
Kulak Vermediğimiz Şarkılar
1997'de İngiltere'de bir süpermarketin şarap reyonunda akordeonlu Fransız müziği çaldığı günlerde Fransız şarabı, Alman şarabından beş kat fazla satıyor. Neden o şişeyi seçtiği sorulan 44 kişiden yalnız biri müzikten bahsediyor. Bu hikâye 1920'de Paris'te dinlenmesin diye yazılmış bir besteyle başlıyor, bir generalin kablolarından geçip asansörlere, fabrikalara ve market raflarına uzanıyor. Kulak bile vermediğimiz bir şarkı elimize hangi şişeyi tutuşturuyor ve bugün o şarkıyı kim çalıyor?
Arkadaşlar, bugün 111 Hz'de size müzikten bahsedeceğim. Ama önce...
Bir saniye. Duyuyor musunuz?
Şu arkada çalan müzikten bahsediyorum. Her bölümde ben konuşurken arkamda çalan müzikten. Muhtemelen ben söyleyene kadar dikkatinizi bile çekmedi, yanılıyor muyum? Belli belirsiz duyulan, alışkın olduğunuz bir mırıltı gibi. Şarkı bile sayılmaz. Duyduğumuz ama asla dinlemediğimiz bir melodi.
Oysa müziğin bizi ne kadar etkilediğini biliyoruz, değil mi? Bir şarkı bizi gaza getirip uzun süredir ertelediğimiz bir görüşmeyi yaptırabiliyor. Keyfimiz yerindeyken bir başka şarkı bizi aniden hüzne boğabiliyor. Peki her şarkı bizde bir duygu yaratıyorsa, nasıl oluyor da bu şarkının çaldığını fark etmiyoruz bile? Neden sizin aklınızdan hiç "Barış sussa da şu şarkıyı doğru düzgün dinlesek" düşüncesi geçmiyor? Ve daha da önemlisi, madem dinlemiyoruz, bu müzik neden çalıyor?
Geçen hafta mikrofonun müziği nasıl değiştirdiğini konuşmuştuk. Bu hafta tersini soracağım: Müzik bizi nasıl değiştiriyor, hem de biz hiç fark etmeden?
Bugün beynimizin duymamayı seçtiği müzikten bahsedeceğiz. Videolarda, dizilerde, podcastlerde çalan. Dükkanlarda, otellerde, asansörlerde çalan. Usul usul, hiç dikkat çekmeden. Bir şarkının renksizliğini anlatmak için ona "asansör müziği" deriz ya. Çok doğru bir benzetme, çünkü bu müziğin hikâyesi gerçekten de asansörde şekilleniyor.
Peki asansörde başlayan bu yolculuk nasıl oldu da insanları yönlendiren dev bir üretim bandına dönüştü? Dinlemediğimiz şarkılar hareketlerimizi, hatta cüzdanımızı akort edebilir mi? Bölümün sonunda bu müziği bugün kimin çaldığını da söyleyeceğim. Cevap biraz rahatsız edebilir.
Gelin önce şu şarkıyı bir susturalım.
Sonra da bu dikkat çekmeyen, adeta bir akustik duvar kağıdı gibi çalışan müziğin hikâyesine bakalım. Belki ne amaçla ve neye göre tasarlandığını öğrenirsek, bundan sonra duyduğumuz yerlerde dikkatimizi çekmeye başlar.
Şimdi 100 yıl önceye, 1920'de Paris'e gidiyoruz. Çünkü bu soruyu ilk soran bir besteci. Erik Satie bir tiyatro oyununun arasında çalınmak üzere bir müzik yazıyor ve adını mobilya müziği koyuyor. Tıpkı oturduğunuz sandalye gibi. Orada olacak ama kimse ona dikkat etmeyecek. Programa da yazıyorlar: Lütfen bu müziğe aldırmayın, sanki yokmuş gibi davranın.
Peki ne oluyor biliyor musunuz? Ara başlıyor, müzisyenler çalmaya başlıyor ve bütün salon susup yerine oturuyor. Herkes pür dikkat dinliyor. Satie ise çılgına dönmüş, salonda dolaşıp bağırıyor: Konuşsanıza! Dolaşın! Dinlemeyin!
Satie'nin beceremediğini birkaç yıl sonra bir şirket başaracaktı. Ve o şirketin hikâyesi, müzikle hiçbir ilgisi olmayan bir askerle başlıyor.
Adı George Owen Squier. Amerikan ordusunda bir general, ama aynı zamanda bir fizikçi. 1893'te Johns Hopkins'ten doktorasını almış, üniformalı bir bilim insanı. Yüzyılın başında Filipinler'de bir kablo gemisinin başında, adaları birbirine bağlamak için denizin altına kablo döşüyor. Yani kablolar onun işi.
1910'da kafasında basit bir soru var: Tek bir tel, aynı anda birden fazla sinyal taşıyamaz mı? Taşıyor. Farklı frekanslardaki sinyalleri aynı telden geçirmenin yolunu buluyor ve adını da koyuyor: multiplex, yani çoklama. Sonra aklına bir fikir geliyor. Madem elektrik kabloları zaten her eve giriyor, müzik de bu kablolardan gidebilir.
1923'te fikir gerçek oluyor. New York'ta, Staten Island'da evlere küçük bir alıcı kutusu geliyor. Müzik ve haberler elektrik telinden akıyor, ayda birkaç dolar da elektrik faturasına ekleniyor. Adı da Kablolu Radyo. Ama tutmuyor.
Şirket pes etmiyor, yön değiştiriyor. Müziği evlere değil, işletmelere satmaya başlıyor. Önce birkaç restorana, birkaç otel salonuna.
Squier 1934'te ölüyor. Ölmeden kısa süre önce şirkete bir isim veriyor. Kodak markasını çok beğeniyor ve onu "müzik" kelimesiyle birleştiriyor: Muzak. Biraz tuhaf bir isim, evet. Ama bu isim ondan çok daha uzun yaşayacak. Bugün bile "muzak" dendiğinde akla arka planda çalan, kimseyi rahatsız etmeyen müzik gelir.
Çünkü ondan sonra gelenler bu işi çok büyütüyor. Otellere, restoranlara, ofislere abonelikle müzik satıyorlar. Müziği de bu yeni müşterilere göre yeniden tasarlıyorlar. Kimseyi rahatsız etmeyecek, ani yükselişlerle irkiltmeyecek, dikkat çekmeden ortamı yumuşatacak bir müzik. Üstelik sıradan bir müzik de değil. Şirket kendi kayıtlarını yapıyor ve Fats Waller gibi dönemin yıldızları bu kayıtlarda çalıyor.
Satie bu fikrin babasıysa, Squier da onu bir işe çeviren adam diyebiliriz.
Peki Muzak nasıl asansör müziğine dönüştü? Muzak'ın tarihini yazan Joseph Lanza'ya göre asansörler ilk yıllarında insanları korkutuyormuş. Metal bir kutuya giriyorsunuz, kapı kapanıyor ve kutu boşlukta yükselmeye başlıyor. Bina sahipleri de bu korkuyu yatıştırmak için asansörde hafif bir müzik çalmayı düşünmüş.
Akla yatkın, değil mi? Müziğin bizi başka yerlere götürdüğünü biliyoruz. Ama asansör tarihçisi Patrick Carrajat bu korku teorisine pek inanmıyor. Şöyle diyor: "Asansör müziğinin vahşi canavarı yatıştırmak için yapıldığını sanmıyorum." Ona göre dert korku değil, sıkıntı. Kattan kata geçen o uzun saniyeler.
Yıllar önce asansörlerin sessizliği üzerine bir video yapmıştım. Hatırlarsınız, asansöre girince hepimiz aynı şeyi yaparız. Yüzümüzü kapıya döneriz, telefona bakarız, kat numaralarını sayarız. Kimse konuşmaz. İşte asansör müziği o tuhaf sessizliğin içine konmuş bir yastık gibi.
Üstelik bir prestij göstergesi. Asansöründe müzik çalan bir bina şık, zarif ve pahalı görünüyor. Böylece Muzak asansörlerden lobilere, restoranlara ve ofislere yayılıyor.
Ama bu şarkıların yalnızca sakinleştirmek için kullanıldığını düşünmeyin. Çok geçmeden Muzak çok daha önemli bir yere giriyor: fabrikalara.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'da üretimi artırmak için her yol deneniyor. Binlerce fabrikaya, tersaneye Muzak yayını giriyor ve fabrikatörler ilginç bir şey fark ettiklerini söylüyor: Müzik çalınca işçiler daha verimli çalışıyor.
Muzak da buradan bir sistem çıkarıyor. Adına "stimulus progression", yani "uyarıcı ilerlemesi" diyor. 15 dakika müzik, ardından 15 dakika sessizlik. Sessizlik, işçiler müziğe alışıp duyarsızlaşmasın diye. Her müzik bloğu sakin bir parçayla başlıyor ve çaktırmadan hızlanıyor. En hareketli bloklar da insanların en çok düştüğü saatlere konuyor: öğle öncesine ve öğleden sonraya.
Yani asansördekine benzer bir iş. Orada Muzak geçen zamanı unutturmak için kullanılıyordu, fabrikalarda ise yorgunluğu unutturmak için.
Peki gerçekten işe yarıyor muydu? Muzak öyle diyordu. Ama bunu ölçen araştırmaları da Muzak yaptırıyordu.
Savaştan sonra Muzak artık her yerde. 1953'te, Eisenhower döneminde Beyaz Saray'a bile kuruluyor. Kimi kaynaklara göre Apollo 11 astronotları bile Ay yolunda Muzak dinlemiş.
Ama Muzak'ın asıl büyük müşterisi başka biri olacaktı. Fabrikadaki işçiyi hızlandıran bu şarkılar kimi etkiliyor dersiniz?
Tabii ki alışveriş yapan bizleri. Mağazalar yavaş yavaş sessizliği müzikle doldurmaya başlıyor. Peki neden? Kulak bile vermediğimiz bir şarkı ne alacağımızı değiştirebilir mi?
Önce bir restorana gidelim. İngiltere'de bir müzik psikoloğu, Adrian North, bir restoranda 18 akşam boyunca müziği değiştiriyor. Bazı akşamlar pop, bazı akşamlar klasik müzik, bazı akşamlar hiç müzik yok. Klasik müzikli akşamlarda müşteriler kişi başı 2 sterlin kadar fazla harcıyor. Ama ana yemeğe değil. Fark başlangıçlara, tatlıya, kahveye gidiyor. North'a göre klasik müzik insana kendini biraz daha şık, biraz daha varlıklı hissettiriyor. İnsan da o hissin hesabını ödüyor.
Aynı psikoloğun daha önceki bir deneyi ise daha da çarpıcı. 1997'de İngiltere'de bir süpermarketin şarap reyonunda, müziğin ne kadar harcadığımızı değil, ne seçtiğimizi değiştirip değiştirmediğini deniyorlar. Araştırmacılar 2 hafta boyunca yalnız müziği değiştiriyor. Bir gün akordeonlu Fransız müziği, bir gün Alman bando müziği.
Sonuç ne olmuş biliyor musunuz? Fransız müzikli günlerde Fransız şarabı, Alman şarabından 5 kat fazla satıyor. Alman müzikli günlerde bu sefer Alman şarabı 2 kat önde.
Peki müşteriler fark etmiş mi? Şarap alanlara neden o şarabı seçtiklerini soruyorlar. 44 kişiden yalnız biri müzikten bahsediyor. Doğrudan sorulunca da ancak 6 kişi "etkilenmiş olabilirim" diyor.
Yani şarabı müzik seçiyor, müşteri kendi seçtiğini sanıyor.
Belki siz de benim gibi "bana bir şey olmaz, ben markete ne alacağımı bilerek giriyorum" diyorsunuz. Güzel haber: Kanada'da bir alışveriş merkezinde 1 ay boyunca deney yapan araştırmacılar da tam bunu buluyor. Bazı günler hiç müzik çalmıyorlar.
Bazı günler de yavaş tempolu bir müzik çalıyorlar. Ve müzik yalnız plansız alışveriş yapanları etkiliyor. Onlar müzikli günlerde 33 dolar kadar fazla harcıyor. Ne alacağını bilerek girenlere müzik işlemiyor.
Peki onlara ne işliyor biliyor musunuz? Koku. Araştırmacılar bazı günler alışveriş merkezine hafif bir narenciye kokusu da veriyor. Düşünerek, planlı alışveriş yapanlar da kokulu günlerde daha fazla harcıyor. Yani herkesin bir zaafı var, yalnızca kapısı farklı. Bir de şu var: Müziği ve kokuyu aynı gün birlikte verdiklerinde harcama düşüyor. Fazlası kimseye iyi gelmiyor.
Yani kulak vermediğimiz müzikler, belki de tam kulak vermediğimiz için bu kadar etkili. Ve bu müzikler yalnız mağazalarda çalmıyor.
Şimdi kısa bir ara verelim. Dönüşte en az dinlediğimiz müziğe, bir de bu müziği fark edip susturmak için örgütlenen insanlara geleceğim.
En az dinlediğimiz müzik hangisi biliyor musunuz? Telefondaki bekleme müziği. Bir kurumu ararsınız, müşteri hizmetlerine bağlanmak istersiniz ve biri sizi beklemeye alır.
Bunu hepimiz biliyoruz, değil mi?
Bu müziğin hikâyesi bir kazayla başlıyor. Anlatılana göre 1962'de Alfred Levy adında bir fabrika sahibi, fabrikasında gevşek bir telin çelik bir kirişe değdiğini fark ediyor. Kiriş bir anten gibi çalışıyor ve hatta bekletilen arayanlar yandaki radyoyu dinliyor. Levy bundan bir fikir çıkarıyor ve patentini alıyor.
Peki bizi hatta tutan gerçekten müzik mi? İsrail'de Technion'dan Anat Rafaeli ve öğrencisi bunu gerçek aramalarla deniyor. Bekleyenlerin bir kısmına müzik dinletiyorlar, bir kısmına özür anonsu, bir kısmına da "sıranız şu" anonsu. Hatta en çok kalanlar hangisi dersiniz? Sırasını öğrenenler.
Yani bizi tutan müzik değil, ilerlediğimizi bilmek.
Ama müzik yine de boşuna çalmıyor. Bu işi yapan şirketlerden BusinessVoice'un kurucusu Jerry Brown, şarkıları dakikadaki vuruş sayısına, yani temposuna göre seçtiklerini söylüyor. İnsanların 10 dakika beklediği bir müşteri hizmetleri hattında yüksek tempo istemiyorlar.
Satış hattında ise tam tersine, insanın nabzını biraz yükseltmek istiyorlar.
Yani hattın sizden ne istediği, çalan müziğin temposunda saklı.
Peki bu bizim için ne anlama geliyor? Sessizlikten korunduğumuzda, düşüncelerimizle baş başa kalmadığımızda kendimizi daha mı iyi hissediyoruz? Birçok durumda bu müziğin fark ettirmeden modumuzu yükselttiğini gördük. Ama bir grup insan bu müziği fark etti ve sessizlik haklarının ellerinden alınmasından hiç hoşlanmadı.
1992'de İngiliz yazar Nigel Rodgers, kamusal alanlarda çalan müziğe karşı bir kampanya başlatıyor. Adı Pipedown. Asansörlerde, havaalanlarında, marketlerde, hastanelerde insanlara dayatılan müziğe karşı bir isyan. Yani kamusal alanda sessizlik hakkı.
Onlara göre özgürce seçilen bir müziği dinlemek hayatın en büyük zevklerinden biri. Ama müziği bir pazarlama aracına, bir akustik duvar kağıdına çevirmek onu sıradanlaştırıyor.
İmzalar toplanıyor, anketler yapılıyor, e-posta kampanyaları hazırlanıyor. Ve Pipedown gerçekten de birçok yerin müziğini susturmayı başarıyor.
Londra'daki Gatwick Havaalanı 1994'te yolculara soruyor: Bu müzikten hoşlanıyor musunuz? 68 bin kişinin neredeyse yarısı hayır diyor. Havaalanı müziği kapatıyor. Kitapçı zinciri Waterstones da müziği şubelerinden yavaş yavaş kaldırıyor. 2016'da da İngiltere'nin en ünlü mağazalarından Marks & Spencer, müzik çalan 300 mağazasının hepsinde müziği kapatıyor. Şirket bunu müşteri şikâyetlerine bağlıyor, Pipedown ise yıllardır süren kampanyasının zaferi olarak kutluyor.
Arka plan müziğine en sert itiraz ise bir orkestra şefinden geliyor: Daniel Barenboim. 2006'da BBC'nin ünlü Reith konferanslarında anlatıyor. Kaldığı otel, asansörde klasik müzik çalmayı çok kültürlü bir hareket sanıyormuş. Ve Barenboim o asansörde ne duyuyor biliyor musunuz? Brahms'ın keman konçertosunu. O akşam kendisinin yöneteceği konçertoyu.
Salon gülüyor. Barenboim gülmüyor. "Kulaklarımı kapatamıyorum" diyor. Ona göre kontrolümüzde olmayan müziği çok sık duyuyor, kendi seçtiğimiz müziği çok az dinliyoruz. Aktif dinleme şart, diyor. Müziği böyle kullanmak ise düpedüz bir hakaret.
Yıllar önce bir videoya tam bu cümleyle başlamıştım: Bakıyoruz ama görmüyoruz. Duyuyoruz ama dinlemiyoruz. O videoda size bir şarkıyı nasıl aktif dinleyeceğinizi anlatmıştım. Gözler kapalı ama uyanık. Bugün fark ediyorum ki asıl soru tersiymiş: Bizi dinlememeye kim, neden alıştırdı?
Barenboim'in sözleri tabii tartışma yaratıyor. Muzak'ın klasik müzik uzmanı bile cevap veriyor ve kimi hatırlatıyor dersiniz? Satie'yi. Satie de bu müziği dinlensin diye değil, ruh halini yükseltsin diye yazmıştı, diyor. "Biz sadece Satie'nin fikrini geliştiriyoruz."
Londra'daki Roehampton Üniversitesi'nden müzik psikoloğu David Hargreaves ise bütün tartışmanın tek bir soruya dayandığını söylüyor: Müzik ne işe yarar?
Müziğin estetik tarafında aktif dinlemenin önemine itiraz edecek değilim. Ama pasif dinlenen müziğin de bir işi yok mu? Hargreaves'e göre var. İnsanlar müziği giderek kendi ruh hallerini ayarlamak için kullanıyor.
Bunun ne kadar doğru olduğunu görmek için bir mağazaya girmemize gerek yok. Çünkü bugün arka plan müziği asansörlerde değil, "odaklanma müziği" adı altında YouTube listelerinde.
Siz de mutlaka denk gelmişsinizdir. Ders çalışırken ya da yazı yazarken dinlemek için hazırlanmış lo-fi listeleri. Sabit tempolu, sözsüz, blok blok sıralanmış arka plan müzikleri. Yani fabrikada çalan çalışma müziklerinden pek farklı değil. Üretken kalabilmek için zihnimizi programlayan 1940'ların yönetim mantığını biz artık içselleştirdik. Öğleden sonra çöken yorgunluğu atlatmak için biz de ritimli bir arka plan müziğinden yardım bekliyoruz.
On yıl kadar önce çalışırken müzik dinlenir mi diye bir video yapmıştım. Müziği çok seven biri olarak size "evet" demeyi çok isterdim ama araştırmalar pek izin vermemişti. Bir de şöyle bir tavsiye vermiştim: Çalışırken yeni bir müzik dinlemeyin. Hem dikkatiniz dağılır, hem de müzisyene ayıp olur. Şimdi dönüp bakınca lo-fi listelerinin sırrını o gün farkında olmadan söylemişim. Yeni müzik dinlenmek ister. Bu listeler ise tam tersine, dinlenmemek için yapılıyor.
Lo-fi'ın bir farkı var ama: ses kalitesi. Lo-fi, "low fidelity" yani düşük kaliteli ses demek. Plak cızırtısı, kaset hışırtısı, tizleri kısılmış boğuk bir tını. Bu kusurlar eski kayıtlara duyulan bir özlemi çağırıyor. Bir yandan da müziği kulağımızdan biraz uzaklaştırıyor, sanki yan odadan geliyormuş gibi.
Bazen buna bir de yağmur sesi, bir uğultu ekleniyor.
Ama ben o listeyi kendim açıyorum, kimse bana dayatmıyor, diyebilirsiniz. Haklısınız. İşin tuhafı da tam burada. Barenboim'in dediğini hatırlayın: Bize dayatılan müziğe pasif maruz kalmak yerine, kendi seçtiğimiz müziği aktif dinlemeliyiz. Oysa lo-fi'ı biz kendimiz açıyoruz, ama kendimiz açmamışız gibi hissettirsin istiyoruz. Pasif dinlemeyi kendimiz seçiyoruz.
Bölümün başında bu müziği bugün kimin çaldığını söyleyeceğimi söylemiştim. İşte cevap: biz. Fabrikada işçiye yapılanı artık kendimize kendimiz yapıyoruz.
Peki beyin neden böyle çalışıyor? Bir şarkıyı gerçekten dinlerken beyin boş durmuyor. McGill Üniversitesi'nden Robert Zatorre'nin ekibi bunu ölçtü: Sevdiğimiz o ana yaklaşırken, o an daha gelmeden dopamin salgılanıyor. Yani dinlemek emek istiyor. Önemli bir işe odaklanmışken radyoda en sevdiğiniz şarkı çalmaya başlasa dikkatiniz hemen oraya kayar, değil mi? Arka plan müziği ise bizden hiçbir şey istemiyor. Belki de tam bu yüzden onu hiç duymuyoruz.
Tıpkı yıllar önce Muzak mühendislerinin tasarladığı gibi. Başka müzisyenlerin sığ ve heyecansız diye küçümsediği bu şarkılar, dikkatimizi çalmadan ruh halimizi yönlendirmeyi başardı.
Bugün artık gerçek anlamda asansör müziği pek duymuyoruz. Asansördeki insanların dikkatini dağıtmaya da ihtiyaç kalmadı.
Hepimizin elinde bir telefon, kulağımızda kendi müziğimiz var. Kamusal alanlarda çoğumuz duyduğumuz sesin, ya da sessizliğin, kontrolünü elimize aldık.
Ama hâlâ arka planda çalan bir melodiye ihtiyaç duyduğumuz anlar oluyor. Peki bu melodiye kulak vermiyor olmamız onun değerini düşürüyor mu? Hargreaves'in sorusuna dönersek, müziğin ne işe yaradığını hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Çünkü her gün yeni bir işini keşfediyoruz.
Müzik yalnızca görkemli senfonilerden, stadyum konserlerinden ve bizi ağlatan şarkılardan ibaret değil. Bir asansörde iki yabancı arasındaki gerilimi yumuşatan, gece yarısı tek başımıza çalışırken bize arkadaşlık eden mütevazı bir yüzü de var. Ve belki de müziğin en güzel yanı, illa alkışlanmak zorunda olmaması. Bazen sadece var olarak hayatın arka planını güzelleştirebilmesi.
Bölümün başında size sormuştum, neden hiç "Barış sussa da şu şarkıyı doğru düzgün dinlesek" demiyorsunuz diye. Satie "konuşun, dinlemeyin" diye bağırmıştı. Ben tam tersini rica edeceğim. Bu sefer ben susayım. Yirmi dakikadır arkamda çalan müziği ilk kez, bir kereliğine, gerçekten dinleyin.
Kaynaklar (12)
- Elevator Music: A Surreal History of Muzak, Easy-Listening, and Other Moodsong, Joseph Lanza (1994)
- George Owen Squier (Wikipedia)
- Muzak (Wikipedia)
- North, Shilcock, Hargreaves: The Effect of Musical Style on Restaurant Customers' Spending (2003)
- North, Hargreaves, McKendrick: In-store music affects product choice, Nature (1997)
- Morrin, Chebat: Person-Place Congruency, shopper style and atmospherics (2005)
- Munichor, Rafaeli: Numbers or apologies? Customer reactions to telephone waiting time fillers (2007)
- Salimpoor, Zatorre vd.: Anatomically distinct dopamine release during anticipation and experience of peak emotion to music (2011)
- Pipedown, kamusal alanda dayatılan müziğe karşı kampanya
- Furniture music (musique d'ameublement), Erik Satie
- Daniel Barenboim, BBC Reith Lectures 2006, 2. konferans: The Neglected Sense (transkript)
- A Brief History of Hold Music, Smithsonian