Mikrofon Müziği Nasıl Değiştirdi?
111 Hz ·Bölüm 254

Mikrofon Müziği Nasıl Değiştirdi?

Bir icat bir sanatı ne kadar derinden değiştirebilir? 111Hz'in bu bölümünde mikrofonun stüdyoya girmesiyle kimin yıldız olduğuna, kimin işini kaybettiğine ve bu yakınlık hissinin neden bir dönem ahlaksızlık sayıldığına bakıyoruz.

21 Eylül 2026 ·35 dk ·2.889 kelime
0:00

Şu an size fısıldıyorum. Ve siz beni duyuyorsunuz, değil mi? Hatta büyük ihtimalle kulaklığınız takılı ve ben tam kulağınızın içindeyim. Tanımadığınız bir adamın nefesi kulağınızda ve bu size hiç tuhaf gelmiyor.

Ama yüz yıl önce bu yaptığım şey imkansızdı. Mümkün hale geldikten birkaç yıl sonra da Boston'da bir kardinal çıktı ve dedi ki, bu ahlaksızlıktır. O kardinale geleceğiz. Ama önce sizi bu fısıltının kaydedilemediği bir odaya götürmek istiyorum.

Yıl 1924. New York'ta bir plak stüdyosundayız ve bu odada mikrofon diye bir şey yok.

Odanın ortasında duvara doğru uzanan kocaman bir pirinç koni var. Eski gramofonların o borusunu düşünün. İşte onun insan boyunda olanı. Şarkıcı bu koninin ağzına eğiliyor ve...

...var gücüyle bağırıyor! Bağırmak zorunda! Çünkü ortada elektrik yok! Sesi sadece havayı itecek ve o hava plağı kazıyan iğneyi titretecek!

Victor Salon Orkestrası, 1920'lerin ortasında tek bir mikrofonun etrafında. Bir yıl önce aynı müzisyenler pirinç bir koninin ağzına sıkışıyordu.
Victor Salon Orkestrası, 1920'lerin ortasında tek bir mikrofonun etrafında. Bir yıl önce aynı müzisyenler pirinç bir koninin ağzına sıkışıyordu.Wikimedia Commons · Public domain

Ve bu böyle üç buçuk dakika sürüyor. Daha fazlası zaten olmuyor, çünkü plağın yüzeyi ancak o kadarını alıyor. Benim çok sevdiğim bir film var, 1900 Efsanesi. İzlediyseniz o kayıt sahnesini hatırlarsınız. Piyanonun başına kocaman borular getiriyorlardı ya, işte o oda bu oda.

Odaya bakınca tuhaf şeyler görüyorsunuz. Mesela davulcu yok. Neden yok? Çünkü davul bu teknolojiyle kaydedilemiyor. Ritmi tahta bloklarla, üçgenle idare ediyorlar. Kontrbas da yok, onun partisini tuba çalıyor. Kemanların bir kısmının gövdesine de metal bir boru takmışlar, ses koniye doğru gitsin diye.

Şarkıcının başında da bir görevli duruyor. Bu görevlinin tek bir işi var. Tiz bir nota geldiğinde şarkıcıyı omzundan tutup geriye çekiyor, pese inince tekrar öne itiyor. İnsan ses düğmesi gibi bir şey yani.

Bu olaydan bir yıl önce başka bir stüdyoda genç bir trompetçinin başına daha da ilginç bir şey geliyor. Ustası koninin dibinde çalarken onu kapının yanına göndermişler. Orada dikil demişler. Ve yıllar sonra bu olayı kendisi de şöyle anlatıyor. Kapıda durup çalmak zorunda kaldım diyor. Kim o genç trompetçi biliyor musunuz? Louis Armstrong.

Üstelik o gün ne çalınırsa, ne söylenirse doğrudan mumlu bir diske kazınıyor. Yani sonradan düzeltme diye bir şey yok. Kemancı yanlış bir nota mı bastı? Şarkıcının nefesi yetmedi, cümleyi bitiremedi mi? O disk çöpe gidiyor ve herkes baştan başlıyor. Bazı parçaları onlarca kez kaydetmişler.

Bu odadaki her şey, ama her şey, bir koninin duyabildiklerine göre ayarlanmış.

Şimdi bir yıl ileri saralım. 31 Mart 1925 gecesi, yine New York'tayız, bu sefer eski Metropolitan Opera binasındayız. O gece Amerika'nın dört bir yanından gelen erkek koroları tek bir sahnede toplanmış. Sahnede 850 kişilik bir koro var, salonda da dört bine yakın seyirci. Bir yıl önce böyle bir kalabalığı plağa almak hayal bile edilemezdi, çünkü koninin önüne en fazla birkaç kişi sığıyordu.

O gece sahnede ise tek bir mikrofon vardı. Dinleyin.

Bu duyduğunuz şey yüz yıl önce kaydedildi. Sahnede 850 kişilik koro söylüyor, son kıtada salondaki dört bin kişi de onlara katılıyor. Plak şirketi Columbia bu plağın reklamını nasıl yapmış biliyor musunuz? Tek plakta 4.850 ses, demiş. İnsanlar ilk kez bir kalabalığın plağını dinlerken gerçekten bir kalabalık duydu. Çünkü ondan önce koro plağı diye satılan şey, aslında koninin önüne sıkışmış birkaç kişinin sesiydi. Bu plak binlerce sattı ve insanlara bir şeylerin değiştiğini ilk hissettiren plak oldu.

Mikrofon o geceden sonra müziği baştan yazdı. Kimin şarkıcı olabileceğine, orkestrada hangi çalgının kalacağına, hatta bir aşk şarkısının kulağa nasıl geleceğine artık bu alet karar veriyordu. Sonra da ne oldu? Ortadan kayboldu, görünmez oldu. Bugün bir şarkıyı dinlerken hissettiğimiz o yakınlığı kendi zevkimiz sanıyoruz. Oysa o hissin bir icat tarihi var.

Peki bir alet bir sanatı bu kadar derinden nasıl değiştirir? Ve bunu yaparken kimi sahneden siler? Hadi bakalım.

Mikrofon bir gecede ortaya çıkmadı tabii. 1916'dan beri vardı ve radyocular onu çoktan kullanıyordu. Peki plak şirketleri bu alete neden tam o yıllarda sarıldı dersiniz?

Western Electric çift düğmeli karbon mikrofon. Radyonun ilk yıllarının standart aleti; kondenser mikrofon ondan çok daha geniş bir aralığı duyacaktı.
Western Electric çift düğmeli karbon mikrofon. Radyonun ilk yıllarının standart aleti; kondenser mikrofon ondan çok daha geniş bir aralığı duyacaktı.Wikimedia Commons · Public domain

Çünkü korkuyorlardı. Neyden korkuyorlardı? Radyodan. 1920'lerin başında evlerde neredeyse hiç radyo yokken, birkaç yıl içinde radyo bir salon eşyası haline gelmişti. İnsanlar eve bir radyo alıyor ve bedavaya müzik dinliyordu. İşin acı tarafı da şu, radyodan gelen ses eldeki plaktan daha iyiydi. Düşünsenize, parasını verip aldığınız plak, bedavaya gelen sesten daha kötü. Plak şirketleri için elektrikli kayıt artık bir ölüm kalım meselesiydi.

İşte o yıllarda Bell Labs'ta iki mühendis yeni bir sistem kurdu. Bu sistem plağın duyabildiği aralığı hem pes tarafa hem tiz tarafa doğru genişletti. Rakamlarla kafanızı şişirmeyeyim, kulağınıza anlatayım. Eski sistem insan sesinin sadece orta bölgesini duyuyordu.

Bir kelimenin başındaki nefesi duymuyordu. Sonundaki hışırtıyı, "s"yi, "ş"yi duymuyordu. Kontrbasın gövdesinden gelen o derin titreşimi de duymuyordu. Bunların hepsi kaydın dışında kalıyordu. Yeni sistem işte bunları duymaya başladı.

Bir şeyi daha duymaya başladı. Neyi? Odayı. Koni sadece ağzına dayanmış olanı alırdı, o yüzden o kayıtlarda mekan diye bir şey yoktu. Mikrofon ise sesin duvarlardan dönen yankısını, salonun büyüklüğünü de kaydediyordu. Yani 1925'ten sonra bir plağı nerede kaydettiğiniz, o plağın nasıl duyulacağını da değiştirmeye başladı.

Koni döneminin bir kralı vardı. Enrico Caruso. Adını mutlaka duymuşsunuzdur, tarihin en ünlü tenorlarından biri. Caruso'nun öyle bir sesi vardı ki koca bir opera salonunu tek başına dolduruyordu. En arka sıradaki adam bile onu rahatça duyuyordu. İşte koninin en sevdiği ses de buydu. Güçlü olacak, uzağa gidecek, tizlerde parlayacak. O yüzden Caruso plakta da sahnedeki kadar büyük bir yıldızdı. Ama mikrofonu hiç göremedi. Mikrofon stüdyoya girmeden dört yıl önce, 1921'de hayatını kaybetti.

Columbia yeni sistemi Şubat 1925'in sonunda çalıştırdı. Peki mikrofonun karşısına kimi geçirdiler dersiniz? Caruso'nun tam tersi bir adamı. Bu adamın lakabı Fısıldayan Piyanist'ti. Evet, fısıldayan. Asıl adı Art Gillham. Bu lakabı bir yıl önce radyoda kazanmıştı ve mikrofonla çalışmayı bildiği için Columbia onu özellikle çağırmıştı. 25 Şubat'ta kaydettiği şarkı, yayımlanan ilk elektrikli kayıtlardan biri oldu. Şarkının adı da You May Be Lonesome.

Ertesi gün rakip şirket Victor, Camden'daki stüdyosunda çok daha net bir deney yaptı. Sekiz müzisyeni stüdyoya topladılar ve onlara aynı parçayı aynı gün içinde iki kere çaldırdılar. Önce koniyle kaydettiler, sonra mikrofonla. Yani tarihte ilk kez iki teknoloji yan yana duruyordu. Peki koniyle yapılan o kayda ne oldu dersiniz? Bir ay rafta beklettiler, sonra da kalıplarını imha ettiler. Hiç yayımlanmadı. O günden bugüne sadece kazanan kaldı.

Ama biz yine de kendi kulağımızla karşılaştırabiliriz. Çünkü o sekiz müzisyenden biri, Billy Murray, o gün söylediği şarkıyı on dört yıl önce koniye de söylemişti. Şarkının adı Casey Jones. Önce 1911'deki kaydı dinleyelim, koniyle.

Şimdi de 1925, mikrofonla.

Fark ettiniz mi? Söyleyen adam aynı, söylediği şarkı da aynı. Değişen tek şey aradaki alet.

Peki bu iki şirket, müzik tarihinin en büyük teknolojik sıçramalarından birini dünyaya nasıl duyurdu dersiniz?

Duyurmadılar.

Victor da Columbia da yeni sisteme geçtiklerini aylarca kimseye söylemedi. Neden? Sebep tamamen ticariydi. Depolarda satılmayı bekleyen binlerce eski usul plak vardı ve kimse müşterisine elinizdeki koleksiyon eskidi demek istemiyordu. Koca bir devrim, stok eritme kaygısıyla aylarca sessiz sedasız yaşandı.

Bu arada yeni sesi duyanların hepsi de bayılmadı. Bir kısım eleştirmen bu sesi sert ve yapay buldu. Onlara göre mikrofon her çalgıyı tek tek ayırıyor, eski kayıtların o yumuşak, iç içe geçmiş topluluk sesini bozuyordu. Tanıdık geldi mi?

Buraya kadar anlattıklarım işin mühendislik kısmıydı. Asıl hikaye şimdi başlıyor. Çünkü bu alet stüdyoya girdikten sonra şarkı söylemenin ne demek olduğu değişecek ve başta size söz verdiğim o kardinal sahneye çıkacak. Bir fısıltı bir kardinali neden bu kadar öfkelendirir dersiniz? Cevabın müzikle pek ilgisi yok ve kardinal bunu kendi ağzıyla söylüyor. Sonra da İstanbul'a uğrayacağız. Çünkü aynı yıllarda orada bir adam, mikrofonun olmadığı bir sahnede ayağa kalkıyor. Kısa bir ara veriyoruz.

Bir yere ayrılmayın.

Tekrar hoş geldiniz. Yıl 1932, aylardan Ocak. Boston Kardinali William O'Connell, radyodaki yeni moda şarkıcılar hakkında hükmünü veriyor. Bakın ne diyor.

Bu, yozlaşmış bir şarkı söyleme biçimidir! Hiçbir gerçek Amerikalı bu bayağı sanatı icra etmez!

Bir de ekliyor. Radyoyu ne zaman açsam karşıma bu inleyen, meleyen sesler çıkıyor, havayı kirletiyorlar diyor.

Kardinalin hedefindeki bu üslubun bir adı var. Crooning diyorlar. Yani alçak sesle, yakından, neredeyse konuşur gibi şarkı söylemek. Ama kelimenin kendisi yeni değil. İngilizcede yüzyıllardır alçak sesle mırıldanmak için, en çok da bebeğe ninni mırıldanmak için kullanılıyor.

Dandini dandini dastana...

Yani bana sorarsanız ilk crooner'lar annelerimizdi. Kardinalin ahlaksız bulduğu o şey var ya, hepimize beşikte yapılan şeydi aslında.

Kardinal yalnız da değil üstelik. New York Şan Öğretmenleri Derneği de bir açıklama yapıyor. Bu mırıldanma genç neslin zihnini ve ideallerini bozuyor diyorlar.

Aslında bu panik yeni de sayılmaz. Bundan yirmi altı yıl önce, 1906'da, marşlarıyla ünlü besteci John Philip Sousa aynı alarmı bu sefer fonografın kendisi için vermişti. Müziği makine yapacaksa insanlar şarkı söylemeyi bırakır diyordu. Ve şöyle soruyordu. Peki ya milletin gırtlağı, zayıflamayacak mı? Ya milletin göğüs kafesi, küçülmeyecek mi? Benim favorim bu. Düşünebiliyor musunuz, plak dinleye dinleye ufalıp giden bir millet. Sousa aynı yazıda bir şey daha soruyor. Anne bebeğine artık ninni mırıldanmayacak mı, bebeği makine mi uyutacak diyor. Bu soruyu bir kenara koyun, sonunda ona döneceğiz.

Gülüyoruz ama bu öfke neydi gerçekten? Bir şarkı söyleme biçimi bir kardinali neden bu kadar rahatsız eder?

Cevap müzikte değil galiba. Çünkü kardinal sözlerinin devamında ağzındaki baklayı çıkarıyor zaten. Tabii ki bunlar erkek değil diyor. Bu üslubu kitlelere sevdiren adamın adı Rudy Vallée'ydi. İlk filminin fragmanında bir cümle var ve her şeyi anlatıyor. Erkekler ondan nefret ediyor, kadınlar ona bayılıyor! Vallée'nin kendisi bu cümleye çok kızmış bu arada. Ama mesele tam olarak buydu. Düşünün, genç bir erkek alçak sesle şarkı söylüyor. Sesi kırılgan. Sanki sadece size, kulağınıza söylüyor. İşte bu, dönemin erkeklik ölçüsüne sığmıyordu. Erkek dediğin yukarıdan, ilan eder gibi, göğsünü gere gere söylerdi. Kulağa fısıldayan adam ise tehlikeliydi. 1925'le 1934 arasında bu şarkıcılar önce göklere çıkarıldı, sonra da sapkın ilan edildi. Ayakta kalanlar, sesini ve imajını o erkeklik ölçüsüne yaklaştırabilenler oldu.

Şimdi biraz geri saralım. Çünkü bu fısıltının nasıl mümkün olduğunu anlamak için, ondan önce şarkıcı olmanın şartı neydi, ona bakmamız lazım. Koni döneminde ilk şart gür sesti. Salonun arkasına ulaşacaksınız, koniyi dolduracaksınız, orkestranın üstünden geçeceksiniz.

Bessie Smith, 1936. Salonu tek başına dolduran sesi koni döneminin tam ihtiyacıydı.
Bessie Smith, 1936. Salonu tek başına dolduran sesi koni döneminin tam ihtiyacıydı.Wikimedia Commons · Public domain

Ocak 1925'te, yani Columbia mikrofona geçmeden sadece birkaç hafta önce, Bessie Smith stüdyoya giriyor ve St. Louis Blues'u kaydediyor. Yanında kornetiyle kim var biliyor musunuz? Bölümün başında kapının yanına dikilen o genç adam, Louis Armstrong. Bessie Smith'in sesi bir salonu tek başına dolduracak güçteydi ve koninin istediği de tam olarak buydu. Dinleyin.

İşte mikrofon bu şartı ortadan kaldırdı.

Artık alçak sesle, yakından, neredeyse konuşur gibi söyleyen biri de binlerce kişiye ulaşabiliyordu. Sessiz harfler duyulur oldu. Koni döneminde sözler yuvarlanarak söylenirdi, çünkü kelimenin sonundaki hışırtı zaten kayda girmiyordu. Şimdi ise şarkıcı kelimeyi konuşur gibi telaffuz edebiliyordu. Aynı şarkıyı daha pes bir yerden, sesinin rahat ettiği yerden söyleyebiliyordu. Söz yazarları bile değişti. Sahneden ilan edilmek için yazılmış cümleler gitti, yerine tek bir kişiye söylenmiş gibi duran cümleler geldi. Sana söylüyorum. Sadece sana.

Bir de yakınlık etkisi diye bir şey var. Mikrofona yaklaştıkça sesin kalın frekansları öne çıkar, ses daha sıcak, daha yakın duyulur. Bunu size şu an gösteremiyorum ama neden gösteremediğim çok hoşuma gidiyor.

Bu önümdeki mikrofon 1968'de radyo spikerleri için tasarlanmış bir Electro-Voice. Ve mühendisleri tam da bu etkiyi azaltmak için uğraşmış. Spiker ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın sesi değişmesin diye. Yani o yılların şarkıcılarının kazara keşfettiği şey, kırk yıl sonra mühendislerin çözmeye çalıştığı bir probleme dönüşmüş.

Rudy Vallée'nin 1929'da New York'ta kendi yaptığı megafon. Mikrofon gelince onu bıraktı, alçak sesle söyleyerek Amerika'nın en çok konuşulan adamı oldu.
Rudy Vallée'nin 1929'da New York'ta kendi yaptığı megafon. Mikrofon gelince onu bıraktı, alçak sesle söyleyerek Amerika'nın en çok konuşulan adamı oldu.Wikimedia Commons · CC BY 3.0

Rudy Vallée'nin hikayesinde çok güzel bir ironi de var. Vallée işe neyle başlamıştı biliyor musunuz? Megafonla. Yani sesini büyütmek için ağzına bir koni tutuyordu! Mikrofon gelince megafonu bıraktı ve bir anda Amerika'nın en çok konuşulan adamı oldu. İnsanlar bu sesleri önce radyodan tanıyor, sonra da yüzlerini merak ediyordu. Halk bu mikrofon sanatçılarını bir de gözüyle görmek istediği için turneler başladı. Şöhretin sırası bile değişmişti.

Bu üslubun nasıl doğduğuna dair bir de efsane var. Efsane olduğunu bile bile anlatacağım, çünkü çok güzel. 1920'de Vaughn De Leath adında bir şarkıcıyı radyonun ilk deneme yayınlarından birine çağırıyorlar. Anlatılana göre ona diyorlar ki, aman dikkat et, soprano tizlerin yükselticideki lambaları patlatabilir. O da ne yapıyor? Sesini aşağıya, alçak ve yumuşak bir tona çekiyor. Mikrofona mırıldanma işte böyle doğmuş. Doğru mu? Bilmiyoruz. Radyo tarihleri de anlatılana göre diye aktarıyor. Ama doğru olsun olmasın bu hikayenin söylediği şey doğru. Bir şarkıcının nasıl söyleyeceğine artık bir cihazın sınırları karar veriyordu.

Sonraki kuşakta Frank Sinatra bu işi zanaata çevirdi. Şarkıcının çalgısı mikrofondur derdi. Yüksek notada geri çekilmeyi, alçak cümlede yaklaşmayı, nefesini nereye saklayacağını hep buna göre ayarlıyordu. Bizde bunun en tanıdık hali de İbrahim Tatlıses'tir herhalde.

Uzun havaya girerken mikrofonu ağzından uzaklaştırıp nasıl titrettiğini gözünüzün önüne getirin. Sesindeki o titremeyi sanki mikrofonla veriyor. Sinatra'nın dediği gibi, resmen mikrofonu çalıyor. 1924'teki o odada omzundan tutulup çekilen şarkıcıyı hatırlıyor musunuz? İşte artık kimse çekmiyor. Şarkıcı kendi kolunu kullanıyor. Kendi kendinin ses düğmesi olmuş.

Şimdi içinizden "Barış, sonuçta bu bir teknoloji hikayesi, her devirde alet gelişir" diyenler olabilir. Haklısınız, gelişir. Ama şuna dikkat edin. Bir kuşak boyunca insanlar iyi şarkıcının nasıl olması gerektiğine dair fikirlerini o koninin kapasitesine göre kurmuştu. Gür ses iyi sesti, çünkü koni gür sesi duyuyordu. Alet değişince fikir de değişti. Ve kimse alet değişti demedi. Herkes kendi zevkinin değiştiğini sandı.

Her devrimin bir de kaybedenleri olur tabii. Mikrofon orkestranın içine girdi ve oradaki dengeyi bozdu. Banjo koni döneminin gözdesiydi. Çünkü sesi keskindi, parlaktı, kaydın içinden sıyrılıp çıkabiliyordu. Ama mikrofon gitarın yumuşak sesini de duyabiliyordu. Banjonun işi zorlaştı ve birkaç yıl içinde banjocular gitara geçti. Tubacılar kontrbasa yöneldi. Davul stüdyoya geri döndü, hem de çok daha ince, çok daha sessiz çalma biçimleriyle.

En ağır faturayı kim ödedi derseniz, sahnede bağırarak, jestlerle, salonu arkadan öne süpürerek şarkı söyleyen koca bir kuşak ödedi. Vodvilin yıldızlarıydı bunlar. Ömürlerini o ustalığa vermişlerdi. Ve mikrofon geldiğinde o üslup bir anda abartılı durmaya başladı. Bir kısmı yeni sese uyum sağladı. Bir kısmı ise sağlayamadı.

Billie Holiday, 1940'lar. Yakından kaydedilince bambaşka bir şeye dönüşen bu ses, koni döneminde salonun arkasına ulaşma yarışında elenirdi.
Billie Holiday, 1940'lar. Yakından kaydedilince bambaşka bir şeye dönüşen bu ses, koni döneminde salonun arkasına ulaşma yarışında elenirdi.Wikimedia Commons · Public domain

Kazananlar da oldu tabii. Koni döneminde plağın üstünde orkestranın ve şefin adı yazardı. Şarkıcı çoğu zaman etiketin altında küçük puntoyla geçen bir ayrıntıydı. Ama tek bir insanın fısıltısı koca bir orkestra kadar taşınabilir hale gelince bu sıra tersine döndü. Ve mikrofon küçük bir sesi kariyere çevirebildi. Sesiniz gür olmayabilirdi. Hatta klasik ölçülere göre kusurlu bile sayılabilirdi. Ama o ses yakından kaydedildiğinde bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Mesela otuzlu yıllarda Billie Holiday'in yaptığını koniyle yapmak mümkün olmazdı. O ses, salonun arkasına ulaşma yarışında daha ilk turda elenirdi.

Peki aynı yıllarda İstanbul'da ne oluyordu?

22 Şubat 1930 akşamı Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'ndayız. Münir Nurettin Selçuk sahneye çıkıyor. Üstünde frak var ve bütün konseri ayakta okuyacak. Bugün bize çok sıradan geliyor, değil mi? Ama o akşam için epeyce aykırı bir şeydi bu. Çünkü klasik Türk musikisinde okuyan kişi, yani hanende, saz heyetiyle birlikte otururdu. İcra bir topluluk işiydi. Fasıl vardı, meclis vardı, kimin nerede devreye gireceği geleneğin içinde belliydi. Münir Nurettin bu düzenden çıktı, ayağa kalktı ve bütün akşamın ağırlığını tek başına omuzladı.

Ve o sahnede ne yoktu biliyor musunuz? Mikrofon. Düşünün, aynı yıllarda New York'ta Rudy Vallée mikrofona fısıldayarak milyonlara ulaşıyor. İstanbul'da ise Münir Nurettin ayakta, tek başına, salonun en arka sırasına sadece ciğeriyle ulaşıyor. Paris'te aldığı şan eğitimi tam burada işe yarıyor. Orada Batı tekniğini öğrenmiş, dönünce de bunu kendi geleneğinin içine yerleştirmişti.

Bu iki sahne birbirinin tam tersi gibi görünüyor ama aslında ikisi de aynı soruya cevap veriyor. Bir sanatçı kalabalıkla arasındaki mesafeyi nasıl kuracak? Amerika'da şarkıcı mikrofonla dinleyicinin kulağına yaklaşıyor. İstanbul'da ise şarkıcı sahnenin ortasına geçip dinleyicinin tam karşısına dikiliyor.

Sonra mikrofon Türkiye'nin salonlarına da girdi ve burada da aynı şeyi yaptı. Gazinoda sesini duyurmak için ciğer gücü şart olmaktan çıktı. Yeşilçam filmlerindeki gazino sahnelerini getirin gözünüzün önüne. Şarkıcı dinleyiciyle sohbet eder gibi araya giriyor, bir cümleyi neredeyse fısıltıyla bitiriyor. O yakınlığın hepsi mikrofonun açtığı alanda oluyor. Aynı sahneyi mikrofonsuz kurmaya kalksanız, sanatçı bütün akşam sesini duyurmaktan başka bir şey düşünemezdi.

O sahnenin en büyük ismi de Zeki Müren'di tabii. Onun mikrofonla hikayesi 1 Ocak 1951'de, İstanbul Radyosu'ndaki ilk canlı konseriyle başlıyor. Aradan kırk beş yıl geçiyor. 24 Eylül 1996'da TRT İzmir stüdyosunda kendisine bir hediye veriyorlar. O ilk konserde kullandığı mikrofonu. Zeki Müren mikrofonu eline alıyor ve hemen ardından fenalaşıyor. O gece aramızdan ayrılıyor. Bir sanat hayatı bir mikrofonla başlıyor ve aynı mikrofonla bitiyor.

Bir sanatçının hayatına bu kadar giren bu alet, zamanla hepimizin hayatına girdi. Hem de o kadar sessizce girdi ki artık onu görmüyoruz bile. Bugün telefonunuzda, kulaklığınızda, arabanızda, her yerde bir mikrofon var.

Bir zamanlar ahlaksızlık sayılan o yakınlık ise bugün koca bir sektörün ana ürünü. İnsanların uyumak için dinlediği fısıltı videolarını düşünün. Sousa'nın sorusunu hatırlıyorsunuz, değil mi? Bebeği makine mi uyutacak diye sormuştu. Yüz yirmi yıl sonra cevabı verebiliriz. Evet. Hem de yetişkinleri bile.

Metroda kulaklıkla yan yana oturan yirmi kişiye bakın. Yirmisi de birbirinden habersiz, kulağının içinde bir yabancının nefesini dinliyor. Tıpkı bölümün başında benim size yaptığım gibi. Bu tabloyu yüz yıl önce kimseye anlatamazdınız.

Bir sesi duyduğumuzda onun hakkında hemen bir hüküm veriyoruz. Şu ses güzel diyoruz, şu ses samimi diyoruz. Bu hükümlerin bir kısmı bize ait. Ama bir kısmı da galiba yüz yıl önce, bir laboratuvarda iki mühendisin yaptığı işle şekillendi.

Başta 1900 Efsanesi'ndeki kayıt sahnesini hatırlatmıştım. O sahnenin bir de devamı var. 1900, bir gemide doğmuş ve hayatı boyunca o gemiden inmemiş bir piyanist. Plak şirketi gemiye geliyor, onu kaydediyor. Sonra da diyorlar ki, bunu milyonlarca satacağız. 1900 ne yapıyor? Diski alıyor ve müziğim bensiz hiçbir yere gitmez diyor. Ben bu sahneyi hep şöyle okumuştum. Karşımızda dışarıdaki dünyaya adım atmaktan korkan, içine kapanık bir adam var. Bütün dünyası o gemi. Ve o dünyanın en kıymetli parçası da müziği. Kendisi inemediği gemiden müziğinin inmesine nasıl razı olsun? Ama bu bölümü hazırlarken o sahneye benim için bir anlam daha eklendi. 1900'ün bildiği müzik, çalanla dinleyenin aynı odada, aynı havanın içinde olduğu bir şeydi. O disk ise müziğin ilk kez odadan çıkıp tek başına gitmesiydi.

Size bu haftalık küçük bir ödevim var. Bir kere, sadece bir kere, mikrofondan geçmemiş bir ses dinleyin. Bir arkadaşınızın odada söylediği şarkı olur, sokakta çalan biri olur, evde birinin mırıldanması olur.

Kulaklığınızı çıkarın. Ve o sesin odayı nasıl doldurduğuna dikkat edin. Çünkü binlerce yıl boyunca müzik dediğimiz şey buydu. Havayı titreten bir insan ve aynı havayı paylaşan bir dinleyici.

Kaynaklar (15)