
Cro-Magnon kabuk kolye, Toulouse Doğa Tarihi Müzesi · Didier Descouens, Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0
Ekmekten Önce Süslenmeyi Nasıl Keşfettik?
Fas'ta, Atlas Okyanusu'na yakın Bizmoune Mağarası'nda biri ateşin başına oturmuş, tırnak boyundaki bir deniz kabuğunu sivri bir taşla deliyor. 142 bin yıl önceyiz; tarla yok, ambar yok, yarın ne yiyeceği belli değil. İnsanlığın 300 bin yılını tek bir güne sığdırırsak boncuklar öğlen 12:38'de, tarım ise gece 23:02'de ortaya çıkıyor. Karnını doyurmayı henüz güvenceye alamamış bir tür, neden önce kendine kolye yapar?
Şşş. Ateşin yanına gelin. Yavaşça, ürkütmeyelim.
Fas'tayız. Atlas Okyanusu'na birkaç saatlik yürüyüş mesafesinde, Bizmoune diye bir mağaranın önündeyiz. Gerçi şu an olduğumuz zamanda bir adı yok. Çünkü daha harita yok. Kent yok, köy yok. Tarla yok. Buğday yok, ekmek yok. Çok eskilere gittik bu sefer. Bugünden en az 142 bin yıl önceye…
Ateşin başında biri oturuyor. Büyük ihtimalle bizim türümüzden biri. Avucunda tırnak boyunda minicik bir deniz salyangozu kabuğu var. Sivri bir taşla kabuğun sırtına bir delik açmaya çalışıyor. Tık… tık… Çok dikkatli. Biraz fazla bastırsa kabuk kırılacak.
Deniz kabuğuna benim de gözüm kaymadı değil. Ne güzel renkleri var… Demek ki o da beğenmiş, seçmiş onu. Derdi ne acaba? Kabuğu delip ne yapacak?
Bir düşünelim. Yarın ne yiyeceği belli değil. Kış nasıl geçecek, bilmiyor. Bu şartlarda bir yırtıcıya yem bile olabilir. Hayatta kalmak her gün yeniden kazanılması gereken bir şey onun için.
Ve o, bütün bunların ortasında oturmuş… bir deniz kabuğuyla uğraşıyor.
Hah, sonunda açtı deliği. Kabuğu bir lifin ucundan geçiriyor. Bir tane daha. Bir tane daha. Şimdi de boynuna geçirdi. Çok yakıştı gerçekten. Dinleyenler için şöyle tarif edeyim: ateşin ışığında hafifçe parlayan, boncuklu bir kolye bu taktığı.
Arkeologlar 2014 ile 2018 arasında bu mağarada işte böyle 33 tane delikli kabuk buldu. Bugüne kadar bulunmuş en eski kabuk boncuklar bunlar. Adlarını da şu an önünde oturduğumuz mağaradan alıyorlar: Bizmoune boncukları.
Yanımızdaki şu kişiye bakın. Hâlâ gözlerini boncuklardan alamıyor. Biz takılarımıza böyle uzun uzun bakmıyoruz artık. Ama onun için bu boncukların bir anlamı var sanki. Bir şey ifade ediyor, değil mi?
Ateş sönmeye yüz tuttu. Biz de bu mağarada daha fazla kalmayalım. Ama aklıma takıldı: Henüz toprağı sürmeyi bilmeyen bir tür, neden kendine kolye yapmayı seçer ki? Ne anlamı var bunun onun için?
Hadi stüdyoya geçip mağarada bulduklarımızın peşine düşelim.
Geçenlerde Instagram'da bir Reels takıldı gözüme. Takının ne kadar eski olduğunu anlatıyordu. Arkeolojik kazılarda tarımdan çok daha eski takılar çıkıyormuş, insanlar buğday ekmeden önce boncuk takıyormuş.
İlk an "eee?" dedim. Sonra düşündüm. Kafamızda medeniyetin bir sıralaması var ya, okulda öğrendiğimiz: Önce karnımızı doyurduk, sonra yerleştik, sonra arta kalan vaktimizde sanatla, süsle uğraştık. Önce ihtiyaç, sonra lüks. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi. O meşhur piramidi bu arada Maslow çizmemiş, ama o ayrı bir hikâye.
Arkeolojinin buldukları bu sıralamaya pek uymuyor.
Şöyle bir şey yapalım. Bizim türümüzün, Homo sapiens'in hikâyesini bir güne sığdıralım. Bilinen en eski Homo sapiens fosilleri yine Fas'ta, Cebel İrhud'da bulundu ve yaklaşık 300 bin yıllık. İnsanlığın Doğu Afrika'da, Etiyopya'da başladığı düşünülüyordu. 2017'de bu fosiller yeniden tarihlenince türümüzün yaşı bir anda 100 bin yıl kadar geriye gitti.
300 bin yıl deyince ne kadar uzak olduğunu kavramak zor. O yüzden şimdi sizinle bir saat kuracağız.
Cebel İrhud'daki o fosillere gece yarısı, 00:00 diyelim. Bugünü, yani bu bölümü dinlediğiniz anı da günün bittiği ana, bir sonraki gece yarısına koyalım.
Böylece 300 bin yılı tek bir güne sığdırmış olduk. Bu hesapla bir saat, yaklaşık 12 bin 500 yıla denk geliyor.
Şimdi insanlığın bu bir gününe bakalım. Bizmoune'deki boncuklar 142 bin yıl önce yapılmıştı. Yani hikâyemizin aşağı yukarı tam ortasında. Nereye denk geliyor? Öğlen 12:38'e. Daha öğle yemeğindeyiz ve insanlar boncuk takmaya başlamış bile.
Peki tarım? İlk tarım denemeleri yaklaşık 12 bin yıl önce, Bereketli Hilal'de başlıyor. Orta Doğu'da, haritada yarım ay gibi uzanan, tarımın ve ilk yerleşik köylerin doğduğu bir bölge bu. Bir kısmı Güneydoğu Anadolu'ya denk geliyor hatta.
12 bin yıl, bir saatten bile az ediyor. Tarım ancak gece 23:02'de başlıyor. Gün bitmek üzereyken. Yani öğlenden beri süsleniyoruz. Tarla, saban, buğday, ekmek, köy gibi kavramlar hep günün son saatinde icat edilmiş ve hayatımıza girmiş.
Öğlen saatlerinde, daha tarlası, ambarı, yarın ne yiyeceği belli olmayan insanlar oturmuş kabuk deliyordu. Bu bölümde peşine düşeceğimiz soru tam olarak bu: Tarımdan önce neden takılarımız vardı? Nasıl olabilir böyle bir şey?
Önce kanıtlara bakalım. Bizmoune'den başka örnekler de var elimizde.
Yine Fas'ta, Taforalt'taki Güvercinler Mağarası'nda yaklaşık 82 bin yıllık deniz kabuğu boncukları bulundu. Saatimizde akşamüstü beş buçuk civarı. İşin ilginci, mağara denizden 40 kilometreden fazla içeride. Yani birileri o kabukları denizden alıp kilometrelerce taşımış.
Güney Afrika'daki Blombos Mağarası'nda da yaklaşık 75 bin yıllık boncuklar var. Saatimizde tam akşam altıya denk geliyor. Hepsinin deliği benzer yerde ve hepsinde benzer aşınma izleri görüyoruz. Üzerlerinde kırmızı aşı boyası kalıntısı da bulunmuş. Ya boncuklar boyanmış ya da boyalı bir tenin, bir giysinin üzerinde taşınmışlar.
Ve şimdi çok garip bir bilgi vereceğim. Süslenmek yalnız bizim türümüze ait olmayabilir.
Hırvatistan'daki Krapina'da, 1899-1905 yılları arasındaki kazılarda Neandertallere ait bir yerleşimden sekiz tane ak kuyruklu kartal pençesi çıkarılmış. Bir asırdan fazla müze çekmecesinde beklemişler. 2015'te araştırmacılar bunlara yeniden baktığında, üzerlerinde kesik izleri, cilalanmış yüzeyler ve aynı noktalara açılmış küçük çentikler gördüler. Yani pençeler bir kolyenin ya da bileziğin parçası olabilir. Yaklaşık 130 bin yıl yaşındalar. Bu da Homo sapiens Avrupa'ya gelmeden on binlerce yıl önce demek.
Bir örnek daha. İspanya'daki Cueva de los Aviones'te Neandertallere atfedilen yaklaşık 115 bin yıllık deniz kabukları var. Kumsaldan zaten delikli olanları özenle seçmişler, üstlerini kırmızı ve sarı boyayla boyamışlar.
Bu arada dikkat ettiniz mi? Bütün bu bulduklarımız yalnız dayanıklı şeyler: kabuk, kemik, diş, taş. Peki çiçekler? Tüyler? Saç örgüleri? Vücut boyaları? Ya da bilmediğimiz, hayal bile edemediğimiz onca şey… Hepsi çoktan toprağa karıştı. Bilimde sık tekrarlanan bir söz var. İlginçtir, bilinen ilk benzeri de Hititler üzerine yazılmış bir arkeoloji kitabında geçiyor: Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.
Yani süslenmenin gerçek başlangıcı, bulduğumuz en eski boncuktan da eski olabilir.
Peki ama neden? İnsanların derdi ne? Ta o zamanlarda bile iyi görünmek mi?
Bizmoune kazısının başındaki arkeologlardan Steven Kuhn'un bu konuda söyledikleri çok ilginç. Kuhn ile meslektaşı Mary Stiner, ilk boncuklara yıllar önce bir tür "bilgi teknolojisi" demişti.
Düşünün. Vücudunuzu boyayabilirsiniz ama o boya ertesi gün akıp gider. Boncuk öyle değil. Kalıcı. Taşınabilir. Başkası da görüp tanıyabilir. Kuhn'a göre Bizmoune boncukları da tam böyle, başkalarının görebileceği şekilde takılan sembolik nesnelerdi.
Peki bu boncukları kim görecekti? Ailesi zaten onu tanıyor. Ateşin başındaki arkadaşları da. Onlara kim olduğunu anlatmasına gerek yok.
Kuhn'a göre asıl mesele tanımadıkları insanlardı. Bu boncuklar, insanların daha o zaman yakın arkadaşlarından ve ailelerinden daha büyük topluluklara bir şeyler söylemek istediğini gösteriyor.
Belki "ben şu gruptanım" demek istediler. Ya da "evliyim", belki "yastayım", "şu ailedenim". "Yalnızım", "hastayım", "sağlıklıyım"…
Bu çok eskide kalmış bir ifade biçimi de değil. İnsanlar buna hâlâ ihtiyaç duyuyor. Doğu Afrika'daki Maasai topluluklarında boncuk işlemelerinin rengi ve düzeni, takan kişinin yaşını, evli olup olmadığını anlatıyor mesela. Anadolu'da da yazmaların kenarındaki oyaların bir dili olduğu anlatılır. Biber oyası "kocamla aramız biber gibi" demekmiş. Gelinin oyası başka, yaslı birinin oyası başka.
Kilimlerimizdeki motifler de öyle. Elibelinde, koçboynuzu, nazar, hayat ağacı… Her birine yüklenen bir anlam var. Kendini ifade etme ihtiyacı hep varmış yani, yalnız şekil değiştirmiş. Gerçi baktığımızda çok da değiştirmemiş. Bir renkle, bir desenle, bir şekille hâlâ nereye ait olduğumuzu söylüyoruz.
Bu kadar boncuk konuştuk, bir de kelimelere bakalım. Mücevher ne demek?
Mücevher Arapçada "cevherle bezenmiş" demek. Cevher de Farsça "gevher"den geliyor. Cevher hem değerli taş demek hem de "öz" demek. Felsefede Aristoteles'in "töz" dediğimiz kavramı Arapçaya bu kelimeyle çevrilmiş. "Bu çocukta cevher var" deriz ya hâlâ.
Bu çok hoşuma gitti. "Takıyı neden ekmekten önce keşfettik?" sorusunun etrafında dolaşırken, mücevherin kökünde "öz" olması bana çok anlamlı geldi, siz ne dersiniz? Sanki ta başından beri insanın özünü, kim olduğunu dışarı taşımanın bir yolu. "Takı" ise tam bizim dilimizden: takmak fiilinden geliyor. Bir şeyi kendine eklemek, kendinle ilişkilendirmek.
Ama bir dakika. Boncukla tanımadığınız birine bir şey anlatmak istiyorsanız, onun da bu işaretten anlaması gerekir. Ben boynuma "şu gruptanım" diye bir boncuk takıyorum. Ama siz bu boncuğu daha önce hiç görmediyseniz ne demek istediğimi nereden bileceksiniz? Demek ki birbirinden uzak topluluklar arasında ortak bir boncuk dili olmalı. Bunun izini süren iki araştırmacı var.
Jennifer Miller ve Yiming Wang, Doğu ve Güney Afrika'daki 31 farklı yerleşimden 1.500'den fazla devekuşu yumurtası kabuğu boncuğunu tek tek ölçmüşler: çapını, deliğini, kalınlığını. Biri Kenya'dan, biri Güney Afrika'dan iki boncuğu yan yana koyuyorsunuz ve neredeyse ayırt edemiyorsunuz.
Yaklaşık 50 bin ile 33 bin yıl öncesi arasında, aralarında 3.000 kilometreden fazla mesafe olan topluluklar neredeyse aynı boncukları yapıyormuş. Bir tür sosyal ağ gibi düşünebilirsiniz. 3.000 kilometre, Edirne'den Kars'a arabayla gidip dönmek kadar bir mesafe.
Yaklaşık 33 bin yıl önce iklim değişince bu ortaklık kopuyor. Yağmur kuşağı güneye kayıyor, Doğu Afrika kuruyor, Zambezi taşıyor ve iki bölgenin arasına doğal bir duvar örülüyor. Topluluklar birbirinden uzaklaşıyor, boncuklar da farklılaşıyor.
Peki bu ağ ne işe yarıyordu?
Bunun ipucu, bugün hâlâ Kalahari Çölü'nde yaşayan bir halkta saklı. 1970'lerde Polly Wiessner adında bir antropolog, oradaki avcı-toplayıcıların arasına karışmış. Halkın adı Ju/'hoansi (Jutvasi), kitaplarda !Kung diye de geçiyor. Wiessner onlarla uzun süre yaşamış ve çok ilginç bir gelenek fark etmiş. Adı hxaro. Bir tür hediyeleşme.
Burada bir parantez açacağım. Dinleyenler için söyleyeyim: Jutvasi diye okuduğum kelimenin ortasında bir eğik çizgi var. O çizgi, bizim alfabemizde karşılığı olmayan bir sesi gösteriyor. Dilinizin ucunu üst dişlerinizin arkasından emerek çekin.
İşte bu. Kung'un başındaki ünlem işareti de başka bir tık sesi. Bu sefer dil, dişlerin hemen arkasındaki çıkıntıdan aniden kopuyor ve şişe mantarı gibi tok bir ses çıkıyor.
Çok müzikal bir dil var anlayacağınız o coğrafyada.
Konuya geri dönelim.
Hxaro geleneğinde insanlar, bazen çok uzakta yaşayan ortaklarıyla yıllarca, hatta kuşaklarca süren bir hediye alışverişi yapıyor. Ortaklık anneden babadan çocuğa geçiyor. En sık verilen hediyelerden biri de devekuşu yumurtası kabuğundan boncuk işleri.
Peki neden yapıyorlar bunu?
Çünkü kuraklık olduğunda, av azaldığında, kendi bölgenizdeki su kaynakları kuruduğunda hxaro ortağınızın topraklarına gidebiliyorsunuz. Sizi misafir ediyor, suyunu, yiyeceğini paylaşıyor. Komşu komşunun külüne muhtaç, boncuğuna da… Yani boncuk bir tür sigorta poliçesi.
Mağaradaki o kişinin de belki böyle bir ortağı vardı. Boncuğu belki onun içindi.
O zaman şu soruya geliyoruz: Buğdayı olmayan bir avcı-toplayıcı için zenginlik nerededir?
İlişkilerde. Kaç kişiyi tanıdığınız, kimin kapısını çalabileceğiniz. Ambarınız yok ama dostunuz var. Takı da o dostluğun taşınabilir hâli. Hani arkadaşlık bilekliği vardır ya, çocukken takardık. Hâlâ var sanırım. Meğer bu alışkanlık insanlık tarihinde çok eskiye dayanıyormuş.
Bence bölüm sorumuzun en güzel cevaplarından biri burada saklı.
Tarımdan önce yiyecek biriktiremiyorduk. Ama birbirimizi biriktirebiliyorduk.
E biraz uzun kaldık Afrika'da, ne dersiniz? Dünya turumuza devam edelim. Biraz havalar soğusun, kuzeye gidelim. Hadi sıkı giyinin!
Şimdi Rusya'ya, Moskova'nın yaklaşık 200 kilometre doğusundaki Sungir'e gidiyoruz. Burada yaklaşık 34 bin yıl öncesine tarihlenen iki mezar var. Birinde bir yetişkin erkek, ötekinde baş başa gömülmüş iki çocuk.
Yetişkin erkeğin üzerinde yaklaşık 3 bin tane mamut fildişinden boncuk var. İki çocuğun üzerinde toplam 10 binden fazla. Çocuklardan birinin belinde de 250'den fazla kutup tilkisi dişinden yapılmış bir kemer.
Arkeolog Randall White deneyler yaparak bu boncukların her birinin bir saatten uzun sürede yapıldığını hesaplamış. Yani yetişkinin boncukları 3 bin saatten fazla emek. Her bir çocuğunki 5 bin saatten fazla.
Hesaplayalım bakalım. 3 bin saat. Günde sekiz saat çalışsanız bir yıl eder. Hem de kışın uzun, yiyeceğin kıt olduğu bir buzul çağı dünyasında. O dünyada birileri bir yılını fildişini oyup boncuk yapmaya ayırmış.
Yetişkini bir yere kadar anlayabiliriz. Belki iyi bir avcıydı, belki sözü dinlenen biriydi. Peki ya çocuklar? O kısacık hayatlarına bu kadar emeği hak edecek ne sığdırmış olabilirler? Bazı araştırmacılara göre hiçbir şey. Belki o itibarı kazanmamışlardı, doğarken getirmişlerdi. Tartışmalı bir yorum tabii. Ama düşündürücü. Tarımdan, yerleşik hayattan, mülkiyetten çok önce eşitsizlik olabilir mi?
Sungir'in soğuğu insanın kemiklerine işliyor. Bir de iki çocuğun mezarı başında durmak… Daha fazla kalmayalım. Gelin, güneye, kendi topraklarımıza inelim.
Bu hikâyenin çok güçlü bir bölümü de bizim topraklarda yazılıyor.
Mardin Dargeçit'te, Ilısu'da bir kazı alanı var. Adı Boncuklu Tarla. Adını yüzeyde bulunan boncuklardan alıyor. Kazılarda 100 binden fazla boncuk çıktı. Yaklaşık 12 bin yıllık bir yerleşim. Yani tarımın tam eşiğinde, çoğunlukla avlanarak ve toplayarak yaşayan bir topluluk. Tarlalardan önce, adını boncuklardan almış bir tarla.
Aynı bölgede, 250 kilometre kadar batıda da Göbeklitepe var. Oradaki dev T biçimli dikilitaşların bazıları insan figürü. Kolları, elleri var. Ve bellerinde kemer var, kemerden de tilki postu sarkıyor. Avcı-toplayıcıların ya da tarıma yeni yeni adım atan toplulukların yaptığı bu anıtsal figürler bile süslenmiş, giydirilmiş.
Anadolu'nun bir sürprizi daha var. Bundan 10 bin yıl kadar önce, Diyarbakır Ergani'deki Çayönü'nde ve Aksaray'daki Aşıklı Höyük'te yaşayan insanlar toprakta kızıl, parlak bir taş buluyor. Aslında taş değil, doğada saf hâlde duran bakır. Dövüp şekil veriyorlar. Bunlar, bilinen en eski metal eşyalardan bazıları. Peki ilk metalden ne yaptılar dersiniz? Birkaç iğne, birkaç küçük delgi… ve boncuk. Aşıklı Höyük'te tam 45 tane bakır boncuk çıktı.
Yani insanlık metali ilk kez eline aldığında, aklına gelen ilk şeylerden biri yine takı yapmak olmuş.
Size bir mezardan bahsedeyim. İsveç'te, bin yıllık bir Viking mezarı. İçinden kılıç, balta, kalkanlar, hatta iki at çıkmış. Arkeologlar da "Tamam, burada önemli bir savaşçı yatıyor, adam belli ki komutan" demişler. Yüz yıl böyle bilinmiş. Meğer hiç de öyle değilmiş. Hemen dönüyorum, anlatacağım.
Size bir soru sorayım. "Takı" dediğimde aklınızda nasıl bir insan canlanıyor?
Muhtemelen bir kadın. Ama eski mezarlara bakınca, üstü başı boncuklarla, altınlarla dolu bir sürü erkekle karşılaşıyoruz.
İtalya'daki Arene Candide Mağarası'nda yaklaşık 28 bin yıl önce gömülmüş, 15 yaşlarında bir gence ait bir iskelet var. Arkeologlar ona "Prens" diyor. Başında deniz kabukları ve geyik dişlerinden yapılmış bir başlık, yanında mamut fildişinden kolye uçları.
Ya da Bulgaristan'daki Varna Nekropolü. Yaklaşık 6.500 yıllık, dünyanın bilinen en eski büyük altın hazinesi. Oradaki en zengin mezarlardan biri yüksek statülü bir erkeğe ait. O tek mezardan 990'dan fazla altın parça çıkmış, bir buçuk kilo kadar.
Daha yakına gelelim. Nakkaş Sinan Bey'e ya da Şiblizade Ahmed'e atfedilen o meşhur "gül koklayan Fatih" portresine bir daha bakalım. Elinde bir yüzük var. Adı zihgir. Aslında bir okçu yüzüğü bu. Yay kirişini çekerken başparmağı korumaya yarıyor. Ama zamanla Osmanlı seçkinleri arasında bir statü takısına dönüşüyor. Topkapı Sarayı Müzesi'nde yeşimden, altın işlemeli, yakut ve zümrütle bezenmiş zihgirler var.
Birkaç hafta önce Büyük Erkek Feragati bölümünde bir portreye bakmıştık. 1701, Güneş Kral XIV. Louis. Dantel, pudra, kırmızı topuk, mücevher. O gün bunlar gücün üniformasıydı. Yani erkeğin süsten elini çekmesi düşündüğümüzden çok daha yeni bir hikâye.
Peki "takı kadın işidir" ön yargısı nereden çıktı? Bu sorunun cevabı biraz da arkeologların kendisinde.
1966'da Chicago'da "Man the Hunter", yani "Avcı Erkek" adıyla bir toplantı düzenlendi. Antropolojide çok önemli bir toplantıydı. Ama insan evriminin hikâyesi büyük ölçüde avlanan erkeğin üzerinden anlatılıyordu.
1970'lerin başında antropolog Sally Slocum "Woman the Gatherer", yani "Toplayıcı Kadın" başlıklı makalesiyle bu erkek merkezli bakışı eleştirdi. 1984'te de Margaret Conkey ve Janet Spector adlı iki arkeolog, toplumsal cinsiyet arkeolojisinin temel metinlerinden birini yazdı.
Neden önemli bu?
Çünkü uzun yıllar arkeologlar mezarlara şöyle bakıyordu: Yanında silah varsa erkek, boncuk varsa kadın. Yani cinsiyeti, bulunan eşyalara bakarak tahmin ediyorlardı. Kendi kendini doğrulayan bir döngü.
Feminist eleştiri bu döngüyü sorgulattı ama kırmak zaman aldı. İsveç'teki o komutan da işte böyle erkek sanılmış. 2017'de DNA'sına bakmışlar: Komutan bir kadınmış.
Takının kadınla ilişkisinin daha karanlık bir tarafı da var.
Ekonomist Thorstein Veblen'i Büyük Erkek Feragati bölümünde konuşmuştuk, hatırlarsınız: erkek sadeleştikçe karısının elbisesi kabarıyordu, çünkü kadının giysisi kocasının zenginliğinin vitriniydi. Takılar da o vitrinin bir parçasıydı.
Öteki taraftan bakınca, başka kültürlerde kadının takısı kendi ekonomik güvencesi. Anadolu'da "kolundaki bilezik kadının güvencesidir" denir. Düğünde takılan altınlar bu yüzden hep önemlidir, uğruna ne kavgalar edilir biliyorsunuz.
Yani takı bazen bir gösteriş, bazen bir güvence. Hiçbir zaman yalnız süs değil. Güç, para ve kimlik.
Peki takıyı en çok nerede görürüz? Kuyumcuları saymıyorum. Sanat eserlerinde görürüz, değil mi? Resimlerde, heykellerde, minyatürlerde… Sanat eserlerinde takı yalnız bir süs olabilir mi?
Süslü takı deyince benim aklıma inciler geliyor. Tablolarda çok sık gördüğümüzden belki. Bugün de hâlâ kıymetli.
16. yüzyılda İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in portrelerine bakalım. Dinleyenler için söyleyeyim, her yerde inci var arkadaşlar. Elbisesinde, saçında, boynunda, katman katman. Çünkü inci o dönem saflığın, bekâretin sembolüydü. Hiç evlenmeyen "Bakire Kraliçe" de kendi imajını incilerle kuruyordu. Kraliçe incilerle kim olduğunu söylüyordu.
Dört yüz yıl sonra bir ressam da aynı şeyi yeşimle söyledi: Frida Kahlo.
Otoportrelerinde ve fotoğraflarında sık sık Kolomb öncesi Meksika'ya ait yeşim kolyeler takıyor. Bu, kökenine, Meksika kimliğine bağlılığının bir ifadesi olarak yorumlanıyor. Kahlo için takı bir aidiyet beyanı yani. Tıpkı 142 bin yıl önceki o kabuk boncuklar gibi.
Tamam, aidiyet kısmını anladık. Takı çok uzun zamandır insanın bir iletişim ve ifade aracı. Peki işin biyolojik ve psikolojik tarafı ne? Süslenmeye ilgimiz nereden geliyor?
Bazen başka canlılara bakmak büyük resmi görmemize yardımcı olur. Hayvanlarda süslenmeye çok yakın bir davranış var mesela: Avustralya'daki saten çardak kuşu.
Erkekler dişileri etkilemek için "çardak" denen yapılar kuruyor ve bunları mavi nesnelerle süslüyor. Mavi tüyler, mavi çiçekler, hatta plastik şişe kapakları.
Biyolojide buna yakın bir fikir var: Amotz Zahavi'nin 1975'te ortaya attığı "handikap ilkesi". Tavus kuşunun kuyruğunu düşünün.
Taşıması zor, pahalı, yırtıcılara karşı da dezavantajlı. Ama tam da bu yüzden dürüst bir mesaj veriyor: "Ben bunu taşıyabilecek kadar güçlüyüm." Sungir'deki binlerce saatlik boncukları hatırlayın. O da bir güç ifadesiydi. Zahmetli olduğu için inandırıcı. "Bu zahmete ayıracak gücüm, vaktim ve imkânım var" diyor gibi.
Ama bizim çardak kuşundan farkımız şu: Onun süsü tek bir şey söylüyor. Bizim takılarımız ise katman katman anlam taşıyor. Kim olduğumuzu, kime ait olduğumuzu, kimi sevdiğimizi, kimi kaybettiğimizi.
Bir de takının kimseye bir şey söylemediği, yalnız size bir şey söylediği an var. Sahip olduğumuz bazı nesneleri kendimizin bir parçası gibi görürüz. Babaannenizden kalan bir yüzüğü düşünün. Kuyumcuya götürseniz gramı belli. Ama sizin için onun bir fiyatı yok. Çünkü o yüzük artık bir hafıza. Ya da sevdiğiniz bir sanatçının konser tişörtü. O artık tişörtten fazlası.
Yıllar önce IKEA etkisi diye bir video yapmıştım. Kendi elinizle kurduğunuz o hafif yamuk kitaplığı mağazadakinden daha çok seversiniz. Mağaradaki o kişi de kabuğun deliğini kendi eliyle açtı, tık tık. O kolyeyi ondan daha çok seven olamazdı bence.
Takılara yüklediğimiz anlamların bir kısmı bu histen geliyor. Alyansın neden sol elin yüzük parmağına takıldığını biliyor musunuz mesela?
Bu alışkanlığın kökü romantik bir efsane. Romalı yazar Aulus Gellius, İskenderiyeli bir bilginden şunu aktarıyor: Mısırlılar bu parmaktan kalbe ince bir sinir uzandığını düşünüyormuş. 17. yüzyılda bir İngiliz hukukçu buna Latince bir ad bile koymuş: vena amoris, yani aşk damarı. Bugün böyle bir damar olmadığını biliyoruz. Ama hikâye o kadar güzel ki o parmağa yüzük takmayı hâlâ sürdürüyoruz.
Bazı hikâyeler ise çok daha yeni.
Bugün köklü bir gelenek sandığımız tektaş elmas yüzük mesela, tarihten değil, son derece başarılı bir reklam kampanyasından doğdu.
1930'larda Büyük Buhran'la elmas fiyatları çökmüştü. Nişan yüzüklerinde elmas vardı ama küçük ve ucuz taşlardı. Elmas devi De Beers bir reklam ajansıyla çalışmaya başladı. Derdi, insanları daha büyük ve daha pahalı taş almaya ikna etmekti. 1947'de ajansın reklam yazarı Frances Gerety bir cümle buldu: "A Diamond Is Forever". Yani "Elmas sonsuzdur". Bu slogan insanların zihninde "sonsuz aşk" fikriyle birleşti ve çok tuttu. Sonradan 20. yüzyılın en iyi reklam sloganı seçildi.
Yani takı, bir yanıyla 142 bin yıllık bir ihtiyaç. Bir yanıyla da her kuşağın yeniden yazdığı bir hikâye.
Dönelim ateşin başına.
O kabuğu delen kişinin yüzünü hiç bilmeyeceğiz. Adını, sesini, hangi dilde güldüğünü, kimi sevdiğini. Ondan bize kalan tek şey, boynuna geçirdiği o birkaç kabuk.
Belki takı biraz da bunun için var. Yaşarken kim olduğumuzu, kime ait olduğumuzu gösteriyor. Biz gittikten sonra da geride o kalıyor.
Babaannenizden kalan o yüzük gibi. Bir gün sizin taktığınız bir yüzük de başka birinin parmağına geçecek. O kişi belki sesinizi unutacak. Ama yüzüğü çıkarmayacak.
Ateş sönüyor. Mağaradaki o kişi kabuğu boynuna geçirdi bile. Yarın ne yiyeceğini hâlâ bilmiyor. Ama kuraklık gelirse kimin kapısını çalacağını biliyor.
Tarımdan önce yiyecek biriktiremiyorduk. Ama birbirimizi biriktirebiliyorduk.
Boncuk da biriktirin, ama önce dostlarınızı.
Kaynaklar (19)
- Sehasseh vd., Early Middle Stone Age personal ornaments from Bizmoune Cave (Science Advances, 2021)
- Those earrings are so last year: the reason you're wearing them is ancient (University of Arizona, 2021)
- Hublin vd., New fossils from Jebel Irhoud (Nature, 2017)
- Bouzouggar vd., 82,000-year-old shell beads from North Africa (PNAS, 2007)
- Henshilwood vd., Middle Stone Age shell beads from South Africa (Science, 2004)
- Radovčić vd., Evidence for Neandertal jewelry: modified white-tailed eagle claws at Krapina (PLOS ONE, 2015)
- Hoffmann vd., Symbolic use of marine shells and mineral pigments by Iberian Neandertals (Science Advances, 2018)
- Miller ve Wang, Ostrich eggshell beads reveal 50,000-year-old social network in Africa (Nature, 2022)
- Absence of evidence is not evidence of absence (Quote Investigator)
- Wiessner, hxaro ve Ju/'hoansi hediyeleşmesi (PNAS, 2020)
- Sikora vd., Ancient genomes show social and reproductive behavior of early Upper Paleolithic foragers (Science, 2017)
- Boncuklu Tarla (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mardin)
- Hedenstierna-Jonson vd., A female Viking warrior confirmed by genomics (American Journal of Physical Anthropology, 2017)
- Man the Hunter sempozyumu, 1966 (Wenner-Gren Foundation)
- Thorstein Veblen, The Theory of the Leisure Class, 7. bölüm (1899)
- Symbolism in portraits of Queen Elizabeth I (Royal Museums Greenwich)
- Aulus Gellius, Attica Geceleri 10.10
- Edward Jay Epstein, Have You Ever Tried to Sell a Diamond? (The Atlantic, 1982)
- Nişanyan Sözlük: mücevher