Kulaklarınız Kaç Yaşında?

Görsel: Deniz kabuğundan kulak borusu, Avrupa. Science Museum, Londra ve Wellcome Collection, CC BY 4.0.

111 Hz ·Bölüm 256

Kulaklarınız Kaç Yaşında?

2005'te Galler'de bir baba, kızı eve ağlayarak gelince kendi çocuklarıyla evde bir ses denemeye başlıyor. Çocuklar "Baba, kapat şunu!" diye bağırıyor, o ise hiçbir şey duymuyor ve sonunda 17 bin hertzte öten, yalnız gençlerin duyduğu bir kutu ortaya çıkıyor. Bu bölüm birkaç sesle açılıyor ve hangisinde kaybolduğu, kulaklarınızın kaç yaşında olduğunu ele veriyor. Peki bir insanı sesle cezalandırmak mümkün mü, buna kim karar veriyor?

5 Ekim 2026 ·34 dk ·2.817 kelime
0:00

Bugün size birkaç ses dinleteceğim. Ama önce bir ricam var. Kulaklıkla dinliyorsanız sesi bir iki kademe kısın, çünkü bu sesler bazılarınızı epey rahatsız edebilir. Telefonun hoparlöründen dinliyorsanız da mümkünse bir kulaklık takın. O küçük hoparlör de, bazı uygulamaların sıkıştırması da bu kadar ince sesleri yutabiliyor.

Her ses bir öncekinden biraz daha ince olacak ve her birinden önce numarasını söyleyeceğim. Numarayı duyup sesi duymuyorsanız, ses sizin için orada kaybolmuş demektir. Hangisinde kaybolduğunu aklınızda tutun. Hazır mısınız?

Etkileşimli. Testi başlatın ya da basamaklara tek tek dokunun; sesler sıkıştırılmadan, kayıpsız çalıyor. Kaçıncıda kaybolduğunu işaretleyin, bu tarayıcı sonucu hatırlar. yeni sekmede aç

Evet. Kaçıncıda kayboldu?

Aslında şöyle sormam lazım: Sonuncuyu duydunuz mu? Bazılarınız şu an kulağının içinde bir sivrisinek vızıldadı sandı. Bazılarınız da "Barış ne çaldı, ben sonuncuda bir şey duymadım ki" diyor. İkinci gruptaysanız ve bir önceki sesi rahat duyduysanız kulaklığınızı kurcalamayın. Mesele büyük ihtimalle kulaklığınızda değil, kulaklarınızda.

Mosquito: duvara takılan küçük kutu, sesi çoğunlukla yalnız gençler duyuyor
Mosquito: duvara takılan küçük kutu, sesi çoğunlukla yalnız gençler duyuyorWikimedia Commons · CC0

Çünkü o son sesi duyup duymamanız, kaç yaşında olduğunuza bağlı.

Ben mi? Ben ikide kaldım. Üçte bir çıt duyar gibi oldum, dördü ve beşi hiç duymadım. Yani ben de ikinci gruptayım.

Bu sesin bir de mucidi var. Hatta bu icadıyla Harvard'da bir ödül bile almış. Ödülün adını bölümün sonuna saklıyorum, çünkü biraz bana dokunuyor.

Peki aynı odada oturan iki kişiden biri bu sesi net duyarken öbürü nasıl hiçbir şey duymuyor? Bir de şunu merak ediyorum: Sizce bir insanı sesle cezalandırmak mümkün mü?

2005 yılındayız. Galler'de, Merthyr Tydfil diye küçük bir kasaba. Howard Stapleton burada güvenlik cihazları yapan küçük bir şirketin sahibi. Bir akşam kızı eve ağlayarak geliyor. Mahalledeki dükkânın önünde takılan bir grup genç ona sataşmış.

Stapleton gidip dükkân sahibiyle konuşuyor. Adam zaten dertli.

Her akşam kapısının önüne gençler toplanıyor, müşteriler içeri girmeye çekiniyor. Kendisi de bir şey diyemiyor, iş kavgaya dönmesin diye.

Tam o sırada Stapleton'ın aklına gençliğinden bir anı geliyor. On üç, on dört yaşlarındayken babasıyla bir fabrikayı geziyormuş.

Plastik parçaları ultrasonik kaynakla birleştiren bir odaya giriyorlar ve Howard'ın kulağında dayanılmaz bir vızıltı başlıyor. İşçilere soruyor, "Hangi ses?" diyorlar. Etraftaki yetişkinlerin hiçbiri bir şey duymuyor.

İşte bu anı ona bir fikir veriyor: Sadece gençlerin duyabileceği bir ses yapsam ne olur?

Peki bu sesi nerede tasarlıyor dersiniz? Laboratuvarda mı? Yok. Evde, kendi çocuklarıyla. Farklı frekanslarda sesler çalıyor, çocuklar hangisinde kulaklarını kapatıyor diye bakıyor. İşin komik tarafı, Stapleton denediği seslerin çoğunu kendisi duymuyor. Çocuklar "Baba, kapat şunu!" diye bağırıyor, o hiçbir şey duymadan düğmeyle oynuyor. Sonunda 17 bin hertz civarında, saniyede dört kez kesik kesik öten bir seste karar kılıyor.

Cihaza bir de isim koyuyor: Mosquito, yani sivrisinek. Neden sivrisinek? Stapleton'a göre küçük ve sinir bozucu olduğu için.

Bu arada gerçek bir sivrisineğin vızıltısı çok daha kalın, birkaç yüz hertz civarında. Yaz gecelerinde kulağınızın dibindeki sivrisineği yaşınız kaç olursa olsun duymanız bu yüzden. Yani cihazın sivrisinekle tek ortak noktası, insanı çileden çıkarması.

İlk deneme Merthyr'de, kızının taciz edildiği o dükkânın önünde yapılıyor. Sonra aynı kutu yine Galler'de, Barry diye bir kasabada bir marketin duvarına takılıyor. Cihaz çalışmaya başlıyor ve gerçekten de gençler birkaç dakika içinde kulaklarını tutup oradan uzaklaşıyor. Yaşça büyük müşterilerin çoğu ise hiçbir şey fark etmiyor. Kasım 2005'te BBC bu marketin haberini yapıyor ve bütün İngiltere bu icadı konuşmaya başlıyor.

Cihaz kısa sürede yayılıyor. 2008'e gelindiğinde yalnız İngiltere'de 3.500 kadar cihaz kullanılıyor. Avrupa'nın başka ülkelerine de gidiyor. Fransa'da ise başka bir adla satılıyor. Neymiş biliyor musunuz? Beethoven. Hayatının son yıllarını sağır geçiren bestecinin adını vermişler. Ne diyeyim.

Beethoven demişken, gençleri müzikle bir yerden uzaklaştırma fikri Mosquito'dan çok daha eski.

1985'te Kanada'da, British Columbia'daki 7-Eleven marketlerinin müdürleri otoparkta takılan gençlerden bıkmış. Buldukları çare ne biliyor musunuz? Hoparlörlerden klasik müzik çalmak. Ve işe yaramış. Klasik müzik başlayınca gençler kalkıp başka yere gitmiş.

Fikir tutunca yayılıyor. 2003'te Londra metrosunun Elm Park istasyonunda deneniyor. O kadar sorunlu bir istasyonmuş ki bazı makinistler orada trenini durdurmaya çekiniyormuş. Kısa sürede istasyondaki soygunlar yüzde 33, personele saldırılar yüzde 25, vandalizm yüzde 37 düşmüş arkadaşlar. Tabii aynı dönemde polis de devriyeyi artırmış, yani hepsi Mozart'ın başarısı sayılmaz. Ama metronun sözcüsü emin: "Mozart'ı da Pavarotti'nin hiçbir şarkısını da sevmediler, çeteler bir anda ortadan kayboldu" diyor. Arkası da geliyor, başka istasyonlar da klasik müzik çalmaya başlıyor.

Londra metrosunun Elm Park istasyonu; 2003'te hoparlörlerden klasik müzik çalınmaya başlandı
Londra metrosunun Elm Park istasyonu; 2003'te hoparlörlerden klasik müzik çalınmaya başlandıWikimedia Commons · Public domain

Buna kızanlar da var tabii. İngiliz müzik eleştirmeni Norman Lebrecht, insanlığın en değerli hazinelerinden birini böyle kullanmanın onu aşağılamak olduğunu söylüyor.

Bunu okurken aklıma hemen bir film geldi: Otomatik Portakal. Stanley Kubrick'in 1971 filmi. Kahramanı Alex, geceleri sokakları korkutan bir çetenin lideri. Peki en çok neyi seviyor biliyor musunuz? Beethoven'ı. Yani metrodaki fikir, serserilerin klasik müzikten kaçacağına güveniyor. Kubrick'in serserisi ise Beethoven'a bayılıyor.

Otomatik Portakal (1971), Alex rolünde Malcolm McDowell
Otomatik Portakal (1971), Alex rolünde Malcolm McDowellWikimedia Commons · Public domain

Sonra Alex hapse düşüyor ve erken çıkmak için deneysel bir tedaviye gönüllü oluyor. Göz kapaklarını açık tutup ona şiddet görüntüleri izletiyorlar, arkada da Beethoven'ın Dokuzuncu Senfonisi çalıyor. Tedavinin sonunda Alex en sevdiği müziği duyunca midesi bulanır hâle geliyor. Ve doktorlara şöyle bağırıyor:

"Ludwig van'ı böyle kullanmak! O kimseye bir kötülük yapmadı. Beethoven sadece müzik yazdı" diyor.

Lebrecht'in itirazı da aşağı yukarı bu.

Ama metrodaki Mozart'la Mosquito arasında önemli bir fark var. Mozart çaldığında herkes duyuyor, gençler de, yaşlılar da. Mosquito'yu ise sadece gençler duyuyor. Üstelik o gri kutu dükkân duvarında da kalmıyor, bir gün sokakta dolaşmaya bile başlıyor.

Amerika'da, Massachusetts'teki Great Barrington kasabasında bir sinema sahibi cihazı kamyonetine takıp sokak sokak dolaşmış, gençleri rahatsız edip dağıtmaya çalışmış. Kasaba ayağa kalkınca belediye cihazın şehir merkezinde kullanılmasını yasaklamış.

Peki bu nasıl oluyor? Aynı kapının önünde duran iki kişiden biri kulaklarını tutup kaçıyor, öbürü hiçbir şey duymuyor. Bunu anlamak için kulağın içine girmemiz lazım.

Önce şu hertz meselesi. Programın adında da var, geçmiş bölümlerde epey konuştuk. Ses dediğimiz şey havanın titreşmesi. Hertz de bu titreşimin saniyede kaç kez olduğunu söylüyor. Saniyede yüz kez titreşen bir ses kulağımıza kalın geliyor, on bin kez titreşen bir ses ince, tiz geliyor. Genç ve sağlıklı bir kulak kabaca 20 hertzle 20 bin hertz arasını duyuyor.

Köpekler bizden çok daha tizini duyuyor. Köpek düdüğü de bu yüzden işe yarıyor. Siz üflersiniz, hiçbir şey duymazsınız, köpek ise hemen kulaklarını diker. Başta çaldığım son ses, 17.400 hertz, bizim duyabildiğimiz aralığın en ucunda duruyor. O kadar uçta ki bazı uygulamalar sesi sıkıştırırken onu silip atıyor. O yüzden sonuncuyu hiç duymadıysanız testi bir de barisozcan.com'daki bölüm sayfasından yapın, orada ses olduğu gibi çalıyor.

Ses kulak kanalından girip kulak zarına çarpıyor. Zar titriyor, arkasındaki üç minicik kemiği titretiyor ve titreşim iç kulakta salyangoz şeklinde bir organa ulaşıyor. Adı koklea. İçi sıvıyla dolu ve o sıvının içinde binlerce minik tüy hücresi var. Bizi duyuran işte bu hücreler.

Koklea bir bakıma piyano klavyesi gibi dizilmiş arkadaşlar. Bir ucu tizleri, öbür ucu pesleri duyuyor. Tizleri duyan uç, kokleanın kapısı, yani sesin ilk girdiği yer. 15 bin, 17 bin, 20 bin hertzi bu kapıdaki hücreler karşılıyor, içeri doğru gittikçe sıra pes seslere geliyor.

Elektron mikroskobunda bir kurbağanın iç kulağındaki tüy hücreleri; bizim kokleamızdakiler de böyle demetler hâlinde diziliyor ve tizleri duyanlar yaşla ilk yıpranıyor
Elektron mikroskobunda bir kurbağanın iç kulağındaki tüy hücreleri; bizim kokleamızdakiler de böyle demetler hâlinde diziliyor ve tizleri duyanlar yaşla ilk yıpranıyorWikimedia Commons · Public domain

Peki doğduğunuz günden beri o kapıdan kaç ses geçti dersiniz?

Saymaya kalksak bitmez. Pes sesler bile içeri girerken önce o kapının önünden geçiyor. Üstelik kapıdaki hücreler doğuştan daha kırılgan, yıpranmaya karşı korumaları daha zayıf.

Bir de insan biyolojisinin pek hoş olmayan bir huyu var: Bu hücreler ölünce yerine yenisi çıkmıyor. Kuşlarda çıkıyor mesela. 1980'lerin sonunda bilim insanları kuşların bu hücreleri yenileyebildiğini keşfedince çok heyecanlanmışlar, belki bir gün insanda da olur diye. Şimdilik olmuyor. Yani yaşlandıkça tizleri duyan hücreler birer birer eksiliyor ve yerleri boş kalıyor. Tıpta buna presbiakuzi diyorlar, yaşa bağlı işitme kaybı.

"Eyvah, ben o sesi duymadım, sağır mı oluyorum?" Hayır, telaşlanmayın. Bu herkesin başına geliyor. Saçın beyazlaması gibi bir şey.

Peki ne zaman başlıyor? Saçın beyazlaması gibi kişiden kişiye değişiyor ama kabaca bir takvimi var. Mosquito'nun bütün işi de bu takvime dayanıyor. Ürün bilgisinde bu sesi genelde 25 yaşın altındakilerin duyduğu yazıyor. Araştırmalar da aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor: En tiz seslerdeki kayıp çoğumuzda otuzlu yaşlarda belirginleşiyor.

Madem bu kadar erken başlıyor, nasıl oluyor da kimse fark etmiyor? Çünkü konuşma sesleri bu bölgenin çok altında kalıyor. Benim sesim mesela. Bu programın adı nereden geliyor biliyor musunuz? İnsan sesinin temel frekansı kabaca 85 ile 255 hertz arasında. Benimki en güçlü 111 hertzde çıkıyor. 17 binin yanında yerin dibinde. Yani o son sesi duymasanız bile beni duymaya devam edeceksiniz.

17 bin hertzi kaybettiğinizde gündelik hayatınızdan neredeyse hiçbir şey eksilmiyor. Arkadaşınızın sesini de müziği de aynı duyuyorsunuz. Kaybettiğinizi ancak biri size böyle bir ses dinlettiğinde öğreniyorsunuz.

Yıllar önce tam da bununla ilgili bir video yapmıştım, belki hatırlarsınız. 2018'de bütün internet tek bir ses kaydı yüzünden ikiye bölünmüştü. O videoya şöyle başlamıştım:

Laurel mi, Yanny mi? Siz ne duydunuz? O gün aynı kaydı dinleyenlerin neredeyse yarısı Yanny duyuyordu, geri kalanı Laurel. O videoda bir işitme bilimcinin açıklamasını anlatmıştım. Yaşlandıkça tizleri daha zor duyduğumuz için büyüklerin Laurel duyma ihtimali daha yüksekmiş. Yani biz o gün bir kelimeyi tartıştığımızı sanıyorduk, belki de farkında olmadan kulaklarımızın yaşını karşılaştırıyorduk.

İşin daha da tuhaf bir tarafı var. Kulak burun boğaz doktoruna gidip standart bir işitme testi yaptırırsanız o test genelde 8 bin hertzde bitiyor. Yani doktorun baktığı aralık bu cihazın çaldığı yerin epey altında kalıyor. Testten tertemiz çıkıp yine de başta çaldığım son sesi duymamanız mümkün.

Mosquito'nun nasıl çalıştığını anladık. Ama bu cihaz sadece duyulan bir ses çıkarmıyor, rahatsız eden bir ses çıkarıyor. Asıl eleştiri de sesin şiddetine. Almanya'da iş sağlığı ve güvenliği enstitüsü bir Mosquito'yu ölçmüş. Üretici 95 desibel diyor, ölçümde 104 desibel çıkıyor.

Bu, yüksek sesli bir rock konserine yakın bir şey. Krakatoa videosundaki desibel cetvelini hatırlayanlar bilir: Bir kamyon 80 desibel civarında ve bundan sonrası kulak için zararlı sayılıyor. Deep Purple 1972'de Londra'da 117 desibellik bir konser vermiş, üç izleyici bayılmış. Mosquito'nun 104'ü o konserden çok da uzak değil.

Kulağa zarar verip vermediği hâlâ tartışılıyor. Ama gençler bu tartışmanın bitmesini beklemiyor. Sesi alıp telefonlarına zil sesi yapıyorlar. Adına da Teen Buzz diyorlar, yani ergen vızıltısı. Neden zil sesi dersiniz?

Sınıftasınız. 50 yaşlarındaki fizik öğretmeniniz tahtaya bir formül yazıyor. Cebinizdeki telefona mesaj geliyor ve telefon öğretmenin duyamayacağı bir vızıltıyla çalıyor. Bütün sınıf duyuyor, herkes birbirine bakıp kıkırdıyor. Öğretmen ise hiçbir şey duymadan dersine devam ediyor. Bu zil sesi o kadar yayılıyor ki sonunda parayla satılmaya başlıyor. Hem de kim satıyor biliyor musunuz? Stapleton'ın kendi şirketi.

Yani gençleri kovmak için yapılan ses, birkaç ay içinde gençlerin öğretmenlerinden gizli haberleşme aracına dönüşüyor. Bayılıyorum ben böyle hikâyelere.

Sınıftaki öğretmen için bu masum bir şaka. Ama şimdi aynı sahneyi bir de meclis salonunda düşünün: Kürsüde biri bu ses yasaklansın mı diye konuşuyor, sıralarda oturanların çoğu o sesi büyük ihtimalle hayatında hiç duymamış. Şaka gibi, değil mi? Ama gerçekten oldu. Üstelik adını bir haşereden alan bu kutu için bir gün Avrupa'da öyle bir cümle kurulacak ki, bu hikâyede asıl haşere muamelesi görenin kim olduğunu o zaman anlayacağız. Kısa bir aradan sonra oradan devam edelim.

Aradan önce bir sınıftaydık. Şimdi okul çıkışında olduğunuzu hayal edin. 15 yaşındasınız ve annenize süt almak için köşedeki markete girmişsiniz. Kapıya yaklaşınca kulağınızın içinde bir vızıltı başlıyor. O vızıltı. İçerideki kasiyer gülümsüyor, çünkü o hiçbir şey duymuyor. E ne yaparsınız? Büyük ihtimalle o sütü almadan çıkarsınız. Evet, hiç kötü bir şey yapmadınız belki ama bir şekilde oradan kovulmuş oldunuz.

İşte 2008 yılında İngiltere'de bazı insanlar bu duruma itiraz etmeye başlamışlar. Çocuk hakları savunucuları bir kampanya başlatmış. Buzz Off adında bir kampanya. Ses olarak fark ettiğiniz gibi, adı bile vızıldayan bir kampanya. Türkçesi aşağı yukarı "bas git" demek. Kampanyanın arkasındaki insan hakları örgütünün başkanı da şöyle bir soru sormuş. Ağır bir soru. "Kendi çocuklarına karşı düşük dozlu bir ses silahı kullanan toplum nasıl bir toplumdur? Aynı rahatsızlığı belli bir ırka ya da belli bir cinsiyete veren bir cihaz ortaya çıksaydı nasıl bir kıyamet koparırdık, değil mi? Bunu bir düşünün" diyor.

Bence haklı. Bir sokağa sadece bir ırktan ya da bir cinsiyetten insanları rahatsız eden bir şey koysanız kimse kabul etmez. Ama iş yaşa gelince nedense çok daha kolay kabulleniyoruz.

"İyi de Barış, her akşam dükkânının önüne müşterilerini kaçıran gençler toplanıyorsa esnaf ne yapsın?" Haklı bir soru. Mosquito'nun mucidi Howard Stapleton da tam bunu söylüyor: "İnsan haklarından bahsediyorlar, peki müşterisi kaçtığı için işi batan dükkân sahibinin hakları ne olacak?" Başka bir röportajda da "Ben çocuk düşmanı değilim, benim de beş çocuğum var" diyor. Kendinden o kadar emin ki, icadı yasal mı değil mi mahkemede netleşsin diye biri ona dava açsın istiyor.

Bir milletvekili de onun yanında duruyor ve kendi köyünden bir örnek veriyor. Bir Hint restoranının önüne bir grup genç toplanıyormuş. Müşterileri korkutuyor, restoran sahibine ırkçı laflar ediyorlarmış. Polis oraya bir Mosquito takmış ve milletvekiline göre sorun bir anda çözülmüş.

Bakın, bu örnek işi epey karıştırıyor. Az önce "aynı şeyi bir ırka yapsak kıyamet kopardı" diyorduk. Burada ise cihaz ırkçı tacize uğrayan birini korumuş. Ama şuna dikkat edin: O restoranın önünde bir suç var, bir fail var. Mosquito ise faile değil, o kaldırımdan geçen herkese çalıyor. Markete süt almaya giren siz de, okuldan dönen yedi yaşındaki çocuk da, annesinin kucağındaki bebek de o serserilerle aynı cezayı çekiyorsunuz. Bebek ağlıyor ve kimse neden ağladığını anlamıyor.

Yani bu cihaz ne yaptığınıza bakmıyor arkadaşlar, kaç yaşında olduğunuza bakıyor.

Kubrick'in Otomatik Portakal filminde de bununla ilgili bir sahne var. Alex tedaviye gönüllü olunca cezaevinin papazı itiraz ediyor: "İyilik seçilir. İnsan seçemezse insan olmaktan çıkar" diyor. Mosquito'nun önünde ise seçecek bir şey bile yok. İster uslu olun ister yaramaz, çocuksanız o ses size çalıyor.

Peki bu kadar itiraz varken bu kutular neden yıllardır duvarlarda duruyor? Çünkü bu konuda karar verenlerin hepsinin ortak bir özelliği var. Birazdan siz de fark edeceksiniz.

2010'da tartışma Avrupa'ya taşınıyor. Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi'nin meclisi, 47 üye ülkeye bu cihazları kamusal alanda yasaklama çağrısı yapıyor. İşte o haşere cümlesi de bu kararın içinde: "Bu cihazlar gençlere istenmeyen kuşlara ya da haşerelere davranır gibi davranıyor." Yani adını bir sivrisinekten alan kutu, sonunda gençlere sivrisinek muamelesi yapmakla suçlanıyor.

Ama bu bir tavsiye. Uyan uyar, uymayan uymaz. Bildiğim kadarıyla İngiltere'de bu cihaz bugün hâlâ yasak değil.

Hatta 2021'de İngiliz meclisi bu konuyu hâlâ tartışıyor. Bir milletvekili kürsüye çıkıyor. Anlatacağı şey bir ses. Ama o sesi kendi kulağıyla değil, evdeki kızlarının kulağıyla anlatıyor: "Kızlarım bana bunun uzayıp giden bir bip sesine, kulak çınlamasına benzediğini söylüyor" diyor. Salonda oturanların çoğu o sesi büyük ihtimalle hayatında hiç duymamış. Yani bir ülkenin meclisi, bir sesi kulaktan dolma tartışıyor. Tıpkı Stapleton'ın o sesi yıllar önce kendi çocuklarının kulağıyla bulması gibi.

Fark ettiniz mi? Bu hikâyede karar veren herkesin ortak bir özelliği var. Kutuyu icat eden adam o sesi duymuyor. Duvarına asan dükkân sahibi çoğu zaman duymuyor. İzin veren belediye de, yasaklansın mı diye tartışan milletvekili de duymuyor. Öyle ki bazı yerlerde o kutunun duvarda durduğunu kimse bilmiyor bile, çünkü etrafta onu duyacak tek bir yetişkin kulağı yok. Sesi duyan tek bir grup var ve o grup, sesini hiçbir yere duyuramıyor. Ne oy kullanabiliyorlar ne de bir meclise girebiliyorlar. O grup da sütü almadan marketten çıkan sizsiniz.

Her yıl ekimde Nobel ödülleri açıklanıyor, biliyorsunuz. Ama ondan birkaç hafta önce bir tören daha yapılıyor: Ig Nobel. Adı bir kelime oyunu, İngilizcede "ignoble" onursuz, adi demek. Önce güldüren, sonra düşündüren bilimsel çalışmalara veriliyor ve geleneğe göre ödülleri gerçek Nobel ödüllü bilim insanları dağıtıyor. Bu yıl tören ilk kez Amerika'nın dışında, Zürih'te yapıldı. Ödül alanlardan biri de bizim konumuza tam denk geliyor: Anne babaların bebeklerinin kokusuna bayıldığını, ergenlerinkine ise hiç bayılmadığını gösteren bir çalışma. Gençler yine kaybetmiş yani.

2006'daki törende ise Howard Stapleton bu icadıyla bir ödül alıyor. Peki hangi dalda biliyor musunuz? Ig Nobel Barış Ödülü.

Evet arkadaşlar, gençleri sokaktan kovan bir alete barış ödülü verilmiş. Ödülün adaşı olarak bu konuda yorum yapmaktan kaçınıyorum.

Tamam, dayanamadım. Tek bir yorum yapacağım, ama ödül hakkında değil, hepimiz hakkında. Bir insanı sesle cezalandırmak mümkün mü? Mümkünmüş. Asıl merak ettiğim şu: Bu neden bu kadar kolay kabul edildi?

Bence sebebi şu: Ayrımcılık deyince hemen aklımıza birtakım kavramlar, bir liste geliyor, değil mi? Irk geliyor mesela, cinsiyet geliyor, inanç geliyor, engellilik geliyor. Ama yaş böyle bir listede pek yer almıyor. Çünkü yaşı bir kimlik gibi değil de gelip geçen bir durum gibi görüyoruz, öyle algılıyoruz. Herkes bir zamanlar 15 yaşındaydı. Herkes bir gün 50 olacak. O yüzden "gençlere yapılıyor" demek kulağımıza "kimseye yapılmıyor" demek gibi geliyor.

Stapleton'ın o sesi evde denediği çocuklar bile bugün büyüdü. Babalarının kutusunun önünden geçseler, büyük ihtimalle artık onlar da hiçbir şey duymayacaklar.

O çocuklar sesi yıllar içinde, yavaş yavaş kaybetti. Ama bugün 15 yaşında olan birinin bu kadar beklemesine gerek yok.

Şu an belki sizin de kulağınızda duran şu kulaklık, aynı işi çok daha çabuk yapabiliyor. Kokleanın kapısındaki o kırılgan hücreleri yaş kadar yüksek ses de yıpratıyor arkadaşlar. Her gün saatlerce, sonuna kadar açılmış bir kulaklıkla dinlediğiniz sesler, müzik, o hücreleri yaşınızdan çok daha önce yorup yıpratabiliyor. Otobüste yanınızdan geçen birinin kulaklığından şarkının sözlerini duyabiliyorsanız, o ses kulak için fazla yüksek demektir. Ben bu testte ikinci seste kaldım. Benim yaşımda bu gayet normal. Ama bu gidişle, bugün o son sesi rahatça duyan birçok genç, benim yaşıma gelmeden benim kaldığım yere düşebilir.

O yüzden kulaklığınızın sesini bir kademe kısın ve bir hafta öyle dinleyin. Birkaç gün sonra alışırsınız, fark etmezsiniz bile. Ama tizleri duyan hücrelerinizi biraz daha uzun korumuş olursunuz.

Ve başta sesin kaybolduğu basamağı bir yere not edin. Birkaç yıl sonra testi bir daha yapın. Bir gün o son sesi siz de duymayacaksınız, tıpkı benim gibi. Kapının öbür tarafına geçmiş olacaksınız.

O gün aklınıza bu hikâyedeki iki baba gelsin. İkisi de o sesi kendi kulaklarıyla değil, çocuklarının kulaklarıyla tanıdı. Biri, gençleri kapının önünden kovacak sesi bulmak için. Öbürü, o sesin gençlere ne yaptığını anlatabilmek için.

Peki siz o gün, duymadığınız bir sesi gençlere hangi niyetle soracaksınız?

Kaynaklar (15)