Beşinci Boyuta Hoş Geldiniz: 5. Yıl Özel Bölümü
111 Hz ·Bölüm 252

Beşinci Boyuta Hoş Geldiniz: 5. Yıl Özel Bölümü

1977'de Voyager'ın yanına konan altın plakta 55 ayrı dilde selam var, biri de Türkçe: "sabah şerifleriniz hayır olsun." Şu an uzay boşluğunda süzülen o plak, insanlığın geleceğe bıraktığı en kapsamlı zaman kapsülü. 111 Hz'in beşinci yılında Kaluza ile Klein'ın kendi üzerine kıvrılmış beşinci boyutundan Interstellar'ın kütüphaneye benzeyen Tesseract'ine uzanıyoruz. Peki zamana o yükseklikten bakabilseydik, geride bıraktığımız kapsüller yan yana dizildiğinde bize kimi anlatırdı?

7 Eylül 2026 ·32 dk ·2.789 kelime
0:00

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hz’e hoş geldiniz.

Dinle. Eğer yeterince dikkat kesilirsen daha önce hiç fark etmediğin ayrıntıları duyabilirsin.

Peki siz ayrıntıyı duyabildiniz mi? Eğer bu giriş size bir yerlerden tanıdık geldiyse, izninizle bu bölümü sizlere ithaf etmek istiyorum.

Çünkü az önce duyduğunuz, 111 Hz programının ilk cümlesiydi. “Geleceğin Sesini Tasarlamak” isimli ilk bölümümüz yayınlanalı tam 5 yıl oldu. Ve siz, sadık 111 Hz dinleyicileri, sizinle biz bugün yıl dönümümüzü kutluyoruz.

Dile kolay, 2011 yılından beri, siz kulaklıklarınızı takıyorsunuz, ben mikrofonun başına geçiyorum. Ve birlikte bilimden sanata, teknolojiden psikolojiye, merak ettiğimiz ne varsa peşine düşüyoruz. Birlikte uzun yolculuklara çıkıyoruz. Öğreniyoruz. Öğrendikçe yeni şeyler merak etmeye başlıyoruz. Bağlantılar kurmaya başlıyoruz. Çünkü 5 yıldır her hafta gördüğümüz gibi, hayatın her alanı aslında birbiriyle dirsek temasında duruyor.

Mesela caz müziğin peşine düştük. Hatırlarsanız 32. bölümümüzde İlhan Erşahin’le buluşmuştuk ve caz, Miles Davis ve müzikte emprovizasyon üzerine konuşmuştuk. Sizi bilmem ama benim unutamadığım 111 anılarından biriydi. . Peki bölümün konusu nereye gelmişti, onu hatırladınız mı? Hatalara. Hayatta hata olarak gördüğümüz şeylerin her zaman bize yeni kapılar açtığını, yeni doğaçlama fırsatları yarattığına dair sohbet etmiştik. Tıpkı müzikte olduğu gibi.

Bölüm 32 Caz: Hayat Gibi Müzik (ft. İlhan Erşahin) Bu bölüme git →

Tabi müziğin öneminden bahsederken sessizliğin öneminden de bahsetmeyi unutmadık. Bazen müziğin, televizyonun hatta bizim podcastimizin bile sessizliği doldurmak için kullanıldığını kabul ettik. Günümüzde çoğumuzun, düşüncelerimizle baş başa kalmaktan kaçındığımızı fark ettik ve 20. bölümümüzde bir süreliğine hep beraber sustuk.

Bölüm 20 Sessizlik Bu bölüme git →

Susan podcast olur mu diyorsanız bir de podcast içinde podcast yaptığımız meta podcast bölümümüzü hatırlatayım bence.

44. bölümümüzde sizi 111 Hz podcast’inin kaydına davet ettik ve podcast formatının kendisini inceledik. Sizin için kurduğumuz evreni, o evrenin içinden anlattık. Benim sesimin sizin kulaklarınızda nasıl bir etki bıraktığını araştırdık.

Bölüm 44 Kulağına Bir Şey Fısıldayacağım Bu bölüme git →

Tabii önce sadece kulaklarınızdaydım. Şimdi duyuları artırdık. Artık beni görebiliyorsunuz da. Podbee'nin yolculuğu ilerleyip yolları gelişirken 111 Hz'deki hikaye anlatıcılığı alanlarımız da genişledi. Ekranlara taşındık. Bir videocast’e dönüştük.

Ama her şey işte o duyduğunuz ilk cümleyle başladı arkadaşlar.

Bugün, hep beraber, 252. bölümümüzle buradayız. Sizi bilmem ama bana gerçekten zaman çok hızlı geçti gibi geliyor. Onun için bugün şöyle bir şey yapacağım: Zamanı durdurmayı deneyeceğim. Fazla mı iddialı oldu?

O zaman, “zamanın dışına çıkmaya” desek daha doğru olur sanki. Geçen zamana madem bu kadar kaptırmışız, bir çıkıp kuş bakışı bakabilir miyiz ne dersiniz? Bakalım zamanın içine bıraktığımız kapsüller, yan yana geldiklerinde bize ne anlatacaklar.

O zaman buyurun, 111 Hz’in bu 5. yıl özel bölümünde, hep beraber bir üst kata geçelim: Beşinci boyuta.

Şimdi 5. yılımıza özel, çok ilginç bir fizik kavramından bahsedeceğim izninizle. 5. boyuttan. Epey karmaşık ve anlaşılması zor bir konu olduğunu kabul ediyorum. İsmi bile bize bir anlam ifade etmiyor çünkü bizim algılayabildiğimiz boyut sayısı belli. En, boy, yükseklik, yani üç.

Fakat 1915’te Albert Einstein bu 3 mekansal boyuta bir boyut daha ekledi: Zaman. Einstein mekanın zamandan bağımsız olmadığını, kütle çekimine göre zamanın göreceli olduğunu söyledi.

Ve uzayı, katı ve değişmez bir sahne değil, zamanla iç içe örülmüş esnek bir kumaş olarak resmetti. Ama tabi bu “uzay-zaman” kavramı tek başına evrenin sırlarını çözmeye yetmedi.

Einstein’ın 3 mekansal boyuta, bir de zaman boyutunu eklemesinden bir kaç yıl sonra, matematikçi Theodor Kaluza, denkleme bir mekansal boyut daha ekledi. Böylece 4 mekan + 1 zamanla, toplam 5 boyuta ulaşmış olduk.

Einstein 1915'te üç mekansal boyuta zamanı ekledi ve uzayı esnek bir kumaş olarak tarif etti.
Einstein 1915'te üç mekansal boyuta zamanı ekledi ve uzayı esnek bir kumaş olarak tarif etti.Wikimedia Commons · Public domain

1919’da Kaluza, Einstein’ın 4 boyutlu kütle çekim matematiğine bir boyut daha eklerse ne olacağını merak etti. “Acaba kütle çekim 5 boyutta hareket ediyor olabilir mi?” diye düşündü ve hesapları doğru çıktı. Kaluza, böylece doğrudan ışığı ve elektriği tarif eden elektromanyetizma denklemlerine ulaştı. Bu denklemlere göre 4 boyutlu dünyamızda ayrı ayrı gördüğümüz yerçekimi ve ışık, aslında 5. boyuttaki tek bir yapının dünyamıza düşen iki farklı gölgesi.

Şimdi kafanızı biraz karıştırdım, farkındayım. Hatta şimdi biraz daha karıştıracağım. Çünkü tahmin edersiniz, Kaluza’nın teorisi bazı sorular doğurdu: Yani madem 5. bir mekansal boyut var, biz ona neden gidemiyoruz veya algılayamıyoruz?

Bu soruya da 1926’da fizikçi Oskar Klein, “kompaktlaşma” cevabını verdi.

Yani bu boyut silindirik bir şekilde kendi üzerine kıvrılıyor.

Ama çok küçük, atom altı ölçekte, ve gözümüzün asla seçemeyeceği kadar küçük daireler halinde kendi üzerine kıvrılmış durumda. Klein’ın bu cevabıyla 5. boyut teorisi tamamlanmış oluyor ve “Kaluza-Klein teorisi” ismini alıyor.

Kompaktlaşmanın kanonik görselleştirmesi: fazladan boyut, gözün seçemeyeceği ölçekte kendi üzerine kıvrılıyor.
Kompaktlaşmanın kanonik görselleştirmesi: fazladan boyut, gözün seçemeyeceği ölçekte kendi üzerine kıvrılıyor.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.5

Bir hayal edin: Gözümüzle göremediğimiz, hiç bir şekilde algılayamadığımız, kendi üzerine kıvrılmış ekstra bir mekansal boyut.

Hayal edemediniz değil mi? Ben de edemedim. Ama kim hayal etti biliyor musunuz? Teorik astrofizikçi Kip Thorne ve 111 Hz maceralarımızda da sık sık ismini andığımız yönetmen Christopher Nolan.

2014 yapımı Interstellar filminde, Christopher Nolan ana karakterini zamanda özgürce hareket edebileceği ve yer çekimini kullanarak geçmişteki kızına mesaj gönderebileceği bir mekana, yani 5. boyuta taşıdı. Seyirci için kavraması imkansız bir konsepti fiziksel olarak gösterebilmek için de filmin bilimsel danışmanı Kip Thorne’dan yardım aldı. Nobel ödüllü fizikçi Kip Thorne, filmin çekiminden sonra yazdığı The Science of Interstellar, yani Interstellar’ın Bilimi, isimli kitabında tam da bu düğüm noktasından bahsetmiş.

Thorne’a göre 5 boyutlu varlıklar için zaman, bizim için uzay neyse odur. Yani içinde serbestçe hareket edebildikleri bir mekandır. Ama filmin ana karakteri Cooper da tıpkı bizim gibi 3 boyutlu bir insan. Ve 5. boyutu doğrudan algılaması mümkün değil. Thorne ve Nolan buna şöyle bir çözüm düşünmüşler: 5 boyutlu varlıkların, Cooper’ın zihninin çökmeyeceği 3 boyutlu bir arayüz inşa ettiklerini hayal etmişler.

Bu arayüzün mimarisini tasarlarken de Kip Thorne şu soruyu sormuş: 5. boyutta duran bir canlı, bizim 3 boyutlu dünyamızdaki mekânları ve zamanı nasıl görürdü?

Ve ortaya o ünlü Tesseract, yani her yöne doğru uzanan, kütüphane benzeri mekan çıkmış. 5. boyutun içine inşa edilmiş 3 boyutlu bir gölge. Kip Thorne buna “zamanın mekansallaşması” diyor. Çünkü Tesseract’in içinde zaman doğrusal akmıyor. Bir kütüphanenin her yöne uzayan rafları gibi, 3 boyutlu uzaya yayılyor.

Cooper o kütüphanenin koridorlarında yukarı aşağı, ileri geri hareket ettikçe, farklı zaman dilimleri arasında fiziksel olarak yer değiştiriyor. Kızının çocukluğunu ve gençliğini yan yana görebiliyor.

Yani Tesseract, onun yaşamının tüm anlarının yan yana dizildiği devasa bir sergi alanı gibi. Bu yolla Nolan ve Thorne, teorik fiziğin o soyut matematiğini harika bir görsel metafora dönüştürmüş oldular arkadaşlar. Filme göre 5. boyuta ulaşmak, zamanın tüm anlarını tek bir kütüphanenin raflarında görebilecek bir bakış açısına ulaşmak demek.

Peki Kip Thorne’un 5. boyutu neden dev bir kütüphaneye benziyor? Aslında insan zihninin, zamanın akışına bir harita gibi yukarıdan bakabilme yetisini kavrayabilmesi için çok güzel bir benzetme. Sizce de öyle değil mi? Sonuçta bir kütüphanenin içinde hareket etmek de, farklı zamanlara açılan pencerelerin arasında dolaşmak gibi. Kitaplar insanoğlunun bilgiyi, duyguyu ve zamanı hapsettiği en eski zaman kapsülleri sayılır. Rafta bir kitabı bırakıp, yanındaki kitabı elinize aldığınızda zamanda 2000 yıl geriye gidebilirsiniz.

Kendimizi Christopher Nolan’ın 5. boyutunda dolaşıyor gibi hissetmenin tek yolu dev bir kütüphaneye gitmek değil elbette. Düşünürseniz arkeoloji müzeleri de bizim zamana yukarıdan baktığımız mekanlar.

Zaman çizgiselliğini yitirir, M.Ö. 2500 yılından bir Sümer tableti, M.S. 400 yılından bir Bizans lahdi ile yan yana durur. Böylece siz üç adımda 3000 yıl yolculuk etmiş olursunuz.

Fakat Interstellar’daki Tesseract’ten farklı olarak, bu sefer zamanın koridorlarında yürüme imkanını bize sağlayanlar, 5. boyuttan varlıklar değil. Biz kendimiz yaptık bunu. Biz zamanın akışında sürüklenip yok olmak istemedik ve varlığımız o dev kütüphaneden görünsün istedik. Ve bunun tek yolu da, zamana kapsüller bırakmaktı. Yani tüm bu tabletler, heykeller, anıtlar ve kitaplar aslında bir yandan da metaforik 5. boyutumuz için hazırlanmış zaman kapsülleri. Hatta biz, doğrudan gelecekteki insanlar veya farklı boyutlardan bize bakabilecek olan varlıklar için zaman kapsülleri hazırlayıp, uzay boşluğuna bile bıraktık.

1977 yılında Voyager uzay aracı, yıldızlar arası yolcuğuna çıkarken yanında insanlık tarihinin en kapsamlı zaman kapsülünü götürdü. Altın Plak ismi verilen 12 inçlik altın kaplama bakır bir plak. Peki bu plağa ne kaydedilmişti? Dünyada yaşayan bir insan olmakla ilgili her şey.

Gelecekte uzay boşluğunda bu plağı bulup deşifre edecek varlıklar için bir tür tanışma paketi anlayacağınız.

Altın Plağın kapağı: plağın nasıl çalınacağını, hidrojen atomunu ve Dünya'nın 14 pulsara göre konumunu anlatan diyagramlar.
Altın Plağın kapağı: plağın nasıl çalınacağını, hidrojen atomunu ve Dünya'nın 14 pulsara göre konumunu anlatan diyagramlar.Wikimedia Commons · Public domain

Mesela dünyanın dört bir yanından farklı dillerde sesli selamlamalar. Tam 55 ayrı dil kaydedilmiş. Bu bölüm 5’ten şaşmıyoruz gördüğünüz gibi. Hatta dillerden biri de Türkçe. Yani bir gün farklı boyuttan bir canlı bu plağa ulaşırsa, “sabah şerifleriniz hayır olsun” cümlesini dinleyerek, 70’ler Türkiyesi’ne ufak bir kapı aralayabilir.

Plağa aynı zamanda gezegenimizi anlatan doğal sesler, yani rüzgar, dalgalar, gök gürültüsü, kuş sesleri ve insanlığın ürettiği ortak melodiler de kaydedilmiş.

Bach ve Beethoven’dan Louis Armstrong’a, Avusturalya Aborjin müziklerinden Çin arpına kadar her tür farklı müzik Altın Plak’ta yerini almış. Üstelik sadece sesler değil.

Görseller de analog görsellere dönüştürülerek plağa yüklenmiş. Güneş sistemimizin konumundan insan anatomisine, matematiksel formüllerden günlük yaşamdan insan fotoğraflarına kadar uzanan 115 görsellik bir seçki, şu an biz konuşurken uzay boşluğunda süzülüyor.

Altın Plak’ı hazırlayan komitenin başkanı ünlü astronom Carl Sagan, kitabında bu zaman kapsülünü, okyanusa bırakılmış bir şişedeki mesaja benzetmiş. Ve demiş ki: “Bu mesaj ancak uzayda yolculuk edebilen gelişmiş medeniyetler tarafından bulunabilir. Ama bu plaktaki sesler uzay boşluğunda sonsuza dek kalsa bile, bu gezegende bir zamanlar yaşamış olan insanlığın umudunu ve varlığını geleceğe taşımaya yeter."

Carl Sagan’ın bu sözleri zamana neden kapsüller bıraktığımızı çok güzel açıklıyor bence. Sagan ve ekibinin amacı da gelecekteki uygarlıklar için bir tür kütüphane oluşturmaktı. Bu kütüphanedeki insanlık kapsülleri sayesinde, bizim o an kim olduğumuz, ne hissettiğimiz ve ne ürettiğimiz sonsuza kadar işaretlenmiş oldu.

Günümüzün teknolojisiyle tabi artık geleceğe işaret bırakmak çok daha kolay. Biz de burada, 111 Hz’de, 5 yıldır zamana kendi kapsüllerimizi bırakıyoruz. Kendi kütüphanemizi oluşturuyoruz. Gelecekte biri bu kütüphanede dolaştığında, aralarından yıllar geçmiş merak kapsüllerimizi yan yana görebilecek. Bunların içinde tıpkı Carl Sagan’ın kapsülünde olduğu gibi, o an kim olduğumuz, ne hissettiğimiz saklı. Elbette bunlar 5. boyuttan bakabilen bir varlığın anlayamayacağı hisler. Yalnızca zamanı çizgisel olarak yaşayan, yani geleceği göremeyen bizlerin hissedebildikleri duygular bunlar. Mesela merak, değil mi? Endişe, gelecek kaygısı, yaratıcılık, hırs, korku. Bunların hepsi insan olmanın, hatta tam o tarihte ve o mekansal boyutta yaşayan bir insan olmanın ne demek olduğunu açıklayan parmak izleri.

O zaman gelin bugün biz de, isterseniz kendi parmak izlerimizin kütüphanesinde ufak bir tur atalım. Bakalım 5 yıldır geleceğe nasıl zaman kapsülleri bırakmışız.

Kısa bir aradan sonra burada buluşalım ve turumuza başlayalım.

İnsan olmakla ilgili hem en büyük merakımızı, hem de en gizli endişemizi gizleyen bir kapsülle başlayalım isterseniz.

13. bölümümüzde bizi kıskacına alan biyolojik limitlerimizi sorguladığımız, “Transhümanizm” konseptini konuştuk.

Bölüm 13 Transhümanizm: İnsanlığın Sınırlarında Bu bölüme git →

Bu sesi hatırladınız mı? Bu dünyanın ilk biyonik davulcusunun solosu.

Trajik bir kazada kolunu kaybeden davulcu Jason Barns, bir robotik mühendisiyle birlikte geliştirdiği protez kol sayesinde dünyanın en hızlı davulcusu olmuştu hatırlarsanız. Peki insan biyolojisinin yetemeyeceği bir hızda davul çalan bu adam, bize insanın sınırlarıyla ilgili ne söyledi?

Teknoloji geliştikçe robotlar ve insanlar arasındaki sınırlar belirsizleşecek mi? Belki de gelecekte biyolojimiz bizi yüzüstü bıraktığında, robotik mühendisliği yardımımıza koşacak. Bu hem rahatlatıcı bir düşünce, hem de endişe verici. Çünkü bu düşünce bizi doğrudan Antik Yunan’ın meşhur Theseus’un Gemisi paradoksuna sürüklüyor:

Parçaları tek tek değiştirilen eski bir gemi en sonunda tamamen yenilendiğinde hâlâ aynı gemi midir?

Gelecekte kendimizi ne noktada insan olarak tanımlayabileceğimiz konusu gerçekten korkutucu bir düşünce. Bu kaygılı düşüncelerimizle hangi yöntemlerle baş ettiğimizi görmek için bir kapsül daha açalım bence. Fakat önden uyarıyorum. Bu kapsülde de yetersizlik hissimizle yüzleşmek zorunda kalacağız.

İnsan zihninin yanılsamalarını kurcaladığımız 90. bölümümüzde, Cahil Cesaretinin Anatomi’sini araştırdık.

Bölüm 90 Cahil Cesaretinin Anatomisi: Dunning - Kruger Etkisi Bu bölüme git →

Polis: Bay Wheeler 6 Ocak 1995 tarihinde Mellon ve Fidelity Savings bankalarını soymak suçundan tutuklusunuz. Sessiz kalma hakkına sahipsiniz. Söyleyecekleriniz aleyhinizde —-

McArthur: Bi dakka bi dakka! Ama ben o gün yüzüme limon suyu sürmüştüm.

1995 yılında yüzüne limon suyu sürdüğünde görünmez olacağını sanarak banka soymaya çalışan McArthur Wheeler’ı kim unutabilir ki?

Yetersizliklerin kimi zaman özgüven patlamasıyla sonuçlanmasını Dunning-Kruger etkisi ile açıklamıştık. Bu öyle bir özgüvendi ki, bilgili insanlar bile cehaletin karşısında hiçbir şey bilmedikleri duygusuna kapılıyorlardı. Ama bu roller coaster’a benzeyen yeterlilik ve özgüven eğrisinin sonu iyi bitti merak etmeyin.

Konu hakkında hiçbir şey bilmezken özgüven en tepe noktasına ulaşıyor ama sonrası dik bir iniş. Çünkü burada insan yetersizlikleriyle yüzleşiyor ve öğrenmeye karar veriyor. Sabırla öğrenmeye devam ettiğindeyse tren tekrar, bu sefer yavaş ama kesin bir şekilde yukarı tırmanmaya başlıyor.

Aslında büyük ölçekte düşündüğümüzde ne kadar az şey bildiğimizi kabul etmek kolay bir şey değil elbette. Hatta epey korkutucu. Bu yüzden bu bilinmezlerle dolu evrende cesaret bulmak için, biliyormuş gibi yapmak son derece insani bir şey. Tüm olasılıklara ve bilgilere 5. boyuttan bakan gelişmiş varlıkların anlayamayacağı bir duygu olduğunu kabul ediyorum.

İzninizle şimdi içine başka bir insani sıkıntıyı yerleştirdiğimiz bir kapsülü açacağım. Ve sanatsal yaratım sürecinden bahsedeceğim.

Kendimizden yüksek beklentilerimizi ve yaratıcılık mitini konuştuğumuz 140. bölümümüzde, “Yaratıcı Olmayı Çok mu Abartıyoruz” diye sorduk. Hatırlarsanız bu bölümde, benim bölüm konusu bulma tıkanıklığıma da şahit oldunuz. Allah’tan bir daha yaşanmadı da, 252. bölüme kazasız belasız geldik. Çünkü mükemmeliyetçiliğin, zihinde baskı yarattığını ve yaratıcılığa ket vurduğunu gördük.

Bölüm 140 Yaratıcı Olmayı Çok mu Abartıyoruz? Bu bölüme git →

İnsanın yaratım süreci sıfırdan bir mucize yaratmak demek değilmiş meğer.

Bazen yaratıcılık, buzdolabında olan malzemelerle pratik bir çözüm üretip, lezzetli bir sandviç hazırlamakmış. Beynin hayal kuran kısmıyla, planlama yapan kısmının birlikte çalışmasıymış. Büyük müzisyenlerde de durum böyle.

Bölümde de caz piyanistlerinin, efsanevi müzik prodüktörlerinin, hatta Nirvana’nın bateristi Dave Grohl’un bile özgün besteler üretebilmek için zihinlerini serbest bıraktıklarını ve yeni koşullara uyum göstermeye çalıştıklarını gördük. Çünkü ünlü prodüktör Rick Rubin’in de bize hatırlattığı gibi, yaratıcılık zaten insan olmanın bir parçası. Trafiği atlatmak için alternatif bir çözüm düşünmek bile yaratıcılıktır. Ve yaratıcı düşüncelerimizi harekete geçirmek için tek yapmamız gereken, çevremizin farkında olmak. Konuşmaları dinlemek, hareketleri izlemek ve kimi zaman da içinde olduğumuz koşulları değiştirmek. Çünkü Rubin’e göre yeni koşullar, yeni çözümler gerektirir. Ve yeni bir akışa bırakıldığında insan, doğası gereği, yaratmaya başlar.

Tabi yaratma demişken, kütüphanemizdeki yaratım kapsülleri yalnızca sanatsal projeler ve sandviçle sınırlı değil. İnsanın yaratma arzusunun bir de öbür ucu var. İzninizle bu konuyu biraz daha ileri götürüyor ve karanlık tarafa geçiyorum. Çünkü sıradaki kapsülümüzün içinde insanın en kadim hırsı, tanrılaşma arzusu yatıyor.

209. bölümümüzde İçimizdeki Canavar ve Mesih Kompleksi’ni araştırmak için Dr. Frankenstein’ın canavarını dirilttik.

Bölüm 209 İçimizdeki Canavar ve Mesih Kompleksi: Frankenstein Bu bölüme git →

Mary Shelley’nin 1818’de kaleme aldığı Frankenstein ya da Modern Prometheus romanında, hatırlarsanız Dr. Victor Frankenstein’ın ölümü yenme ve cansız bir bedene hayat verme hırsına tanık olmuştuk. Fakat bu hikaye sadece insanın hırs ve güç aşkıyla alakalı değil. Aslında ilk açtığımız kapsüldeki endişelerimizi de barındırıyor. Hani biyoteknoloji alanında kaydettiğimiz ilerlemelerin, insan olmanın sınırlarını bulanıklaştırmaya başladığını konuşmuştuk. Bu kapsülde ise aynı endişe bizi önemli bir etik soruya götürdü: Bir şeyi yapabildiğin için yapmak zorunda mısın?

Frankenstein'ın 1831 baskısının ön sayfası: Victor, yarattığı şeyden kaçarken.
Frankenstein'ın 1831 baskısının ön sayfası: Victor, yarattığı şeyden kaçarken.Wikimedia Commons · Public domain

Yani yaratının büyüklüğü, yaratıcının etik ve toplumsal sorumluluğunu da büyütüyor aslında. Sadece yaratım sürecinden değil, yaratım sonrası davranışlarımızdan da sorumluyuz.

Doktor Frankenstein ve canavarı arasındaki ilişki kurgusal olsa da, bu hikaye bize insan bilinçaltıyla ilgili önemli bir şey söyledi. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçaltı teorisi ışığında baktığımızda, Frankenstein “yaratıcı” arketipini, Canavar ise “gölge” arketipini temsil ediyor. Yani yaratıcı insanın bastırdığı kibri, reddettiği insani duyguları, kısacası karanlık tarafını. Jung’a göre hepimizin bir gölgesi var. Ama çözüm onu yok etmek değil, onu tanımak. Çünkü Jung’un sözleriyle, “kişi gölgesini tanımadıkça, onu dış dünyada yaşamak zorunda kalır”.

Sonuç olarak bu kapsül de bizi kendi bilinçaltımızla baş başa bırakıyor gördüğünüz gibi. Kendi yetersizliklerimizin farkında olmanın yanında, demek ki kendi kusurlarımızı da kabul etmemiz gerekiyormuş. Eğer kendi canavarımızla barışabilirsek, belki hem kendimize, hem de başkalarına daha çok merhamet göstermeyi başarabiliriz.

O zaman şimdi karanlık gölgelerimizle ve yıkıcı hırslarımızla yeterince boğuştuysak, 111 Hz ve insanlık tarihindeki daha olumlu üretimlere geçelim, ne dersiniz? Beşinci ve son kapsülümüzde günümüze biraz daha yaklaştık ve 230. bölümüze geldik: İnsanlığın İlk Teknolojisi.

Bölüm 230 İnsanlığın İlk Teknolojisi Bu bölüme git →

Neden bahsettiğimizi hatırlarsınız eminim. Kumaş ve dokuma teknolojisinin düşündüğümüzden çok daha eskilere dayandığını ve günümüz teknolojisinin “kumaşına” ne kadar derinden işlemiş olduğunu anlatmıştık. Buradaki kelime seçimini de yalnızca nükte olsun diye yapmadım tabi. Kullandığımız dilin de bu teknolojiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu bölümde örnekleriyle anlattık biliyorsunuz. Pamuk ipliğine bağlı, biçilmiş kaftan, kördüğüm..

Yani insanlık tarihinin her alanına dokunmuş, ama bir o kadar da görünmez kalmış bir teknoloji tekstil. Tarihin daha katı, taştan, mimari kalıntılarını her zaman daha ön planda tutmuşuz. Arkeolog Arthur Evans’ın Girit’teki kazılarda bulduğu tabletlerdeki sembolü saray veya kule olarak yorumlaması da belki bu yüzdendir.

Halbuki artık bu sembolün ne olduğunu biliyoruz. Bu aslında bir dokuma tezgahıydı.

Ağırlıklı dokuma tezgahı: Arthur Evans'ın Girit tabletlerinde saray sandığı sembol, aslında bu düzeneği gösteriyordu.
Ağırlıklı dokuma tezgahı: Arthur Evans'ın Girit tabletlerinde saray sandığı sembol, aslında bu düzeneği gösteriyordu.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Tekerleğin icadından bile önce ağaç kabuklarından ip dokuyan Neanderthal’lerin elinden, dokuma tezgahında ipi alttan veya üstten geçirerek desen yaratma matematiğine ve bu mantığın sonradan bilgisayar işletim sistemlerinde kullanılan birler ve sıfırlara evrilmesine kadar uzanan bir yolculuk var bu kapsülün içinde. Yani kısaca, merakın izi var.

Geleceğin ne getireceğini bilmeyen bir insan olmanın, en önemli izi de budur belki. Bizim 5 yılda bu hayali kütüphanemize dokuduğumuz desenler gibi, insanlık da merakıyla, kaygılarıyla, yaratıcılık arzusuyla ve cahil cesaretiyle bu dünyayı ilmek ilmek dokudu.

Biz de buradan, o 5 yılı yan yana getirip baktığımızda, hepsinin aynı hikayenin parçaları olduğunu görebiliyoruz. Christopher Nolan, insani duyguların ağırlığını fizikteki kütle çekim yasasına uyarladı ve 5. boyut kütüphanesini anılarla döşedi. Carl Sagan, insanlığın ortak sesini evrenin sonsuzluğuna fırlattı. Biz de 5 yıldır her hafta buraya, zihnimizden ve duygularımızdan bir parça bıraktık.

Dile kolay gelen o 5 yılın arkasında, yüzlerce haftalık emek, her bölüme ruhunu katan koca bir ekibin alın teri ve tükenmeyen bir heyecan var. Ama bu kütüphanenin raflarını asıl anlamlı kılan, ekranlarının ve kulaklıklarının başındaki sizlersiniz.

İlk günden beri bizimle olan veya yol üstünde aramıza katılan tüm müdavimlerimize yürekten teşekkür ederim.

Biz 111 Hz’in bu ortak hafıza kütüphanesini sizinle birlikte büyütmeye, geleceğe yeni zaman kapsülleri bırakmaya aynı heyecanla devam edeceğiz. 5 yıldır evinizde, arabanızda, otobüs yolculuklarınızda ve zihninizde bize yer verdiğiniz için iyi ki varsınız.

Haftaya görüşürüz arkadaşlar.