
Büyük Erkek Feragati
1701'de Paris'te poz veren XIV. Louis'nin ayağında kırmızı topuklu ayakkabılar, başında omuzlarına dökülen kocaman bir peruk var; o çağda güç böyle giyiniyordu. Aynı kıyafetle bugün kameraların karşısına çıkan bir CEO'nun kariyeri akşama kalmadan biterdi. Peki erkekler renkten, kokudan, danstan, tatlıdan, hatta gözyaşından ne zaman vazgeçti? Bir psikanalistin adını koyduğu o toplu vazgeçişin izi, iki yüz elli yıl sonra dolabınızda hâlâ duruyor.
Arkadaşlar, bugün sizi bir portrenin karşısına götürerek başlamak istiyorum. Yıl 1701; Paris'te, Avrupa'nın en güçlü adamı bir ressamın karşısında poz veriyor.
Bu adam, Güneş Kral XIV. Louis. Altmış üç yaşında. Sırtında zambak desenli, metrelerce kumaştan bir taç giyme mantosu var; astarı ise ermin, yani kraliyet simgesi sayılan o bembeyaz kakım kürkü. Mantoyu hafifçe aralamış, ipek çoraplu bacaklarını özellikle göstermiş. Çünkü Louis bacaklarıyla gurur duyuyor. Ayağında fiyonklu, kırmızı topuklu ayakkabılar. Kırmızı topuk o dönemde sarayın izniyle taşınan bir ayrıcalık bu arada, adeta bir rütbe işareti. Başında omuzlarından aşağı dökülen koca bir peruk, yüzünde pudra ve muhtemelen daha odaya girerken duyulan ağır bir parfüm kokusu.
Peki bütün bu ihtişam sadece kralın kişisel merakı mı? Değil aslında; Louis ülkeyi biraz da böyle yönetiyor. Versailles'da kralın gözünde kalmak istiyorsanız, onun kurduğu görünüş yarışına ayak uydurmak zorundasınız. Dantel, peruk, işlemeli kumaş... Bunlar o kadar pahalı ki soylular sırf giyinebilmek için borca giriyor. Ve borcu olan bir soylu, sarayla arasını bozmayı kolay kolay göze alamıyor. Burada notlarımda bir söz var, Louis'nin maliye bakanı Colbert'e atfediliyor; aynen okuyorum: moda, Fransa için İspanya'nın altın madenleri neyse odur. Yani süs, o dünyada resmen devlet işi. Aynanın karşısında geçirilen saatler de bugünün bütçe görüşmeleri kadar ciddiye alınıyor.
Şimdi bu tabloya bir de bugünün gözüyle bakalım. Bir düşünün: bir şirket CEO'su böyle bir kıyafetle kameraların karşısına çıksa ne olur? Kariyeri o gün biter herhalde. En hafif tabirle ciddiyetsiz bulunur.
Ama işte tuhaflık da burada. 1701'de bu kıyafet ciddiyetsizlik şöyle dursun, iktidarın ta kendisiydi. Dantel, pudra, topuk, mücevher... O dünyada güçlü olan böyle giyiniyordu; bunlar adeta gücün üniforması gibiydi. Ve o üniformayı en parlak haliyle giyen adam, Avrupa'nın en çok korkulan hükümdarıydı.
Şimdi aradan iki yüz otuz yıl geçiyor. İki yüz otuz yıl... Londra'dayız, yıl 1930. Bir psikanalist, kıyafet üzerine bir kitap yazıyor ve bu kitapta garip, gerçekten garip bir iddia ortaya atıyor. Diyor ki: bundan yaklaşık yüz elli yıl önce, Batı'da erkekler bir şeyden vazgeçtiler. Hem de topluca vazgeçtiler. Öyle bir modadan, bir renkten falan değil; koca bir haktan vazgeçtiler. Güzel görünme hakkından. Ve bu o kadar toptan bir vazgeçişti ki, vazgeçildiği bile unutuldu.
Peki bunun bizimle ne ilgisi var? Şöyle: eğer erkekseniz, dolabınızda büyük ihtimalle hep aynı renkli kıyafetler vardır. Lacivert, gri, siyah. Biz bunu kendi tercihimiz zannederiz; ben böyle seviyorum, bana sade yakışıyor deriz. Ama o psikanaliste göre bu bizim zevkimiz falan değil. Bu, bundan iki yüz elli yıl önce verilmiş kararların sonucu. Ve işin ilginci, bu vazgeçişin bedeli kıyafetle de sınırlı kalmıyor.
Önce renk gidiyor, sonra süs, sonra koku... Derken sıra hiç beklemediğiniz şeylere geliyor. Tatlıya mesela. Evet, yanlış duymadınız; şu meşhur 'ben tatlı sevmem, sade bir kahve alayım' repliği bile bu hikayenin bir parçası. Hatta gözyaşı bile öyle. Peki erkekler kendilerine zevk veren şeylerden birer birer neden vazgeçti? Bu gerçekten gönüllü bir vazgeçiş miydi? Ve karşılığında ne aldılar? Kısa bir aranın ardından bu soruların peşine düşüyoruz.
Şimdi baştaki psikanalistimize geri dönelim. Hani 1930'da Londra'da, kıyafet üzerine bir kitap yazan adam vardı ya... Adı John Carl Flügel. Kitabının adı da The Psychology of Clothes, yani Kıyafetlerin Psikolojisi. Flügel bu kitapta şöyle bir şey anlatıyor. Diyor ki: giyinmek dediğimiz şey aslında bir pazarlık. İçinde iki zıt dürtü var. Biri beni görsünler diyor. Bedeni göstermek istiyor. Süslemek istiyor. Öbürü kapan diyor. Örtün. Bu da utanma tarafımız. Üstümüze giydiğimiz her bir kıyafet, onun her bir parçası işte bu iki dürtünün arasında bir yerlerde duruyor. Ve psikanalistimiz Flügel'e göre yaptığımız bu pazarlık çökmüş durumda. Tarihte sadece bir kez olan bir durum bu ve sadece bir cinsiyet için gerçekleşmiş. Flügel bu çöküşe bir isim de takıyor: The Great Masculine Renunciation. Türkçesiyle, Büyük Erkek Feragati. Yani diyor Flügel, erkek güzel olma iddiasından vazgeçti; bundan sonra sadece işe yarar olmaya karar verdi.
Şimdi bu cümle kısa ama insanı bayağı düşündürüyor arkadaşlar. Güzel olmak ayrı bir iş, işe yarar olmak ayrı bir iş... Sanki iki ayrı iş ilanı verilmiş ve erkeklere denmiş ki: sen sadece şuna başvurabilirsin. Bir de şu feragat kelimesi var tabii. Feragat hukuktan gelen bir kelime; bir hakkınızdan kendi rızanızla vazgeçmek demek. Ama kimse elimize bir kağıt tutuşturup imzala demedi ki. Biz dünyaya geldiğimizde iş işten çoktan geçmişti, karar bizim adımıza verilmişti. E peki bu ayrım nereden çıktı? Kim başlattı bu işi? Gelin zamanda biraz geriye gidelim ve bu feragatin ilk provasına bakalım.
İşte o ilk prova, Reform hareketiyle geliyor arkadaşlar. 16. yüzyıldayız. Kalvinist Cenevre'de, Püriten İngiltere'de, Protestan Hollanda'da yeni bir görünüş ahlakı doğuyor. Bu ahlaka göre parlak renk giymek kibir işareti. Deniyor ki: senin asıl derdin ruhunun kurtuluşu olmalı; kalkmış bedeninle uğraşıyorsun, ayıp bir şey bu. Peki sonuç ne oluyor? Renkler dolaplardan birer birer çekiliyor. Önce parlak olanlar gidiyor, sonra gerisi. Ve bir süre sonra insanlar kendilerini baştan aşağı siyahlar içinde buluyor.
Gerçi şunu da söyleyeyim: siyahın güçle olan ilişkisi Reform'dan da eski aslında. O dönemin süper gücü kim? Habsburg İspanya'sı. İspanya sarayı, Şarlken ve oğlu II. Felipe döneminde baştan aşağı siyah giyiniyordu. Avrupa'nın diğer sarayları da bunu görüp taklit etmeye başlamıştı. İşin ilginç bir tarafı daha var: o meşhur İspanyol siyahını elde etmek için kullanılan boyalardan biri, bakkam ağacından geliyordu. Bu ağaç da ta Meksika'dan, kolonilerden gemilerle taşınıyordu. Yani düşünün, ağırbaşlılığın ve sadeliğin rengi dediğimiz o siyah, okyanus aşırı koca bir ticaretle üretiliyordu. Sonra Reform geliyor, bu rengi devralıyor ve üstüne bir de ahlak kılıfı geçiriyor.
Ama esas ironi maliyette arkadaşlar. Şimdi şöyle düşünebilirsiniz: siyah işte, en sade renk, herhalde en ucuzu da buydu. Değil. Tam tersi. O dönemde iyi bir siyah elde etmek, yani solmayan, kahverengiye kaçmayan, derin ve doygun bir siyah elde etmek, boyacılık zanaatının en zor işlerinden biri. Kumaşı defalarca boyamanız gerekiyor, doğru kimyasalları bilmeniz gerekiyor, loncaların kalite mühürlerinden geçmeniz gerekiyor. Rijksmuseum'un kostüm tarihçisi Bianca du Mortier'ye göre, Hollanda'nın altın çağında iyi bir siyah, boyaların en pahalılarından biriydi. Hatta Hollanda, sırf o derin siyah yünüyle Avrupa çapında ün yapmıştı. Bir de o dönemin portrelerine yakından bakarsanız bunun inceliklerini çok iyi görmeye başlıyorsunuz. Böyle siyah satenin üstünde siyah kadifeler konulmuş, onun da üstüne siyah ipekler, siyah üstüne siyahlar. Aynı renk farklı dokularla parıldayıp sönüyor. Siyah üstüne siyah bir gösteri bu. Tablolardaki o mütevazı görünümlü tüccarlar aslında ne yapmış oluyorlar? Alçakgönüllülük kılığında bir çeşit servet gösterisi yapmış oluyorlar.
İşte daha bu ilk provada işin sırrı ortaya çıkıyor galiba arkadaşlar. Şatafattan vazgeçmek, statü oyunundan çekilmek anlamına gelmiyor. Sadece oyunun kuralları değişiyor. Düşünsenize: adam kıyafeti önemsemediğini göstermek için siyah giyiyor, ama o siyah ipekten, kadifeden. Yani yine bir sürü şey söylüyor aslında, sadece daha alçak sesle söylüyor. Bilen bilir şeklinde. Ha bu arada bu Püritenlerin ahlaksız bulduğu şeyler kıyafetle sınırlı filan değil. Şöyle bir listemize bakalım isterseniz. Ne var? Tiyatro mesela, şüpheli. Dans, tabii ki şüpheli. Listenin altlarına doğru baktığımızda süslü sofraları bile şüpheliler listesinde görmeye başlıyoruz. Yani zevk denen şeyin ta kendisi şüpheli bir hale geliyor.
Şimdi gelelim değişimin asıl patlak verdiği yere: 1789, Fransız Devrimi.
Devrimin sokaktaki askerlerine verilen isim bile başlı başına çok şey anlatıyor aslında: sans-culottes. Kelime anlamıyla külotsuzlar. Ama buradaki culotte bizim bildiğimiz külot değil arkadaşlar; aristokratların ipek çoraplarla giydiği, dizde biten o şık pantolonun adı. Devrimciler de bu ismi gururla sahipleniyorlar. Neden? Çünkü onlar culotte giymiyor; işçilerin o uzun, kaba pantolonunu giyiyorlar. Bir siyasi hareket düşünün, adını bir kıyafetten alıyor. Bu aslında şu demek: o dönemde ne giydiğiniz, hangi tarafta durduğunuzu gösteriyor. Kaba pantolon giyiyorsanız halktansınız. İpek culotte giyiyorsanız aristokratsınız. Hani Covid döneminde maske takanlarla takmayanlar arasında da benzer bir şey yaşamıştık ya; yüzünüzdeki o küçük bez parçası bile bir anda hangi tarafta durduğunuzun işareti sayılmaya başlamıştı. İşte onun gibi, ama çok daha sert bir versiyonu. Çünkü devrimin en kanlı yıllarında bu iş hayat memat meselesine dönüşüyor. Sokakta üzerinizde ipek bir culotte görülürse, hedef haline gelebiliyorsunuz. Nitekim İngiliz din adamı William Ralph Inge yıllar sonra o günleri özetlerken şöyle diyor: beyler giyotinden kaçmak için olabildiğince burjuva görünmeye çalışıyordu.
Devrim bu kıyafet işini o kadar ciddiye alıyor ki, iş resmi tasarıma kadar gidiyor. Dönemin en ünlü ressamı Jacques-Louis David'e, cumhuriyet yurttaşına yakışır kıyafet taslakları çizdiriliyor. Bugünden düşünürsek şöyle bir şey bu: devletin çıkıp ülkenin en ünlü tasarımcısına bize ideal vatandaş kıyafeti çiz demesi gibi. Proje tutmuyor tabii. Ama niyet bile başlı başına ilginç: yeni rejim, yeni insanı tepeden tırnağa yeniden giydirmek istiyor.
Sonra devrim yatışıyor, giyotin sahneden çekiliyor. Ama pantolon kalıyor arkadaşlar. İşçinin o kaba pantolonu birkaç on yıl içinde sınıf atlıyor ve Avrupa'da bütün erkekler artık pantolon giymeye başlıyor. Şunu da fark edelim: sadelik başta bir zevk tercihi değildi, hayatta kalmak için bir kamuflajdı. Zamanla bu iş değişiyor; sade giyinmek saygınlığın ta kendisi haline geliyor. Erkeklerin dolabındaki renkler de böyle böyle, birer birer kayboluyor. Ama gösteriş içgüdüsü öyle kolay kolay ölmüyor arkadaşlar. Yasaklandığı yerde kendine yeni bir adres buluyor.
İşte o yeni adresin baş mimarı, 1800'lerin başında Londra'da yaşayan Beau Brummell isimli bir adammış. Brummell, süs adına ne varsa tedavülden kaldırmış. Uzaktan baktığınızda kıyafetleri gayet sıradanmış: koyu bir ceket, sade bir pantolon, beyaz bir gömlek. Bayağı sıkıcı yani. Ama yakından bakınca bambaşka bir dünya çıkıyormuş insanın karşısına. Ceketin omuza oturuşu milimetrik, kumaş en iyisinden. Bir de kravat meselesi var tabii. Brummell'in sabahları kravatını bağlamak için saatler harcadığı, hatta insanların bunu izlemeye geldiği anlatılırmış. Bir anekdot var mesela, çok hoşuma gidiyor: uşağı kucağında bir yığın buruşuk kravatla geziyormuş; soranlara da bugünkü başarısızlıklarımız diyormuş. Adamın bir de meşhur bir lafı varmış. Diyormuş ki: eğer sokakta insanlar dönüp size bakıyorsa, iyi giyinememişsiniz demektir.
Bu arada Brummell'in kendi hikayesi de başlı başına ilginç. Adam aslında gayet sıradan bir aileden geliyormuş; esnaf bir dedenin torunuymuş. Eski düzende olsa sosyetenin kapısından içeri bile giremezmiş herhalde. Ama bu yeni oyunun kurallarını, yani iyi kesimi, doğru kumaşı, doğru tavrı herkesten iyi bildiği için veliaht prensin sofrasına kadar yükselmiş. Öyle ki bir dönem Londra sosyetesinin ne giyeceğine fiilen tek başına karar verir hale gelmiş. Sonra şansı dönmüş ama maalesef. Kumar borçları yüzünden İngiltere'den kaçmak zorunda kalmış. Ve bir zamanlar Avrupa'nın en şık adamı sayılan Brummell, 1840'ta Fransa'da yoksulluk içinde hayatını kaybetmiş.
Devrimin tozu dumanı dağıldığında, Avrupa'da ibre artık dönmüş durumda. İktidar, soyuyla sopuyla övünen aristokratın elinden, parasını çalışarak kazanan burjuvaya geçiyor. Ve bu yeni sınıfın bedene bakışı bambaşka arkadaşlar. Şimdi düşünün: aristokrat çalışmıyor. Onun bedeni gösterilmek için var; süsleyecek, giydirecek, sergileyecek. Adamın bütün işi bu zaten. Burjuva öyle mi? Burjuva sabah kalkıyor, işine gidiyor, çalışıyor, para kazanıyor. Onun için beden iş yapan bir şey; bir nevi alet. E alet dediğin de işe yaradığı sürece kıymetlidir. Aynanın karşısında saatler geçirmek, bu adamın gözünde düpedüz vakit israfı.
İşte koyu takım elbise tam da bu yüzden 19. yüzyılın erkek üniforması haline geliyor. Çünkü takım elbise aslında bir mesaj veriyor. Ne diyor? Ben ciddi bir adamım. Vaktim kıymetli. Ve o vakti aynanın karşısında değil, işimin başında harcıyorum. Bölümün başındaki kırmızı topuklu kralı hatırlayın; bunun tam tersi bir iddia bu. Louis gücünü nasıl gösteriyordu? Çalışmak zorunda olmamasıyla. Yeni adam ise gücünü durmadan çalışmasıyla gösteriyor. Şair Baudelaire 1846'da Paris sokaklarını dolduran o siyah redingotlu, yani uzun siyah ceketli kalabalığa bakıp şöyle diyor: sanki hepimiz bir cenazenin yasını tutuyoruz. Ona göre bu tek tip siyah, acı çeken bir çağın üniforması.
Üstelik sanayi devrimi bu üniformayı herkese ulaştırıyor. Hazır giyim ucuzladıkça takım elbise önce fabrika sahibinin sırtından katibe geçiyor, sonra katipten işçiye iniyor. 20. yüzyılın ortasına geldiğimizde artık fötr şapkasıyla birlikte standart erkek görüntüsü bu. Ve şuna dikkat edin: kralın elbiseleri kimin kim olduğunu bağıra bağıra ilan ediyordu. Yeni üniformanın derdi tam tersi. Herkes aynı görününce, kimse kimsenin cebinde ne var bilemiyor.
Ve bu noktada, vazgeçilenler listesine kıyafet dışından ilk büyük madde ekleniyor arkadaşlar: boş zaman. Şimdi, 19. yüzyılın sonunda Thorstein Veblen diye bir iktisatçı var. Veblen diyor ki: aylaklık eskiden bir statü göstergesiydi. Av partileri, geceye uzayan balolar, öğlene kadar süren kahvaltılar... Bunları yapabiliyorsanız demek ki çalışmak zorunda değilsiniz, demek ki zenginsiniz. Ama yeni düzende işler değişiyor; ciddi bir erkeğin aylaklık yapması artık ayıp. E peki gösteriş ihtiyacı ne olacak? İşte Veblen'in en ilginç tespiti bu: o iş eşe devrediliyor. Erkek sadeleştikçe karısının elbisesi kabarıyor. Çünkü ailenin servetini gösteren tek vitrin artık o elbise. Hatta Veblen'e göre o elbiselerin kullanışsız olması bile mesajın bir parçası. Korse ve kabarık etekli bir kadın görürseniz şöyle anlayabilirsiniz yani: bu kadın çalışmak zorunda değil. Demek ki kocası zengin. Yani feragat eden erkek gösterişten tam olarak vazgeçmiyor aslında; o yükü karısının omzuna yüklüyor.
Buraya kadar hep giyim kuşamdan konuştuk. Ama başta demiştim ya, bu işin ucu kumaşın epey ötesine uzanıyor. Sıradaki madde: damak tadımız. Şimdi kısa bir ara verelim; dönüşte erkeklerin tatlıyla olan davasına bakacağız.
Tekrar hoş geldiniz. Elinizde çay ya da kahve varsa iyi denk gelmiş olacak.
Ara dönüşünü bir sahneyle açalım. Klasik bir kovboy filmi düşünün. Adam bar kapısını itiyor, içeri giriyor, tezgaha yaslanıyor ve tek kelime ediyor: viski. Barmen şişeyi uzatıyor, bardağa sek dolduruyor. Şimdi aynı sahneyi bir de şöyle hayal edin: adam tezgaha yaslanıyor ve bana şemsiyeli, rengarenk bir kokteyl diyor. Üstüne bir de çikolatalı pasta söylüyor. Olmuyor değil mi? Sahne bir anda komediye dönüyor. İşte o 'olmuyor' hissi var ya, tam da bugünkü konumuz. Erkek kahveyi sade içer, içkiyi sek içer, tatlıya pek yanaşmaz; biz bunun mizaçla, damak tadıyla ilgili olduğunu düşünürüz. Halbuki yemek tarihçileri başka bir şey söylüyor. Yale Üniversitesi'nden Paul Freedman, Amerikan mutfağı üzerine çalışan bir tarihçi. Freedman'a göre 1890'lardan önceki yemek kitaplarında, kadınla erkeğin farklı yemekleri sevdiğine dair tek bir iz bile yok. Tek bir iz. Tatlının, hafif yemeğin, salatanın kadın yemeği olarak kodlanması 19. yüzyılın sonunda başlıyor. Yani tam da bu feragat işinin ekonomiye, reklama, restoran menülerine yerleştiği dönemde. Dönemin kadınlara hitap eden restoranlarında menüye bakıyorsunuz, tatlı sayısı bazen ana yemek sayısını geçiyor. Kadına zarif ve doyurmayan yemekler yazılıyor; et ve acı da erkeklere düşüyor. 20. yüzyılda Amerikan reklam sektörü bu ayrımı iyice kemikleştiriyor. Kadın dergileri jöleli, süslü, hafif tariflerle doluyor; erkeğe ise biftek üzerinden konuşan bir reklam dili gelişiyor.
İçeceklerde de bölünme aynı Amerika'da. Şekerli çaylar, renkli kokteyller kadın içkisi sayılıyor; erkeklere sek viskiyle sade kahve kalıyor. Ama işin bir de biyolojik tarafı var ki, bu kodlamayı iyice absürt hale getiriyor. Çünkü tatlıya duyduğumuz ilgi doğuştan geliyor arkadaşlar; yeni doğmuş bebekler bile şekere olumlu tepki veriyor. Bunun sebebi de kültür değil, evrim. Atalarımızın dünyasında şeker çok nadir bulunan, değerli bir enerji kaynağıydı; o yüzden beynimiz tatlıyı ödül olarak kodlamış. Gerçi o eski kodun, şekerin her köşe başında olduğu bugünün dünyasında başımıza neler açtığı apayrı bir bölüm konusu, oraya hiç girmeyelim şimdi. Ama şunu söyleyelim: acıyı sevmeyi sonradan, alışa alışa öğreniyoruz. Yani bir düşünün, şekersiz kahveyi yüzünü buruşturmadan içebilmek aslında bayağı bir performans. Doğamıza karşı sergilediğimiz bir performans. Ve bu kodlama tutmuş görünüyor. Bugün yapılan deneylerde insanlar tatlı ve hafif yiyecekleri hala otomatik olarak kadınsı, ağır ve yağlı olanları erkeksi diye sınıflandırıyor.
Yani bugün bir masada erkek ızgara et söylüyor, kadın salata seçiyorsa, bunun sebebi midelerinden çok iki yüz yıl önce alınmış o kararlar olabilir.
Şimdi gelelim gözyaşlarına. Bu belki de bugün bize en şaşırtıcı gelecek olan değişim. Hani Nilüfer'in meşhur şarkısı var ya... Erkekler ağlamaz... Şimdi bu şarkıyı alıp 18. yüzyıl Avrupa'sında çalabilseydik, kimse ne demek istediğimizi anlamazdı. Çünkü feragatin hemen öncesinde, o dönemin Avrupa'sında erkeklerin herkesin içinde ağlaması gayet itibarlı bir davranışmış arkadaşlar. Hatta döneme damgasını vuran bir duyarlılık modası varmış: kolay ağlayan adam ince ruhlu sayılıyormuş, ahlaklı sayılıyormuş, medeni sayılıyormuş. Mesela Rousseau'nun Julie diye bir aşk romanı var. Roman yayınlandığında okurlar yazara mektup yağdırmış. Peki bu okurlar kim? Subaylar, tüccarlar, din adamları... Tarihçi Robert Darnton bu mektuplardaki ifadeleri aktarıyor: ağladık, boğulduk, kendimizden geçtik. Ve adamlar bunları utanarak değil, övünerek yazmışlar. Gözyaşı onlar için adeta bir ahlak diploması.
Gerçi gözyaşının başı daha önce de belaya girmişti. Hatırlayın, Reform'un o siyahlar içindeki vaizleri, herkesin içinde ağlamayı gösterişçi bir Katolik alışkanlığı sayıyordu; yas tutacaksan evinde tut deniyordu. Ama kalıcı darbe sanayi devriminden gelmiş. Tarihçi Tom Lutz, gözyaşı üzerine koca bir kitap yazmış bir isim. Anlattığı şey şu: fabrika ve ofis düzeni, duyguyu bir verimlilik sorunu olarak görmeye başlıyor. Ağlayan işçi çalışamaz, işler aksar. O yüzden insanlara duygularını bastırması öğretiliyor.
Derken 1800'lere, Kraliçe Viktorya dönemi İngiltere'sine geliyoruz. Burada işin içine bir de din giriyor. Kiliselerde, okul kitaplarında yeni bir erkek tarifi anlatılmaya başlıyor. Buna bir isim de veriyorlar: muscular Christianity, yani kaslı Hristiyanlık. Peki bu tarife göre ideal erkek nasıl biri? Sporla disipline olmuş. Çenesi kilitli. Duygusu varsa da içine gömüyor. Ne kadar az hissettirirse o kadar makbul. O dönemin çok sevilen bir şiiri var mesela, Üç Balıkçı diye. İçinde şöyle bir dize geçiyor: erkekler çalışmalı, kadınlar ağlamalı. Nilüfer'in şarkısının yüz elli yıl önceki ilk taslağı gibi adeta. Şimdi bir geriye gidin: daha iki yüz yıl önce ağlamak, erkek için ahlak diplomasıydı; hatırlıyorsunuz. Şimdi ise ağlamak kadının işi sayılıyor. Yani şu bildiğimiz ağlamayan, yüzü taş gibi erkek var ya... O erkeğin bir doğum tarihi var arkadaşlar. Ve o tarih, koyu takım elbisenin doğduğu yıllarla aynı.
Kaybedilenler bunlarla da bitmiyor arkadaşlar. Mesela saç pudrası. 18. yüzyıl boyunca saygın bir erkeğin saçı ya da peruğu pudrasız düşünülemezmiş. Bu alışkanlık İngiltere'de o kadar yaygınmış ki, devlet 1795'te saç pudrasına özel bir vergi koymuş; savaş bütçesine kaynak olsun diye. Ama vergi gelince pudra birkaç yıl içinde gözden düşmüş. Doğal, kısa saç yeni ciddiyetin işareti olmuş. Gerçi şunu da söyleyeyim, her kayba üzülüyor değilim; her sabah kafanıza un serper gibi pudra serpmeyi düşünsenize. O iyi ki gitmiş, kalsın. Ama parfüm öyle mi? 18. yüzyılın beyefendisi kokuya gömülü yaşıyormuş; hatırlayın, bölümün başında XIV. Louis'nin etrafındaki o ağır parfüm kokusunu. 19. yüzyılın sonuna geldiğimizde ise parfüm reyonları neredeyse tamamen kadınlara geçmiş durumda.
Ya da dans:
Bu benim favorim arkadaşlar. Bizim kırmızı topuklu kralımız var ya, XIV. Louis... Adamın en büyük tutkularından biri neymiş biliyor musunuz? Bale. Hem de öyle uzaktan, seyirci olarak değil; Louis ciddi ciddi bale eğitimi almış, sahneye bizzat çıkmış bir dansçıymış. Ve bu o çağda kimseye tuhaf gelmiyormuş. Soylu bir erkeğin dans hocası olması, eskrim hocası olması kadar normalmiş. Çünkü zarif bir beden, o dünyada gayet makbul ve gayet erkeksi bir şeymiş. Peki feragattan sonra? Normal bir erkeğin dans edebileceği yer düğünler.
Şimdi şöyle bir toparlayalım. Kıyafet değişikliği gibi başlayan şey, zamanla koca bir zevk ve duygu rejimine dönüşmüş. Önce renk gitmiş. Ardından koku gitmiş, tatlı gitmiş, gözyaşı gitmiş, dans gitmiş. En sonunda aylak bir öğleden sonranın keyfi bile gitmiş. Ve her seferinde gerekçe aynıymış: ciddi bir adama yakışmaz.
Şimdi içinizden "iyi de Barış, bunun nesi dert, takım elbise gayet şık" diyenleri duyar gibiyim. Haklısınız, şık. Ben de severim. Zaten mesele şıklığın kendisi değil; menünün tek maddeye inmesi. Ve tabii o tek maddenin faturası. Peki bu anlaşma erkeklere ne kazandırdı? Kısa vadede çok net bir şey: ciddiye alınma tekeli. Şöyle düşünün: süs kadına devredilince, süsle uğraşmak otomatik olarak hafiflik sayılmaya başladı. Ve bu hafiflik yaftası, kadınları kamusal hayatın dışında tutmanın bahanelerinden biri oldu. Bu tekel ne kadar sağlam kurulmuş, görmek ister misiniz? Bugün herhangi bir ülkenin meclis fotoğrafına bakın. Ya da uluslararası bir zirve fotoğrafına. Dünyanın neresinde çekilmiş olursa olsun, iktidarın rengi hala siyah ya da koyu lacivert. Ortaya çıkan iş bölümü şu: görünmek kadının işi, yapmak erkeğin işi. Ve bu ayrımın faturasını iki taraf da ödemiş arkadaşlar. Kadınlar ciddiyetsiz sayılarak, erkekler ise kendilerini istedikleri gibi ifade etme hakkını kaybederek.
Bu kaybın izini bugün bile sürebiliyoruz aslında. Feragattan sonra erkeğe kendini ifade etmesi için bırakılan alan ne? Saat. Araba. Belki bir de ayakkabı. Hepsi bu. O yüzden bugün bir erkeğin saate ya da spor ayakkabıya duyduğu tutku, bana çoğu zaman basit bir aksesuar merakı gibi gelmiyor. Kapatılan bütün kanalların tek bir çıkışa yüklenmiş hali adeta. Adam kendini başka türlü ifade edemiyor; ne varsa saate, arabaya, ayakkabıya akıyor.
Tabii bunları dert edenler de olmuş. Mesela 1960'larda Londra'dan bir dalga yayılıyor; adına tavus kuşu devrimi deniyor. Erkekler bir anlığına yeniden renge kavuşuyor. Vitrinlerde saten pantolonlar, fırfırlı gömlekler, çiçekli kravatlar... Sahnede rock yıldızları danteller içinde. Sonra dalga geri çekiliyor ama iz bırakıyor. Uzun saç mesela, o günden sonra erkeğin başında yeniden kabul edilebilir bir şey haline geliyor. Bizden de bir örnek verelim: Barış Manço. 1960'larda o uzun saçlar yüzünden az laf işitmemiş. Ama sonunda ne olmuş? O saçlar Manço'nun imzası haline gelmiş. Bugün de benzer çatlaklar görüyoruz aslında. Erkek bakım ürünleri rafları genişliyor. Kıyafetler yavaş yavaş renkleniyor. Küpeler geri geliyor. Hatta 2000'lerde bunun için bir kavram bile icat edilmişti: metroseksüellik. Kendine bakan, cilt bakımı yapan, giyimine özenen erkek demekti bu; David Beckham üzerinden konuşulurdu hep. Bugünse sosyal medyada erkeklere cilt bakımı anlatan koca bir içerik dünyası var. Ve her seferinde birileri erkeklik elden gidiyor diye alarm veriyor. Ama dikkat ederseniz bu alarmın kendisi bile bir şeyi itiraf ediyor: demek ki bu erkeklik doğuştan gelen, sağlam bir şey değil. Bir küpeden, pembe bir gömlekten korkacak kadar pamuk ipliğine bağlı.
İki yüz elli yıl kulağa upuzun geliyor, biliyorum. Ama tarihin ölçeğinde bu bir hiç arkadaşlar. Kırmızı topuklu ayakkabılarıyla poz veren o kraldan bu yana, evrenin takviminde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre bu. Yani bize doğa kanunu gibi görünen bu sadelik, aslında ne doğa ne kanun. İmzası, tarihi, hatta maddeleri olan bir sözleşme. Ve her sözleşme gibi, feshedilebilir.
Yarın sabah dolabınızın önünde durduğunuzda, bir saniyeliğine şunu düşünün isterim. Karşınızdaki o lacivert, o gri, o siyah düzen... Bu gerçekten sizin zevkiniz mi? Yoksa siz doğmadan çok önce, sizin adınıza imzalanmış o sözleşmenin bir maddesi mi? İkisi de olabilir. Sadelik gerçekten sevilebilir bir şey çünkü; ben de severim, söylemiştim. Ama arada bir sözleşmeleri okumakta fayda var. Hatta cesaretiniz varsa, ufak bir maddesini ihlal bile edebilirsiniz. Yok, illa kırmızı topuklu ayakkabı giyin demiyorum; o gemi kalktı bir kere. Ama bir renkli gömlek, bir küpe, canınız çekiyorsa çekinmeden söylenmiş bir tatlı siparişi... Küçük bir madde ihlali kimsenin kariyerini bitirmez. Kim bilir, belki bir gün Nilüfer'i mırıldana mırıldana ağlarsınız bile. Sözleşmede yazdığı için değil; içinizden öyle geldiği için.
Kaynaklar (8)
- Fifty Shades of Black: The Fine Art van Mode
- When black became the colour of fashion
- Male Beauty: The Male Dress Reform Party in Interwar Britain
- Beau Brummell, English dandy
- Steak for the gentleman, salad for the lady: How foods came to be gendered
- Ingredients of gender-based stereotypes about food (Appetite, 2015)
- Whatever happened to the noble art of the manly weep?
- How Upper Lips Got Stiff