Odysseus’un Kars’taki Kahvehanede Ne İşi Var?
111 Hz ·Bölüm 249

Odysseus’un Kars’taki Kahvehanede Ne İşi Var?

Kars’taki bir aşıkla Antik Yunan’daki Homeros’u arasında ne gibi bir bağ var? Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı? Homeros tek bir kişi miydi, yoksa bir gelenek mi? Ses nasıl bazen yazıdan daha kalıcı olabiliyor? Michael Wood’un 1985 yapımı “In Search of the Trojan War” belgeselinden ilhamla Homeros ve Köroğlu’nun izini sürüyoruz.

17 Ağustos 2026 ·32 dk ·2.391 kelime
0:00

Benden selam olsun Bolu Beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

Ok gıcırtısından kalkan sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir

Hopp, ustam bize iki çay! Birazdan aşıklar ellerine bağlamalarını alırlar. Siz de bir köşeye geçin. Öyle şaşkın şaşkın bakmayın etrafa. 1985 yılında Kars'tayız, dumanı üstünde tüten bir kahvehanesindeyiz. Çaylar taze. Hava buz gibi ama içerisi sıcacık. Hah, geliyorlar şimdi. Şşş.

Kamera seslerini duyuyor musunuz? Köşede oturan bir adam var. Buradaki insanlara benzemiyor, elinde kamerasıyla bizi çekiyor. Adı Michael Wood. BBC’den bir tarihçi. Binlerce kilometre öteden, İngiltere’den kalkıp buraya gelmiş. Amacı ne biliyor musunuz?

Troya Savaşının gerçekliğini araştırmak. Homeros’un izini sürmek.

Şimdi insan düşünmeden edemiyor: Antik Yunan destanı Odysseia’nın peşindeki bir belgeselci… Neden Çanakkale’de ya da Ege adalarında değil de, Kars’ta bir kahvehanede, dumandan gözleri yaşararak bir âşığı dinliyor?

Çünkü mesele mekan değil, hafıza. İnsanlığın hikayelerini nesillerce diri tutan en güçlü şey ritimler ve kafiyeli cümlelerdi o zaman. Sözlü gelenek deniyor buna. Wood’un Kars’ta fark ettiği şey de tam olarak buydu. Bir toplumun tarihini, inançlarını, kültürünü yazmadan; sesli olarak kuşaktan kuşağa aktarması. Mesela “Şiir okumak” denmedi binlerce yıl. “Şiir söylenirdi” hep, türkü gibi yakılırdı.

Bu şiir derlemelerinden biri Köroğlu destanı, bir diğeri Odysseus. Her ikisi de akışkan anlatılar yani. Milattan önce 8. yüzyılda Ege kıyılarında Homeros lir çalarak nasıl anlattıysa hikayelerini… Köroğlu Destanı da aşıkların bağlamaları eşliğinde bugüne kadar gelmiş. Benzer coğrafyaların farklı frekansları diyebilir miyiz bu ikisine?

E tabi Christopher Nolan’ın 250 milyon dolarlık dev bütçeli Odyssey filminden bahsetmemek olmaz. Birçok uyarlamanın yanına bir yenisi daha eklendi. Konuşmaktan sıkıldınız mı bilmiyorum ama ben destanın etkisinden çıkamıyorum.

Çünkü devasa bütçeler, IMAX bir yana... İşin özünde hep aynı insani arayış var. Düşünsenize, bu iki akışkan anlatının sadece yöntemi ya da formu değil; içeriği de ortaklıklar taşıyor. Evine dönmek için 10 yıl boyunca denizlerde canavarlarla boğuşan İthaki kralı Odysseus ve Çamlıbel’deki Köroğlu benziyor aslında. Peki bu iki kahraman neden ve nasıl benziyor? Bu benzerliğin arkasındaki hafıza nereden geliyor? Ve asıl soru, ses yazıdan nasıl daha kalıcı olabiliyor?

Hikaye, bu dumanaltı kahvehaneye sığmayacak kadar büyüdü anlayacağınız.

E, çaylarımız da bitti zaten. Bardakları masada bırakalım, stüdyoya geçip Odysseus’un Kars’ta ne aradığını sakince konuşalım.

Akademisyen Michael Wood’un “In Search of the Trojan War” belgesinden bahsediyorduk. Akademisyen Işıl Acehan’ın bir yazısı hatırlattı bana bu belgeseli.

BBC için 1985’te çekilen bu altı bölümlük belgesel serisinde Wood, aslında tarihin en eski ve en büyük bilmecelerinden birinin peşine düşmüştü: Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı? Yaşandı ya da yaşanmadı diyelim. Binlerce mısralık devasa bir savaş ve dönüş destanı, unutulmadan kuşaktan kuşağa nasıl aktarılabildi?

Şimdi detaylara girmeden, destanın ne anlattığına dair hafızamızı bi tazeleyelim; kafamız hiç karışmasın. Spoiler sayılmaz heralde ama ben yine de uyarmış olayım.

Hikaye, Troya Prensi Paris’in Sparta Kraliçesi Helen’i kaçırmasıyla (ya da Helen’in aşkı uğruna onunla kaçmasıyla) başlıyor. Bunu “gurur meselesi” yapan Yunan kralları, Agamemnon liderliğinde birleşip dev bir donanmayla Çanakkale kıyılarına dayanıyor. Akhilleus ve Hektor gibi efsanevi kahramanların çarpıştığı, tam 10 yıl süren kanlı bir kuşatma başlıyor.

Ve savaş, Odysseus’un o kurnaz akıl oyunuyla, yani Tahta At hilesiyle son buluyor.

Yunanlar yıllarca Troya’nın surlarını aşamayınca pes etmiş gibi yapıp sahilden çekiliyorlar. Geride, tanrılara adak olarak devasa ahşap bir at bırakıyorlar. Troyalılar savaşı kazandıklarını düşünüp sevinçle bu atı zafer ganimeti olarak surların içine, şehrin kalbine alınca gece vakti atın içine gizlenmiş askerler çıkıp şehri fethediyorlar.

Bu meşhur Tahta At hilesi Homeros’un İlyada destanında geçmez. İlyada, Hektor’un cenazesiyle, savaş henüz devam ederken biter. Tahta At hikayesini ve Troya'nın düştüğü o son geceyi, Odysseia destanında öğreniriz. Odyssea özünde karakterin savaştan sonra 10 sene boyunca eve dönme daha doğrusu dönememe hikayesini anlatıyor.

İşte bu hileyi kurgulayan Odysseus, o dönem çizilen kahraman profilinden farklı biri. Akhilleus gibi kas gücüyle, öfkesiyle savaşan bir yarı-tanrı değil. Antik Yunancada onun için "Polytropos" tanımı kullanılıyor. Yani çok hileli, her koşula uyum sağlayan, zeki ve kurnaz insan deniyor kendisine.

Destanın ana fikrine gelecek olursak, farklı çıkarımlar var tabi. Çeviriye göre yorumlar da değişiyor. Bir insanın kibri yüzünden cezalandırılması ya da bir savaşın güçle değil, zekayla kazanılması ya da bir savaşın asla kazanılmayacağı…

Troya’ya geri dönecek olursak, Asya ile Avrupa’nın kesiştiği o boğazın tam kıyısında, yani Çanakkale’de bir yer burası. Michael Wood’un arayışındaki ilk durak da burasıydı belgeselde.

Ancak o dönemde Troya, öyle devasa bir antik kent değildi. Yörede yaşayan köylülerin "Hisarlık" dediği; yani içinde eski bir kale barındırdığını bildikleri bir tepeydi.

Bugün “Troya Antik Kenti” adıyla bildiğimiz o tepeyi 19. yüzyıldan itibaren kazmaya başlayan arkeologlar, toprağın altında sadece bir şehir değil; üst üste binmiş tam 9 farklı medeniyet katmanları buldular.

Maalesef burada tarihi bir hata yapılıyor.

1860’larda Hisarlık’ı ilk fark eden İngiliz diplomat ve arkeolog Frank Calvert’tı. Ancak hikayeyi bir Hollywood filmine çeviren, 1870 yılında elinde Homeros’un İlyada destanıyla Çanakkale’ye gelen Alman tüccar Heinrich Schliemann oldu.

Schliemann bir arkeolog değil, destanlara takıntılı zengin bir iş insanıydı. 1871’de Osmanlı Devleti’nden izin alarak Hisarlık’ta büyük kazılara başladı. Amacı Homeros’un anlattığı o görkemli Troya’yı bulmaktı; ama o kadar sabırsız biriymiş ki…

Bilinçsizce kullandıkları dinamitler ve açtıkları hendeklerle arkeolojik kalıntılara büyük zarar vermişler. Hatta bugün arkeoloji dünyasının utancı olarak anılan o oyuğa hâlâ "Schliemann Yarması" deniyor. Düşünün, öyle kritik bir tahribat ki bu literatüre geçmiş. Bulduğu birkaç kalıntıyı Osmanlı’dan gizlice İngiltere’ye kaçırdığı da söyleniyor.

Arkadaşlar, İlk Tunç Çağı’ndan kalan kalıntılardan bahsediyorum. Troya’yı bulmaya çalışırken daha eski kalıntılara zarar vermiş yani. MÖ 3000 yılına dayanıyor. Yaklaşık 5000 sene önceden kalan bir tarih. Her şeye rağmen Troya Antik Kenti, insanlık tarihine ışık tutuyor diyebiliriz. UNESCO Dünya Miras Listesi'ne 1998'de alınmış bir bölge burası.

Schliemann’dan sonra arkeologlar; sur, yangın izleri, ok uçları gibi çeşitli kalıntıları bulunca o topraklarda bir savaşın yapıldığına karar veriyorlar.

Prof. Dr. Rüstem Aslan, BBC Türkçe'ye verdiği bir röportajında şöyle diyor: "Eski çağ tarihçilerine göre Troya Savaşı'nın gerçekliği konusunda hiçbir kuşku yok". Kendisi 2013 yılından beri Troya kazı başkanlığını yürüten bir akademisyen ve arkeolog. Fakat hala genel kanı, Troya Savaşından emin olunmasa da o bölgede büyük bir çatışma yaşandığı yönünde. Tanrıların savaşa müdahalesi, devasa Truva Atı gibi olaylar edebi ve mitolojik bir anlatıdan ibaret görülüyor hala.

Savaş bittiğinde Odysseus’un o 10 yıllık çileli dönüş yolculuğu başlıyor. Ama dikkat edin; Odysseus için asıl felaket tek gözlü dev Polyphemus’un mağarasına hapsolduklarında başlıyor.

Polyphemus, Deniz Tanrısı Poseidon’un oğlu.

Alnının ortasında dev tek bir gözü bulunan, adasında insan etiyle beslenen en güçlü ve vahşi Siklop’tur. Yani tek gözlü bir dev.

Odysseus’un adamlarını canlı canlı yemeye başladığında, o mağaradan kas gücüyle çıkamayacaklarını anlar Odysseus. Yine o kıvrak zekasını devreye sokar.

Yanlarında getirdikleri sert şarapla devi sarhoş eder. Dev sızmadan önce adını sorduğunda ise ona yakışır bir cevap verir: "Outis" (Οὖτις). Outis, Antik Yunancada "Kimse” ya da “Hiç kimse" demektir.

Dev sızıp kaldığında, tahta bir kazıkla Polyphemus’un tek gözünü kör eder.

Can acısıyla kükreyen dev, ona ne olduğunu sorduklarında “Hiç kimse” diye yanıt verdiği için Tanrıların azabı diye yorumlanır acısı.

Antik Yunancada "Kimse" demenin alternatif bir yolu daha vardır: "Mē tis" (μή τις).

Kurnazlık, akıl, kıvrak zekâ ve strateji demek. Hatırladınız mı? Odysseus’un en belirgin lakabı da "Metis sahibi" olmasıydı. Aslında Homerus destandaki kelime oyununu işaret ediyor bize. Göz kırpıyor diyelim :) Bu konu filmden sonra da çok konuşuldu bu arada, filmi izleyenler anlayacaktır, bu kısımla ilgili bir boşluk var akışta. Her neyse, konumuza dönelim.

Dede Korkut’ta da çok benzer bir hikaye var. Şimdi Dede Korkut kulağa sıkıcı gelebilir, okullarda çok üstün körü öğrendik belki de bilmiyorum ama bizi ilgilendiren kısmını özetleyeyim: Basat karakteri, Tepegöz’ü kızgın şişle kör ediyor. Koyun postuna bürünerek ve mağaradan kaçıyor. Tepegöz ile Odysseia’daki tek gözlü dev Polyphemus’un birebir aynı olması da tesadüf değil.

Hemen yanı başımızda, Çamlıbel’de de var bu hikaye: Köroğlu’nda. Köroğlu ile Odyseus kurnazlıklarıyla benzeyen iki karakter. Köroğlu da Bolu Beyi’ni sadece kılıcıyla değil, kıvrak zekasıyla alt ediyor. İkisi de kılıç değiştirerek planlar yapıyorlar.

Bu arada kurnazlık, sivri zeka, hazır cevaplılık gibi özellikle bu coğrafyalarda takdir edilen bir özellik. İltifatlar da kültürel değil midir?. Neyi övdüğümüz, tıpkı neyi yerdiğimiz gibi bize dair bir şey anlatır. Kaba kuvvet ve kas gücü Batı destanlarına atfedilir. Aşil, Herkül gibi karakterleri düşünelim. Hepsini heybetleriyle hatırlarız. Kurnazlık, akıl oyunları ve pratik zekâ ise Doğu hikâyelerinde sık sık görülür. Keloğlan, Nasreddin Hoca, Binbir Gece Masalları gibi…

Peki Odyseus neden benziyor bu anlatılara? Çok hikaye dinledik. Kahvelerimizi içelim, biraz uykumuz açılsın. Teori konuşacağız. Pür dikkat burada bekliyorum sizi!

Nerede kalmıştık? Destanların arasındaki benzerlikleri konuşuyorduk.

Sözlü gelenek, komşu coğrafyaları ve kültürleri birbirine yaklaştırıyor, işin özü bu. Yüzyıllar boyunca tüccarların, gezginlerin, denizcilerin ve ozanların anlattığı; bu coğrafyanın ortak dertleri, korkuları ve umutları benziyor yani. İsimler ve mekanlar değişse de ana fikir oldukça yakın.

Peki sözlü gelenek binlerce yıl nasıl ulaştı bugüne?

Bu sorunun cevabını 1930'larda iki araştırmacı buldu: Milman Parry ve Albert Lord.

Parry-Lord Teorisi demişler bu ikilinin araştırmasına. Onlara göre, antik ozanlar o uzun destanları ezberlemiyor. Ritmik formuller ve hazır modüller kullanarak her performans canlı doğaçlıyorlar. Diyorlar ki, ritmik formuller aslında kafiyeli söz kalıpları. Ozanlar, ritmi yakalamak istediklerinde bu kalıpları kullanıyorlar direkt.

Homeros örneğinde: “Kurnaz Odysseus", "Rüzgar ayaklı Aşil", "Ak köpüklü deniz" gibi tabirler bunlar. Tabi Türkçe söyleyince uyumlu gelmiyor kulağa. Anadolu aşıklarından örnek verelim.

"Mert dayanır, namert kaçar", "Yağız atın üstünde", "Gönül gel gidelim" cümleleri gibi düşünebiliriz. Hayatınızda hiç aşık dinlememiş olsanız da tanıdık gelmiştir bu cümleler. Hatta melodilerini bile duymuşsunuzdur.

Bir Kars âşığı ile Homeros, aslında bir formul kullanıyor bu teoriye göre. Âşık, sazın teline vururken "Benden selam olsun Bolu Beyi'ne" dediğinde ya da Homeros "Güneş denize battığında..." ile başladığında destana, tüm eser ezberlerinde değil anlayacağınız. Sözlü gelenekte, bir esere başlamanın belli kalıpları var. Onu süslemek, vurgulamak, uzatmak ya da kısaltmak ozanların inisiyatifinde diyebiliriz. Yani günümüze kadar gelen şey, bir ritim tekniği.

Mesela caz müzisyenlerini düşünün. Bildiği gamlar ve akorlar üzerinden sahnede doğaçlama solo atıyorlar, besteyi ezberlemiyorlar tabi. Ama bugüne bıraktıkları müzik teknikleri var. Lick dediğimiz ara melodiler var örneğin. Ya da üzerine solo atılan, herkesçe bilinen sabit armoniler var, 12-Bar Blues gibi. “Displacement” diyorlar sabit melodinin vuruşlarını değiştirerek çalmaya. “Call and Response” dedikleri bir olay da var mesela. Bir enstrümanın attığı soloya diğerinin karşılık vermesi gibi. Aşık atışması anlayacağınız. Kıtalar arasında görünmez bir köprü daha çıktı işte. Tıpkı sıraladığım bu müzik teknikleri gibi antik dönemde ozanlar da kendi ritmik modellerini kullanarak hikayeyi doğaçlama bir şekilde yaratıyor diyebiliriz.

Sesin yazıdan daha kalıcı olduğu aşikar bu durumda. Ama nasıl? Unutulur diye hemen elimiz kağıt kaleme gitmez mi hala? Sözlü geleneğe neden ihtiyaç duymuşlar?

M.Ö. 8. yüzyıldan bahsediyoruz, alfabe Ege kıyılarında henüz emekleme aşamasında. Halkta okuma yazma bilen neredeyse yok. Oldukça sınıfsal, burjuva işi olarak görülüyor. Yazı; bürokrasi, vergi toplama ya da tüccar kayıtları için kullanılan bir araç sadece. Bugün elimizin altındaki kağıt da o günlerde yaygın değildi. Papirüs Mısır'dan gelen çok pahalı bir lükstü; kil tabletler hantal ve ağırdı; parşömen ise büyük emek gerektiriyordu. O dönemin dünyasında en ucuz, en esnek ve en hızlı aracı insan zihni ve sesiydi. Bu en temel nedenlerden biri, daha doğrusu bir zorunluluk.

Bir de bu destanları, bugün tek başımıza okuduğumuz kitaplar gibi düşünmeyelim. O çağda destanlar ve hikayeler, şölenlerde, panayırlarda topluca deneyimlenen canlı bir gösteriydi. Ozanlar, elinde lir ile sahneye çıkar, hikayeyi bir nevi teatral konser gibi söylerdi. Zaten bugün edebiyatta ve sanatta sıkça kullandığımız "lirik" ve "lirizm" kelimeleri de adını tam olarak bu çalgıdan, yani lirden alıyor. İngilizce de şarkı sözlerine de “lyrics” diyoruz mesela. Onu da söylemeden geçmeyeyim.

İşin en büyüleyici tarafı ne biliyor musunuz? Bu anlatı kodları ve arketipler, binlerce yıl boyunca insan zihnine öyle bir kazındı ki, artık okumamıza bile gerek kalmadan onları üretmeye devam ediyoruz. Nolan okudu tabi destanı. Hatta kendisi University College London’da İngiliz Edebiyatı eğitimi almış. Antik destan kurgularına ve mitolojik yapılara hakim biri. Zaten doğrudan destanı uyarladığı filminden önce ilham aldığı başka filmleri de var. Interstellar, "bilimkurgu kılığında bir Odysseia" olarak tanımlanıyor sinema yazarları tarafından mesela. Ana karakter Cooper, evine dönebilmek için galaksiler, karadelikler ve görelilik kuramıyla savaşan modern bir Odysseus gibi yorumlanabilir baktığınızda.

Ama sinemanın dahi ikilisi Coen Kardeşler, başka bir yol izlemiş. 2000 yılında yaptıkları O Brother, Where Art Thou? (Neredesin Firarî?) filmlerinin girişinde şöyle yazıyor: "Homeros'un Odysseia destanından uyarlanmıştır." Film, 1930'lar Amerika'sında hapishaneden kaçıp evine, karısına dönmeye çalışan bir mahkûmun hikayesini anlatıyor. Yolda tek gözlü dev gibi bir adamla bile karşılaşıyorlar.

Fakat yıllar sonra Coen Kardeşler bir röportajda neyi itiraf etti biliyor musunuz? Hayatlarında Odysseia destanını tek bir sayfa bile okumamışlar! Çünkü evine dönmeye çalışan adamın, yoluna çıkan engellerin ve karşılaştığı canavarları hatırlıyorlardı. Arketipler, masal ve destan kültürü ve tabi ki sözlü hafızanın gücü etkilemişti onları.

Bu destandan ilham alan çoook film var ama Stanley Kubrick’in kült filmi “2001: A Space Odyssey”den bahsetmemek olmaz. Filmdeki yapay zeka HAL 9000’in o meşhur tek kırmızı lensi/gözü, aslında Odysseia’daki tek gözlü deve yapılan bir saygı duruşu resmen.

Öyle bir yazar işte Homeros. Sözlü geleneğin önemli isimlerinden biri, hala hafızalarda. Homeros’u Batı dünyası kendi edebiyatının kurucu babası olarak kabul ediyor bu arada. “Homeros tek bir kişi değil, bir şair ekibi ekibi, bir gelenek” diyenler de var tabi.

Oysa hem klasik filolojide hem de edebiyat tarihimizde çok güçlü bir soru işareti var: Homeros aslında bir Anadolu ozanı mıydı?

Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı filolog ve arkeolog Azra Erhat’ın Mavi Anadolu diye bir kitabı var. Kitabın arkasındaki alıntıyı okumak istiyorum size:

“Anadolu topraklarını, düzlük, yayla, dağ, ırmak veya göl olsun karış karış dolaşalım, binlerce yıllık bir tarihin izlerini taşımayan bir karış toprağa rastlamayız. Ne mutlu Anadoluluyum diyene, yazasım geliyor. Öyle ya, uygarlıkların dolup kaynaştığı bu toprak üzerinde dünyaya gelmek, onların beşiğinde çeşitli kültürlerin seslerinden bir ninni ile sallanmak az mutluluk mu?”

Kendisi bu kitabında Troya’dan Akdeniz kıyılarına uzanan yolculuklarını anlatıyor ve Anadolu topraklarında yaşamış uygarlıklardan bahsediyor.

Aynı zamanda Homeros’un İzmirli olabileceğine yer vermiş bu kitapta. Ya da Sakız Adalı olabileceğine dair tahminleri var. Nedenlerini şöyle sıralayabilirim:

Destanların yazıldığı dil, Antik Yunancanın Eol ve İyon lehçelerinin bir karışımı. İzmir, tam da tarihsel olarak Eol yerleşiminden İyon kültürüne geçtiği o kırılma noktasında yer aldığı için önemli bir yer aslında. Ayrıca İzmir yakınlarındaki Meles Çayı, Spil Dağı yani Sipylos ve Karaburun Yarımadası yani Mimas Dağı destanlarda isimleriyle birlikte geçen yerler. Kim bilir? Belki de zaten Köroğlu ya da Dede Korkut Hikayeleriyle karşılaştırdığımız Homeros, bir Anadolu ozanıdır?

Bunlar tarihe, mitolojiye, arkeolojiye hizmet eden kıymetli bilgiler olsalar da köprü kurmak için bunun pek bir önemi yok aslında.

Ortak hikayelere heyecanlanmak, sınırların ötesinde “kulaktan kulağa” oynamak, nereye ait olduğunu bile tahmin edemediğimiz kadar iç içe geçmiş bir kültüre tanıklık etmek ne güzel. Birlikte yaşamaya dair binlerce yıl öncesinden bize kalan bir miras.

Odyseus Akdeniz’in, Ege’nin, Anadolu’nun ötesinde; insanlığın ortak hislerini taşıyor aslında: kibir, gurur, utanç, özlem, azim… Saymakla bitmez. Bu duyguların etrafında hepimizin hikayeleri örülüyor. Ya da yolculuk mu demeliydim?

Azra Erhat ve Abdülkadir Meriçboyu çevirisiyle, Odyseius destanından bir alıntıyla bitirelim bu bölümü:

"Gezip gördü çok insanların kentlerini, huylarını öğrendi; denizlerde, yüreğinde nice acılar çekti...”