
Ses Tonunun İktidarı
Sesimizin tonu ne söylediğimizden daha mı önemli? Mikrofonun icadı siyasette neyi değiştirdi? Margaret Thatcher başbakan seçilmek için sesini neden kalınlaştırdı? 111 Hz'in bu bölümünde konuşma şeklimizin ve tonumuzun sosyal konumumuz üzerindeki etkisini irdeliyoruz.
Merhaba arkadaşlar. Nasılsınız? Sesim nasıl? İyi geliyor mu? Herkes beni duyabiliyor mu? Harika! Bugün sizinle çok ilginç bir konuyu konuşacağız. Kognitif nörobilimin en büyük bilmecesi nedir biliyor musunuz? Dış dünyadaki fiziksel dalgalar ile zihnimizin inşa ettiği gerçeklik arasındaki o devasa uçurum! Güven, otorite ve ikna... Hepsi nöronlarımızın milisaniyeler içinde verdiği bir karardır. Beni duyabiliyorsunuz değil mi orada? .. Ya da durun bir saniye.
Evet böyle daha iyi oldu sanırım. Yeniden merhaba arkadaşlar. Az önce anlattıklarımı takip edebilidiniz mi? Biraz zor olmuş olabilir çünkü uzağınızda kaldım. Sesimi duyurmak için size bağırmam gerekti. Dinlemesi pek hoş olmamış olabilir.
Belki sıkıldınız. Belki de dinlediniz ama pek önemsemediniz. Belki de kelimelerin mantığını kavrayabildiniz ama beyninizin arkalarında bir yerde “bu adam niye bana bağırıyor” diye bir stres hissi oluştu. Muhtemelen biraz daha böyle devam etsem programı dinlemeye veya izlemeye devam etmeyecektiniz, yanılıyor muyum?
Peki benim masada olmam ile uzakta olmam arasındaki fark ne? Söylediğim şeyler aynı. Ama uzaktayken, sanki sesim aynı etkiyi yaratmıyor değil mi? Belki normaldeki kadar güven vermiyor. Konuya pek hakimmişim gibi duyulmuyor. Biraz panik duygusu uyandırmış bile olabilir.
Böyle çok daha iyi.
Peki ben mikrofondan uzaklaşınca ne oldu? Aslında çok basit. Benim sesimin frekansı değişti. Ama bu değişimin etkisi gördüğünüz gibi hiç azımsanacak bir şey değil. Benim ağzımdan çıkan bir cümle sizde güven duygusu da uyandırabilir..
..sizi alarma da geçirebilir.
Üstelik cümlenin ne olduğunun hiç bir önemi yok. Önemli olan benim onu nasıl tonladığım.
O zaman bugün, girişimden de tahmin ettiğiniz üzere ne söylediğimize değil nasıl söylediğimize odaklanacağız arkadaşlar.
Aslında bölüme mikrofonun uzağında başlamamın bir sebebi var. Çünkü bu önümde gördüğünüz icat, dünya siyasetinde çok önemli bir yere sahip.
Mikrofon icat edilmeden önce, bir siyasetçi veya ülke liderinin kitlelere hitap etmek için yapabileceği tek bir şey vardı: Bağırmak. Julius Sezar'dan tutun, Abraham Lincoln'e kadar herkes, arka sıradakilere sesini duyurabilmek için ciğerlerini yırtarcasına bağırıyordu. Bağırmak dediğimiz şey de tahmin edersiniz, ses tellerini epey zorlayan bir şey. Sesimizi uzağa taşımak için, ses tellerinin altındaki hava basıncını artırmamız gerekiyor. Bu da ses tellerinin sıkıca gerilmesine yol açıyor ve sesimizin normal frekansını otomatik olarak yükseltiyor. Yani sesin daha tiz, zorlanmış ve neredeyse cırtlak çıkmasına neden oluyor.
Abraham Lincoln ve Amerikan İç Savaşı konusunda uzman tarihçi Harold Holzer, Lincoln’un kalabalıklara hitap ederkenki sesini “tiz, ince ve neredeyse gıcırtılı” olarak tanımlamış. Hatta Lincoln’un konuşmalarının başlarında insanların onu biraz yadırgadığını, onu dinlemenin biraz rahatsız edici olduğunu söylemiş. Fakat Lincoln iyi bir konuşmacı olduğu için, konuşma temposunu bu tiz ses tonunu dengeleyecek şekilde ayarlıyor ve bir süre sonra dinleyicilerinin güvenini kazanıyormuş.
Konuşmasını yavaşlatarak, tek tek, ölçülü ve düşük bir tempoda konuşarak konuya hakim olduğunu gösteriyor, ve bağırmasının bir heyecan veya panik belirtisi olmadığını hissettiriyormuş yani.
Fakat 1920’lerde şerit mikrofonun icat edilmesiyle, siyasetçiler ve halk arasında çok daha samimi bir ilişki kurulmuş. Bu teknolojiyi ilk değerlendirenlerden biri de 32. Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt.
Roosevelt 1930’larda “Fireside Chats” isimli bir radyo yayını başlatmış. “Şömine başında sohbetler” diye çevirebileceğimiz samimi bir isim tercih edilmiş. Çünkü bu yayın, başkanın halkla yakınlaşmasına hizmet ediyormuş.
Bu program tarihte önemli çünkü ilk kez bir ülke lideri devasa bir salonda bağırmak yerine mikrofonun karşısına oturmuş ve günlük konuşma tonunda konuşmuş.
Amerikan halkı da Roosevelt’in anlattıklarını bir propaganda gibi değil, evlerindeki samimi bir misafiri dinler gibi dinlemişler.
Şimdi eğer iki Amerikan başkanının ses tonları arasında bir karşılaştırma yaparsak, Lincoln çıplak sesle 200-300 Hz aralığında bir frekansta konuşmak zorundayken, Roosevelt mikrofon karşısında ses tellerini dilediğince gevşek tutarak 100-120 Hz aralığında konuşuyor. Yani Lincoln’den neredeyse bir oktav aşağıdan.
Bu frekans değişikliğini sayısal olarak duymak bize pek bir şey ifade etmiyor olabilir ama emin olun dinleyici için çok şey fark ediyor.
İngiliz sosyolog ve gazeteci Anne Karpf, The Human Voice isimli kitabında tam da bu konuyu, yani bağırmanın siyasal akustiğini analiz etmiş. Ve demiş ki, yüksek perdeden konuşmak, konuşmacıyı maksimum akciğer kapasitesini kullanmaya zorlar. Evrimsel biyolojiye göre, böyle bir konuşmayı dinleyen birisi, bunu bir saldırganlık ve tehdit gösterisi olarak algılıyor. Karpf’a göre bağırmak zaten doğası gereği mekansal bir mesafe yaratıyor. Çünkü bağırma eylemi zaten yalnızca fiziksel uzaklığı aşmak için var.
Amerikalı sosyolog Richard Sennett da, The Fall of Public Man kitabında 20. yüzyıl öncesi kamusal konuşmalarla ilgili benzer bir gözlemde bulunmuş. Mikrofonun icadından önce kamusal konuşmaların tiyatral ve mesafeli olmak zorunda olduğunu anlatıyor.
Siyasi liderler bağırmak ve abartılı jestler yapmak durumunda kaldıkları için, dinleyicilere kendilerini hiyerarşik olarak daha aşağıda hissettiriyorlarmış. Mikrofon sayesinde siyasi hitabet bir savaş çığlığı olmaktan çıkıp, kişisel ve samimi bir sohbete dönüşmüş anlayacağınız.
O zaman şimdi şu frekans meselesine geri dönelim. Bağıran, tiz bir sesin agresifliğindense, alçak perdeden, tok bir sesin dinleyene daha çok güven verdiği siyasetçiler tarafından anlaşılmış. Bir çok politik lider de Roosevelt’in 100-120 Hz aralığındaki gündelik ses tonunu kullanarak benzer bir samimiyeti yakalamayı başarmış diyebiliriz. Fakat tarih sahnesine yeni bir ses tonu katıldığında işler biraz karmaşıklaşıyor.
İngiltere’nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher, siyasete ilk girdiğinde seçmenler ses tonunu fazla tiz, telaşlı ve Thatcher’ın basın danışmanının deyişiyle “evcil” bulmuşlardı. Bunun en basit sebebi tahmin edersiniz ki kadın sesinin genellikle erkeklere göre daha yüksek bir frekansta, yani ortalama 200 Hz civarında titreşmesi. Halkın bir siyasetçiden duymaya alışık olmadığı bu ses tonuna, Thatcher’ın danışmanları tarafından hemen müdahale edilmiş.
BBC’ye göre Thatcher seçimler sürecinde bir vokal koçundan ses eğitimi almış ve sesi tam 60 Hz aşağı çekilerek, daha otoriter bir tona büründürülmüş.
Anne Karpf kitabında Margaret Thatcher’ın, muhtemelen modern dönemdeki tüm politikacılar arasındaki en belirgin ses değişimini gerçekleştirdiğini söylüyor. Thatcher’ın seçim kampanyasında çalışan Tim Bell, siyasetçinin göğsünün en üst kısmından konuşmasının büyük bir sorun olduğunu belirtmiş. Hatta demiş ki “İlk zamanlarda bir okul müdiresini andıran, hafif üstenci ve biraz da azarlayan bir ses tonuna sahipti. Bu, çoktan geride kalmış 1950'lerden kalma bir sesti."
Şimdi Tim Bell’in “1950’lerden kalma ses” derken ne demek istediğini biraz açalım isterseniz. Kadınların ses tonuyla ilgili bu kalıplaşmış algılar aslında çok basit biyolojik bir gerçeğe dayanıyor. Thatcher’ın göğsünün üst kısmından konuşması aslında erkek ve kadın konuşma biçimleri arasındaki temel bir farkın sonucu.
Westminster Üniversitesi’nde profesör ve araştırmacı yazar Sally Feldman, Thatcher’ın bu ses değişimi konusunda bir makale yazmış. Feldman’a göre kamuoyunun zihninde öteden beri kadın sesiyle ilişkilendirilmiş bazı nitelikler var. Ve danışmanları Thatcher’ın konuşma tarzından tam olarak da bunu temizlemeye çalışıyorlar.
Genel olarak erkekler konuşurken karınlarından, yani diyaframdan nefes alırken, kadınlar göğüsten nefes alarak, seslerini daha üst bir frekans aralığına sıkıştırmaya meyilliymiş. Bu frekanstayken de ses tonunu çeşitlendirmek ve kontrol etmek epey zor. İngiltere’nin ünlü vokal koçu Kristin Linklater’a göre, tiz bir ses, güçlü bir duyguyla birleştiğinde kulak tırmalayıcı ve cırtlak bir tona bürünür ve dinleyiciyi rahatsız eder. Halbuki pes ve derin bir ses, daha zengin tınılara sahiptir, kontrollüdür ve otorite hissini daha kolay aktarır.
Şimdi, fizyolojik olarak erkeklerin sesi kadınlardan daha pestir. Ama “erkek sesi daha otoriter” diyip konuyu burada kapatamıyoruz arkadaşlar. Çünkü 60’lı ve 70’li yıllarda çok ilginç bir şey oldu. Kadınların ses frekansları kademeli olarak aşağı inmeye başladı.
Avusturalya’da yapılan bir araştırmada 1945’ten günümüze kadar 18-25 yaş arası kadınların ses tonları analiz edilmiş. Araştırmacılar günümüzde yapılan kayıtları, 1945’te ve 1990’da yapılan kayıtlarla karşılaştırdığında ne sonuç almışlar biliyor musunuz? Kadınların gündelik konuşmadaki temel frekansı 50 yıllık süreçte tam 23 Hz aşağı düşmüş.
Bu az bir düşüş değil arkadaşlar. İnsan kulağıyla net bir şekilde hissedilebilen, belirgin bir fark. Bakın:
229 Hz’den..
206 Hz’e düşmüş.
Siz de hissettiniz değil mi?
Avusturalya’da yapılan bu deney İsveç, ABD ve Kanada’da da aynı sonuçları vermiş. Yani günümüzde kadınlar annelerine ve anneannelerine göre daha pes bir tonda konuşuyor. BBC’ye göre bu değişim kadınların iş hayatına katılmasıyla başlamış. Kadınlar toplumda daha etkin ve ön planda roller üstlenmeye başladıkça daha pes bir ses tonu benimsemişler. Peki bunun sebebi ne?
Amerika’da bu konuyu araştıran bir grup psikoloji profesörü, ses değişiminin otorite kurmak adına içgüdüsel yapıldığını düşünüyor. Araştırmacılardan biri olan Profesör Joey Cheng, deneyleri sonucunda, insanların sosyal statülerini dışarıya sinyallemek için ses perdelerini düşürdüğünü fark etmiş. Üstelik bunun doğada da oldukça yaygın bir taktik olduğunu ekliyor.
Pek çok primat, kavga anlarında ses perdelerini alçaltırlarmış. Bu yolla karşı tarafa savaşmaya ve kaynaklarını korumaya hazır olduklarını - yani statülerini kabul ettirmek istediklerini - gösterirlermiş.
Gerçekten ses tonumuzdaki ufak bir değişiklik bu kadar büyük bir fark yaratabilir mi? Toplumdaki yerimiz, sözcüklerimizden çok ses frekansımızla mı alakalı?
Şimdi burada isterseniz kısa bir ara verelim. Dönüşte ses tonundan niye bu kadar etkilendiğimizi araştıralım biraz.
Smithsonian Enstitüsü’nden evrimsel biyolog ve biyoakustik uzmanı Eugene Morton, 1977 yılında hayvan dünyasındaki ses iletişimini inceleyerek tarihe geçecek bir kural ortaya koymuş. Bu kurala göre; düşük frekanslı sesler büyük vücut cüssesini, saldırganlığı ve baskınlığı simgelerken, yüksek frekanslı sesler küçük boyutu, boyun eğmeyi veya stresi sinyalliyor.
Morton bunun biyolojik açıklamasını da yapmış. İnsanlarda ve memelilerde, düşük ses perdesi daha büyük bir gırtlağın ve daha uzun bir ses yolunun göstergesi.
Ses yolu dediğimiz şey ses tellerimizden yukarıya doğru uzanan yol.
Sesin buradaki yankılanışına rezonans frekansı diyoruz. Bu yankılanma sesin boyutunu, rengini ve gövdesini oluşturuyor. Düşük bir rezonans frekansı, sesin daha uzun ve geniş bir borudan geçtiği hissini yaratıyor. Ve Morton’a göre beynimiz bunu 'devasa bir göğüs ve uzun bir boyun' olarak kodluyor.
Eugene Morton evrimsel olarak bu kodun artık insanların bilinçaltına işlemiş olduğunu öne sürüyor. Yani biz artık pes sesleri daha büyük bir cüsseyle, daha düşük stres seviyesiyle ve daha önemlisi yüksek bir sosyal statüyle eşleştiriyoruz.
Şimdi tam buradan siyasi liderler konusuna geri dönebiliriz bence. Çünkü Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, deneklere çeşitli siyasi liderlerin sesleri farklı tonlarda dinletilmiş. Ve daha pes ses tonuna sahip liderlerin daha baskın ve çekici algılandığı ortaya çıkmış. Buna karşılık daha yüksek frekansta, yani tiz konuşanlar ise boyun eğen ama daha iyi niyetli, daha sevecen kişiler olarak görülmüş.
Ama tabi diğer memelilerden farklı olarak, bizi ikna etmek için artık sadece düşük bir ses frekansı yeterli değil. Çünkü biz yalnızca ses çıkarmıyoruz, kelimelerle anlaşıyoruz. Ve bir kelimeyi söylemenin bin tür yolu var.
Araştırmayı yürüten Doktor Rosario Signorello, liderleri ikna edici kılan unsurun sadece ses frekansı değil, aynı zamanda doğru tonlama olduğunu da eklemiş. Signorello’ya göre bir siyasetçinin başarısı, sesini manipüle etme yeteneğinde yatıyor. Yani dinleyicinin beklentisine göre, sesine özel vurgular, tonlamalar veya farklı karakteristik özellikler katan bir konuşmacı, otomatik olarak daha karizmatik algılanıyormuş.
Peki bu özel vurgular, tonlamalar neden bu kadar etkili? Çünkü insan beyninin çok ilginç bir algılama sistemi var arkadaşlar. Öyle ki, siz şu an benim ağzımdan çıkan kelimeleri algılamadan önce, benim vurgumu, tonlamamı, konuşma melodimi algılıyorsunuz.
VE BEN ÖNEMSİZ BİR ŞEY SÖYLESEM BİLE..
.. zihniniz çok vurucu bir şey söylüyormuşum gibi alarma geçiyor.
Çünkü kelimeler, insanlık tarihinde çok sonradan yaratılmış semboller.
Kelimeden önce prozodi vardı.
Prozodi, müzikte de kullanılan bir terim ama biz dil bilimdeki kullanımından bahsedeceğiz burada. Prozodi konuşmadaki ses yüksekliği, ton değişimi ve alçalıp yükselmeleri ifade ediyor. Vurgusu, ritmi, yani sözün melodisi diyebiliriz.
Bu melodinin algılanışıyla ilgili nörolojik incelemeyi Dr. Anett Schirmer ve Dr. Sonja Kotz yapmış. Araştırmaya göre beynimizin bir kelimenin anlamını çözmesi yaklaşık 400 milisaniye alıyor. Ama sesin tınısını, ritmini, yani duygusal prozodisini 150-200 milisaniyede çözümleyebiliyoruz. Anlayacağınız, biz kelimeleri anlamadan önce sesin duygusunu hissediyoruz arkadaşlar.
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlamak için dilerseniz ilk çağları hayal edelim.
Kelimelerin olmadığı, insanların birbirlerini sadece sesin ritmi ve tınısıyla anladığı bir dönemi. Öfkeyi, neşeyi veya korkuyu anlatan tek şey sesteki duygusal prozodi idi.
Hatta o kadar uzağa gitmenize bile gerek yok. Kendi hayatınızda, kelimeleri hiç bilmediğiniz o dönemi hayal edin. Bebekliği.
Bir bebeğin etrafında ne olup bittiğine dair elindeki tek veri, çevresindekilerin ses tonu. Hatta son araştırmalar, bebeklerin prozodi kavrayışının daha anne karnında başladığını ortaya çıkardı.
Lille Üniversitesindeki Fransız araştırmacılar 1988 yılında bir keşifte bulunmuşlar. Annenin karın dokusu ve rahim içindeki amniyotik sıvı, bir tür akustik filtre görevi görüyormuş. Bu filtre yaklaşık 500 Hz’in üzerindeki tüm tiz sesleri ve kelimeleri yutuyormuş. Ama 500 Hz’in altındaki o pes frekansları, yani annenin ses tonundaki güveni, melodiyi ve ritmi hiç bozmadan bebeğe ulaştırıyormuş.
Bunun da çok ilginç bir sonucu oluyor arkadaşlar. Yeni doğmuş bir bebek, Fransız’sa başka türlü ağlıyor, Alman’sa başka türlü ağlıyor. Çünkü anne karnında öğrendikleri tonlamalar birbirlerinden farklı.
Almanya’daki Würzburg Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, Alman bebeklerin alçalan bir ses perdesiyle ağladığı, Fransız bebeklerin ise, yükselen ve en sonda hafifçe düşen bir ses perdesiyle ağladığı tespit edilmiş. Araştırmayı yürüten Dr. Birgit Mampe’a göre, bu durum dil gelişiminin ilk adımı. Günlük konuşma dilinde Fransızcanın tonlama eğrisi yükselirken, Almancada tam tersine düşüyor. Anne karnındaki bir bebek de, son aylarında çevresindeki filtreden geçen sesleri duymaya ve yakınındakilerin tonlama kalıplarını özümsemeye başlıyor. Doğduktan sonra da, ağlarken bu melodiyi taklit ediyor. Düşünsenize birkaç günlük bir bebek bile, ses perdesinin melodisini yönlendirebiliyor.
Ses ritminin ve tonlamasının, daha ilk günden itibaren insan zihninde işte bu kadar güçlü bir karşılığı var. Öyle ki bebekken yapmaya başladığımız şeyi, bugün yetişkin hayatımızda bile hala yapmaya devam ediyoruz. Karşımızdaki insan konuşmaya başladığı anda, ilkel beynimiz kelimelerden önce sesin ritmine ve vurgularına odaklanıyor. Ve zihnimiz o insanı saniyeler içinde bir rafa yerleştiriyor.
Çünkü ses tonu, aynı zamanda toplumsal sınıfımızın, statümüzün, eğitimimizin ve aidiyetimizin imzası.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, 1982 yılında “dilsel habitus” diye bir kavram ortaya atmış. “Dilsel habitus”un anlamı, bireyin ait olduğu sosyal sınıfın etkisiyle şekillenen konuşma alışkanlıkları. Yani Bourdieu diyor ki, biz toplumsal sınıfımızı yalnızca kelime dağarcığımızla ortaya koymuyoruz. Gırtlağımızın duruşuyla, nefes alma biçimimizle, sesimizin tınısıyla ve konuşma tempomuzla da ortaya koyuyoruz.
Bourdieu’ya göre toplumun alt tabakası ve üst tabakası aynı tonda konuşmuyor.
Üst sınıfa ait insanlar, kendilerini bulundukları mekana hakim hissettikleri ve zaman kaygısı gütmedikleri için konuşurken gırtlak kaslarını daha gevşek tutuyorlarmış. Böyle böyle daha düşük frekansta, pes ve acelesiz bir konuşma ritmi geliştirmişler.
Alt veya işçi sınıfından insanlar ise, fiziksel baskı, stres ve dar alanlarda iletişim kurma zorunluluğu nedeniyle gırtlak ve boğaz kasları daha gergin bir şekilde konuşuyorlarmış. Margaret Thatcher örneğinde de gördüğümüz gibi bu gerginlik daha yüksek frekansta, tiz bir ses tonu olarak duyuluyor.
Margaret Thatcher demişken Anne Karpf’ın kitabına geri dönelim. Çünkü kendisi konuşma biçiminin sınıfsallığını sesin nereden çıktığı üzerinden açıklamış. Ve demiş ki boğazın üst kısmı veya burundan çıkan ses tarihsel olarak “halk tabakası” veya “sokak kültürünü” çağırıştırır. Göğüsten çıkan tok ses ise aristokrat ve eğitimli sınıfı.
Ses bilimci John Laver’ın kitabında da bu konuyla ilgili ilginç bir çıkarım var. Laver diyor ki bu farklı sosyo-ekonomik gruplar, konuşurken çene açıklıklarını ve gırtlak yüksekliklerini birbirlerinden kopyalayarak “sınıfsal ses imzaları” oluştururlar.
Yani nasıl konuştuğumuzu yalnızca toplum şekillendirmiyor. Aynı zamanda biz nasıl görünmek istiyorsak öyle konuşuyoruz.
Mesela etkilemek istediğimiz biriyle konuşurken göğüs rezonansını devreye sokuyoruz.
Ya da cool görünmek istiyorsak konuşma tempomuzu yavaşlatıyoruz, gırtlağımızı iyice gevşetiyoruz, sanki hiçbir şey umurumuzda değilmiş gibi.
Belki de kendimizden küçük gördüğümüz biriyle konuşuyoruz ve tempo sabırsızlaşıyor, tizleşiyor.
Yani ses tonuyla manipüle etmek yalnızca Margaret Thatcher veya Franklin Roosevelt’in yaptığı bir şey değil. Biz de hem karşımızdakinin statüsüne göre, hem de algılanmak istediğimiz konuma göre kelimelerin ritmini, vurgusunu ve frekansını baştan kurguluyoruz.
Şimdi ses tonumuzun ne kadar güçlü bir silah olduğunu da öğrenmişken, şunu da bilmekte fayda var bence. Nörobilimsel çalışmalar, iç sesimizin de tıpkı gırtlağımızdan çıkan ses gibi somut bir ritme ve frekansa sahip olduğunu gösteriyor.
Peki o zaman bir düşünelim. Kendimizle hangi ses tonunda konuşuyoruz? Küçümseyerek mi, saygı duyarak mı, tane tane mi, sabırsız mı yoksa şefkatli mi?
Hani bölümün başında “bu adam bana niye bağırıyor” diye beyninizin streslenmesinden bahsetmiştik. Kendi kendinize sert bir tonda konuştuğunuzda da beyniniz aynı şekilde stresleniyormuş.
O yüzden bölümü kapatırken, ses tonumuzla kendi üzerimizde nasıl bir etki bırakmak istediğimizi de düşünmekte fayda var bana kalırsa. Çünkü aslında 24 saat boyunca kesintisiz dinlediğimiz tek frekans, kendi sesimiz.
Yeniden görüşene kadar, lütfen tonunuza dikkat edin.
Kaynaklar (7)
- Anne Karpf — The Human Voice: The Story of a Remarkable Talent
- Richard Sennett — The Fall of Public Man
- Sally Feldman — Speaking Up (Thatcher'ın ses değişimi üzerine)
- Pemberton, McCormack & Russell 1998 — Avustralyalı kadınların sesi zaman içinde pesleşti mi?
- Schirmer & Kotz 2006 — Sesin duygusal işlenmesinde beyin mekanizmaları
- Mampe, Friederici, Christophe & Wermke 2009 — Yenidoğanın ağlama melodisini anadili şekillendiriyor
- Pierre Bourdieu — Language and Symbolic Power