Senin Mavin Benimkiyle Aynı mı?
Şu an bir limon hayal etseniz ağzınız sulanır, ama o ekşiliği beyninizin hiçbir noktasında bulamazsınız. Filozofların qualia dediği bu gizem, Homer'ın hiç yazmadığı renkten Mary'nin Odası'na uzanıyor: senin mavin benimkiyle aynı mı?
Şu an gözünüzü kapatıp dilinizin ucuna bir damla limon sıktığınızı hayal edin. Ağzınız sulandı mı? Sulandıysa, beyniniz az önce ortada olmayan bir ekşiliği yoktan var etti. Ne limon vardı, ne de bir damla su. Sadece benim sesim ve sizin hayal gücünüz.
Peki o ekşilik tam olarak nerede oluştu?
Dilinizde değil. Çünkü dilinize hiçbir şey değmedi. Limonda hiç değil, çünkü ortada limon yok. Beyninizi açıp baksak, milyarlarca nöronun arasında "işte ekşilik tam burada parlıyor" diyebileceğimiz tek bir nokta bulabilir miyiz? Bulamayız. Sadece elektrik sinyalleri görürüz. Ama o ekşiliğin kendisini göremeyiz. O "ekşi olma hissini" hiçbir yerde bulamayız.
Yani şöyle tuhaf bir durum var arkadaşlar. Dünyada en iyi bildiğiniz şey, en yakın olduğunuz şey, kendi deneyiminiz. Ve aynı zamanda o, evrendeki en bulunamayan şey.
Filozofların bu deneyimlere verdiği bir ad var: qualia. Latince "nasıllık" gibi bir şey. Bir şeyin sizin için "nasıl bir şey olduğu". Kırmızının kırmızılığı. Acının acılığı. Kahvenin o ilk yudumunun sizin kafanızın içinde bıraktığı... neyse o tarifsiz şey. İşte bütün bu videoda peşine düşeceğimiz şey bu. Çünkü qualia, hem dünyanın en sıradan şeyi, hem de bilimin yüz yıldır çözemediği en büyük gizemlerinden biri.
Üç Yüz Yıllık Soru
Şu an gördüğünüz mavi ile benim gördüğüm mavi, aynı mavi mi?
Biliyorum, bunu muhtemelen daha önce de duymuştunuz. Belki benim eski videolarımda da görmüş olabilirsiniz. Tekrar soruyorum çünkü belki de cevabı siz verebilirsiniz. Şimdiye kadar hiç kimse tatmin edici bir cevap veremedi de.
Ama bu soru her zaman bir şekilde soruldu. Hatta 1689'da İngiliz filozof John Locke tam olarak benim sorduğum şekilde sordu: "Ya benim mavi gördüğüm şeyi sen sarı görüyorsan? Ama ikimiz de ona 'mavi' demeyi öğrenmişsek?" O zaman ne olur? Hiçbir şey olmaz. İkimiz de gökyüzüne bakıp "mavi" deriz. İkimiz de trafikte yeşil ışıkta geçeriz. Konuşmamız, anlaşmamız, hayatımız tıkır tıkır işlemeye devam eder. Ama kafamızın içinde bambaşka iki dünya yaşıyor olabilir. Ve bunu test etmenin hiçbir yolu yok.
Her şeyi çözen bilim, en temel deneyimimizi hala ölçemiyor.
Çünkü bilimin bütün araçları dışarıyı ölçer. Dalga boyunu ölçer, nöronu ölçer, kanı ölçer. Ama "nasıl hissettiğinizi" ölçen bir alet henüz icat edilmedi. Ve belki de hiçbir zaman olmayacak.
Laboratuvardan Gelen Kanıt
Ama "bilim bu alan asla giremez" demek de tam olarak doğru değil. Zaten daha geçen yıl bir laboratuvar, tam da bu kapıyı araladı ve ilginç bir şeye rastladı.
Berkeley'de bir grup araştırmacı, gözün içindeki renk hücrelerinden sadece tek bir tipini, lazerle, tek tek hedefleyerek uyarmayı başardı. Doğadaki hiçbir ışık bunu yapamaz; her ışık o hücrelerin hepsini birden, karışık oranlarda uyarır. Ama deneydeki beş kişi, doğada var olmayan bir renk gördü. Mavi ile yeşil arasında, hiçbir gökkuşağında bulunmayan, aşırı doygun bir ton. Adını da koydular: olo.
Şu an o renk evrenin hiçbir yerinde yok. Hiçbir nesnenin üzerinde, hiçbir tablonun tuvalinde yok. Sadece o beş kişinin hafızasında var. Beyin, doğada hiç var olmayan bir sinyal alınca, kimsenin görmediği bir rengi üretiverdi. Renk dediğimiz şey dışarıda değilmiş demek ki. Beynin içinde bir yerlerde kuruluyormuş.
Ve qualia farkları sadece laboratuvarda da kanıtlanmıyor. Ben bizzat deneyimliyorum bu durumu. Belki siz de. Hem de en beklenmedik bir yerde. Mutfak masasında.
Kişnişi bilir misiniz, kişnişi. Hani yeşil bir ot var ya, yemeklere konuyor. Bir kısmınız eminim bayılıyordur, salataya, çorbaya, her şeye atıyordur. Ama ben öyle pek yemek de seçmememe rağmen daha kokusunu alınca... Iyyy. "Sabun gibi bir şey bu ya nasıl yiyorsunuz" deyip yüzümü buruşturuyordum. Hala buruştururum ve dışarıda yemek yerken filan mutlaka çıkarttırmaya çalışırım.
Etrafımdakiler de amma nazlısın ya deyip küçümseyici gözlerle bana bakarlar. Meğer öyle değilmiş. Meğer ben nazlı değilmişim. Genlerime baktırdım ve orada bunun geni varmış. OR6A2 denen bir koku geninde tek harflik bir farkınız varsa, kişniş size gerçekten sabun gibi kokabiliyor. Tat dediğimiz şeyin büyük kısmı da aslında koku olduğu için, tadı öyle bulaşık suyu gibi gelmeye başlıyor. Yani biz, bazılarımız yemek seçmiyoruz arkadaşlar, genlerimizde var bu.
Yani kişniş sevmeyen bir arkadaşınızla aynı sofrada oturup aynı yemeği yiyorsunuz ama iki ayrı evrende yaşıyorsunuz. İşte bu, qualia'nın spekülasyon olmadığının, kanlı canlı gerçek olduğunun en somut kanıtı.
Ama bazı qualia'lar var ki, asla ölçülemez. Yine de yüzde yüz gerçektir.
Acı mesela. Doksanlarda bir tıp dergisinde yayınlanmış, sonradan neredeyse efsaneye dönüşmüş bir vaka var. İnşaatta çalışan bir adam, on beş santimlik bir çiviye basıyor. Çivi botunu delip geçiyor, adam acıdan kıvranarak hastaneye kaldırılıyor, en ufak dokunuşta haykırıyor. Botu kesip çıkardıklarında ne görüyorlar dersiniz? Çivi, parmaklarının tam arasından geçmiş. Tek bir çizik bile yok. Hiçbir yarası yok.
Ama o adamın yaşadığı acı, yüzde yüz gerçek. Çünkü acıyı yara üretmez. Acıyı beyin üretir.
Peki modern tıbbın acıyı ölçmek için kullandığı en yaygın araç ne? Sadece bir soru: "Ağrınızı tarif etmek isteseydiniz bir ile on arasında kaç verirdiniz?" Yani dünyanın en gelişmiş hastanesinde bile doktor, sizin acınızı ölçemediği için size soruyor. Ölçemediğini itiraf ediyor aslında. Çünkü acınız sizin kafanızın içinde, ve oraya kimse giremiyor.
Peki ya birisi bütün hayatını tam da böyle bir odada geçirseydi? Kimsenin giremediği, renklerin bile giremediği bir odada?
İşte size felsefe tarihinin en meşhur düşünce deneylerinden biri.
Gerçek Mary'nin Odası
Mary diye bir bilim insanı, hayatı boyunca siyah beyaz bir odada yaşıyor. Renk hakkında bilinebilecek her şeyi biliyor; dalga boylarını, gözün mekanizmasını, beynin nasıl çalıştığını. Her şeyi. Ama hiç renk görmemiş. Bir gün kapı açılıyor ve Mary ilk kez kırmızı bir gül görüyor. Soru şu: Mary o anda yeni bir şey öğrendi mi?
Eğer "evet" derseniz, ilginç bir şey kabul etmiş olursunuz: demek ki bir şeyi bilmek ile onu yaşamak apayrı iki şey. Bütün kitapları okumak, kırmızıyı görmenin yerini tutmuyor. Gerçi bu deneyi ortaya atan filozof bile yıllar sonra kendi cevabından kuşkuya düştü. Ama soru bugün hâlâ açık.
Güzel hikaye. Ama bu sadece bir düşünce deneyi, değil mi? Hayalî bir Mary.
Değil. Çünkü ona çok benzeyen bir şey gerçekten yaşandı.
Hindistan'da Prakash Projesi diye bir çalışma var. Doğuştan kör doğmuş, hiç görmemiş çocukları buluyorlar ve ameliyatla görme yetisi kazandırıyorlar. Ve tam burada üç yüz yıllık başka bir soruyu test etme şansı doğuyor. 1688'de Molyneux adında biri Locke'a şunu sormuştu: "Doğuştan kör biri, sadece dokunarak tanıdığı bir küp ile bir küreyi, ilk kez gördüğü anda gözüyle ayırt edebilir mi?"
Üç yüz yıl boyunca filozoflar bunu tartıştı. Cevabı kimse bilmiyordu. Ta ki bu çocuklar gözlerini açana kadar.
Cevap: Hayır. İlk anda ayırt edemiyorlar. Elleriyle yüzlerce kez dokundukları o küpü, gözleriyle görünce tanıyamıyorlar. Çünkü dokunmanın deneyimi ile görmenin deneyimi, beyinde iki ayrı dil. Ve beyin o çeviriyi sonradan, günler içinde öğreniyor.
Kutudaki Böcek
Peki madem deneyim bu kadar kişisel, bu kadar kapalı, biz nasıl konuşabiliyoruz birbirimizle? "Acıyor" dediğimde anlıyorsunuz beni değil mi? E artık "sabun kokuyor" dediğimde de anlıyorsunuzdur herhalde. "Kırmızı" dediğimde aklınıza bir şey geliyor. Nasıl oluyor bu?
Filozof Wittgenstein'ın bunun için çok güzel bir benzetmesi var. Diyelim ki, diyor, herkesin elinde bir kutu var. Ve bu kutunun içinde de bir şey var ve biz ona "böcek" diyoruz. Ama kuralımız şu: kimse başkasının kutusunun içine bakamaz. Herkes sadece kendi böceğini görebiliyor.
Örneğin benim kutumda gerçek bir böcek olabilir. Sizinkinde bambaşka bir şey olabilir, hatta bomboş olabilir. Ama ikimiz de "benim böceğim şöyle" deyip durabiliriz, gayet de iyi anlaşırız. Çünkü kelimenin anlamı kutunun içindeki şey değil. Kelimenin anlamı, ikimizin de aynı kelimeyi kullanması.
İşte "kırmızı" da böyle. "Acı" da böyle. "Mavi" de böyle. Bundan sonra "kişniş" de öyle. Taktım kişnişe :) Hepimiz kelimeyi aynı kullanıyoruz. Ama her birimizin kutusunun içinde ne olduğunu, kimse, hiçbir zaman göremiyor.
Ve bu, kulağa felsefe gibi gelen, ama aslında çok yalnız bir gerçek.
Kafanın İçindeki Yalnızlık
Hayatınız boyunca tek bir yerde yaşıyorsunuz. Kendi kafanızın içinde. Ve oraya, başka hiç kimse giremiyor. Hiçbir teknoloji, hiçbir beyin taraması orayı göremiyor. En sevdiğiniz insan bile o kapıyı açamıyor.
Annenizin sizi sevdiğini biliyorsunuz. Ama o sevginin onun içinde nasıl hissettirdiğini asla bilemezsiniz değil mi? Bir arkadaşınız "çok acı çekiyorum" dediğinde anlıyorsunuz, üzülüyorsunuz, elini tutup teselli etmeye çalışıyorsunuz. Ama onun acısını içeriden hissedemezsiniz. Sadece tahmin edersiniz. Empati dediğimiz o güzel şey bile, aslında sadece bir tahmin. Çok iyi niyetli, çok değerli, ama yine de bir tahmin.
Herkes kendi kafasının içinde, tek başına.
Ve işte tam burada, bu eski, bu kadim soruyu, bambaşka bir yerde bir kez daha gündeme getirmek zorundayız: Yapay zekaya.
Yapay zeka şirketleri son birkaç yıldır "model refahı" diye bir şeyden bahsediyor. Bunun için ekipler kuruyor. Yani şu soruyu ciddi ciddi soruyorlar: Bu yapay zekalar bir şey hissediyor olabilir mi? Bu şirketlerden birinde, tam zamanlı işi sadece bu soru olan bir araştırmacı var. Ve bir sohbet botunun bilinçli olma ihtimalini sıfır görmüyor; sayı bile veriyor, yüzde on beş civarı.
Çoğu insan buna gülüp geçer. "Saçma" der, "o sadece bir program, hissetmez." diye düşünür ya da pazarlama amacıyla bu tür şeylerin söylendiğini iddia eder kısmen de haklıdır.
Ama bilemiyoruz ki! Yapay zekanın hissedip hissetmediğini kanıtlayacak bir test yazamıyoruz. Böyle bir test yazılamıyor, çünkü aynı test, en yakın arkadaşınızın hissettiğini de kanıtlayamaz.
Başkalarının bir iç dünyası olduğuna neye bakarak inanıyorsunuz? Davranışlarına. Gülümsüyorlar, ağlıyorlar, "canım yanıyor" diyorlar. Siz de bu davranışlara bakıp "demek ki onun da bir içi var" diyorsunuz. Ama bunu hiçbir zaman doğrudan göremediniz. Hep inandınız.
Şimdi bir makine, o davranışı kusursuz taklit etmeye başladı. Ve elimizdeki tek şey "o davranışa bakıp inanmak" birden bire işe yaramaz oldu. Üç yüz yıllık o yalnızlık sorusu, artık sadece organik canlılar için sorulmuyor.
Köprüler
Bütün bunlar biraz karanlık gelmiş olabilir. Herkes kendi kafasının içinde hapis, kimse kimseye gerçekten dokunamıyor.
Ama ben işin orada bittiğini düşünmüyorum. Hatta tam tersini düşünüyorum.
Çünkü insanlık, var olduğu günden beri tam olarak bunu yapmaya çalışıyor. O duvarı aşmaya. Kafamızın içindeki şeyi, bir başkasının kafasına geçirmeye. Ve buna bir sürü isim de verdik değil mi? Birine resim dedik. Başka birine müzik dedik. Şiir, hikaye, film dedik.
Bir ressam, içinde hissettiği şeyi tuvale döküyor ki siz de bir parçasını hissedin. Bir besteci, kelimelere sığmayan bir kederi notalara çeviriyor. Bir yazar, kendi yalnızlığını bir karakterin içine koyuyor ve siz o kitabı okurken "aynen ben de böyle hissediyorum" diyorsunuz. Başka biri size kişnişin kendisine nasıl sabun gibi koktuğunu söylüyor. İşte o an, iki kutu bir an için birbirine değiyor. Tam olarak değil. Hiçbir zaman tam olarak değil. Ama yeterince yakından.
İtiraf edeyim, on yıldan uzun süredir kamera karşısında durup video çekiyorum. Ve bu kadar zaman sonra fark ettim ki, yaptığım tek şey aslında bu. Kafamın içindeki bir şeyi alıp sizinkine geçirmeye çalışmak. Şu an bile öyle. Bu cümleyi söylerken, kafamdaki bir düşünceyi sizin kafanıza taşımaya çalışıyorum. Belki tam oturmuyor. Belki siz bunu bambaşka anlıyorsunuz. Ama en azından deniyorum. Hepimiz deniyoruz.
Belki de qualia'nın bize öğrettiği en güzel şey bu. Evet, hepimiz kendi kafamızın içinde yalnızız. Senin mavin benimkiyle aynı mı, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama yalnız olduğumuzu bildiğimiz için, zihinlerimizin arasında köprüler kurmaya çalışıyoruz. Ve bu köprüler biraz kusurlu. Sallanıyor, bazı tahtaları eksik kalıyor, bazen çöküyor.
Ama biz yine de kuruyoruz. Durmadan kuruyoruz.
Bundan vazgeçmemek lazım.
Bakın. Dinleyin. Anlatın. Çünkü kafanızın içindeki o dünya yalnızca sizin, ve onu bir başkasına ulaştırmaya çalışmak, belki de insan olmanın en temel özelliği.