Boşluğun İzi

Sidney Paget, Silver Blaze için suluboya çizim (1892), Wikimedia Commons · kamu malı

111 Hz ·Bölüm 258

Boşluğun İzi

Elimde eski bir çalar saat var, birazdan çalacak. Çalmıyor ve siz bunu hemen fark ediyorsunuz. Sherlock Holmes en meşhur davalarından birini işte böyle çözüyor: gece ahıra biri giriyor ve bekçi köpeği havlamıyor. Peki beynimiz gelmeyen bir sesi bu kadar çabuk fark ediyorsa, karşısındaki adam değiştiğinde neden bunu görmüyor?

19 Ekim 2026 ·26 dk ·2.510 kelime
0:00

Elimdeki şu saate bir bakın. Eski, sıradan bir çalar saat. Tıkırtısını duyuyorsunuzdur herhalde, mikrofona epey yakın. Bunu dün akşam kurdum, birazdan çalması lazım.

Şimdi sizden bir şey rica edeceğim. Saati bekleyin. Hepimiz biliyoruz çalar saat nasıl çalar, değil mi? O zırıldayan metal çan sesi. Şu an kafanızda duyuyorsunuz bile.

Birazdan çalacak... Biraz daha...

Çalmadı.

Mekanik çalar saat: beklediğimiz sesin kaynağı
Mekanik çalar saat: beklediğimiz sesin kaynağıWikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Ama bir şey oldu değil mi? Hiçbir ses gelmedi ve siz o boşluğu hissettiniz. Bir anlığına içinizde bir şey boşa düştü. Beklediğiniz ses gelmeyince, gelmediğini hemen fark ettiniz.

Bu saat bu arada bozuk. Zaten hiç çalmayacaktı.

Ama bu küçük oyunun arkasında aslında çok büyük bir mesele var. Beynimiz dünyayı sürekli tahmin ederek yaşıyor. Beklediği bir şey olmayınca bunu hemen fark ediyor. Ama hiç beklemediği bir şeyin eksikliğini çoğu zaman görmüyor bile.

Bunu 130 yıldan fazla önce kurmaca bir dedektif, bir köpek üzerinden anlatmış. Bugün de aynı meseleyi her gün kullandığımız yapay zekâ sohbet robotlarında görüyoruz. Peki beynimiz gelmeyen bir sesi nasıl fark ediyor da bazen gözünün önündeki koca bir eksikliği görmüyor?

Yıl 1892. Yazar Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes'un yeni bir hikâyesini yayımlıyor. Adı Silver Blaze. Türkçeye "Gümüş Şimşek" diye de çevrildi.

Hikâye şöyle. İngiltere'nin en ünlü yarış atlarından biri, büyük yarıştan birkaç gün önce Dartmoor'daki ahırından kayboluyor. Atın antrenörü John Straker da ertesi sabah bozkırda ölü bulunuyor. Kafasına ağır bir darbe almış.

Silver Blaze, Sidney Paget'nin Strand dergisi için çizdiği başlık gravürü (1892)
Silver Blaze, Sidney Paget'nin Strand dergisi için çizdiği başlık gravürü (1892)Wikimedia Commons · Public domain

Olay yerinde ipucu çok. Çamurda izler var, bir bıçak var, bir kravat var. Müfettiş Gregory bu ipuçlarının peşine düşüyor. Civarda görülen yabancılar sorgulanıyor, hatta bir şüpheli de bulunuyor. Ama taşlar bir türlü yerine oturmuyor.

Sonra Holmes ile Gregory arasında polisiye tarihinin en meşhur konuşmalarından biri geçiyor.

Gregory: "Dikkatimi çekmek istediğiniz başka bir nokta var mı?"

Holmes: "Köpeğin gece yaptığı tuhaf şey."

Gregory: "Köpek gece hiçbir şey yapmadı ki."

Holmes: "İşte tuhaf olan da bu zaten."

Ahırda bir bekçi köpeği var. Gece biri içeri girip atı dışarı çıkarıyor ve köpek havlamıyor. Neden havlamıyor? Çünkü içeri giren kişiyi tanıyor. Yani ahıra yabancı biri girmemiş. Sonunda ortaya çıkıyor ki atı gece ahırdan çıkaran kişi antrenörün kendisi. Straker, yarışı kaybetsin diye atı gizlice sakatlamak istemiş, at da onu tekmeleyip kaçmış.

Holmes'u bu sonuca götüren ikinci bir ipucu daha var ve o da benzer bir şey. O gece ahırda nöbet tutan seyis bayıltılmış. Akşam yemeğine toz halinde afyon katılmış. Yemek de acılı, baharatlı bir köriymiş. Holmes şunu fark ediyor: afyonun kendine has bir tadı var ve bu tadı ancak böyle ağır baharatlı bir yemek bastırabilir. O akşam sofraya köri gelmesine ancak evden biri karar verebilir. Yani afyonu katan kişi dışarıdan gelmiş bir yabancı olamaz, evin içinden biri olmalı.

Şimdi Gregory'ye de haksızlık etmeyelim. Aptal bir karakter olarak yazılmamış. Olay yerinde olan her şeye bakıyor. Bıçağa bakıyor, izlere bakıyor, kravata bakıyor. Holmes ise başka bir soru soruyor. Burada ne yok? Daha doğrusu ne olması gerekiyordu da olmadı?

Ve dikkat edin, başta saatle yaptığımız oyunda siz o boşluğu hemen fark ettiniz. Gregory ise fark etmedi. Aradaki fark ne? Siz saatin çalmasını bekliyordunuz, Gregory ise köpeğin havlamasını hiç beklemiyordu. Oysa Holmes gece ahıra biri girdiğinde bekçi köpeğinin havlaması gerektiğini düşünmüştü.

Yani beynimiz bir yokluğu ancak orada bir şey bekliyorsa fark ediyor.

Bunu beynin elektrik sinyallerini ölçen deneylerde de görüyorlar. Birine düzenli aralıklarla bir ses dinletiyorsunuz. Bip, bip, bip. Sonra bir tanesini atlıyorsunuz. Beyin, o sesin gelmesi gereken anda tepki veriyor. Yani beklediği sesin gelmemesini de bir şekilde kaydediyor. Siz başta saatle bunu yaşadınız.

Evde de çok sık yaşıyoruz bunu. Mutfakta oturuyorsunuz, buzdolabının motoru çalışıyor ama siz onu duymuyorsunuz. Sonra motor bir anda duruyor ve odaya bir sessizlik çöküyor.

İşte o an fark ediyorsunuz, saatlerdir bir uğultu varmış. Beyniniz o sese o kadar alışmıştı ki onu duymayı bırakmıştı. Sesi ancak durunca fark ettiniz.

Peki beyin duymadığı bir sesi nasıl bekleyebiliyor? Bunu anlamak için önce beynin dünyayı nasıl gördüğüne bakmak lazım. Bilim insanları uzun süre beynin bir fotoğraf makinesi gibi çalıştığını düşünmüş. Yani işte, ışık göze giriyor, beyin görüntüyü alıyor ve biz de dünyayı olduğu gibi görüyoruz. Sonra biri bir tren yolculuğunda bunun o kadar basit olmadığını fark etmiş.

Yıl 1910. Anlatılana göre Max Wertheimer adında genç bir psikolog tatile gitmek için Viyana'dan trene biniyor. Yolda aklına bir fikir geliyor ve fikir onu o kadar heyecanlandırıyor ki Frankfurt'ta trenden iniyor, bir oyuncakçıdan stroboskop alıyor.

Stroboskop, resimleri hızla art arda göstererek hareket ediyormuş gibi gösteren bir oyuncak.

Simon Stampfer'in stroboskop diski (1833): art arda resimler, beyinde hareket
Simon Stampfer'in stroboskop diski (1833): art arda resimler, beyinde hareketWikimedia Commons · Public domain

Bu tür oyuncaklar 1830'lardan beri satılıyordu. Sinemada 1895'ten beri vardı. Yani art arda gösterilen resimlerin hareket ediyormuş gibi göründüğünü herkes biliyordu.

Bilinmeyen şey, bu yanılsamanın nerede oluştuğuydu. O dönem yaygın bir açıklama şuydu: göz gördüğü görüntüyü bir anlığına tutuyor, retinada bir iz kalıyor ve art arda gelen izler birbirine karışıp hareket gibi görünüyor. Yani iş gözde bitiyor sanılıyordu.

Burada küçük bir itirafım var. Sinemanın doğuşunu konuştuğumuz bölümde ben de tam olarak bunu anlatmıştım: görüntü gözümüzün önünden gittikten sonra bir süre daha algılanıyor, adı da görme sürekliliği. Kulağa çok mantıklı geliyordu, ben de dönüp bakmamıştım. Ama şimdi anlatacağım deney, hareketin aslında nerede doğduğunu bambaşka bir yerde gösteriyor.

Wertheimer Frankfurt'taki enstitüde, iki genç meslektaşını denek olarak oturtup deneyler yapıyor.

Deneklere peş peşe iki çizgi gösteriyor ve aradaki süreyi değiştiriyor. Süre uzunken denekler iki ayrı çizgi görüyor. Belli bir aralıkta tek bir çizginin bir yerden öbürüne gittiğini görüyorlar. Süreyi belli bir noktaya kadar kısaltınca tuhaf bir şey oluyor.

Denekler iki çizgiyi de yerinde duruyor gibi görüyor ama aralarında bir hareket hissediyor. Hareket eden bir şey görmüyorlar, ama yine de bir hareket görüyorlar. Wertheimer buna saf hareket diyor.

Bir de şunu deniyor. Çizgilerden birini bir göze, öbürünü diğer göze gösteriyor. Hareket yine görülüyor. Oysa iki ayrı gözdeki iki iz retinada birbirine karışamaz. Demek ki bu hareketi beyin kendisi kuruyor.

Wertheimer'ın katkısı işte bu. Herkesin bildiği bir yanılsamanın beyinde oluştuğunu göstermesi. Bu da dönemin psikolojisine epey ters düşüyor, çünkü o zamanlar algıyı küçük duyu parçalarının toplamı gibi inceliyorlardı. Sanki filmin karelerine teker teker bakıyorlardı yani. Wertheimer'ın deneyleri ise hareketin kendi başına bir algı olduğunu gösteriyor. İki durağan çizgiyi ne kadar incelerseniz inceleyin, hareketi çizgilerin içinde bulamıyorsunuz. Yani iki çizginin arasındaki boşluğu, orada hiç olmayan bir hareketle beyin kendisi dolduruyor. Bunu bir kenara yazın, birazdan geri döneceğiz.

Wertheimer bu çalışmayı 1912'de yayımlıyor ve iki arkadaşıyla birlikte psikolojide Gestalt diye bilinen bir ekolün temellerini atıyor. Bu ekolün meşhur bir cümlesi var: bütün, parçaların toplamından farklı bir şeydir.

Yani bütünün kendisinde, parçaların hiçbirinde olmayan bir şey var.

Bugünkü nörobilim bu fikri bir adım daha ileri taşıyor. Buna tahmine dayalı işleme diyorlar. Kısaca şöyle anlatayım. Beyin kafatasının içinde oturuyor ve dışarıyı doğrudan görmüyor. Gözlerden, kulaklardan gelen sinyallere bakarak dışarıda ne olduğunu tahmin ediyor. Hatta sürekli bir tahmin üretiyor ve gelen bilgiyi bu tahminle karşılaştırıyor.

Sabah kalkıyorsunuz, salona giriyorsunuz. Koltuğu, masayı, perdeyi her sabah sıfırdan incelemiyorsunuz. Beyniniz onların orada olduğunu zaten biliyor. Gözünüzden gelen bilgi sadece bir kontrol yapıyor, evet hepsi yerinde diyor. Her şey tahminle uyuşuyorsa beyin fazla uğraşmıyor, dikkatinizi başka bir yere veriyor.

Neden böyle çalışıyor dersiniz? Çünkü beyin çok pahalı bir organ. Vücut ağırlığımızın yüzde ikisi kadar ama vücudun harcadığı enerjinin yüzde yirmisini tek başına yakıyor. Her şeyi her an sıfırdan işlemeye kalksa bu enerji yetmez. O yüzden bildiğini varsayıyor ve sadece beklemediği şeylere dikkat ediyor.

Ama masadaki saat bir sabah yerinde olmasa? Ya da salonda bir gölge görseniz? İşte o an beyin alarma geçiyor, çünkü tahmin tutmadı.

Holmes'un köpeğinde de durum tam olarak bu. Gece ahıra gelen o tanıdık ayak sesleri, o tanıdık koku, köpeğin kafasında hiçbir alarm üretmedi. Her şey beklediği gibiydi. O yüzden havlamadı.

Bu işin bir de şaşırtıcı bir tarafı var. Tahmin tuttuğunda beyin gerçekten bakmayı bırakıyor. 1998'de Amerika'da iki psikolog bir üniversite kampüsünde şöyle bir deney yapıyor. Bir araştırmacı yoldan geçen birine yaklaşıp yol soruyor. Tam konuşurlarken iki kişi ellerinde koca bir kapıyla aralarından geçiyor. Kapı geçerken yol soran adam kapının arkasına saklanıp, taşıyan adamlardan biriyle yer değiştiriyor. Kapı geçip gidiyor ve karşınızda artık bambaşka biri duruyor. Üstündeki kıyafet farklı, boyu farklı, sesi bambaşka.

Peki insanlar fark ediyor mu? Yaklaşık yarısı fark etmiyor arkadaşlar. Aynen yol tarif etmeye kaldığı yerden devam ediyorlar. Çünkü beyni karşısındaki kişiye bir kere bakmış, kaydetmiş ve "bu adam az önceki adam" diye varsaymış. Tahmini kontrol etmeye bile gerek duymamış.

Conan Doyle bunu da biliyormuş gibi. Atın adı Silver Blaze, yani alnındaki beyaz leke. Hikâyede atı saklayan adam o lekeyi boyuyor. Yarış günü at pistte koşuyor ve sahibi kendi atını tanımıyor. Holmes atın yüzünü yıkayana kadar.

Holmes, atı saklayan Silas Brown'un kapısında; Paget, 1892
Holmes, atı saklayan Silas Brown'un kapısında; Paget, 1892Wikimedia Commons · Public domain

Bu tahmin etme işini gündelik hayatta her gün yaşıyoruz aslında.

Hiç itilerek açılan bir kapıyı çekmeye çalıştığınız oldu mu? Ya da tam tersini? Kapıda tutacak bir kol gördüğünüzde beyniniz "çek" diyor, düz bir yüzey gördüğünüzde "it" diyor. Tasarımcı bunun tersini yaptıysa kapıya takılıp kalıyorsunuz. Bu tür kapılara tasarımcılar arasında bir isim de takılmış: Norman kapısı. Bu isim, sorunu kitabında anlatan bilişsel bilimci Don Norman'dan geliyor.

Buraya kadar beynin bizi yormamak adına kullandığı kestirme yolları konuştuk. Ama bu tahmin huyunun bir de olumsuz tarafı var. Beyin eksik bir yer gördüğünde orayı boş bırakmayı pek sevmiyor. Kısa bir aradan sonra, iki yüz yıldır herkesin inandığı bir hikâyeye ve bilmediği soruya "bilmiyorum" demekte zorlanan makinelere bakacağız.

Tekrar hoş geldiniz. Akşam eve dönüyorsunuz, dışarıda fırtına var.

Kapıyı açıyorsunuz ve salondaki en sevdiğiniz vazo yerde paramparça. Kediniz de masanın kenarında oturmuş size bakıyor, tüyleri ıslak.

İlk ne düşünürsünüz? Kedi yaptı, değil mi? Ama tam kediyi azarlayacaksınız, bir bakıyorsunuz, sabah çıkarken pencereyi açık unutmuşsunuz. Rüzgâr perdeyi savurmuş, masadaki örtüyü çekmiş, vazo da örtüyle birlikte düşmüş. Kedi de o gürültüden korkup masaya çıkmış.

Siz o birkaç saniyede kedinin suçlu olduğuna tamamen ikna olmuştunuz. Çünkü beyniniz kediyi ve kırık vazoyu aynı karede görünce aradaki boşluğu en bilindik hikâyeyle doldurdu. Wertheimer'ın iki çizgisinin arasına hareket koyan beyin, burada da iki şeyin arasına bir suçlu koydu.

Fal bölümümüzü hatırlayanlar vardır. Orada da buna yakın bir şeyden bahsetmiştik, Barnum etkisinden. Birisi size herkese uyabilecek genel bir cümle kuruyor, siz de o cümlenin boşluklarını kendi hayatınızla dolduruyorsunuz ve sonra "nasıl bildi" diye şaşırıyorsunuz.

Bu boşluk doldurma huyu bazen deyimlere bile yerleşiyor. İngilizcede "red herring" diye bir deyim var, kelime anlamıyla kırmızı ringa balığı. Anlamı da dikkati asıl meseleden başka yere çeken yanıltıcı ipucu. İngilizce polisiye romanlarda sık sık duyarsınız. Okuru yanlış şüpheliye yönlendiren ipucuna red herring denir.

Gregory'nin peşine düştüğü ipuçlarından birini hatırlıyor musunuz? Ölü adamın elinde sıkıca tuttuğu bir kravat. Rengi de kırmızı siyah. Yani Gregory kelimenin tam anlamıyla kırmızı bir ipucunun peşine takılmış.

Bu deyimin nereden geldiğine dair çok yaygın bir açıklama var. Eskiden İngiltere'de av köpeklerini eğitirken dikkatleri dağılıyor mu diye bakmak için yola kokusu ağır, tütsülenmiş ringa balıkları sürülürmüş. Deyim de buradan kalmış.

Kulağa çok mantıklı geliyor değil mi? İşin tuhafı, eski av kitaplarında ringa balığı gerçekten geçiyor. Ama tam tersi bir iş için: köpeğe iz sürmeyi öğretmek için. Köpeği izden saptırmak için ringa sürüten bir av geleneğinin ise hiçbir kaydı yok.

Deyimin bugünkü anlamını yayan kişi, William Cobbett adında bir İngiliz gazeteci. Cobbett 14 Şubat 1807'de yazdığı bir yazıda, çocukken tazıları tavşanın izinden saptırmak için ringa balığı kullandığını anlatıyor. Muhtemelen uydurma bu. Cobbett’ın asıl derdi de Napolyon'un yenildiğine dair yanlış haber yapan İngiliz basınıyla dalga geçmek. Gazeteciler de böyle bir ringa balığının peşine takılmış, diyor.

William Cobbett, red herring hikâyesini yayan gazeteci
William Cobbett, red herring hikâyesini yayan gazeteciWikimedia Commons · Public domain

Yani bu deyimin kökenine dair iki yüz yıldır anlatılan hikâyenin kendisi aslında insanları yanlış yönlendirmiş. Mantıklı bir açıklama bulununca kimse dönüp bakmamış. Açıkçası beni de en çok güldüren kısım bu. Görme sürekliliğini anlatırken ben de böyle bir ringa balığının peşine takılmıştım zaten.

Şimdi bu meseleyi bugüne getirelim. Son birkaç yılda hepimiz yapay zekâ sohbet robotlarıyla konuşmaya başladık. Bu modellerin bilinen bir sorunu var. Bazen bilmedikleri bir soruya son derece emin bir dille, tamamen uydurma bir cevap veriyorlar. Buna halüsinasyon deniyor.

Eylül 2025'te OpenAI'dan araştırmacılar bu konuda bir makale yayımladı. Makalenin yazarlarından Adam Kalai bir deney anlatıyor. Sohbet robotlarına kendi doktora tezinin adını sormuşlar. Üç ayrı model üç ayrı başlık söylemiş, üçü de kendinden emin, üçü de yanlış. Doğum gününü sormuşlar, bir model üç denemede üç farklı tarih vermiş. Onlar da yanlış.

Peki neden "bilmiyorum" demiyor? Araştırmacıların açıklaması hepimizin çok iyi bildiği bir konsepte dayanıyor: çoktan seçmeli sınav. Bir sorunun cevabını bilmiyorsunuz diyelim. Boş bırakırsanız sıfır puan alırsınız. Ama rastgele bir şık işaretlerseniz belki tutar. Bu modeller de eğitilirken ve test edilirken çoğunlukla doğru cevap sayısına göre puanlanıyor. "Bilmiyorum" demek sıfır puan getiriyor, tahmin etmek ise ara sıra puan getiriyor. Sonuçta model tahmin etmeyi öğreniyor.

Araştırmacılar da bu duruma bir çözüm önermişler. Puanlamada emin bir dille verilen yanlış cevap, "bilmiyorum" demekten daha ağır cezalandırılmalı. Yani bilmediğini söylemek, uydurmaktan daha kârlı hale gelmeli. Bizim sınavlardaki gibi, üç yanlış bir doğruyu götürmeli yani arkadaşlar.

Bu modeller temelde bir cümlenin devamında en olası kelimenin ne olduğunu tahmin eden sistemler. Bir yerde yaptıkları iş, bizim beynimizin yaptığına bir tık benziyor. Eldeki bilgiye bakıp en olası devamı üretmek.

Şimdi biraz aynaya bakalım. Biz bundan çok mu farklıyız? Sevdiğiniz biri mesajınıza iki saat cevap vermediğinde kafanızda nasıl senaryolar kuruyorsunuz? Ya da gece karanlık bir sokakta, rüzgârda sallanan bir poşeti bir anlığına bir insana benzettiğiniz oldu mu? Bilgi eksik kaldığında beyin o boşluğu boş bırakmıyor ve çoğu zaman en bildik ya da en korkutucu hikâyeyle dolduruyor.

Bunu bir kere kendi kulaklarınızla da yaşamıştınız aslında. Ses yanılsamalarını anlattığım videoda size aynı paragrafı iki kez dinletmiştim. Kelimelerin arasındaki boşluklara anlamsız gürültüler serpiştirmiştik. Beyniniz o gürültüleri harf yerine koydu, cümleyi tamamladı ve siz hiçbir eksik duymadınız. O gün buna bir nevi halüsinasyon demiştim. Yani yapay zekâya taktığımız bu ismi önce kendi kulaklarımız hak etmiş.

İngilizcede bir söz vardır, hiç haber yoksa bu iyi haberdir diye. Bizde de buna benzer bir söz var: kara haber tez duyulur. Yani kötü bir şey olsaydı, haberi çoktan gelirdi. Bence bu sözler tam da bu yüzden var. Çünkü beynimizin varsayılan ayarı bunun tam tersini söylüyor. Haber gelmeyince aklımız hemen en kötü ihtimale gidiyor. Belki de kendimizi sakinleştirmek için bu sözleri ara sıra tekrarlasak fena olmaz.

Beynimizin bize oynadığı bir tahmin oyunundan daha bahsedeyim, bence çoğunuzun başına gelmiştir. Cebinizde telefonunuzun titrediğini hissediyorsunuz, çıkarıp bakıyorsunuz ve hiçbir bildirim yok. Hatta bazen telefon cebinizde bile değil. Bunun adı hayalet titreşim. Hastane çalışanlarıyla yapılan bir araştırmada katılımcıların üçte ikisi kadarı bunu yaşadığını söylemiş. Hastanedekiler birbirlerine sürekli çağrı yolluyor ya. Görmezden gelme gibi bir lüksleri de yok. Beyin telefonun titremesini o kadar sık bekliyor ki bacağınızdaki sıradan bir kas seğirmesini bile büyük ihtimalle titreşim diye yorumluyor.

Ama bu huy her zaman kötü sonuçlar doğurmuyor tabii. Hatta en sevdiğimiz şeylerden birini buna borçluyuz.

Alman edebiyat kuramcısı Wolfgang Iser'in bir fikri var. Ona göre bir metin her şeyi söylemez, aralarda boşluklar bırakır. Bir romanda yazar bir karakterin pencere kenarında titreyen ellerini ve yere düşen mektubu anlatır. O karakterin o an ne hissettiğini tek tek yazmaz. O boşluğu siz doldurursunuz, kendi hayatınızdan, kendi yaşadıklarınızdan bir şeyle. Kitap okurken yaptığımız işin büyük kısmı aslında bu. Boşlukları doldurma.

Bu saat bölümün başında çalmadı ve siz bunu hemen fark ettiniz. Çünkü bekliyordunuz. Gündelik hayatta ise bizim için en önemli yoklukların çoğunu fark etmiyoruz, çünkü onları beklemeyi çoktan bırakmışız.

Mesela eskiden sık sık arayan ama bir süredir aramayan bir arkadaşınız. Ya da evde her akşam duyduğunuz ama artık duymadığınız bir ses. Bunlar bir gün aniden olmuyor. Yavaş yavaş eksiliyor ve beyin hiç durup da buna alarm vermiyor.

O yüzden bir kere olsun Holmes gibi düşünmeyi deneyin. Olan şeylere bakmayı bir kenara bırakıp kendinize şunu sorun: hayatımda olması gereken ama bir süredir olmayan bir şey var mı? Havlaması gerekip de havlamayan bir köpek?

Bulursanız, belki bir telefon açmanın zamanı gelmiştir.

Kaynaklar (9)