Her Yıl 123.000 Kelime Daha Az Konuşuyoruz
Bugün kaç kelime konuştun? Sandığından az. Pfeifer ve Mehl'in araştırması her yıl 123.000 kelime daha az konuştuğumuzu gösteriyor. Peki gerçekten suskunlaşıyor muyuz, yoksa muhatabımızı sesli asistanlara, yapay zekâya mı devrediyoruz? WALL-E'den Her'e, Orwell'in 1984'ünden Konfüçyüs'e, azalan kelimelerle aslında neyi kaybettiğimizin peşine düşüyorum.
Bugün kaç kelime konuştun? Sabah uyandın. Telefonun alarmını kapatırken ekrana dokundun. Mutfağa geçtin, kahve makinesinin düğmesine bastın. Hazırlanıp dışarı çıktın. Sokağa adım atarken kulaklıklarını taktın, gürültü engelleme modunu açtın. Mahalledeki kafeye geldin. Siparişini zaten yoldayken telefonunda yüklü uygulamadan vermiştin. Baristaya sadece hafifçe başını sallayıp isminin yazılı olduğu o karton bardağı aldın. Öğle arasında markete uğradın. Kasiyerin olmadığı self-servis kasaya yöneldin. Barkodları okuttun, kartını temassız okutucuya yaklaştırdın. Akşam eve döndüğünde, kapıdan içeri girene kadar epeyce bir tasarruf etmiş oldun. Kelimelerden tasarruf. Geçen yıla göre daha az konuştun. Modern hayat bizi yavaş yavaş suskunlaştırıyor.
Bu bir iddia değil. Bunu hesaplamışlar ve ölçmüşler. Valeria Pfeifer ve Matthias Mehl adında iki araştırmacı, 2005'ten bu yana yapılmış 22 ayrı çalışmayı tek bir çatı altında toplayıp incelemiş. 2200 insandan toplanan ve 14 yıla yayılan bir veriyi analiz etmişler. Üstelik yöntemleri tahmine dayalı değil. Katılımcılara gün boyu, belirli aralıklarla çevredeki sesleri kaydeden küçük bir cihaz takıyorlar, sonra o kayıtlardaki kelimeleri tek tek sayıyorlar. İşin ilginç tarafı, bu çalışmayı yapmaya neden başlamışlar biliyor musunuz? Kadınlar erkeklerden gerçekten daha çok mu konuşur? Bu sorunun cevabını aramak için araştırmayı yapmışlar. Sonucu tahmin edebiliyor musunuz? Evet cevap, çoğumuzun sandığının aksine, neredeyse eşit çıkmış. Kadınlar da erkekler de günde yaklaşık 16.000 kelime civarında konuşuyor. Bunu bulmuşlar.
Ama bunun yanında bundan çok daha ilginç ve hiç beklemedikleri bir şeyi daha fark etmişler. 2005'te ortalama bir insan günde yaklaşık 16.000 kelime konuşuyor, bunu söyledik. Bu sayı biraz soyut gelebilir, o yüzden şöyle düşünelim. 2005 yılında bir hafta boyunca ağzımızdan çıkan her kelimeyi alıp yazıya geçirsek ve bu yazıları bastırsak, ortaya şu kalınlıkta bir kitap çıkardı. Yaklaşık bir roman. Yani "hayatımızı yazsak roman olurdu" diyoruz ya gerçekten de öyle her hafta, bir roman kadar konuşuyormuşuz meğer. Zaten bu ilginç istatistiğe web sitemi yenilerken merak edip bakınca ulaştım. Dedim ki ben her hafta hem burada YouTube kanalımda hem de podcast platformlarında en az 15 - 20 dakika konuşuyorum ve konuştuklarımı yazıya da döküyorum. Acaba toplamda kaç kelime yazmışımdır diye hesaplayan ve her yeni video ve podcast bölümünü yayınladıkça sayacı güncelleyen küçük bir kodu da ekledim web siteme. 2014'ten beri 850 video, 655 yazı ve 239 podcast bölümünde 1.287.547 kelime söylemişim.
Yani günde 16.000 kelimeyi boşa harcamamak lazım, en azından bir kısmını yazmaya değer hale getirip söylemek güzel olur. Fakat dedim ya araştırmacılar tam 14 yıl boyunca verileri izlemişler. Ve günlük konuşulan kelime sayısının 2005'te 16.000'den 2019'a gelindiğinde 12.700'e indiğini görmüşler. Her geçen yıl, günlük konuşmalarımızda 338 kelime daha az kullanıyoruz. Çok sayılmaz değil mi? Ama her yıl azalmaya devam ediyor. Ve bunu bir yıla yaydığında, bir önceki yıla göre 123.000 kelime daha az konuştuğumuz ortaya çıkıyor.
Burada küçük bir not düşeyim. Bu, aynı kişileri yıllarca izleyen bir kayıt değil, farklı yıllardan alınmış kesitler. Yani bir saat gibi "her yıl tam 338" diye azalmıyor. Ama azalma eğilimi çok net ve istikrarlı. Üstelik düşüş 25 yaş altında daha da dikkat çekici, çünkü gençlerde yılda 452 kelimeye kadar varıyor. Gençler giderek daha da az konuşuyor.
Hemen akla ilk gelen suçlu ne olabilir? 2005'ten 2019'a giderek daha çok kullandığımız bir şey? Telefonlarımız ve sosyal medya? Ekrana bakmaktan konuşmayı unuttuk diyoruz değil mi? Yazışmayı konuşmaya tercih ediyoruz, belki de o yüzden konuşulan kelimeler azaldı. Bu teşhis doğru gibi hissettiriyor ama bence eksik. Ve şunu baştan söyleyeyim, buradan sonrası araştırmanın bulgusu değil, tamamen benim kendi fikrim, çünkü bu kısmı kimse ölçmedi. Araştırmacılar insanların birbirine söylediği kelimeleri saydı, yani insandan insana giden sesleri. Peki ya makinelere söylediklerimiz? Belki de o kadar da sessizleşmedik. Belki de sadece muhatabımızı değiştiriyoruz yavaş yavaş. Arabamıza biniyoruz ve yol tarifi için bir sesli asistana konuşuyoruz. Evde ışıkları kapatması için akıllı hoparlöre bağırıyoruz. Şirketlerin müşteri hizmetlerini aradığımızda derdimizi bir robota anlatıyoruz. 2026 yılındayız, telefonlarımızdaki yapay zeka asistanlarıyla saatlerce sesli sohbet ediyoruz. Kelime sayımız belki de hiç düşmedi. Sadece o kelimeleri etten kemikten insanlara sarf etmeyi bıraktık. İnsan insana iletişim azalırken, insanla makinenin etkileşimi arttı. Giderek daha fazla bir şekilde robotlara konuşmaya başladık.
Pixar'ın WALL-E filmini izlediysen o büyük uzay gemisini de hatırlarsın. Okyanuslarda giden cruise gemileri gibi ama uzayda gidiyor. İçinde geleceğin insanları yan yana, uçan koltuklarda oturuyor. Gözleri önlerindeki ekranlara kilitlenmiş durumda. Kimse yanındakiyle konuşmuyor. Yemek, içmek, eğlenmek gibi her türlü ihtiyaç otomatik sistemler tarafından önlerine geliyor. Pixar, robotlarla ilgili bir animasyonda insanlığın geleceğini böyle tasvir etmişti.
Ondan beş yıl sonra Spike Jonze'un Her filminde de Theodore karakterini izledik. Theodore insanlardan kaçıyor, kulağındaki küçük bir cihaz aracılığıyla bir yapay zeka işletim sistemiyle, Samantha ile konuşuyordu. Şu an sokağa çıktığımızda gördüğümüz insanlar da biraz öyle olmaya başladı gibi geliyor bana. Kulağımızda minik kulaklıklarla, görünmez asistanlara talimat veren insanlar haline gelmeye başlıyoruz galiba.
Artık etrafımızdaki her cihaz bizimle iletişim kurmak için programlanmış durumda. Banka uygulamamız, navigasyonumuz, saatimiz. Ama bunların hiçbiri bizi gerçekten dinlemiyor. Sadece komut alıyor. Gerçek bir insanla konuşmak, karşındakinin mimiklerini görmek, sesindeki o küçük değişimleri hissetmek, bir mutluluğu algılamak ya da bir tereddüdü sezmek artık günlük hayatın sıradan bir parçası değil. Neredeyse bir lüks haline geldi.
Madem kelimelerimiz her geçen gün azalıyor, o zaman o kelimeleri kime harcadığımız çok daha önemli hale gelmez mi? Peki o azalan kelimelerle birlikte aslında neyi kaybediyoruz? Bu soruyu biraz düşün. Çünkü kaybettiğimiz şey, sandığından çok daha derin.
Az önce bir roman benzetmesini yapmıştım ya, ona bir dönelim. 2005'te 16.000'den 2019'da günlük 12.700 kelimeye düşmüş, bunu 7 ile çarparsak bir hafta boyunca konuştuğumuz kelime sayısı, 88.900 çıkıyor. Yaklaşık bir roman kadar. Bu roman kadar, çünkü George Orwell'in 1984'ü de 88.942 kelime. Çok yakın 42 kelime fark var. Yani bugün bir hafta boyunca konuştuğun her şeyi alıp bassak, neredeyse tam tamına bir adet 1984 romanı ederdi. Bu sadece sayısal bir benzerlik değil. Özellikle seçtim çünkü bu kitabın kalbinde "Newspeak" diye bir şey var: "Yenisöylem." Parti'nin dili. Ve parti o dilin kelime haznesini her yıl bilerek küçültüyor, çünkü Orwell'e göre kelimelerin azalırsa düşüncen de daralır. Çok acaip bir şey bu.
Peki o azalan kelimelerle birlikte aslında neyi kaybediyoruz? Kaybettiğimiz şey, arkadaşımızla oturduğumuz o uzun dertleşme seansları ya da ailemizle yaptığımız hararetli tartışmalar değil. Onları kaybetmedik. Onlar hala duruyor. Eriyen kısım, sosyolog Mark Granovetter'ın "zayıf bağlar" olarak adlandırdığı küçük temaslar. Asansörde karşılaştığın komşuyla havanın ne kadar sıcak olduğu hakkında edilen iki çift laf. Kasiyere söylenen "kolay gelsin" dileği. Otobüs durağında otobüsün gecikmesine beraber söylendiğin o yabancı. Hayatımızı pratikleştiren her yeni teknoloji, bu zayıf bağları birer birer kesti. Uygulamalar sürtünmeyi yok etti. Ama o sürtünme aslında sosyal hayatın çok önemli bir parçası.
Gillian Sandstrom'un çok ilgimi çeken bir araştırması var. İnsanlardan gün içinde barista, kasiyer veya yolda gördükleri yabancılarla ayaküstü kısa sohbetler etmelerini istiyor. Çünkü araştırmaya göre bu basit ve kısa etkileşimlere giren insanların mutluluk seviyesi, kulaklığını takıp sessizce kahvesini alanlara göre ölçülebilir düzeyde daha yüksek çıkıyor. Biz o küçük konuşmaları angarya zannediyoruz. Vakit kaybı sanıyoruz. Uygulamadan sipariş verip kimseyle muhatap olmamayı bir konfor olarak görüyoruz. Halbuki o iki saniyelik göz teması, o anlamsız gibi duran "nasılsınız?" sorusu, bizim toplum denilen bir ağın içinde var olduğumuzu hissetme şeklimiz. O ağ koptuğunda boşluğa düşeriz.
Konuşmak sadece bilgi aktarmak için kullandığımız bir araç değil. Biz aynı zamanda konuşarak düşünüyoruz. Karşımızdaki insanın tepkilerini okuyarak kendi fikirlerimizi tartıyoruz. Bir makineyle konuştuğunda bu geri bildirim döngüsü kırılıyor. Makine seni onaylamak, sana hizmet etmek veya sorunu çözmek için var. Seninle aynı fikirde olup olmamak gibi bir derdi yok. Onun canı sıkılmaz. Gözlerini devirmez. Sabırsızlanmaz. İnsan gibi yorucu değildir. Evet insan ilişkileri gerçekten de çok yorucu ama bir yandan da besleyici, ve o besleyici yapısı aradan çıktığında, geriye sadece steril bir işlem kalıyor. Kelime sayımızın azalması, aynı zamanda dünyayla kurduğumuz temasın azalması, etkileşimin küçülmesi demek. İnsan zihni tek başına bir yankı odasında büyüyemez. Başka zihinlere çarpması lazım. O çarpışmadan doğan kıvılcımları hissetmesi gerekir.
Peki neden bunu yapıyoruz? Çünkü insan yorucu. İnsanla uğraşmak çaba istiyor. Enerjimiz düşük olduğunda, stresli olduğumuzda o çabayı göstermek istemiyoruz. Önceleri bu bir lükstü. Bugün ise sistemin varsayılan ayarı. Kasaya gidip birine merhaba demek yerine makineye barkod okutmak daha cazip geliyor. Kulaklıklarımızı takınca dış dünyaya kendimizi kapatıyoruz, "bana bulaşma" tabelası gibi çalışıyor. O gürültü engelleme modu sadece dışarıdaki motor sesini değil, insan sesini de engelliyor. Kendi iç sesimizle, podcastlerle, algoritmaların seçtiği şarkılarla baş başa kalıyoruz. Bunda bir kötülük yok, hatta benim gibi "introvert"seniz müthiş bir konfor, boşu boşuna podcast yapıp "iç ses"ten bahsetmiyorum. Ama günün sonunda kendi yarattığımız bu yankı odası bize huzur veriyormuş gibi gelse de, uzun vadede bizi yalnızlaştırıyor.
Bu noktada kendine şunu sorabilirsin. Daha az konuşmak gerçekten bir sorun mu? Belki de sessizlik o kadar da kötü bir şey değildir. Tabiki değildir. Ama sorun sessizlikte değil zaten, sessizliğin kalitesinde. Bir ormanda yalnız yürürken deneyimlediğin sessizlik ile kalabalık bir metro vagonunda yüzlerce insanın ekranlarına bakarak yarattığı o gergin sessizlik aynı şey mi? Doğayla bir bağ kurarken sessiz olmak iyidir, iyileştiricidir. Ama toplum içinde yanındaki insanları birer engele, birer nesneye indirgemek hiç de iyi bir şey değildir. Fiziksel olarak yan yanayız ama zihinsel olarak bambaşka koordinatlardayız. Herkes kendi özel frekansında yayın yapıyor. Toplumsal bir alanda bedenen var olup ruhen orada olmamak, modern çağın en yaygın savunma mekanizması haline geldi.
Eski alışkanlıkları düşündüğünde bu dönüşümün ne kadar hızlı olduğunu görebilirsin. 20 yıl önce bir tren yolculuğunda yan koltuktaki kişiyle sohbet etmek son derece olağandı. Birbirinin hayat hikayesini dinleyen, belki de bir daha hiç görüşmeyecek ama o 2 saati paylaşan insanlar vardı. Bugün böyle bir davranış biraz tuhaf karşılanıyor, bir sınır ihlali olarak görülüyor. Biri seninle konuşmaya çalıştığında irkiliyorsun. Ne istiyor, neden benimle konuşuyor diye düşünüyorsun. Güven duygusu, o rastgele sosyal etkileşimlerin içinden çekilip alındı. Zayıf bağlar koptukça, toplum dediğimiz yapı da birbirinden bağımsız adalara bölündü. Herkes kendi adasında, dış dünyadan gelecek her türlü izinsiz girişime karşı savunmada bekliyor.
Yani dikkat ederseniz bu bir "güven" meselesi ve bu güven meselesi aslında hiç de yeni değil. Bundan 2500 yıl önce, Konfüçyüs'e öğrencilerinden biri sormuş. Bir devleti ayakta tutmak için en çok neye ihtiyaç var? Konfüçyüs üç şey saymış. Yeterli yiyecek, güçlü bir ordu, ve halkın birbirine duyduğu güven. Öğrenci sormuş, peki bunlardan birinden vazgeçmek zorunda kalsan? Konfüçyüs, orduyu bırak demiş. Peki kalan ikisinden? Cevabı şu olmuş. Yiyeceği bırak. Çünkü eninde sonunda herkes ölür, ama güven olmadan hiçbir toplum ayakta duramaz.
Bu anekdotta da çok ilginç bir ayrıntı var. Konfüçyüs'ün burada güven için kullandığı kelime, Çince'de 信 diye yazılıyor. Ve bu işaret iki parçadan oluşuyor. Bir tarafında insan duruyor, diğer tarafında söz, yani konuşma. Yani Çinliler güveni daha o zamandan böyle tarif etmişler. İnsanın sözü. Kelimeler. Konuşma olmadan güven olmuyor. Demek ki birbirimizle konuşmayı bıraktığımızda, aslında ilk kaybetmeye başladığımız şey de bu: Güven.
Başlarken sorduğum soruyu şimdi tekrar sormak istiyorum. Sessizliği bilinçli mi seçtik, yoksa etrafımıza örülen bu konfor ağı bizi farkında olmadan dilsizleştirdi mi? Giderek azalan kelimelerimiz şimdilik sadece birer istatistik bilgisi olarak bilimsel araştırmalar tarafından tespit ediliyor. Ama o kaybolan kelimeler aynı zamanda sormadığımız sorular anlamına geliyor. Başlatmadığımız diyaloglar. Hiç tanışmadığımız insanlar. Belki de yarın sabah o kahveyi alırken kulaklıkları çıkarmanın, ekrana bakmak yerine o an oradaki insanla kısa da olsa bir etkileşim kurmanın vakti gelmiştir ne dersiniz? Zayıf bağları yeniden kurmak, kendi adalarımızdan çıkıp ana karaya yeniden bağlanmak bizim elimizde.
Konuşun. Konuştukça düşünün. Düşündükçe yazın. Çünkü kelimeler sahip olduğunuz en kıymetli hazinelerden biri.