Japonya'da Rehberlerin Anlatmadığı Bir Ay (1. Bölüm)
Bir gezi rehberi değil bu. Toyosu'da balığa fal bakan adamlardan Senso-ji'de kimsenin göremediği heykele, Ghibli'nin çekim yasağından Titanic'e yetişemeyen bir enstrümana kadar, Tokyo'dan Fuji'nin eteklerine uzanan bir ay.
Tam on yıl önce bu ülkeye bir kamerayla tek başıma gelmiştim. Gençtim, acelem vardı; birkaç günde ne görebilirsem onu çekip dönmüştüm. O günden beri aklımın bir köşesinde hep aynı not duruyordu: buraya bir gün ailemle, acele etmeden geri döneceğim. Bu yaz o notun üstünü çizdim. Bir ay boyunca Japonya'dayız, bu kez ailecek. Tokyo'nun ışıklı labirentlerinden Fuji'nin tam karşısındaki bir çatıya, Hiroşima'nın sessizliğinden Nara'nın serbest gezen geyiklerine, Kyoto'nun bin yıllık sokaklarından hiçbir turist rehberinde yer almayan bir kasabaya, Ayabe'de eski dostların sofrasına kadar. Bu geziyi günde ortalama iki saat çekim yaparak kaydettim ve döndüğümde karşımda bir dağ buldum; kurgusu haftalarımı aldı, kanalın olağan akışını bile değiştirmek zorunda kaldım. Ama değdi. Çünkü ortaya birkaç dakikalık bir özet değil, her bölümü bir film uzunluğunda bir seri çıktı. Ve bu seride manzara kadar hikaye de var. Yol boyunca size kimsenin göremediği bir heykelden, Titanic'e yetişememiş bir enstrümandan, Japonya'nın en hızlı trenine burnunu veren bir kuştan bahsedeceğim. Kahvaltıda suşi yiyeceğiz, bir kütüphanenin içinde uyuyacağız, depremle sallanacağız ve bir doğum gününü hayatımız boyunca unutamayacağımız bir yerde kutlayacağız. Yani rahat bir koltuk bulun; bu uzun bir yolculuk. Ama önce, yola çıkmadan halletmemiz gereken küçük bir iş var.
Japonya, haritada bir ülkeden çok bir soru işareti gibi durur. Batılılaşmış ama hiçbir Batı ülkesine benzemez; Asya'nın parçası ama hiçbir Asya toplumuyla karıştırılmaz. Zen bahçesiyle neon tabela, bin yıllık tapınakla saatte üç yüz kilometrelik tren aynı cümlenin, hatta bazen aynı sokağın içindedir. Ateş Çemberi'nin üstüne kurulmuş binlerce adadan oluşur; yüzü aşkın aktif volkanı vardır ve yakın zamanda adalarını yeniden saydıklarında sayının sandıklarının iki katı çıktığını gördüler: on dört binden fazla. Dağlar ülkenin dörtte üçünü kapladığı için hayat kıyıdaki dar şeritlere sıkışmıştır; Tokyo çevresi bugün dünyanın en kalabalık metropol alanıdır. Yüzyıllardır buraya gelenler de hep aynı şeyi söyler: bu ülke insanı hem çok tanıdık hem de çözülmez bir bilmece gibi karşılar. Biz de işte bu bilmecenin içine ailecek daldık; bir ay boyunca, elimizde kamera, çözmeye değil sadece bakmaya çalışarak.
Bir ay boyunca ailecek Japonya'dayız ve baştan söyleyeyim, bu bir gezi rehberi olmayacak; nereye gidilir, ne yenir, onu anlatan zaten çok. Ben size sabahın beşinde el feneriyle balık falı bakan adamları anlatmak istiyorum. Burası Toyosu, dünyada ton balığının en çok el değiştirdiği yer ve aşağıda gördüğünüz alıcılar aslında birer dedektif: her balığın kuyruğundan bir kesit kesiliyor, fenerle etin rengine, yağın damarına, hatta içindeki yanık izlerine bakıyorlar. O izler balığın yakalanırken ne kadar debelendiğini ele veriyor çünkü debelenen balığın eti kendi harareti yüzünden pişmeye başlıyor ve değeri düşüyor. Bu okumayı en iyi yapana unvan da hazır: buranın Ton Balığı Kralı, bu yılın ilk mezadında tek bir balığa 510 milyon yen saydı, üç milyon doların üstünde. Biz o balığı alamadık ama Japonya'nın ilk dersini bedavaya aldık: burada hiçbir şey göründüğü kadar basit değil. Şu elimdeki içecek bile.
Jet lag'in ilacı belli: uyumak yasak, gittiğin yerin saatine teslim olacaksın. Biz de teslim olduk ve güne dünyanın en taze suşi kahvaltısıyla başladık; balığın mezat salonundan tabağa yolculuğu burada metreyle ölçülüyor. Sonra Tokyo ilk sürprizini yaptı: sabah beşte balık mezadı kuran şehir, kepenklerini saat onda, on birde açıyor. Mecburen bekledik, çünkü liste acildi; yağmur mevsiminin ortasına inmiştik ve su geçirmez ayakkabı, şemsiye, gözlük derken gün alışverişle geçiverdi. Aralarda da dünyanın en kalabalık istasyonu unvanını elinde tutan Shinjuku'da metro haritasını çözmeye çalıştık. Karmaşık görünüyor çünkü gerçekten karmaşık: bu tek bir sistem değil, aynı şehrin altında birbirinin içine geçmiş bir düzine ayrı şirket. Akşama doğru da beni Shinjuku'nun batı çıkışından çıkaramadılar; orası fotoğrafçıların kamera kasabası dediği bölge ve ikinci el makine konusunda dünyanın en derin stoğu bu birkaç sokakta. Otele dönerken yorgunduk ama ilk günün duygusu netti: her şey tanıdık, sadece her şeyin ayarı bir tık farklı. Sanki biri gündelik hayatın bütün vidalarını sökmüş, sonra hepsini daha özenle geri takmış.
Tokyo'nun içinde ışıkları kısık bir kutu var; kapısından girince takvim 1840'a dönüyor. Burası Fukagawa Edo Müzesi. On bir binalık bir mahalleyi birebir kurmuşlar ve klasik müzenin aksine her şeye dokunmak serbest; dükkanlara girip tezgahın arkasına geçebiliyorsunuz. Tepedeki ışıklar bütün bir günü oynuyor: şafak söküyor, akşam iniyor, arada bir gök gürleyip yağmur bile geçiyor. Gönüllü rehberler mahallenin bekçisi gibi; her kapının hikayesi hazır. Benim favorim şu kira evleri. Tuvaletler ortak ve ev sahibi, kiracıların ürettiğini gübre olarak çiftçilere satıyor. Bu öyle ciddi bir gelir ki yılda bir marangozun kazandığının neredeyse iki katı; üstelik hukuk gayet net, katı olan ev sahibinin malı, sıvı olan kiracının. Kiracı taşınırsa kira artıyor çünkü satılacak mal azalıyor. Kulağa dünyanın en tuhaf iş modeli gibi geliyor ama sonuç ortada: Edo o devirde kanalizasyonsuz bir milyon insanı barındıran ve gezginlerin gördükleri en temiz şehir diye yazdığı yer.
Bu sokaklarda yürürken aslında iki şehirde birden yürüyorsunuz. Buranın adı yüz elli yıl öncesine kadar Edo'ydu; imparator 1868'de Kyoto'dan taşınınca şehre yeni bir isim verildi: doğu başkenti, yani Tokyo. Daha da tuhafı, bugün Tokyo diye bir şehir resmi olarak yok; 1943'te lağvedilmiş. Onun yerine her biri kendi belediyesine, kendi başkanına sahip yirmi üç ayrı bölge var ve biz şu anda onlardan birindeyiz. Bu şehirde yolunuzu sokak isimleriyle de bulamazsınız çünkü sokakların çoğunun ismi yok. Adresler blok numarasıyla verilir; bina numaraları da her zaman sıralı gitmez, çoğu inşa sırasına göre verilmiştir. Postacıların nasıl delirmediği hala araştırma konusu. Neyse ki kaybolmanın sigortası her köşede duruyor: konbini. Mesela şu 7-Eleven'ı herkes Amerikan zanneder ama 1991'den beri şirketin sahibi Japonlar; Amerikan ana şirket iflas edince onu kendi Japon lisansiyesi satın aldı. Biz de yeşil sarılı üçgenlerden aldık: onigiri. Ambalajı küçük bir mühendislik dersi; yosunla pirinci ayrı bölmelerde tutuyor ki siz açana kadar yosun çıtır kalsın. Yanına da bir şişe yeşil Fanta; kavun aromalı ve gerçekten sadece Japonya'da satılıyor. Kasadan çıkınca Sufi'yi asıl geleceğe değil, geçmişe ışınlayan şeyse köşede bekliyordu.
Bu yeşil kulübeler nostalji olsun diye durmuyor bu arada. Japonya'da kanun, belli aralıklarla çalışır durumda ankesörlü telefon bulundurmayı zorunlu kılıyor çünkü büyük depremde cep şebekeleri çöküyor; 2011'de milyonlar bunu yaşadı ve o gün en uzun kuyruklar bu yeşil kutuların önündeydi. Yani Sufi'nin oyuncak gibi kurcaladığı şey aslında şehrin sigortası. Kore'deki arkadaşına ulaşabildi mi, orası ayrı konu.
Burası Senso-ji, Tokyo'nun en eski tapınağı. Hikayesi 628 yılında iki balıkçı kardeşin ağına takılan minik bir altın heykelle başlıyor; heykeli nehre geri atmışlar, heykel ertesi gün yine gelmiş. Sonunda pes edip ona bir ev yapmışlar ve o ev bin dört yüz yılda buraya dönüşmüş. Asıl güzel kısmı şu: heykel hala burada ama bir rüya üzerine mutlak gizli ilan edilmiş; değil ziyaretçiler, başrahipler bile asırlardır göremiyor. Yani milyonlarca insan, kimsenin görmediği bir heykelin kapısında dua ediyor. Girişteki 700 kiloluk feneri de es geçmeyin; herkes önündeki yazıya bakıyor ama iki sır altında saklı. Tabanına yangından koruyan bir su ejderhası oyulmuş, üstünde de fenerin sponsorunun imzası var: Panasonic'in kurucusu, hastalığından iyileşince şükran olarak yaptırmış. Bu alışveriş sokağı Nakamise de 1685'ten beri burada; mahalleli tapınağın temizliğini üstlenmiş, karşılığında yol boyunca tezgah açma hakkı almış. Üç yüz kırk yıldır sözleşme bozulmamış.
Gece küçük bir misafirimiz vardı. Gerçi Japonya'da buna misafir denmez; bu adalara yılda bin beş yüz hissedilen deprem düşüyor, günde ortalama dört beş sallantı. Ertesi sabah şehir hiçbir şey olmamış gibi uyandı, ama siz binalara artık başka bir gözle bakıyorsunuz. Buradaki gökdelenler depreme direnmek için değil, onunla birlikte sallanmak için tasarlanıyor. En güzel örneği de şu: Tokyo'nun 634 metrelik kulesi Skytree'nin merkezinde, kuleden bağımsız salınan dev bir beton sütun var; kule bir yöne giderken sütun öbür yöne gidiyor ve sallantıyı yarıya indiriyor. Bu fikir modern mühendislerin icadı da değil; bin dört yüz yıldır depremlerde yıkılmayan beş katlı ahşap pagodalardan kopyalanmış. Hani Senso-ji'de önünden geçtiklerimizden. Sekizinci yüzyılın marangozu, bugün hala Tokyo'yu ayakta tutuyor.
Ayakkabılar çıkıyor, karanlık bir koridordan geçiyorsunuz ve bir noktada dizlerinize kadar suyun içinde yürümeye başlıyorsunuz. Burası teamLab Planets. Geçen yıl iki buçuk milyon insan girmiş; Guinness'e göre dünyada tek bir sanat grubuna ait en çok ziyaret edilen müze, Amsterdam'daki Van Gogh Müzesi'nden bile kalabalık. Ama asıl ilginç olan bu sanatı yapanlar. teamLab klasik anlamda bir sanatçı grubu değil; kadronun çoğu programcı, mühendis, matematikçi, mimar. Kendilerine ultra-teknolog diyorlar. Ve gördüğünüz hiçbir şey kayıttan oynamıyor; her sahne o anda, gerçek zamanlı hesaplanıyor. Ayaklarınızın arasındaki balıklar sizden kaçıyor, çiçekler siz yaklaştıkça açılıyor, yani eser siz odaya girdiğiniz anda değişiyor. Bu yüzden bizim gördüğümüz sahneyi ne biz bir daha görebiliriz ne de bir başkası; herkes kendi versiyonunu izleyip çıkıyor. Girişteki cümle boşuna değil: sanatla bir ol. Burada seyirci yok; kapıdan giren herkes eserin fırça darbelerinden biri.
Akşam için ilginç bir rezervasyonumuz var, ona birazdan geleceğiz; önce iki durak. Biri Tokyo İstasyonu. Yüz yıllık tuğla binasıyla dışarıdan müze gibi ama asıl hayat yerin altında; restoran sokaklarıyla, dükkanlarıyla kendi başına bir şehir, biz de karnımızı orada doyurduk. Birkaç adım ötede ise Tokyo'nun kalbindeki o büyük yeşil boşluk: İmparatorluk Sarayı. Burası bir zamanlar dünyanın en büyük kalesiydi; on altı kilometrelik çevresiyle Edo Kalesi. Bugün içinde hala dünyanın en eski kesintisiz hanedanının yüz yirmi altıncı imparatoru oturuyor. Seksenlerin balon ekonomisinde bu bahçelere biçilen değer, Kaliforniya eyaletinin tamamındaki gayrimenkulden fazlaydı. Kalenin dev kulesi ise 1657'deki büyük yangında kül olmuş ve bir daha hiç yapılmamış; şogun parayı kuleye değil, şehri yeniden kurmaya harcamış. Geriye sadece taş kaide kalmış. Tokyo'da bazen en değerli şey, olmayan şeyin ta kendisi.
Küçük bir itiraf: Kill Bill'in aslında tek bir karesi bile burada çekilmedi. Tarantino bu mekana o kadar hayran kaldı ki filmin meşhur Çılgın 88 sahnesi için Pekin'deki stüdyoda buranın devasa bir kopyasını inşa ettirdi. Yani film burada çekilmedi; burası filmde başrol oynadı desek daha doğru. Mekanın şöhreti sadece Tarantino'dan da gelmiyor; 2002'de Japonya Başbakanı, Amerikan Başkanı Bush'u resmi yemek yerine buraya getirmiş. Bir de şu çığlıklar var tabii. Bu bir izakaya geleneği; karşılamalar ve siparişler salonun bir ucundan öbürüne bağırılarak iletiliyor. Ne kadar gürültü, o kadar samimiyet. Biz de sofrada aynı içtenlikle cevap vermeyi denedik.
Metrodan çıkarken bir anda Hogwarts'a girdik. Akasaka İstasyonu baştan aşağı Harry Potter; duvarlarda tablolar, merdivende dev bir zaman dönüştürücü, hoparlörlerde film müziği. Sebebi hemen üst katta: yandaki tiyatroda Lanetli Çocuk oynuyor, Asya'daki tek sahnesi burası ve kadrosu tamamen Japon. Ama asıl Japon olan şey şu adanmışlık; burada bir oyun sahneleniyorsa metro istasyonu da dekorun parçası oluyor. Akşam için rotamız ise başka bir sahneye gidiyor: Shibuya. Şu meşhur kavşak, tek bir yeşil ışıkta üç bin kişinin aynı anda yürüdüğü, dünyanın en işlek yaya geçidi. Işık elli saniye yanıyor; beş ayrı yönden gelen kalabalık ortada birbirinin içinden akıp geçiyor ve kimse kimseye çarpmıyor. Bunu bir kere yukarıdan izleyince insan koreografi sanıyor. Değil; provasız. Ve bu gösteri her gün, her ışıkta, kapalı gişe oynamaya devam ediyor.
Adı her şeyi özetliyor aslında: Mirai-kan, geleceğin evi. Şu dev küre müzenin kalbi; altı buçuk metre çapında, üstünde on binden fazla OLED panel var ve Dünya'yı neredeyse gerçek zamanlı gösteriyor. Fikir, müzenin kurucu müdüründen: uzaydan Dünya'ya bakmış bir astronot olarak herkesin o manzarayı görmesini istemiş; uzaya çıkmak herkese nasip olmuyorsa manzara müzenin ortasına gelecek. Bugünkü müdürün hikayesi bence daha da etkileyici. Chieko Asakawa çocukken geçirdiği bir kaza sonucu görme yetisini kaybetmiş, sonra IBM'de dünyanın önde gelen erişilebilirlik bilimcilerinden biri olmuş. Yani Japonya'nın bilim ve teknoloji müzesini kör bir bilgisayar bilimci yönetiyor ve koridorlarda onun geliştirdiği yapay zekalı valiz, görme engelli ziyaretçilere rehberlik ediyor. Bize rehberlik eden telefonlar, çocuklarla tanışan androidler, yol gösteren valizler. Burada gelecek camekan arkasında durmuyor; elinizden tutuyor.
Miraikan'ın asıl huyu dokundurması. Burada internet dediğimiz şeyi mesela mekanik bir makineyle anlatıyorlar; siyah ve beyaz toplar birler ve sıfırlar olarak yollara düşüyor, mesajınız gözünüzün önünde fiziksel olarak karşıya taşınıyor. Ama müzenin yıldızları robotlar. Bir uçta PARO var; yaşlı bakımında gerçekten kullanılan, kucağa alınınca insanı sakinleştiren yumuşacık bir fok. Öbür uçta ise Osakalı profesör Hiroshi Ishiguro'nun androidleri; haber okuyan çocuk android, sizinle göz göze gelen yetişkin android. Japonların robot sevgisinin kökeni için en yaygın açıklama iki katlı: biri 1952'de doğan Astro Boy, robotu düşman değil kahraman yaptı; öbürü daha eski, bu kültürde eşyanın da bir ruhu olabileceği inancı hep vardı. Ama o androidin yüzüne yaklaşınca hissettiğiniz tuhaflık da gerçek. O hissin adını da yine bir Japon koymuş: robotbilimci Masahiro Mori, 1970'te, tekinsiz vadi. Benzerlik mükemmele yaklaştıkça sempati birden uçuruma dönüşüyor; bu yüzler tam o vadinin kenarında duruyor. İnsanın aklına ister istemez Black Mirror geliyor. Umarım gelecek bize fok tarafından gelir.
Öğle vakti Shinjuku'dan geçiyoruz; neonlar henüz uykuda, ama meşhur üç boyutlu kedi gündüz mesaisinde ve Godzilla'nın kafası çatıların arasından izliyor. Buranın gece haline ayrıca döneceğiz; o apayrı bir film. Şimdiki hedefimiz ise birkaç yüz metre ötede ve bu gördüklerinizin tam zıttı: şehrin göbeğinde, girdiğinizde Tokyo'da olduğunuzu unutturan bir yer. Kapısında dev bir ahşap torii bekliyor; bu boyda ahşabı Japonya'da başka yerde göremezsiniz. İlki yıldırım düşünce yanmış. Bir kereste tüccarı yenisi için Tayvan'da dağ dağ gezmiş ve üç bin metre yükseklikte bin beş yüz yaşında bir selvi bulmuş. Şimdi geçtiğimiz kapı, o tek ağacın gövdesi. Ardında ne olduğunu size içeriden anlatayım.
Ormanın güney ucunda bir bahçe saklı ve biz farkında olmadan tam zamanında gelmişiz: Haziran ortası, süsen mevsimi. Yüz elli çeşit, bin beş yüz kök süsen. Bu bahçenin hikayesi de zarif; 1893'te İmparator Meiji, eşi İmparatoriçe Shoken'i mutlu etmek için eski bir talim alanını süsen bahçesine çevirtmiş. Yani dünyanın en kalabalık şehirlerinden birinin ortasındaki bu köşe, aslında bir aşk mektubu. Japonya'da çiçekler zaten takvimin kendisi. Eski Japon takvimi yılı beşer günlük yetmiş iki minik mevsime böler ve her birinin adı doğadan gelir; süsenler açar, bunlardan biridir. Kiraz çiçeği tahminleri bugün bile haberlerde hava durumu gibi sunulur; millet planını çiçeğe göre yapar. Bu bahçeyi yaşatan su ise yolun sonundaki dört yüz yıllık bir kuyudan geliyor. Ve o kuyunun, buradaki her şeyden daha tuhaf bir şöhreti var.
Ve işin güzel yanı, bunun kimseyi rahatsız etmemesi. İnsan beyni bir anlam makinesi; rastgeleliğe dayanamıyor. Bir kuyu, bir cümle, bir tesadüf; boşluk bulduğu yere hikaye döşüyor. Dört yüz yıl kimsenin bakmadığı bir suya tek bir televizyon cümlesi kuyruk yaptırabiliyorsa mesele suda değil, bizde. Ve bunu en iyi anlayanlar bugün tapınak inşa etmiyor; mağaza açıyor. Mesela Harajuku'daki şu gözlükçü: Koreli marka Gentle Monster, dükkanını dev sebzelerle donatmış; adı da Veggie Farm. Domatesin boyu insan boyunu geçiyor, brokolilerin suratı var, üstüne bir de bilgisayar oyunu yapmışlar. Sufi'yle oynadık; kazandık ve ödül olarak kendi sebze karakter kartımızı aldık. Gözlük mü aldık? Hayır. Ama dükkanı videoya çektik, kartı eve götürdük, markanın adını da bir daha unutmayacağız. Kuyuya bozuk para atmakla arasında sandığınızdan az fark var; ikisi de aynı ihtiyaca çalışıyor: hikayesi olan şeye inanmak istiyoruz.
Shibuya'nın arka tarafında, Cat Street'ten yürüyoruz. Burası vitrinlerin değil, ara sokakların meşhur olduğu bir yer; Tokyo gençliği ana caddeyi turistlere bırakıp kendi dünyasını hep böyle kenarlarda kurmuş. Az ileride bir alışveriş merkezinin çatısında park var; kum saha, kaykay pisti, çimlerde buluşan öğrenciler. Şehir o kadar dolu ki gençlere kalan yer, gökyüzüne en yakın kat. Ama şunu da söylemek lazım: alan daraldıkça hayal gücü genişliyor. Japonya'nın belki de en iyi yaptığı şey bu; metrekareden anlam çıkarmak. Bir arka sokaktan moda akımı, bir çatıdan mahalle meydanı, bir kuyudan umut. Biz de bütün bu kalabalığın ortasında biraz sakinlik aradık ve Sufi'yle baş başa, tenha bir yürüyüş için ideal bir yer seçtik.
Bu katlar oyun tutkunları için bir hac durağı; Nintendo'nun Tokyo mağazasındayız. Şirketin yaşını duyunca genelde kimse inanmıyor: 1889. Kyoto'da, hanafuda denen çiçekli oyun kartları basarak başlamışlar; video oyununa gelene kadar da taksi işletmeciliğinden hazır pirince, akla gelen her işi denemişler. En güzeli şu: o kartları bugün hala üretiyorlar, Mario desenlisi bile var. Yüz otuz yedi yıllık şirketin ilk ürünüyle en yenisi aynı rafı paylaşıyor.
Yan taraftaki kuyruk ise Pokemon Center'ın. Şunu bilmenizde fayda var: Pokemon, Star Wars'tan da Mickey Mouse'tan da büyük; tüm zamanların en çok kazandıran medya markası. Ve her şey, kurucusu Satoshi Tajiri'nin çocukluğundaki böcek yakalama merakıyla başladı. Tokyo büyüyüp böcekler azalınca, o da böceklerini cebe sığdırdı.
İşte söz verdiğim film; Shinjuku'nun gece hali. Gündüz gördüğümüz kedi de hala mesaide bu arada. Kendisi kurgusal bir karakter değil; Natsuko adında gerçek bir kedinin dijital kopyası ve ciddi bir mesai düzeni var. Ekran sabah yedide açılırken uyanıyor, gün boyu reklamların arasında geziniyor, gece bire doğru ekran kapanmadan kıvrılıp uyuyor. Tokyo, dev bir reklam panosuna bile karakter ve rutin yazacak kadar hikayeye düşkün bir şehir. Bu ışıklı labirentin adı da başlı başına hikaye: Kabukicho. Savaştan sonra buraya büyük bir kabuki tiyatrosu kurulacaktı; mahalleye adı 1948'de o hevesle verildi. Tiyatro hiçbir zaman yapılmadı ama isim kaldı. Yani Japonya'nın en meşhur eğlence mahallesi, adını hiç var olmamış bir binadan alıyor. Bu şehirde olmayan şeylerin ne kadar güçlü olabildiğini artık biliyorsunuz. Gece burada daha da uzar ama yarın için büyük bir randevumuz var; erken yatmakta fayda var.
Erken yatmak istiyorsak yanlış oteldeyiz; çünkü bu gece bir kütüphanenin içinde uyuyoruz. Ama önce şu kapsül geleneğini anlatayım. Kapsül oteli Japonya icat etti; ilki 1979'da Osaka'da açıldı ve tasarım sıradan birinden değil, ülkenin en ünlü mimarlarından Kisho Kurokawa'dan çıktı. Hedef kitle de netti: son trenini kaçırmış çalışanlar. Fikir o kadar yalındı ki bugün bile değişmedi; bir odaya değil, sadece uykuya para ödüyorsunuz. Bizim kaldığımız yer bu geleneğin en tatlı türevi: Book and Bed, Kabukicho'da bir binanın sekizinci katında, kendini dünyanın ilk kütüphane-oteli ilan etmiş durumda. Yataklar kitap raflarının arkasına gömülü; etrafınızda özenle seçilmiş iki bin dört yüz kitap ve manga var. Sloganları da işin özeti: en mutlu an, kitap okurken uyuyakaldığın an. Gece boyunca kimse ışığı kapattırmıyor, kimse saati hatırlatmıyor. Tek risk, sabah uyandığında kaldığın sayfayı değil kaldığın rafı hatırlamak.
Ghibli Müzesi'ne yağmurda geldik ve buna üzülmek yerine şunu hatırlamakta fayda var: Totoro'yla tanışma sahnesi de yağmurlu bir otobüs durağında geçer. Yani hava bozuk değil; hava dekorda. Şimdi bir itiraf: bu kapıdan sonrasını size gösteremeyeceğim çünkü içeride çekim yasak. Ama bu bir güvenlik kuralı değil, Miyazaki'nin bilinçli bir tercihi; müzeyi kameranın değil, kendi gözlerinizin hatırlamasını istiyor. O yüzden gerisini eski usul yapacağız: ben anlatacağım, siz hayal edeceksiniz. İçerisi bir müzeden çok Ghibli filmi gibi; rota yok, tabela yok, kasıtlı olarak labirent. Mottosu da zaten şu: hadi birlikte kaybolalım. Bodrumda seksen kişilik minik bir sinema var; orada gösterilen kısa filmler dünyanın başka hiçbir yerinde yok, ne sinemada ne internette. Kedi Otobüs'e ise sadece on iki yaş altı binebiliyor; hayatta nadir görülen bir ayrıcalık düzeni. Fotoğraf çekilebilen tek yer çatı bahçesi; Laputa'nın beş metrelik robot askeri orada nöbette. Gerisi, Miyazaki'nin istediği gibi, sadece bizim hafızamızda.
Yağmur o gün hiç durmadı; sabahtan akşama, tek bir molasız. Biz de programı yağmura değil, yağmuru programa uydurduk ve şemsiyelerle bir başka müzeye geçtik; bu sefer çatısı gökyüzü olan bir müzeye. Burası Açık Hava Mimarlık Müzesi. Tokyo'nun derdini artık biliyorsunuz: deprem, yangın, savaş derken bu şehir eski binalarını tutamıyor. Burada tam otuz bina var ve hepsi gerçek; yıkımdan kurtarılıp tek tek sökülmüş, parça parça buraya taşınıp yeniden kurulmuş. Hatırlarsanız gezinin başında Edo'nun bir kopyasını gezmiştik. Burası kopya değil; eski Tokyo'nun ta kendisi, kendine yeni bir mahalle kurmuş. Ayakkabılar çıkıyor, tatamilere basıyorsunuz, yüz yıllık evlerin mutfağında dolaşıyorsunuz. Ve bu sokaklardan birinde yürürken garip bir his yakalıyor insanı: sanki burayı daha önce bir yerde görmüşsünüz.
Müzeden çıkarken yağmur nihayet dinmişti ve ertesi sabah Tokyo faslını kapattık. Bir haftadır aynı şehirdeydik ama aslında her gün başka bir şehir görmüştük; şimdi pencereden akan manzara ilk kez gerçekten değişiyor. Beton azalıyor, pirinç tarlaları başlıyor ve tren bizi Japonya'nın en meşhur silüetine doğru taşıyor: Fuji. Yalnız şunu bilerek gidiyorduk; Fuji dünyanın en utangaç dağlarından biri. Tokyo'dan yılda ortalama seksen ila yüz gün görünüyor, o kadar. Bizim geldiğimiz mevsimdeyse, yani yağmur mevsiminin ortasında, dağı görme ihtimali yüzde yirminin altına düşüyor. Yani Japonya'nın simgesini görmeye giderken elimizdeki bilet aslında bir piyango bileti. Hedefimiz dağın eteğindeki beş gölden biri: Kawaguchiko. Bakalım Fuji perdeyi bizim için aralayacak mı.
Sabah bütün hava uygulamaları aynı fikirdeydi: kapalı. Biz yine de bisikletleri alıp yola çıktık ve piyango tam o gün vurdu; yüzde yirmilik günlerden birine denk geldik, Fuji perdeyi araladı. Hedef, kasabanın üstündeki tepede duran meşhur pagoda. Aşağıdan bakınca yakın görünüyor; arada üç yüz doksan sekiz basamak olduğunu kimse söylemiyor. Ama çıkınca anlıyorsunuz: dünyada Japonya kelimesinin yerine geçen o tek kare, işte bu balkondan çekiliyor. Kırmızı beş katlı pagoda önde, kasaba aşağıda, Fuji tam karşıda. Yalnız bu kadrajın çoğu ziyaretçinin bilmediği bir tarafı var. Chureito aslında bir tapınak süsü değil; bir barış anıtı. 1962'de dikilmiş ve bu kasabanın savaşlarda kaybettiği yaklaşık bin insanın anısına adanmış. Yani dünyanın en çok paylaşılan Japonya fotoğrafı, aslında bir anma duası. Karşıdaki dağ da göründüğünden katmanlı zaten.
Fuji'nin eteğinde böyle beş göl var ve hepsi aynı ustanın işi: dağın kendisi. Eski patlamalarda akan lavlar vadileri kapatmış, sular birikmiş; yani Fuji, kendi manzarasını seyredeceğimiz terasları da kendisi inşa etmiş. Biz de günlerce göl göl dolaşıp aynı dağa baktık ve ilginç olan şu: hiç aynı dağ değildi. Işık değişiyor, açı değişiyor, bulut değişiyor; elimiz her seferinde yine fotoğrafa gidiyor. Ve bunu ilk yaşayan biz değiliz. Hokusai, Fuji'nin Otuz Altı Manzarası diye bir baskı serisine girişmiş; o meşhur Büyük Dalga da o serinin bir parçası, köpüğün arkasındaki minik tepe Fuji'dir. Otuz altı manzara yetmemiş, doyamamış, on tane daha eklemiş. Yıllar önce Büyük Dalga'ya özel bir video yapmıştım; bu göllerin kenarında onu daha iyi anladım. Bu arada bu takıntı hala tedavülde: binlik banknotun eskisinde Fuji tam buradan, Motosu gölünden görünürdü; 2024'te yenilediler, yerine Büyük Dalga geldi. Hokusai'nin müzesine gelince... oraya bu yolculuğun sonunda, Japonya'dan ayrılmadan gideceğiz.
Fuji'nin dibinde bir anda kendinizi Avrupa'da bir kasabada buluyorsunuz; burası Müzik Ormanı, konusu da kayıttan önceki müzik. Bugün tuşa basıp istediğimiz şarkıyı açıyoruz; yüz yıl önce bu iş için makine yaptırıyordunuz. Salondaki dev dans orgu mesela yirmi metre; üstünde davul çalan, zil vuran kırk üç mekanik figür var ve tamamı delikli kağıt rulolarla çalışıyor. Yazılımın kağıttan yapıldığı devir yani. Ama buranın asıl yıldızı bir hayalet. Şu orkestrion, Titanic'in birinci sınıf salonu için sipariş edilmiş; piyano, keman, banjo ve flütü aynı anda çalıyor. Gemiye yetişememiş. Titanic batmış, gemiye binemeyen enstrüman ise yüz yıl sonra Fuji manzaralı bir salonda hala konser veriyor. Bazen hayat, en büyük şansın kaçırdığın gemi olduğunu böyle hatırlatıyor.
Bu salondaki makinelerin hepsi aynı dili konuşuyor: delik. Kağıda ya da karta açılan her delik bir nota; rulo dönüyor, hava deliklerden geçiyor, müzik çalıyor. Bu fikir müziğe dokuma tezgahından geldi; 1804'te Jacquard kumaş desenlerini delikli kartlara işlemişti. Sonrası daha güzel: Amerika'da nüfus sayımını hızlandırmaya çalışan mühendis Hollerith, veriyi delikli kağıda işleme fikrini piyano rulolarına bakarak buldu; o sayım makinelerinin şirketi bugünkü IBM. Yani elinizdeki telefonun soyağacında bu neşeli kutular da var. En dokunaklısı ise şu: bu sistemin gelişmiş modelleri piyanistin tuşesini, temposunu, pedalını bile kaydedebiliyordu. Debussy 1913'te tam on dört eserini böyle bir ruloya çaldı ve kayıttan o kadar memnun kaldı ki mucide "bundan daha mükemmeli olamaz" diye mektup yazdı. Bugün Debussy'yi Debussy'den dinleyebiliyorsak, sebebi kağıttaki delikler.
Yine de o salonda aklımdan şu geçti: kayıttan önce müzik, kuma çizilen şekiller gibiydi. Çalındığı an vardı, sonra yoktu. Her icra bir öncekine benzemezdi; bir akşam biraz daha hızlı, bir akşam biraz daha kederli. Onu biricik yapan da buydu; dinlediğiniz şeyin bir daha asla olmayacağını bilmek. Sonra makineler geldi, delikler geldi, kayıt geldi. Müzik ölümsüzleşti ama bir daha hiç ölmediği için, belki de bir daha hiç o kadar canlı olmadı. Ruloların sakladığı her şeye rağmen saklayamadığı tek şey bu: o akşamın bir daha gelmeyeceği hissi.
Bu manzarayla ilgili itiraf etmem gereken bir şey var; ama bunu oradayken değil, eve döndükten sonra öğrendim. Netflix'te bir Japon dizisine denk geldim: Hot Spot. Konusu, Fuji'nin eteğindeki mütevazı bir otelde çalışan bir uzaylı. Merakla açtım ve birkaç bölüm sonra fark ettim ki dizi tam burada, bizim gezdiğimiz, kaldığımız kasabada çekilmiş. Ekranda bizim sokaklar, bizim manzara. Ama asıl itiraf şu: bir süre sonra Fuji'yi görünce sevinmeyi bıraktım, çünkü hikaye beni manzaradan çaldı. On bölümün tamamını arka arkaya bitirdim. Dünyanın en güzel dağı bile, iyi anlatılmış bir hikayenin yanında ikinci plana düşebiliyor. Belki de bütün bu videonun özeti budur; neyse, devam edelim.
Bu gezide Sufi'nin doğum gününü iki kez kutladık. İlki Tokyo'daydı; Tarantino'nun restoranında, yarı şaka yarı prova gibi bir kutlamaydı. Gerçeği ise sanki buraya saklanmıştı: otelimizin çatısında, tam karşımızda Fuji'nin silüeti. Oğlumuz artık on beş yaşında. Elimizde maytaplar var; Japonların ona verdiği isim daha güzel: hanabi, ateş çiçeği. Kısacık yanıyor ve herkes o birkaç saniyeyi sessizce izliyor. Kısa sürdüğü için değersiz değil; kısa sürdüğü için değerli. Sanırım seyahat de tam olarak bu. Gittiğimiz yerler haritada birer nokta ama asıl yaptığımız şey, hayat hikayemize sahne eklemek. Yıllar sonra bu geziden aklımızda kalan, kaç şehir gezdiğimiz olmayacak; bir çatıda, bir dağın karşısında, elinde ateş çiçeğiyle gülen on beş yaşındaki bir çocuk olacak. Ve o sahne artık bizim. Hikayenin bu bölümü burada bitiyor ama yolculuk bitmedi. Yarın sabah hızlı bir trene binip batıya geçiyoruz; önümüzde Osaka'nın ışıkları, Kyoto'nun bin yıllık sokakları ve size sözünü verdiğim Hokusai var. Ama bu geceden ekranda kalacak son kare şu olsun: iyi ki doğdun Sufi.