Teknolojik Nostalji: Analoglaşma
111 Hz ·Bölüm 250

Teknolojik Nostalji: Analoglaşma

Geçen gün pikabımın iğnesinin kırıldığını fark ettim. Tamirci bulmak, iğne sipariş etmek ve haftalarca beklemek gerekti; oysa dünyadaki bütün şarkılar bir tık uzağımda, çiziksiz ve ücretsiz duruyordu. Byung-Chul Han'ın evine aldığı müzik kutusu, 30 yılın zirvesine çıkan plak satışları ve internetsiz bir dünyada büyümeyi tercih eden gençlerin oranı aynı soruyu büyütüyor. Dijital teknoloji bu kadar geliştiyse, analog neden ölmedi?

24 Ağustos 2026 ·34 dk ·2.584 kelime
0:00

Merhaba arkadaşlar. Bugün bölümü kaydederken arkada hoş bir müzik çalsın istedim. Sizin için pikaba sevdiğim bir plak koydum. Bu duyduğunuz onun sesi.

Ben plaktan müzik dinlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanki pikaptan yayılan ses, müziğin orijinaline daha sadıkmış gibi geliyor. Zaten birçok müzik meraklısı da benimle aynı fikirdedir sanırım. Zira plak koleksiyonculuğu epey yaygın bir hobi.

Ama tabi aynı zamanda emek gerektiren bir hobi arkadaşlar. Hatta ben de geçen gün pikabımın iğnesinin kırılmış olduğunu fark ettim. Burada bir tamirci bulmam, iğne sipariş etmem ve haftalarca bekleyip epey uğraşmam gerekti. Sonunda çözüldü, duyduğunuz gibi pikabım çalışıyor. Ama bu süreç benim kafamda da bir soru doğurmadı diyemem:

Yani.. dünyadaki bütün şarkılar bir tık uzağımda, çiziksiz, pürüzsüz ve ücretsiz bir şekilde dinlenmeye hazır dururken.. ben bütün bu emek ve parayı ne için harcıyorum?

Sonra aklıma okuduğum bir yazı geldi. Kore asıllı Alman felsefeci Byung-Chul Han’ın (Byong-Çol Han) yeni kitabıyla ilgili bir yazıydı.

Byung-Chul Han modern dijital dünyada insan psikolojisiyle ilgilenen bir filozof. Ülkemizde de çevrilen Yorgunluk Toplumu isimli ünlü bir kitabı var. Yazı da, felsefecinin yeni kitabında anlattığı bir hikayeden bahsediyordu.

Byung-Chul Han evine yeni aldığı bir ürünün kendisine ne kadar huzur verdiğini anlatmış kitapta. Bu ürün de bir jukebox, yani eski tip bir müzik kutusu diyebiliriz. Amerikan filmlerinde restoranlarda görmüşsünüzdür belki, içine para atıp şarkı seçtiğin bir tür müzik otomatına benzer kocaman bir alet.

Han bu otomattan müzik dinlemenin çok büyülü bir deneyim olduğunu anlatmış. Makinenin içine para atınca, tuşlarına basınca ve içinden çıkan mekanik sesleri duyunca, müzik dinlemek gerçek bir bedensel ve duyusal deneyime dönüşüyormuş. Müziği dijital bir platform yerine bu şekilde dinlemek, felsefeciye göre, fiziksel bir nesnenin varlığında zaman geçirmeyi ve gerçekten zamanın akışında kalmayı gerektiriyormuş. Yani bu analog müzik cihazları bizi gerçekten eylemsizce oturup, o şarkıyı dinlemeye yönlendiriyor.

Wurlitzer müzik kutusu. Byung-Chul Han'ın evine aldığı o alet; para atılır, tuşa basılır, beklenir.
Wurlitzer müzik kutusu. Byung-Chul Han'ın evine aldığı o alet; para atılır, tuşa basılır, beklenir.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Belki de benim de plak dinlerken peşinde olduğum deneyim budur. Ama analog cihazlardan bahsetmişken sadece müzik dinleme deneyiminden bahsedemeyiz değil mi? Fotoğraf makinaları, daktilolar, saatler, pilli oyun konsolları.. eski tip teknolojinin günümüzde meraklısı çok.

Peki artık her şey parmaklarımızın ucundayken, biz niye ısrarla emek ve zaman isteyen cihazlar kullanıyoruz? Dijital teknoloji bu kadar gelişti de, analog teknoloji neden ölmedi?

O zaman hadi bugün, dokunma arzumuzun nörolojik sırlarını, teknolojinin zihinsel yorgunluğunu ve son moda bir yaşam biçimi olarak, analoglaşmayı konuşalım.

Evvel zaman içinde, internetten, sosyal medyadan ve akıllı telefonlardan önce, herkesin albüm satın aldığı, sinemaya gittiği ve birbirine yol tarif ettiği analog bir dünyada yaşıyorduk. Peki analog tam olarak ne anlama geliyor?

Analog aslında kısaca bir şeyin kesintisiz ve doğrudan halini tanımlayan bir kelime. Doğadaki her şey, mesela sesimiz, bir mumun ışığı, kolumuzun hareketi hep pürüzsüz ve kesintisiz bir dalga halinde ilerler. Analog dediğimiz cihazlar da bu doğal akışı hiç bozmadan, olduğu gibi kaydeder veya aktarırlar. Dijital cihazlar böyle değil.

Onlar birler ve sıfırlarla çalışıyorlar. Yani o doğal akışı saniyede binlerce kez parçalara bölüp sayılara dönüştürerek kaydediyorlar.

Tam kavramak için analog saat ile dijital saat arasındaki farkı düşünebiliriz. Analog saatte yelkovanı 12’den 1’e giderken izleyebiliyoruz. Ama dijital saatte ekranda 12:00 yazarken, bir anda pat diye 12.01 yazıyor. Aradaki akışı göremiyoruz çünkü zaman sadece sayılardan ibaret.

Mekanik masa saati. Yelkovanın 12'den 1'e gidişi izlenebilir; dijitalde arada hiçbir şey yoktur.
Mekanik masa saati. Yelkovanın 12'den 1'e gidişi izlenebilir; dijitalde arada hiçbir şey yoktur.Wikimedia Commons · CC0

Bu arada belki fark etmişsinizdir. Dijitalden bahsetmeden analog teknolojiyi açıklamak pek mümkün olmuyor. Dijital ve analog gece ve gündüz gibi birbirini tamamlıyor aslında. Bu benim benzetmem değil bu arada.

Kanada’lı gazeteci David Sax, The Revenge of Analogue yani “Analoğun İntikamı” isimli kitabında aynen bu kelimeleri kullanmış. Analog dijitalin zıddıdır, ikisi “yin-yang” gibidirler demiş. Sax’e göre dijital, bilgisayarların dili. Birler ve sıfırlar demiştik hani. Eğer bir şey internete bağlıysa, bir yazılım yardımıyla çalışıyorsa veya ona bir bilgisayar aracılığıyla erişiliyorsa o dijitaldir diyor. Analog ise çalışmak için bilgisayara ihtiyaç duymaz. Ve sanal dünyada değil, fiziksel dünyadadır.

Bu iki terimin “yin-yang” gibi olmasının bir sebebi daha var, o da şu: Biz “analog” kelimesini kullanmaya dijitale geçtikten sonra başladık.

İngiltere’deki Bristol Üniversitesi’nde bu konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Analog Ütopya isimli bir derleme kitap yazılmış. Kitap tam da analog kelimesinin bu tanımından bahsediyor. Diyor ki 1990’larda dijital bilgisayarların, cep telefonlarının ve internetin her yanı sarmaya başlamasıyla, “analog” diye bir kategori ortaya çıktı. Önceden standart olan bir teknoloji, ancak dijitalden sonra ayırt edilebilir hale geldi. Ve “dijital olmayan” herhangi bir şeyi anlatmak için kullanılmaya başlandı.

Kitaba göre analog güzellemesi, yani “analog ütopya” da işte tam olarak bu dönemde başladı. Yani teknoloji karmaşıklaşmaya başlayınca, biz basit olandan bahseder olduk.

Hatta özellikle pandemi döneminde sürülen çevrimiçi hayat, insanlardaki bu dijital hoşnutsuzluğu körüklemiş. İngiliz Standartları Enstitüsü’nün 2025’te gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre, gençlerin %47’si internetin olmadığı bir dünyada büyümeyi tercih edeceklerini söylemişler. Şimdi İngiliz gençler bu cevaplarının ne kadar arkasında durabilirler asla bilemeyeceğiz ama bildiğimiz bir şey var arkadaşlar. Analog medya teknolojilerine duyulan ilgi son yıllarda oldukça artmış.

Bristol Üniversitesi’nin araştırmalarına göre plak satışları son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış ve İngiltere’deki bağımsız plak dükkanları büyük bir geri dönüş yaşamışlar. Üstelik kaset üretimi de yeniden canlanmış, piyasaya yeni kaset çalarlar sürülmüş. Yapboz ve kutu oyunu sektörü altın çağını yaşıyormuş.

Ayrıca tabi ki Polaroid fotoğraf makinelerinin yükselişini de görmezden gelemeyiz. Polaroid markası yeni fotoğraf makinelerinden oluşan bir seri çıkardı. Başka bir fotoğraf makinesi markası olan Kodak ise onlarca yıl sonra ilk kez bir 8 milimetre film kamerası piyasaya sürdü. Sinemada selüloit film kullanımı da biliyorsunuz yakın zamanda yeniden canlandı. Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi 70 mm, yani IMAX formatında çekildi.

Polaroid SX-70. Fotoğrafın çıkması için beklemek gerekiyordu, o bekleme fotoğrafı değerli kılıyordu.
Polaroid SX-70. Fotoğrafın çıkması için beklemek gerekiyordu, o bekleme fotoğrafı değerli kılıyordu.Wikimedia Commons · CC BY 2.0

Dahası İngiltere’de daktilo tamirhaneleri tekrar açılmış. Sanatçılar giderek daha çok analog baskı ve üretim yöntemlerini kullanmaya başlamışlar. Hatta günümüzde saatimize bile not alabilecek teknolojiye sahip olmamıza rağmen, ünlü İtalyan markası Moleskine’in defter satışları giderek yükseliyormuş.

Peki bu teknolojik geri dönüşün sebebi ne? Neden günümüzde insanlar maddi, dokunsal ve analog olana yönelmek istiyor?

Bu konuda yine felsefeci Byung-Chul Han’a geri dönelim bence. Çünkü kendisi yalnıza müzik kutusu deneyimi üzerine konuşmamış. Güzeli Kurtarmak isimli kitabında, Han günümüz dünyasının fazla pürüzsüz olduğunu söylüyor. Bu pürüzsüzlüğün en bariz fiziksel göstergesi de dokunmatik ekranlar. Han diyor ki, “biz aslında hiç bir zaman gerçek bir nesneye dokunmuyoruz”.

Bir dokuya temas etmiyoruz, bir dirençle karşılaşmıyoruz. Tamamen pürüzsüzleştirilmiş, steril bir zemindeyiz. Üstelik her şeyi bir pencereden görüyoruz ve hiç bir zaman baktığımız şeyle derin bir ilişki kuramıyoruz. Han buna “sürtünme eksikliği” diyor. Ve bu olgunun bizde zamanla duyusal bir boşluk yarattığını, zihnen tükettiğini söylüyor.

“Sürtünme eksikliği” dediğimiz terim psikolojide de kullanılıyor. Davranışsal psikoloji konusunda uzmanlaşan teorisyen ve yazar R.J. Starr, sürtünme ortadan kalktığında sinir sisteminin tatmin olamadığını açıklamış. Starr’a göre insan biyolojisi, teknolojik kolaylığın hızına ayak uyduramamış.

Çünkü insanoğlu, ödülün çabadan sonra geldiği bir dünyada evrimleşmiş. Direncin gelişime işaret ettiği bir dünyada. Bu yüzden biz de ancak bir şeye emek harcayınca tatmin oluyormuşuz anlayacağınız.

Starr bunu şu şekilde açıklıyor: Gerçek tatmin bir zirve değil, tırmanışın ardından ulaşılan bir platodur. Eğer dopamin, çabalama tarafından dengelenmeden aniden yükselirse, tatmin duygusu da aynı hızla eriyip gider. Bu yüzden sürtünme, yani zorluk, ortadan kalktığında sinir sistemi bir türlü rahatlayamıyor. Çünkü tırmanış yoksa elde kalan tek şey, kendisine ödülü verilen ama yolculuğu esirgenen bir sinir sisteminin boş titreyişi.

Ve tam da bu yüzden, ilginç bir şekilde, pürüzsüz görevlerle geçen bir gün, bizi yorucu ama anlamlı bir mücadeleyle geçen bir günden daha fazla tükenmiş hissettiriyormuş.

Terapistler bu tükenmişlik hissini giderebilmek için ufak fiziksel aktiviteler ve odaklanma talep eden fiziksel eylemler öneriyorlar. Fiziksel kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü bu eylemlerin ilk amacı fiziksel nesnelerle dokunsal bağ kurarak stres seviyemizi düşürmek. İkinci amacı da, dopaminin ani yükselişinden kaçınmak, yani hazzı ertelemek.

Psikolog Sonja Lyubomirsky (Son-ya Lü-bo-mirski) mutluluğumuzun %40’ının niyetli ve bilinçli eylemlerden geldiğini söylemiş. Bakın bu çok yüksek bir oran. Ve demiş ki, anlık hazlara alışmamak için hayatımıza yeniden yapay olarak da olsa sürtünme, zorluk ve çaba katmak zorundayız.

Yani fotoğraf çekmeden önce filmi yerleştirdiğimizde, kadraja dikkat ettiğimizde ve filmin banyo sürecini beklediğimizde, çektiğimiz fotoğraftan daha fazla mutluluk duyuyoruz. Telefon ekranına tıkladığımızdaysa bazen çekilen fotoğrafa bakma ihtiyacı bile hissetmiyoruz.

Benzer şekilde bir plağı kılıfından çıkardığımızda, pikabı kurduğumuzda, bir kasedi dakikalarca kalemle sardığımızda, atari kasetlerine üflediğimizde de beynin ödül mekanizması çok daha kalıcı bir şekilde tetiklenmiş oluyor anlayacağınız. Çünkü insan nörolojisi, bu sürtünme ve bekleme sayesinde o şarkıya, o oyuna, o eyleme değer atfediyor.

Yani özetle analog teknolojiyi kullanmak psikolojimize iyi geliyor olabilir. Ama tabi bu cihazlara olan ilgimizi sadece evrimsel psikolojiyle açıklayamayız. Çünkü her zaman olduğu gibi madalyonun bir de kapitalizim yüzü var.

Şimdi burada isterseniz kısa bir ara verelim. Dönüşte şu “eski güzel günler”den ve nostalji trendinden bahsedelim biraz.

Şimdi, Analog Ütopya kitabında analog cihazların günümüzde yükselişte olduğunu gördük. Kitap analoglaşmanın, dijital dünyanın hızına ve yoruculuğuna bir alternatif olarak görüldüğünü ve bu sebeple tercih edildiğini söylüyor. Bu dijital yorgunluğun en büyük sebebi de internet. İnternetsizlik, günümüzde bir tür vaha, bir tür meditasyon biçimi.

Hatta belki internette görmüşsünüzdür: 2015 yılında, Londra’da bir kafenin içine bir tabela asılmıştı:

“Wi-fi’yımız yoktur. 1995’teymişiz gibi davranın ve birbirinizle konuşun.” Bu internet karşıtı tabela ironik bir biçimde internette viral oldu. Ve sonra da bir çok kafede kullanıldı. Böylece internet bağlantısının olmaması mekanın bir eksikliği değil, bir avantajı olarak yeniden tanımlanmış oldu.

Exeter Üniversitesi medya ve iletişim bölüm başkanı Profesör Neil Ewen (Ni-ıl Yu-van) tam da bu tabelayla ilgili bir makale yazmış.

Ve tabelanın, kafelerde eskiden yaşandığı hayal edilen o sosyal etkileşimlere duyulan bir nostalji hissi yarattığını söylemiş. Ewen buna “onarıcı nostalji” diyor. Günümüzde özellikle 90’lara odaklanan bu nostalji türünde, insanlar bugünü geçmişle olumsuz bir şekilde karşılaştırıyorlar. Yani çoktan kaybolmuş bir dünyaya geri dönüp bakıyor ve çok daha mutlu bir hayat görüyorlar.

Bu tabi ki yalnızca bugün yaşanan bir şey değil. Hatırlarsanız “Nostalji ve Çöküşçülük” bölümümüzde bu geçmiş güzellemesinin tarihteki yerini irdelemiştik.

Ama günümüzde internetsizliğin ve analog cihazların yetişkinler için nostaljik bir işlevi olduğunu hepimiz kabul edebiliriz bence. Çoğu yetişkin, hayatın daha kolay olduğu o analog dönemlere özlem duyar çünkü.. e hayat gerçekten de daha kolaydı çünkü çocuktular.

Game Boy. Sınırlı bir ekran, tek bir iş; oyun oynamaktan başka yapılacak bir şey yoktu.
Game Boy. Sınırlı bir ekran, tek bir iş; oyun oynamaktan başka yapılacak bir şey yoktu.Wikimedia Commons · Public domain

Yani pille çalışan bir gameboy’da oyun oynamanın size daha ilgi çekici gelmesinin nedeni, gameboy’un fiziksel ve sınırlı bir deneyim sunması da olabilir, size oyun oynamak dışında başka bir işinizin olmadığı zamanları hatırlatması da olabilir.

Sonuçta çocukluğumuzu veya gençlik yıllarımızı hatırlatan cihazlara karşı nostaljik hisler beslememiz kaçınılmaz. Ama işte durum bu kadar basit değil. Çünkü burada çok ilginç bir ayrıntı devreye giriyor.

Amerika’da yapılan bir ankette, dijital teknolojiden uzaklaşmak istediğini söyleyen ve analog cihazları tercih eden katılımcıların %63’ü Z kuşağındanmış. Yani bu cihazlar kullanıldığı zaman henüz daha doğmamış olan gençler, analog teknolojinin en büyük destekçileri.

Peki bunun sebebi ne? Bu gençler hiç bilmedikleri bir dönemin hasretini neden çekiyorlar?

Aslında bu da bir tür nostalji ama bildiğimiz anlamıyla tam bir nostalji sayılmaz. Hatta bu duyguya yakın zamanda, 2012’de bir isim de konuldu: Anemoia. Yani bizzat deneyimlemediğimiz, yaşamadığımız bir zamana, mekana ya da tarihsel döneme karşı duyulan nostalji hissi.

Şimdi bence Analog Ütopya kitabına geri dönelim çünkü başlığı tam olarak da bu durumu özetliyor. Dijital teknolojinin kaotik dünyasına doğan Z kuşağı için, analog dönem gerçekten de bir ütopya. Yani idealize edilmiş bir hayal dünyası. Kitaba göre 2000 sonrası doğanlar için analog nostaljisi, doğrudan bir deneyimle ilişkili değil, kendinden öncekilerin yaşamış olabilecekleri kurgusal bir gerçekliğe dayanıyor. Hatta bu kurguyu onlara sunan da internet ve medyanın kendisi.

Günümüzde çekilmesine rağmen 1980’lı yılların görsel estetiğini kullanan diziler, 8 mm film kamerasıyla çekilmiş müzik klipleri, eski fotoğrafların dijital fotoğraflardan farklı “vintage” estetiği, gençlere yaşamadıkları o dönemi daha değerli ve özel hissettiriyormuş. Tayvan’daki Cheng Kung Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada, gençler analog cihazlara olan ilgilerinin filmlerden, televizyondan ve internetten beslendiğini söylemişler.

Yani bu durumda, nostalji hissi yaratacak ürünlerdense, nostaljik duygunun kendisi pazarlanmış diyebiliriz. Üstelik bu epey yaygın da bir strateji. Pazarlamacılar, nostaljinin geçmişle ilgili olmadığını, geçmişin size kendinizi nasıl hissettirdiğiyle ilgili olduğunu çözdüler. Ve eğer bir şey size huzur ve sıcaklık çağırıştırıyorsa, bizzat yaşamamış olsanız bile onunla bir bağ kuruyorsunuz.

Kültür antropolojisi uzmanı Arjun Appadurai (Ar-can A-pu-du-ray), pazarlama ve ticari tekniklerin artık tüketicide hiç yaşamadığı nostaljik duygular üretmeye çalıştığını söylemiş. Bunu söylediği kitabı 1996’da yazmış bu arada. Yani bu strateji yeni bir şey değil. Appadurai’ye göre bu kitlesel reklamcılık biçimi, tüketiciye hiç kaybetmediği şeyleri özlemeyi öğretiyor.

Yani bizim satın aldığımız sadece bir analog cihaz değil, bir his. Ve bu hisse duyduğumuz ihtiyaç, analogun yükselişiyle doğrudan bağlantılı.

New York Üniversitesi’nde profesör ve yazar Alexander Galloway, “Analog’un Altın Çağı” isimli bir makale yayınlamış. Ve ilginç bir biçimde analogun altın çağının eskiler değil, şimdi olduğunu söylüyor. Dijital öncesi dönemde zaten her şey mecburen analog olduğu için analog olmanın hiç bir olağanüstülük taşımadığını söylemiş. Ama bugün, dijital bir kültürün içinde, analog öne çıkıyor ve el üstünde tutuluyor. Galloway günümüzde analogun fazlasıyla yüceltildiğini ve fetişize edildiğini yazmış.

Buradaki fetiş kelimesi aslında abartılı bir tanım değil. Çünkü Galloway’in bahsettiği şey, Karl Marx’ın “meta fetişizmi” dediği kavrama tam olarak uyuyor. “Meta fetişizmi” bir kimliğin, bir satın alma işlemine dönüşmesi anlamına geliyor. Yani ürünü değil aslında kimliği satın alıyorsunuz.

Bir analog fotoğraf makinesi aldığınızda, makine sadece fotoğraf çekmiyor, aynı zamanda sizinle ilgili bir şey söylüyor. Size bir özellik kazandırıyor. Mesela akıllı telefon yerine tuşlu telefon kullanan biri minimalisttir, bilinçli tüketicidir, gürültünün ardındaki gerçeği görmüş biridir. Pikabı olan insanın müzikle daha özel bir bağı vardır, zevklidir, ciddidir. Yani her nesne bir simgedir aslında.

Öyle ki, simgenin kendisi bazen nesneyi gölgede bırakabiliyor. Günümüzde analog olmayan cihazlar bile analog dönemi hatırlatacak şekilde tasarlanabiliyor. Trend analistleri bu trende “newstalgia” yani “yeni-nostalji” demişler.

Dijital cihazlar, retro görünecek şekilde tasarlanıyor. Böylece dijitalin konforuyla, analogun estetik karakteri bir araya gelmiş oluyor.

Çünkü analog görünüm bildiğiniz gibi aynı zamanda bir “estetik”, bir “vibe”. Ve bu retro estetiği sevmek için de, illa analog cihazlarla bir anımızın olması gerekmiyor.

Bu nostalji pazarlamasının en belirgin örneği muhtemelen 2024’te, Nokia’nın eski 3210 cep telefonunu tekrar piyasaya sürmesiyle gerçekleşti. Bu arada 3210, akıllı telefon olmasa bile dijital bir cihaz, analog değil. Ama bu “retro” cihazın youtube’da yayınlanan reklamına yapılan bir yorum, bahsettiğim şeyi çok güzel örnekliyor aslında:

Nokia 3210. Analog değil dijital bir cihaz; satılan şey teknoloji değil, hatırlattığı his.
Nokia 3210. Analog değil dijital bir cihaz; satılan şey teknoloji değil, hatırlattığı his.Wikimedia Commons · Public domain

“Bana hayatın kolay olduğu günleri hatırlatıyor. Kesinlikle alacağım.”

Peki internetsiz bir telefon almak, bizi o kolay günlere geri döndürecek mi? Tabi ki hayır, aksine hayatımızı daha da zorlaştıracak. Çünkü biz günümüzde yaşıyoruz. Dijital bir dünyada yaşıyoruz. Evet, yoruluyoruz, sürekli online olmak istemiyoruz. Kaçmak istiyoruz, yavaşlamak istiyoruz. Ama kaçmak, yavaşlamak, dünyayla bağını koparıp analog bir dünyaya saklanmak, unutmayalım ki çok sayılı bir azınlığın göze alabileceği bir lüks.

Bölümün başında zaten analog hobilerin çoğunlukla masraflı olduğunu söylemiştik. Yani dijital bir dünyada analog cihazlar satın almak lüks bir alışveriş. Ama hazır buraya değinmişken internetsiz, yani “offline” olmanın lüksünden de bahsetmeden geçmeyelim. Çünkü telefonunu kapatıp, çevrimdışı bir hayat yaşadığını ilan eden insanlar genellikle büyük teknoloji firmalarının CEO’ları.

Mesela Silikon Vadisi’nin ünlü CEO’larından Steve Hilton, İngiliz gazetesi The Guardian’a verdiği bir röportajda 3 yıldır cep telefonu kullanmadığını söylemiş. Hilton çok büyük bir teknoloji şirketinin sahibi ve ona ulaşması gereken tüm bilgiler zaten asistanları tarafından iletiliyor. Yani anlayacağınız bu durum biraz Kraliçe Elizabeth’in yanında nakit taşımamasına benziyor.

Neyse, internetsiz, doğal bir hayat yaşamanın ironisinden, analog akımının ironisine geri dönelim. Sonuçta bölümün ilk kısmında söylediğim her şey doğru. Analog cihazların gerektirdiği fiziksel eylemler, bize gerçekten iyi geliyor. Buradaki ironi şurada: Biz analog içeriği çoğunlukla internet üzerinden tüketiyoruz. İnsanların analog hobilerini sergiledikleri videoları izlemek hoşumuza gidiyor, bizi rahatlatıyor. “Şu kamerayı ben de alsam, benim de hayatım böyle görünür” diyoruz.

Veya “Şu defterden ve çıkartmalardan ben de alsam, ben de şu kız gibi günlük tutabilirim, ben de nihayet yavaşlayabilir, telefonumdan uzaklaşabilirim” diyoruz. Ama bu çoğunlukla bir şeyler satın almamızla ve internette analog içeriği tüketmeye devam etmemizle sonuçlanıyor.

Yani sorun analog cihazları ve daha yavaş bir hayatı arzulamamızda değil. Bu son derece normal. Sorun sosyal medyanın bu arzumuzu kullanarak bize ihtiyacımızdan fazlasını satmaya çalışması.

Günümüzün bildirim bombardımanı içinde bizim gerçekten de yavaşlamaya ve fiziksel eylemlere odaklanmaya ihtiyacımız var. Ama bunu sosyal medyanın nostalji romantizmine kapılmadan da tatmin etmeye çalışabiliriz belki. Evimizdeki kullanılmamış defterler, bir akrabamızdan kalma dikiş makinesi veya çekmecede tozlanan bir kaset çalar da bizim dokunsal bağ kurma ihtiyacımızı karşılayacaktır.

Ve bu ihtiyaç o kadar güçlü ki, geleceğin tamamen dijitalleşeceğini hayal etmek giderek zorlaşıyor. İnsan nörolojisi dokunmaya, yavaşlamaya ve sakinleşmeye ihtiyaç duydukça analog deneyimler de yaşamaya devam edecek.