Sisin İçinde Bir Şey Yaşıyor
Sisi cansız bir hava olayı sanırız. Oysa bir mililitre sis suyunda yaklaşık bir milyon bakteri yaşıyor; havanın kendisi başlı başına bir ekosistem, bir aerobiyom. Yağmuru yağdıran bakterilerden Venüs'ün bulutlarındaki olası yaşama kadar, cansız sandığımız her yerin aslında ne kadar canlı olduğuna bakıyoruz.
Birkaç yıl önce, ailecek bir arabaya doluşup Amerika'yı bir uçtan bir uca geçtiğimiz 20.000 km'lik uzun bir yolculuğa çıktık. 80 günde yarı devrialem Oregon'dan aşağı, Pasifik kıyısı boyunca California'ya iniyorduk. Bir noktada hava değişti. Önce arabanın camına ince bir nem oturdu, sonra yol kayboldu. Pasifik'ten gelen o ağır, beyaz sis her şeyi yutmuştu. O günün görüntülerine şimdi baktığımda, kendimi camdan dışarıyı gösterirken duyuyorum: "Sis var, başı dumanlı ağaçlar, Pasifik'ten geliyor." Kaderin garip bir cilvesi oalrak tam o sırada arabanın hoparlöründen Phil Collins çalıyordu. In the Air Tonight. Havada, bu gece, bir şeyler var.
Böyle bir sisin içinden geçerken insanın aklına ister istemez Stephen King geliyor. Sis1 adlı bir hikayesinde küçük bir kasabayı tam böyle bir sisin içine gömer ve o beyaz duvarın ardını başka boyuttan gelme yaratıklarla doldurur. Aslında kendisi bu numarayı bir kez daha yapmıştı. Memleketi Bangor'da, şehrin tam ortasında yıllardır duran dev bir Paul Bunyan heykeli vardır, hani o ağaçları deviren efsanevi oduncunun heykeli. Stephen King It romanında2 o heykeli de canlandırır, bir çocuğun üzerine yürütür. Nereye varmak istediğimi fark ettiniz mi? Cansız sandığın bir şeyin, o heykelin, o sisin içinde bir şey yaşıyor olabilir.
İşin tuhafı, işte bahsettiğim o yolculukta ben de hem böyle bir sisin hem de yol kenarında duran kocaman bir Paul Bunyan heykelinin önünden geçmiştim. O an bunların bir hikayesi olduğunu düşünmemiştim bile. Ama kurgusal sezgi bazen bilime çok tuhaf bir yerden teğet geçer. Çünkü King bir noktada gerçekten haklıydı. Sisin içinde gerçekten bir şeyler yaşıyor. Ama korkmaya gerek yok, bu yaşayan şeyler canavar filan değil.
O sabah sisin içinden geçerken bunu henüz fark etmemiştim. O ağır, beyaz havayı basit bir meteorolojik olay olarak düşünürüz. Rüzgarsız bir havada asılı kalmış su damlacıkları olarak görürüz. Cansızmış gibi, pasif bir hava durumu olayı gibi. Oysa o sisin içinden aldığınız sadece bir mililitrelik suyun içinde yaklaşık bir milyon bakteri bulunur. Bu sayı sıradan bir göl veya okyanus suyundaki yaşam yoğunluğuyla birebir aynı. Yani o sabah arabayla sisin içinden geçerken, havadaki bir bulutun değil, doğrudan dikey bir okyanusun içinden geçiyordum.
Dünyanın en eski nehilerinden birinde, Susquehanna Nehri yakınlarında iki yıl boyunca çok spesifik bir doğa olayı takip edildi. Adı radyasyon sisi3. Kulağa nükleer bir felaket gibi gelse de radyasyonla hiçbir ilgisi yok. Sadece geceleri yeryüzünün soğumasıyla sabaha karşı oluşan, rüzgarsız, durgun, o bildiğimiz klasik sabah sisinin teknik adı bu. Bilim insanları tam 32 ayrı sis olayını4 inceleyerek, örnekleri damla damla topladı. Yakın zamana kadar havadaki mikroorganizmalar hakkında genel bir kanı vardı. Rüzgar bir yerlerden tozu toprağı kaldırır, bakterileri havaya fırlatır, onlar da su damlacıklarına hapsolup tekrar yere düşmeyi bekleyen pasif yolculara dönüşür sanıyorduk. Ama işte yapılan bu incelemede toplanan sis suyundaki gerçekse bambaşkaydı.
O damlacıkların içindeki hücreler, dışarıdaki kuru havada asılı kalan türdeşlerinden fiziksel olarak daha büyük. Çok daha yüksek bir hızda bölünüyorlar. Yani oraya rüzgarla gelip sıkışmış değiller, aktif olarak büyüyorlar, besleniyorlar ve ürüyorlar. Sis onların evi gibi. Daha doğrusu havada uçan bir göl gibi!
Bu uçan gölün en kalabalık sakinleri Methylobacterium5 grubundan bakteriler. Basit karbon bileşiklerini tüketmeye bayılıyorlar ve menülerinin en popüler kalemlerinden biri formaldehit6. Bizim için zehirli bir hava kirleticisi olan formaldehit, bu bakteriler için sabah kahvesi gibi bir şey. Şekerli bir glikozu nasıl sindiriyorlarsa, bu zehirli gazı da aynı iştahla ve çok yüksek bir hızda parçalayıp zararsız hale getiriyorlar. O yüzden sisi sadece bir su damlacıkları yığını olarak görmemek gerekiyor. Karşımızda havadaki zehri aktif olarak sindiren, içinde yaşamın çoğaldığı minik, uçan bir sulak alan var. İşin ufak ve ironik bir pragmatik tarafı da var bu arada. Dünyanın kurak bölgelerinde bazı insanlar balık tutar gibi büyük ağlar kurup balık yerine sisi yakalıyor7, oradan süzülen suyu içme veya tarım suyu olarak kullanıyor. Yıllarca bu suyun havadan geldiği için steril olduğu varsayıldı. Hani yağmur suyu gibi. Oysa gerçekte içi, bazıları hastalık yapma potansiyeli de taşıyan aktif bir biyolojik çorbayla dolu.
Sis, meselenin sadece elle tutulur, gözle görülür kısmı. Büyük resim çok daha geniş. Havanın kendisi başlı başına bir biyom. Bilim buna aerobiyom8 diyor. Aldığınız her nefeste içinize sadece oksijen ve azot değil, bakteri, mantar sporu ve polenlerden oluşan karmaşık bir ekolojiyi de çekiyorsunuz. Hemen korkmaya gerek yok. Bağışıklık sistemimiz buna çoğu zaman hazır durumda; her gün soluduğumuz bu mikropların neredeyse tamamı ya zararsız ya da bizim için faydalı. Asıl ilginç olan onların bizi hasta edip etmemesi değil, o ince havanın içinde ne yaptıkları. Çünkü gökyüzü, yaşamak için çok acımasız bir yer. Atmosfere yükselen bir bakterinin yarı ömrü sadece saatlerle ölçülüyor. İstatistiksel olarak konuşursak, havaya karışan bir milyon bakteriden yalnızca biri bu yolculuğu sağ tamamlayabiliyor.
O yolculukta bu görünmez dünyayı somut olarak hissettiğim asıl an, sisli kıyıdan biraz içeri girdiğimizde geldi. Dünyanın en uzun ağaçlarının, o dev redwood'ların altındaydık. Ailecek çektiğimiz görüntülerde ağaçların arasında dolaşırken kendimi tutamayıp bol bol konuşmuşum ama sonradan bunları yayınlamayı unutmuşum. "Muazzam bir ekosistem var burada, bu ağaçların bazısı 2000 yaşında!" Bir tabela vardı, ağaçların ne kadar yüksek olduğunu, farklı yüksekliklerinde bambaşka yaşam biçimlerinin barındığını anlatıyordu. En çok aklımda kalan da şu, tepelerde, yerden onlarca metre yukarıda, normalde denizlerde ya da göllerde yaşaması gereken canlılar varmış. O zaman bana çok tuhaf ve ilginç gelmişti, sonradan iyice araştırınca öğrendim ki gerçekten öyle. O ağaçların tepesindeki eğrelti otu yastıkları yağmuru ve sisi emip tonlarca su tutuyor, bilim insanlarının doğrudan "gökyüzündeki sulak alanlar"9 dediği gerçek bataklıklar oluşturuyor. İçlerinde, normalde bir gölün dibinde olması gereken minik kabuklular10 yüzüyor. Bir tür semender11 ise bütün hayatını yüz metre yukarıda, hiç yere inmeden geçiriyor. Ve o gökyüzü bataklığını besleyen şey, büyük ölçüde sis. Redwood'lar yazın ihtiyaç duydukları suyun büyük bir kısmını, neredeyse %40'ını doğrudan sisten içiyor. O gün kameraya bir de "bu ağaçlara yaşarken 1700 farklı bitki ve hayvan bağlı" demişim. Tepesinde deniz canlısı yaşayan, adeta sisle sulanan bir kulenin önünde durmuşum.
İşte tam bu noktada canlı ile cansız arasındaki o çok güvendiğimiz sınır erimeye başlıyor. Jeff VanderMeer'in Yokoluş romanını12 veya o kitaptan uyarlanan filmi duymuş muydunuz bilmiyorum, filmden galiba bahsettim daha önce. Orada Shimmer adında bir bölge vardı. O bölgenin içine giren bitkilerin, hayvanların ve insanların DNA'sı birbirine karışıyor, türler arası sınırlar, çevre ile organizma arasındaki o net çizgiler ortadan kalkıyordu. Aerobiyom meselesi de bizim algımızda benzer bir etki yaratıyor. Çevresindeki zehri yiyen bir bulut, meteorolojik bir durum mu yoksa organizmanın ta kendisi mi?
Eğer rüzgarın insafına kalmış pasif yolcular hikayesini tamamen bir kenara bırakırsak, işin içine kendi kaderini çizen bir canlı giriyor. Karşınızda Pseudomonas syringae13 Bu bir bakteri, adını söylemenin zor olduğu pek çok şeyde olduğu gibi :) Normal şartlarda bir bulutun içindeki saf su, sıfır derecede hemen donmaz. -20, -30 derecelere kadar sıvı kalabilir. Ancak bu bakteri, suyu -5 derecenin biraz üzerinde bile donmaya zorlayan özel bir protein üretiyor. Bulutun içindeki su damlası bu bakteriye temas ettiğinde anında buz kristaline dönüşüyor. O kristal ağırlaşıyor, düşmeye başlıyor ve biz buna yağmur veya kar diyoruz. Doğadaki yağışları başlatan o ilk çekirdeklerin çok ciddi bir kısmı tamamen biyolojik kökenli14.
Bu bana çok büyüleyici bir tablo gibi geliyor. Bir bakteri bitkinin üzerinde çoğalıyor, rüzgarla buluta yükseliyor. Orada kendi ürettiği proteinle suyu dondurup yağmuru tetikliyor ve yağan o yağmurla birlikte tekrar yeryüzüne, yeni bir bitkinin üzerine iniyor. Bu organizma kendi ulaşım ağını doğrudan hava olaylarını manipüle ederek kuruyor. Kendi yağmurunu yağdıran bir canlı.
Şimdi büyüyü bozmak gibi olmasın ama bakterinin bunu gerçekten kendi yayılması için bilinçli bir strateji olarak mı yaptığı, yoksa o dondurucu proteinin bambaşka bir işe yarayıp yağmuru tetiklemesinin sadece bir yan ürün mü olduğu hâlâ tartışılıyor. Ama bir konuda hiç şüphe yok, bu bakteri suyu gerçekten o sıcaklıkta dondurabiliyor. Bundan bu kadar emin olmamızın sebebi de basit, hani kışın gidilen o kayak merkezleri var ya. İşte onlar bu yeteneği çoktan kullanmaya başladılar. Karın az olduğu dönemlerde çalışan o suni kar makinelerinin içine, suyu hızlıca dondurması için ticari bir toz katılır. O toz, tam olarak bu bakterinin ürettiği dondurucu proteinin paketlenmiş halidir. İnsanlık, bir mikrobun yağmur yağdırma becersini öğrendi ve bunu teknolojik bir inovasyon oalrak kullanmaya başladı.
Dünya üzerinde, atmosferin bu kadar sert koşullarında havanın geçici de olsa bir yaşam alanı olabildiğini öğrendik. Peki kendi gezegenimizin bulutları canlılara ev sahipliği yapıyorsa, başka gezegenlerin bulutları da bunu yapabilir mi? Benim aklıma hemen ideal bir gezegen geliyor. Venüs. Nasıl yani? Venüs'ün yüzeyi kurşunu eritecek kadar sıcak, basıncı insanı anında ezecek kadar yoğun bir cehennem gibi değil mi? Evet öyle. Fakat o yüzeyden yaklaşık elli kilometre yukarı çıktığınızda, bulut katmanındaki sıcaklık ve basınç şaşırtıcı bir şekilde Dünya'ya benziyor. Ortam oldukça asidik, doğru. Yıllar önce bu kanalda, Venüs'ün bulutlarında bulunan ve bir yaşam işareti olabileceği düşünülen o tuhaf gazın hikayesini15 de anlatmıştık. Ancak onlarca yıldır astrobiyologlar Venüs bulutlarında16 mikrobik yaşamın askıda kalıp kalamayacağını tartışıyor. Dünya'da mikropların havada tutunup, çoğalıp, hava olaylarını kontrol edebildiğini gördüğümüz için, neden olmasın diye düşünmeden duramıyoruz. Sadece düşünmekle de kalmıyoruz. Gelecekte bazı uzay görevleri, Venüs atmosferine inecek görevler17, o bulutların içinde tam olarak bu tarz bir askıda yaşam arayacak.
Bu kanalda uzun süredir hayatın en beklenmedik yerlerde nasıl direndiğini konuşuyoruz. Yerin kilometrelerce altındaki karanlık kaya çatlaklarında yaşayan yeraltı biyosferini18 anlattık. Okyanusun en derin, ışığın hiç ulaşmadığı noktalarında sessizce oksijen üreten19 sistemlere baktık. Sürekli ayaklarımızın altına, en dibe indik. Gittiğimiz her karanlık ve cansız köşede, hayat bir şekilde kendini yeniden tanımlayıp karşımıza çıktı. O Redwood ormanından ayrılırken, başı sisli o devlere son bir kez bakarken, soluduğum havanın da tıpkı o orman gibi canlı olduğunu bilmiyordum. O ormanda devrilmiş dev bir ağaç da görmüştük. Kameraya, üstünde yaşayan canlı sayısının ağaç öldükten sonra 1700'den 4000'e çıktığını söylemişim. Yani ölü bir ağaç, yaşayanlardan daha kalabalıktı. Yani cansız sandığımız bir şeyin içinde başka bir şey yaşıyor. Az önce, söylediğim bu sözleri dinlerken bile birkaç nefes aldın. Her birinde, o görünmez ormanın bir parçası ciğerine girdi ve çıktı. Bunca zaman "boş hava" dediğimiz şey buydu. Madem orada doğan, ölen, yiyen, üreyen, büyüyen, yağmur yağdıran koca bir hayat var, o zaman "cansız" dediğimizde tam olarak neyi kastediyoruz?
Notlar ve kaynaklar19
- Sis (Stephen King kısa romanı)
- O (Stephen King romanı)
- Sis (radyasyon sisi)
- Sis damlacıklarında aktif mikrobiyal yaşam (mBio, 2026)
- Methylobacterium
- Formaldehit
- Sis toplama (fog harvesting)
- Atmosfer: taşıma ortamı mı, aktif ekosistem mi? (ISME, 2024)
- Redwood kanopisindeki gökyüzü sulak alanları
- Kopepod (kürekayaklı kabuklular)
- Gezgin semender (Aneides vagrans)
- Yokoluş (Jeff VanderMeer romanı)
- Pseudomonas syringae
- Biyolojik yağış (bioprecipitation)
- Venüs'te fosfin: olası bir yaşam işareti
- Venüs'te yaşam
- NASA DAVINCI görevi
- Derin biyosfer (yeraltı yaşamı)
- Evidence of dark oxygen production at the abyssal seafloor - Nature Geoscience