Okuduğunu Neden
Unutuyorsun?
Bir kitabı çok beğenerek bitirip bir hafta sonra anlatmaya kalkınca iki cümlede tıkandığınız oldu mu? 1920'lerin Moskova'sında hiçbir şeyi unutamayan bir muhabirden Ebbinghaus'un anlamsız hecelerine, bebek odamızdan ders alabilen bir böbrek hücresine ve Borges'in Funes'ine uzanan bir yolda, okuduğumuzu neden unuttuğumuzun ve aklımızda nasıl tutabileceğimizin peşine düştük.
Size kısa bir hikâye anlatacağım ve videonun sonunda da bu hikâyeden tek bir soru soracağım, ama not almanıza gerek yok. Sadece dinlemeniz yeterli.
Hikâyemiz tam burada başlıyor. 1920'lerin Moskova'sında. Bir gazetenin sabah toplantısındayız. Editör günün görevlerini tek tek sayıyor. Herkes not alıyor. Bir kişi hariç. Genç bir muhabir orada durmuş öylece dinliyor. Hiçbir şey yazmıyor. E doğal olarak editör ona kızıyor: "Beni dinlemiyor musun sen?" Muhabir de başlıyor saymaya. Liste aşağı yukarı şöyle: "Tverskaya Caddesi 18 numara, saat 9'da bir dava. Kursk Garı, 11:40 treni. Bolşoy'da yeni bale, baş dansçıyla röportaj. Arbat'ta dünkü yangın, kaç dükkân yandı." Az önce duyduğu ne varsa. Baştan sona. Kelimesi kelimesine.
Editör ne diyeceğini bilemiyor ve ona bir psikoloğa1 görünmesini öneriyor. Psikolog adamı sınamaya başlıyor. Ne verirse versin, adam hepsini aklında tutuyor. Psikolog da 30 yıl boyunca bu adamın peşini bırakmıyor. Adamın adı Solomon Şereşevski2. Onun derdi hatırlamak değil. Unutmak. Önce aklından çıkarmak istediklerini kâğıda yazıyor. Hani bir telefon numarasını bir yere yazınca artık aklınızda tutmanız gerekmez ya. İşe yaramıyor, yazdıklarını gözünün önünde görmeye devam ediyor. Sonra o kâğıtları yakıyor. Kâğıtlar kül oluyor ama listeler aklında olduğu gibi duruyor. Ne yapsa unutamıyor. Ben de ona bundan sonra Bay Unutamaz diyeceğim.
Biz ise tam tersini yaşıyoruz, değil mi? Bir kitabı bitiriyorsunuz, hem de çok beğenerek. Bir hafta sonra bir arkadaşınız soruyor: "Ne anlatıyordu o kitap?" Başlıyorsunuz anlatmaya ve iki cümle sonra tıkanıyorsunuz. Belki de okumayı bu yüzden bıraktınız. İçinizden "Nasılsa unutuyorum, ne anlamı var?" dediniz.
Ben bu videoda size o sözü geri aldırmaya çalışacağım. Okuduğumuzu neden unutuyoruz? Unuttuklarımız nereye gidiyor? Ve okuduğumuzu nasıl aklımızda tutarız? Hepsini konuşacağız. Size şimdiden bir ipucu da vereyim: bilim insanları unuttuğumuz şeylerin izini beyinde görmeye başlıyor.
Ama önce içinizi rahatlatayım: sorun sizde değil. Bu dert sizden de, benden de çok daha eski. O kadar eski ki, onu ilk ölçen adamı bulmak için neredeyse bir buçuk asır geriye gitmemiz gerekiyor.
Şimdi de 1880'lerin Berlin'indeyiz. Bir adam masasında oturmuş, düşünüyor. Çünkü unutmak onun en çok merak ettiği şeylerden biri. Neden unuttuğumuzu düşünüyor. Üstelik onun cebinde bir telefon yok. Bildirimler ya da kısa videolar dikkatini dağıtmıyor. Ama o da unutuyor. Merakını gidermek için bunu ölçmeye karar veriyor.
Önce kendine anlamsız heceler uyduruyor: DAX, ZOL, BUP gibi. Hiçbir anlamı olmasın ki önceden bildiği bir şeye tutunamasın. Tam 2.300 hece. Hepsini karıştırıyor, rastgele çekiyor ve diziler halinde ezberliyor. Sonra bekliyor. Bir saat, bir gün, bir ay... Her seferinde ne kadarını unuttuğunu ölçüyor. Yıllarca. Kobay da kendisi. Bu adamın adı Hermann Ebbinghaus3. Ve bulduğu şey şu: unutma en hızlı4, öğrendiği anın hemen arkasında oluyor. Sonra yavaşlıyor.
Peki telefonun hiç mi suçu yok?
Masada böyle öylece duran bir telefonun aklımızı meşgul edip etmediğine bakan onlarca çalışma5 var. Hepsini bir araya getirince çıkan etki ya çok küçük ya da sıfıra yakın. Ama telefon tamamen masum da değil. Küçük bir deneyde6, kaydırmalı kısa videolara dalan insanlar biraz sonra yapmaları gereken şeyi daha çok unutmuş. Yani telefon "sonra yaparım" dediğinizi unutturabiliyor. Ama okuduğunuzu unutmanızın asıl sebebi o değil. Asıl sebep, insanlar okumaya başladığından beri hiç değişmedi.
O hecelere ne olduysa okuduklarımıza da o oluyor. Üstünden zaman geçtikçe aklımızdan çıkıp gidiyor gibi görünüyorlar. Ama size iyi bir haber vereyim: unuttuğumuz şey çoğu zaman silinmiyor.
Anahtarınızı kaybettiğinizi düşünün. Evden hiç çıkmadınız, yani anahtar evde bir yerde. Ama nerede? Kayıp olan anahtar değil, ona giden yol.
Bellek araştırmacılarının anlattığı da buna çok benziyor. Her bilginin iki ayrı gücü7 var: biri içeride ne kadar sağlam durduğu, diğeri ona o an ne kadar kolay ulaşabildiğiniz. Unutmak çoğu zaman bu ikincisinin zayıflaması. Bu fikri ortaya atanlardan biri, 60 yıldır belleği araştıran bir psikolog. Bakın nasıl özetliyor:
“Kaybolmuyorlar. Erişilemez hale geliyorlar.”
Robert Bjork, bellek psikoloğu, UCLA
"Kaybolmuyorlar, erişilemez hale geliyorlar" diyor. Yani bilgi orada duruyor ama biz ona ulaşamıyoruz. Peki bunu gerçekten görebilir miyiz? Geçen yıl bazı bilim insanları8 tam da bunu denedi.
40 kişiye ikişer ikişer eşleştirilmiş yüzler ve nesneler ezberletmişler. Sonra sormuşlar: "Bu yüzün yanında ne vardı?" Bazı çiftler için insanlar "Hatırlamıyorum" demiş. Ama beyin taramasına bakınca o çiftlerin izi hâlâ yerinde duruyormuş. Hatta "Hadi, bir tahmin et" denince, sallasalar tutturacaklarından biraz daha sık doğruyu bulmuşlar. Bu daha işin başı ama öyle görünüyor ki "hatırlamıyorum" dediğimiz şeylerin bir kısmını aslında hâlâ biliyoruz.
Üstelik bunu hepimiz yaşadık, hem de hiç farkına varmadan.
Burası sizin bebek odanız. İlk adımlarınız, ilk kelimeniz, en sevdiğiniz oyuncak... Hiçbirimiz bunları hatırlamıyoruz. Oysa bilim insanlarına göre bebekler de anı kaydediyor9. Yani o anılar büyük ihtimalle hâlâ bu odada duruyor. Kaybettiğimiz şey anılar değil, o odaya giden yol.
Peki o yol neden kayboluyor? Parklarda çimenlerin üstünde açılan patikaları bilirsiniz. İnsanlar aynı yerden geçe geçe açılır. Kimse geçmezse bir süre sonra izi kaybolur. Okuduklarımıza giden yol da böyle. Biz o yoldan ne sıklıkla geçiyoruz peki?
Bir kitabı nasıl okuduğumuza bakalım. Okuyoruz, sayfaları çeviriyoruz, kitap bitince kapatıp rafa kaldırıyoruz. Çoğu zaman da bir daha dönmüyoruz. Dönersek ne yapıyoruz? Baştan bir daha okuyoruz. Oysa iki durumda da yapmadığımız bir şey var: kitabı kapatıp kendimize "Ne anlatıyordu bu kitap?" diye sormak. İşte bu soruyu her sorduğunuzda, o patikadan bir kez daha geçmiş oluyorsunuz.
Peki neden bu soruyu sormak yerine hep yeniden okuyoruz? Çünkü okumak tanıdık geliyor. Sayfayı ikinci kez gördüğünüzde "Haa, bunu biliyorum" diyorsunuz. Ama o tanıdıklık bizi kandırıyor. Az önceki psikolog bu kandırmacanın adını da koymuş:
“Bu, anlamakla karıştırılabilir. Bir akıcılık hissi.”
Robert Bjork, bellek psikoloğu, UCLA
"Bu, anlamakla karıştırılabilir. Bir akıcılık hissi" diyor. Yani sayfa gözümüze tanıdık geldi diye onu bildiğimizi sanıyoruz. Oysa tanımak başka, hatırlamak başka. Bu farkı ölçen çok güzel bir deney10 var.
2006'da bir üniversitede öğrencilere kısa bir metin veriyorlar. Bir grup metni dört tur boyunca okuyor. Toplamda ortalama 14 kez. Öbür grup ise yalnızca bir tur okuyor, sonra metni kapatıp üç kez aklında kalanı yazmaya çalışıyor. Hemen ardından bir sınav yapıyorlar. Kim önde? Dört tur okuyanlar. Üstelik kendilerine de daha çok güveniyorlar. Bir de aynı sınavı bir hafta sonra yapıyorlar. Sizce bu kez ne olmuştur dersiniz?
Dört tur okuyanlar, öğrendiklerinin yarısını unutmuş. Hani şu kendine çok güvenenler. Hatırlamaya çalışanlarsa yalnızca yedide birini. Yani bir haftada sıralama tersine dönmüş.
Ve bu sadece o deneyde böyle çıkmadı. Gerçek sınıflarda11, on binlerce öğrenciyle defalarca denendi, sonuç da hep aşağı yukarı aynı çıktı. Yani okuduğunuzu aklınızda tutmak için daha çok okumanız gerekmiyor. Kitabı kapatıp hatırlamaya çalışmanız gerekiyor. Yeni bir mahalleye taşındığınızda da böyle değil mi? Taksinin arka koltuğunda oturursanız yolları bir türlü öğrenemezsiniz. Direksiyona geçip kendiniz sürünce ise çok daha çabuk öğrenirsiniz.
Videonun başında size kısa bir hikâye anlatmıştım ya, hani sonda da ondan bir soru soracağımı söylemiştim. Şimdi o soru için size küçük bir kopya vereyim.
Ekrana bakmayın ve o hikâyeden aklınızda kalan 3 şeyi hatırlamaya çalışın.
Zorlandınız mı? Güzel. Demek ki az önce direksiyona geçtiniz.
Peki kitap okurken direksiyona nasıl geçeceğiz? Size üç küçük alışkanlık önereceğim.
Birincisi, bir bölümü bitirdiğinizde kitabı kapatın, az önce yaptığımız gibi. Ve ne okuduğunuzu kendinize anlatın, bir arkadaşınıza anlatır gibi. Sonra kitabı açın ve neyi atladığınıza bakın.
Bu ilk başta biraz zor gelecek. Ama o zorlanma kötü bir işaret değil. Hatta az önceki psikolog bu tür zorluklara güzel bir isim de vermiş: istenen zorluklar12. Neden istenen, neden zorluk? Kendisi anlatsın:
“İstenen şeylerdir, çünkü uzun vadeli kalıcılığı ve aktarımı artırırlar. Zorluktur, çünkü insanı zorlarlar.”
Robert Bjork, bellek psikoloğu, UCLA
"Zorluktur, çünkü insanı zorlarlar" diyor. Haklı da. Ama o zorlandığınız an, okuduğunuzun kalıcı hale geldiği an.
İkincisi, okumaya başlamadan önce kendinize bir soru sorun. En kolayı, bölümün başlığını soruya çevirmek. Mesela bölümün adı "Roma'nın Çöküşü" ise, kendinize "Roma neden çöktü?" diye sorun. Böyle bir soruyla okuduğunuzda, cevabını bulduğunuz şey aklınızda daha iyi kalıyor. Bu videonun başlığı da bir soruydu, fark ettiniz mi? "Okuduğunu neden unutuyorsun?"
Üçüncüsü kulağa biraz tuhaf gelecek: araya biraz unutma koyun. Yani okuduğunuzu hemen arkasından değil, biraz unutmaya başladığınızda hatırlamaya çalışın. Patikayı hatırlıyor musunuz? İzi silinmeye başlamışken üstünden geçerseniz, yol eskisinden de belirgin hale geliyor. Hiç unutmadan yaptığınız tekrar kolay gelir ama az kazandırır. Yeter ki sonunda hatırlayın. Yani hatırlamak için biraz unutmayı bir yönteme dönüştürün. Benim kullandığım bir yöntem bu, hatta bir isim bile koydum. Unutkâr olmak diyorum. Yani biraz unutmanın kârı.
Araya bir zaman koymanın, yani aralıklı öğrenmenin ne kadar işe yaradığını sadece insanlarda görmüyoruz arkadaşlar. Hayvanlarda da işe yarıyor. Arılarda, meyve sineklerinde, hatta deniz salyangozlarında bile görülüyor bu durum.
Ama bilim insanlarının daha çok yeni keşfettiği öyle bir şey var ki, ben görünce gözlerime inanamadım. Aralıklı öğrenme yöntemi nerede işe yarıyor biliyor musunuz? Bir böbrek hücresinde13. Evet, yanlış duymadınız. Böbrek hücresi. Nasıl ya? Beyni bile olmayan ya da bir şeyler öğrenmesine gerek olmayan bir hücre. Peki bir böbrek hücresi nasıl ders alır?
Bilim insanları böbrek hücrelerine kimyasal bir uyarı vermişler, bir tür ders gibi. Bir gruba bu dersi tek seferde vermişler, öbür gruba aynı dersi araya zaman koyarak. Araya zaman konan hücrelerde, hafızayla ilişkili bir gen çok daha güçlü ve çok daha uzun süre çalışmış. Yani araya zaman koymak sadece bir ders çalışma tekniği ya da okuduğunu hatırlama yöntemi değil.
Peki madem bu kadar önemli, aralıklı çalışırken araya ne kadar zaman koymalı? Bunun da kabaca şöyle bir kuralı var: hatırlamak istediğiniz güne ne kadar süre varsa, aradaki boşluk onun onda biri14 kadar olmalı. Mesela sınava 10 gün varsa, okuduğunuzu ertesi gün hatırlamaya çalışın. Onda bir dedik ya. Eğer bir yıl sonra da hatırlamak istiyorsanız, bu kez bir ay sonra hatırlamaya çabalamalısınız.
Bunu kafanızda tutmak zor, biliyorum. O yüzden işinizi kolaylaştıracak küçük bir şey hazırlamaya başladım: okuduklarınızı bir haritaya çeviren ve hangi patikadan ne zaman geçmeniz gerektiğini size kendisi söyleyen bir şey. Bence kitap okuyan herkesin işine yarayacak. Hazır olduğunda bu kanalda sizinle paylaşacağım.
Bir de küçük bir not düşeyim.
Okumaya ara verdiğinizde telefonunuza bakabilirsiniz. Bir deneyde15 molada telefona bakmak, dinlenmek kadar zararsız çıktı. Asıl zarar veren, o arada aynı türden yeni bir şey öğrenmeye kalkmak. Yani telefona da haksızlık etmeyelim.
Hepimizin rafında böyle kitaplar var. Bir zamanlar bitirdiğimiz, belki çok da sevdiğimiz kitaplar bunlar. Şimdi aklınızdan birini seçin ve kendinize "Ne anlatıyordu?" diye sorun. Çoğundan üç beş cümleden fazlası çıkmaz. Peki o kadar saat, o kadar sayfa... hepsi boşa mı gitti?
Gitmedi. Ve bunun kanıtı, eski bir masada tıkır tıkır işleyen bir cep saatinde saklı.
Hecelerle uğraşan bizim adam bir gün çok basit bir şey deniyor. Bir listeyi ezberliyor, sonra tam bir ay boyunca ona hiç dokunmuyor. Bir ay sonra listeye döndüğünde, sanki hiçbir şey hatırlamıyormuş gibi hissediyor. Ama yine de oturup listeyi baştan ezberliyor ve bu sefer cep saatiyle ne kadar sürdüğünü ölçüyor. Bir de ne görsün? Hiçbir şey hatırlamadığını sandığı o listeyi, ilk seferden beşte bir daha kısa sürede ezberliyor. Demek ki o heceler aklının bir köşesinde hâlâ duruyormuş ve ona yardım ediyormuş. Hem de anlamı bile olmayan hecelerden söz ediyoruz.
Okuduğunuz bir kitapta neler olabileceğini artık siz hesap edin. Yani unuttuğunuz kitaplar boşa gitmedi. Onlara bir gün yeniden döndüğünüzde, büyük ihtimalle çok daha çabuk toparlarsınız. Gördünüz mü sevgili Unutkâr arkadaşlarım? Bir kitabı unuttuğumuzda aslında ayrıntıları kaybediyoruz. Kitabın bize ne anlattığı, bizde bıraktığı fikir çoğu zaman yerinde durmaya devam ediyor.
Peki hiç unutmasaydık? Okuduğumuz her ayrıntı aklımızda kalsaydı, daha mı iyi anlardık?
Bay Unutamaz tam olarak böyle yaşıyordu. Ve okuduğunu anlamakta zorlanıyordu. Çünkü her ayrıntı onun kafasında bir resme dönüşüyordu. Neredeyse canlı bir resme. Ve bu resimler zamanla birbirine karışmaya başlıyordu. Dolayısıyla o hikâyeyi bir türlü takip edemiyordu.
Size bir şey göstereyim.
1, 2, 3, 4. 2, 3, 4, 5. 3, 4, 5, 6. Sayılar arasındaki ilişkiyi fark ettiniz, değil mi? Bir saniye bile sürmedi. Bay Unutamaz böyle bir tabloyu hemen ezberlerdi. Her sayıyı tek tek. Ama aralarındaki kuralı fark edemezdi. Çünkü kuralı görmek için ayrıntıyı unutmak gerekiyor.
Bunu benden çok önce, çok daha güzel anlatan biri var. En sevdiğim yazarlardan biri, Arjantinli Jorge Luis Borges. Borges kısa ama insanın aklını güzel bir şekilde karıştıran öyküler yazan birisi ve bu öykülerinden birinde16 tam da Bay Unutamaz gibi bir adamı anlatıyor. Hem de Bay Unutamaz'ın gerçek hikâyesi dünyaya duyurulmadan çeyrek asır önce.
Öykünün kahramanı genç bir adam. Bir gün attan düşüyor ve kendine geldiğinde artık hiçbir şeyi unutamadığını fark ediyor. Gördüğü her yaprağı, her bulutu en ince ayrıntısıyla hatırlıyor. Ama bu durum onu hiç de mutlu etmiyor. Öyle ki, saat 3'ü 14 geçe yandan gördüğü bir köpekle, 3'ü 15 geçe önden gördüğü aynı köpeğin aynı adı taşıması bile canını sıkıyor. Çünkü onun gözünde bunlar iki ayrı köpek. Ve Borges öykünün bir yerinde şöyle bir cümle yazıyor: "Düşünmek, farkları unutmaktır."
Peki Bay Unutamaz unutmak için ne yapıyordu?
Unutmak istediği isimleri, listeleri kâğıtlara yazıp yakmayı deniyordu.
Aklınızdaki cevap bu muydu? Öyleyse bunu videonun ortasındaki o beş saniyeye borçlusunuz. Gözünüzü ekrandan ayırıp hikâyeyi hatırlamaya çalıştığınız o an, bu cevaba giden yolu açmıştı.
Bir de şunu deneyin. Hikâyenin başında muhabir uzun bir liste saymıştı. Adresler, saatler, trenler... İçinden tek bir tanesini hatırlıyor musunuz? Büyük ihtimalle hayır. Ama muhabiri hatırlıyorsunuz. Kızgın editörü, yanan kâğıtları, hiçbir şeyi unutamayan o adamı hatırlıyorsunuz. Ayrıntılar gitti, hikâye kaldı. Borges haklıymış.
Bir hafta sonra bu hikâye bir anda aklınıza gelirse, kendinize aynı soruyu bir kez daha sorun. Unutkâr olmak tam olarak bu.
Bay Unutamaz hayatı boyunca hiçbir şeyi unutamadı. Ama okuduğu hikâyeleri de bir türlü anlayamadı. Biz ise Unutkâr'ız. Unutuyoruz ve belki de tam bu yüzden anlıyoruz. Rafınızda unuttuğunuz o kitaplar boşa gitmedi. Her biri sizde bir iz bıraktı. Bugün dünyaya bakışınızda, kurduğunuz cümlelerde hâlâ oradalar. Sadece hangisinin nerede olduğunu hatırlamıyorsunuz.
O yüzden bir kitap açın.
Hikâyeniz tam burada başlıyor. Okuyun. Unutun. Geriye ne kalırsa, o siz olacaksınız.
Notlar ve kaynaklar16
- Alexander Luria
- Solomon Shereshevsky
- Hermann Ebbinghaus, Memory: A Contribution to Experimental Psychology (1885)
- Replication and Analysis of Ebbinghaus’ Forgetting Curve
- Does the Mere Presence of a Smartphone Impact Cognitive Performance? A Meta-Analysis of the “Brain Drain Effect”
- Short-Form Videos Degrade Our Capacity to Retain Intentions: Effect of Context Switching On Prospective Memory
- Forgetting as the friend of learning: implications for teaching and self-regulated learning
- Neural Traces of Forgotten Memories Persist in Humans and are Behaviorally Relevant
- Hippocampal encoding of memories in human infants
- Test-Enhanced Learning: Taking Memory Tests Improves Long-Term Retention
- Testing (quizzing) boosts classroom learning: A systematic and meta-analytic review
- Robert Bjork: Desirable Difficulties
- The massed-spaced learning effect in non-neural human cells
- Spacing effects in learning: a temporal ridgeline of optimal retention
- Waking rest during retention facilitates memory consolidation, but so does social media use - PMC
- Funes the Memorious