, yeni bir dünya savaşının nükleer tehdidi altında tekrar eziliyordu.

Peki, bu sırada Demir Perde’nin arkasında, Sovyet Rusya’da ne oluyordu dersiniz?

Ruslar da savaşın sonunda Almanya’dan bazı mühendisleri ve kalıntıları toplamışlardı. Von Braun’un esas ekibi topluca Amerika’ya kaçtığı için, ellerinde çok isim yoktu. Ama kısa süre sonra o Almanları da tamamen dışlayıp ülkelerine geri gönderdiler. Çünkü Sovyetlerin elinde, von Braun’un asıl rakibi olacak, ismi uzun yıllar boyunca devlet sırrı olarak saklanan gizli bir başmühendis vardı.

1931de Sovyetlerin ilk büyük roketçilik derneği olan GIRD’i kuran Sergei Korolev’in hikayesi, von Braun’unkinin neredeyse tam zıddıydı arkadaşlar. Von Braun, zengin laboratuvarlarda, SS üniformalarıyla lüks içinde çalışırken, Korolev, Stalin’in tasfiye döneminde Sibirya’nın meşhur Gulag kamplarına sürülmüştü. Kolyma altın madenlerinde aç kalmış, iskorbütten dişlerini kaybetmiş, çenesi kırılmış bir adamdı. Ölümün kıyısından dönmüştü.

Savaş sonrası roketlerin önemi anlaşılınca hapisten çıkarıldı ve Sovyet uzay programının başına getirildi. Korolev, yaşadığı tüm zulme rağmen içindeki uzay aşkını hiç kaybetmemişti. 1957 yılında, dünyanın ilk kıtalararası balistik füzesi olan R-7'yi inşa etmeyi başardı. Ama R-7 çok kötü bir balistik füzeydi. Çünkü generallerin haberi yoktu ama, Korolev’in derdi başkaydı. Ve bir fırsatla, o füzenin ucuna sadece bir nükleer bomba değil, bu sefer küçücük bir metal küre yerleştirdi. Sputnik.

Sputnik olabilecek en basit uyduydu. Sadece radyo üzerinden bipleyen bir küreydi. Ama yörüngeye atıldığında, Amerika bu şokla adeta felç olmuştu. Hatta buna sonradan “Sputnik Şoku” dediler. Pentagon, Beyaz Saray, tüm Amerikan halkı dehşet içindeydi, çünkü Sovyetler sanki kafalarının üzerindeki uzay boşluğunu ele geçirmişti. Sovyetler, Amerikalılara “Saklanacak yeriniz kalmadı” diyordu adeta. Korolev durmadı; hemen ardından uzaya ilk canlıyı, Moskova sokağında buldukları bir köpek olan Laika’yı gönderdi. Uzaya gönderdikleri hayvanların dönmeyeceğini biliyorlardı, ama zavallı Laika’yı kimse düşünmedi. Birkaç yıl sonra ise Yuri Gagarin’i dünya yörüngesine oturtarak Amerika’ya en büyük darbeyi vurdu.

İşte bu panik hali, Amerika’daki tüm dengeleri değiştirdi. Washington, yıllardır askeri üslerde çürümeye terk ettiği o eski Nazi mühendisine, Wernher von Braun’a koştu. Ne pahasına olursa olsun, bu milli utançtan kurtarmalıydı onları.

Von Braun aradığı fırsatı nihayet bulmuştu. Her zaman hayal ettiği gibi, o Redstone füzesini aldı ve ucuna insan taşıyacak bir kapsül oturttu. İçine de astronot Alan Shepard geçti.

Ve o balistik füze, Alan Shepard’ı von Kármán çizgisinin ötesine, uzay boşluğuna fırlatırken; von Braun hayatının en büyük rüyasını sonunda gerçekleştirdiğini biliyordu. Bir ömürlük çalışmadan sonra sonunda roketleri gerçek amacı için kullanılmış, bir insanı uzaya göndermişti. Ama o fırlatma rampasından yükselen alevlerin arkasında, hala Londra’da ve toplama kamplarında ölen binlerce kişinin dumanı tütüyordu.

Hikayenin geri kalanını daha iyi biliyoruz arkadaşlar. Apollo 11 ile Ay’a ayak basılma anını, uzay mekiklerini, Uluslararası Uzay İstasyonu’nu, bugün artık roketleri dikey olarak Dünya’ya indiren SpaceX’i ve bizi tekrar Dünya’nın ötesine taşımaya hazırlanan Artemis görevlerini… Bunlar insanlığın ortak hafızasının parlak ve büyüleyici sayfaları.

Ama o sayfaların satır aralarındaki gerçeği de örtbas edemeyiz. En başta sorduğumuz o soruya geri dönelim: Nasıl oldu da bir zamanlar fizik bilmez şarlatanların işi, bir lise öğretmeninin kaçık fantezisi olarak görülen roket bilimi, bu kadar büyük bir teknolojik kırılmaya dönüştü?

Çünkü o hayalperestler, rüyalarını kanatlandırmak için namlunun gölgesine sığınmak zorunda kaldılar. Belki "şeytanın kesesinden beslenmek" ağır bir tabir, ama hayallerini finanse etmek için yeryüzünü yok edebilecek askeri bütçelere el uzattılar. O belgesellerini hayranlıkla izlediğimiz uzay yarışı, aslında propagandayla üstü örtülmüş bir nükleer füze yarışından başka bir şey değildi. Aya gitme yolculuğu, aslında "Benim kıtalararası füzem seninkinden daha güçlü" demenin en kibar, en diplomatik yolu olarak başlamıştı.

Ama o kanlı temellerin üzerinde yükselen uzay çağı daha farklı bir yere doğru evrildi. Ticari uydular dünyayı birbirine bağladı, eski düşmanlar Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yan yana çalıştı ve bugün Artemis gibi projelerle uzay artık bir savaş meydanı olmaktan çıkıp insanlığın ortak keşif alanına dönüşmeye çalışıyor.

Mesela en son ne zaman GPS olmadan araba kullandınız? O GPS uyduları da füzeler hedefini daha kolay bulsun diye geliştirilmişti. Bu teknolojileri köklerinden ayırıp bizim hayatımıza yararlı kılmak için binlerce insan çalıştı. Sayelerinde teknoloji, o karanlık geçmişini yavaş yavaş üzerinden atmaya çalışıyor diyebiliriz.

Budistler neden nilüfer çiçeğini sembol olarak kullanır, biliyor musunuz? Çamurlu suda büyümesine rağmen temiz ve güzel olduğu için. Bugün hala bu ideal için çalışan insanlar var.

Rüyalarının peşinden gitmek için her şeye gözünü karartan von Braun’ları unutmadığımız gibi; o karanlık rejimlere silah üretmeyi reddeden, zihinlerini yıkımın emrine vermektense zindanlarda, sürgünlerde veya tamamen unutulmuş bir şekilde yoksulluk içinde ölmeyi seçen o onurlu bilim insanlarını da unutmamak zorundayız. Çünkü bazen bir rüyayı gerçekleştirmek kadar, o rüyanın kirletilmesine izin vermemek de büyük bir kahramanlıktır.

Yine de daha pozitif bir noktada bırakayım sizi. Apollo 11 Ay’a ayak bastığından ertesi gün, New York Times’daki dev manşetinin arkasında, ikinci sayfanın küçük bir köşesinde, zorla yazılmış gibi bir tekzip yazısı vardı. Gazete, Robert Goddard’dan özür diliyordu.

Kaynaklar (8)