Japonların bile bilmediği bir kasabada misafir olduk (3. Bölüm)
Arashiyama'da aynı vadiyi trenle, at arabasıyla ve dört yüz yıllık bir nehir yolundan tahta bir tekneyle dinledik; Kyoto'da insan saçından örülmüş halatlarla ayağa kalkan bir tapınağa girdik. Sonra harita bitti: Japonların bile yerini pek bilmediği Ayabe'de, on yıl önce bir gece misafir olduğum evde, tek kelime ortak dili olmayan iki aile aynı sofrada anlaştı.
Japonya yollarında ailece geçirdiğimiz bir ayın en derin sularındayız, üçüncü bölümündeyiz. Bize yeni katıldıysanız hoş geldiniz. Bu kez tapınakların sessizliğinden çıkıp doğrudan insanların hikayelerine karışıyoruz. Merak ettiğim çok şey var. Mesela bir ülkenin kadınları, dünyanın en büyük ahşap yapılarından birini ayağa kaldırabilmek için kendi bedenlerinden neyi feda etti? Coşkun bir nehir koca bir kalenin kerestesini nasıl sırtladı? Japonya'nın en eski adı neden incecik kanatlı bir böcekten geliyor? Bir yaprağın kendi kendini temizlediğini mikroskoptan binlerce yıl önce ilk kimler fark etti?
Sonra bildiğimiz o haritaları katlayıp kaldırıyoruz. Japonların bile yerini pek bilmediği bir kasabaya, yıllar önce bir gece misafir olduğum o sıcacık eve dönüyoruz. Ortak tek bir kelimesi bile olmayan iki ailenin aynı sofrada nasıl anlaşabildiğini göreceksiniz. Kat kat bedene sarılan bir kimono insanı neden nefessiz bırakır? Erişteyi tabağa koymak yerine neden oluktan suyla birlikte akıtırsınız ki? Dünyanın bütün dillerini tek bir potada eritmeyi kim, neden kafasına koymuş acaba? Peki ya o evin duvarında asılı duran yazı? Ev sahipleri bile orada ne yazdığını tam olarak bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. Aslında bütün bu soruların altında ortak bir nabız atıyor. Bir trenin tıkırtısı, bir atın nal sesi, bir nehrin çağıltısı. Ve en sonunda, her şeyi sarsan dev bir davulun.
Geçen bölümün sonunda otele dönerken bir broşürün bana güzel bir fikir verdiğini söylemiştim: tapınakları gördük, şimdi sıra Japonya'nın ritmini duymakta. İşte o gün bugün. Sabah erkenden Kyoto'nun batı ucuna, Saga-Arashiyama'ya geldik. Plan güzel: önce yüz yılı aşkın bir demiryolu hattında açık vagonlu bir trene bineceğiz, ardından bir at arabasına geçeceğiz, dönüşü de dört yüz yıllık bir nehir yolundan yapacağız. Yani bugün aynı vadiyi üç farklı ritimde dinleyeceğiz: rayın ritmi, nalın ritmi, akıntının ritmi. Tabii önce bütün yolculukların o en tanıdık ritmiyle başlıyoruz: beklemek.
Beklerken istasyonun bitişiğindeki salona giriyoruz. Adı 19. Yüzyıl Salonu ve içeride Japonya'nın demiryolu çağını sırtlanmış buharlı lokomotifler duruyor. Şu önümdeki D51, ülkenin en sevilen lokomotif serilerinden; insanlar ona kısaca Degoiçi diyor. Ama salonun asıl numarası köşede: lokomotiflerin hemen yanında piyanolar sergileniyor, hatta içlerinde doksan yedi tuşlu bir İmparatorluk Bösendorfer'i bile var. İlk bakışta tuhaf bir eşleşme, sonra oturuyor: ikisi de on dokuzuncu yüzyılın zirve makinesi. Biri bedenleri taşımak için yapılmış, öteki duyguları. Fuji'nin oradaki müzik kutusu müzesini hatırlıyor musunuz? Delikli kağıtlar, mekanik orkestralar... Aynı yüzyıl, aynı ruh: demir, ahşap ve biraz da şiir.
Sıra geldi günün ilk aracına. Bu kırmızı trenin plakasında 1991 yazıyor ama hikayesi çok daha eski. Altındaki raylar on dokuzuncu yüzyılın sonunda döşenmiş; Kyoto'yu dağların ardına bağlayan ana hattın ta kendisi. 1989'da modern trenler için nehir kıyısı yerine dağın içinden dümdüz bir tünel açılınca bu kıvrımlı eski güzergah emekliye ayrılmış. Normalde böyle hatlar sökülür, unutulur. Burada tersi olmuş: iki yıl sonra hat, yük vagonundan bozma açık vagonlarıyla bir gezinti treni olarak yeniden doğmuş. Bu seride size hep olmayan şeylerden bahsettim; görünmeyen heykel, yapılmayan kule, kurulmayan tiyatro. Bugün ilk kez tersini anlatıyorum: atılmayan bir şey. Ve birazdan göreceksiniz, iyi ki atılmamış.
İyi ki atılmamış, çünkü bu hat nehirle flört ederek ilerliyor. Tüneller, köprüler, her virajda başka bir Hozu manzarası. Tren yedi kilometreyi yirmi beş dakikada gidiyor; yani bu bir ulaşım değil, ağır çekim bir manzara gösterisi. İstasyonlarda bizi tombul seramik heykeller karşılıyor; bunlar tanuki, Japon folklorunun şekil değiştiren kurnaz kahramanı ve dükkanların uğuru. Bir de aşağıya, nehre bakın: tahta tekneler göreceksiniz. Aklınızda tutun o tekneleri, çünkü bu hikayenin dönüş bileti onlarda.
Kameoka'da bizi günün ikinci ritmi bekliyor: bir at arabası. Bir hayvana iş yaptırma fikri beni her zaman biraz durdurur; o yüzden binmeden önce şöyle bir baktım: dümdüz bir kıyı yolu, yürüme temposunda kısa bir tur, molada önüne konan kocaman bir su kabı ve bize önce kendini, sonra atını tanıştıran bir sürücü. Bir canlıyı adıyla tanıyınca içiniz başka türlü rahat ediyor. Arabaya kurulduk, nal sesi eşliğinde yola koyulduk; iki yanımızda göz alabildiğine yeşil çayırlar.
Yolun sonunda sürücümüz elimize eskimiş bir nal tutuşturdu, inceleyin diye. Atların da ayakkabısı var ve tıpkı bizimkiler gibi eskiyor; ustası belli aralıklarla eskiyeni söküp yenisini takıyor. Avucunuzda o ağırlığı hissedince yol boyu duyduğunuz sesin sırrı da çözülüyor: meğer dört küçük demir ayakkabının sesiymiş. Nalı sahibine geri verdik, uğurunu cebimize koyduk. Zaten sıradaki taşıtımızın ayakkabıya ihtiyacı yok; onun yolu su.
Can yeleklerimizi kuşanıp günün üçüncü ve son taşıtına biniyoruz: tahtadan, yayvan, suya iyice yapışık bir tekne. Mürettebat üç kişilik bir orkestra gibi: burunda uzun bambu sırığıyla bir usta, ortada kürekçi, arkada dümenci. Motor yok, fren yok; bu nehirde her şey bilek, denge ve zamanlama işi. Üstelik bu iş dün öğrenilmiş değil: dört yüz yıldır bu teknelerle bu nehirden aşağı iniliyor. Bir zamanlar Kyoto'nun tapınaklarının kerestesi, hatta geçen bölümde gömülü kalesine indiğimiz Osaka Kalesi'nin ahşabı bile bu sudan yüzdürülmüş. Yani şu an turistik bir gezinti sandığınız bu rota, eski Japonya'nın kamyon yoluydu. Biz yükü olmayan yolcularız; tek işimiz manzaraya bakmak. Gerçi nehir birazdan bize de küçük bir iş çıkaracak: sıkı tutunmak.
Sular hızlanınca kayalara dikkatli bakın: bazılarında küçük, yuvarlak oyuklar göreceksiniz. Süs değil bunlar; kayıkçı sırıklarının hep aynı noktaya değe değe taşta bıraktığı izler. Nehrin taş hafızası gibi: her oyuk, kim bilir kaç ustanın aynı manevrayı aynı kayada yapması demek. Bugün o manevraları yapanlar bunu bir yandan da şova çevirmiş durumda; teknenin burnu kayaya milim kala kıvrılıyor, su içeri girecekmiş gibi yapıp girmiyor, kayıkçılar da bunu yaparken espri patlatmayı ihmal etmiyor. Anladığım kadarıyla bu işin yazılı olmayan kuralı şu: yolcuyu ıslatmadan korkutacaksın, korkuturken de güldüreceksin.
Tam sular durulup Arashiyama göründü derken yanımıza bir motor yanaşıyor ve teknemize kancayla tutunuyor: nehrin üstünde yüzen bir büfe. Izgara kalamar, oden, cips, soğuk içecekler; Japonya'nın meşhur otomat kültürünün nehir üstü şubesi gibi, ama bu seferki canlı, güler yüzlü ve pazarlığa açık.
Bu yüzen dükkan bana günün özetini yaptırdı. Bu nehir bir zamanlar kereste taşırdı; sonra tren çıktı, nehrin ekmeğini elinden aldı. Derken o tren hattı da emekliye ayrıldı. Şimdi ikisi de aynı vadide aynı işi yapıyor: yük değil, keyif taşıyorlar. Rayın ritmi, nalın ritmi, akıntının ritmi; bugün üçünü de dinledik. Ama Arashiyama'nın bize sakladığı asıl ses başka: on binlerce bambunun rüzgarda çıkardığı o ses. O da sırada.
İşte o ses. Arashiyama'nın bambu korusundayız ve rüzgar estiğinde binlerce gövde birbirine değip dev bir tahta rüzgar çanı gibi tıkırdıyor. Bu ses o kadar kıymetli ki Japonya onu resmen korunması gereken yüz ses manzarasından biri ilan etmiş; yani burada manzara sadece gözle değil, kulakla da izleniyor. Şimdi sıkı durun: bu yirmi metreyi aşan devler ağaç değil. Bambu, çimenle aynı aileden; dünyanın en büyük otu. Üstelik en acelecisi de: bazı türleri günde neredeyse bir metre uzuyor. Yani başınızın üstünde salınan gövdelerin çoğu muhtemelen sizden genç. Kalabalığa gelince, burayı dünyayla paylaşmak zorundayız; ama patikadan birkaç adım sapıp yukarı baktığınızda herkes kayboluyor. Bir siz kalıyorsunuz, bir de gökyüzünü tarayan o yeşil çizgiler.
Bambuların bittiği yerde bir kapı var ve o kapının ardında bir film yıldızının sırrı saklı. Bu bahçeyi yapan adam, sessiz sinema döneminin en büyük samuray filmi yıldızlarından biri; dönemin aksiyon kahramanı yani. Kazandığı parayla ne yapmış dersiniz? Malikane değil, araba koleksiyonu değil; hayatının otuz yılını bu tepeye bir bahçe kurmaya harcamış. Taş yolları, çay evini, manzara noktalarını tek tek kendisi kurgulamış; perdede kılıç sallayan adam gerçek hayatta makas sallamış. Sonuç ortada: her köşe ayrı bir kadraj, her dönemeç ayrı bir sahne. Verandaya çıkınca da bütün Kyoto ayaklarınızın altına seriliyor. En güzeli şu: çıkışta size bir fincan matcha ikram ediyorlar. Bir film yıldızının bahçesinde, onun seçtiği manzaraya karşı çay içiyorsunuz; jenerik böyle bitmeli.
Nehrin kıyısına indiğimizde Arashiyama'nın simgesi karşımızda: şu upuzun köprü. Adı Togetsukyo, yani "ayın karşıya geçtiği köprü". Rivayet o ki yüzyıllar önce bir imparator gece burada kayıkla gezerken, gökteki ayın köprünün üzerinden ağır ağır süzülüp karşı kıyıya geçtiğini görmüş ve köprüye adını o an vermiş. Düşünsenize, bir köprüye isim ararken trafiğe değil gökyüzüne bakıyorsunuz. Sudakiler de boş durmuyor bu arada; akıntının ortasında dimdik duran şu kuş bir karabatak, buraların en eski balıkçılarından. Biz de kıyıda oyalanıyoruz, çünkü bugün ilk kez hiçbir yere yetişmemiz gerekmiyor.
Günü yavaşlatarak kapatıyoruz. Önce köprünün yakınında ışıl ışıl bir dükkana dalıyoruz: renkli cam lambalar, kedi aksesuarları, piyano şeklinde müzik kutuları; tatlıcı vitrini gibi dizilmiş bir hazine dolabı. Fuji'nin eteğindeki müzik kutusu müzesini hatırlıyor musunuz? Bu yolculukta müzik kutuları bizi takip ediyor gibi; her şehirde bir vitrinden el sallıyorlar. Sonra kanal boyunca akşam yürüyüşü. Bugün trenle başladık, atla devam ettik, nehirle döndük, bambuları dinledik; şimdiyse günün en sade ritmindeyiz: kendi adımlarımız. Akşam ışığında Arashiyama bambaşka bir yer; kalabalık çekilmiş, su durulmuş. Japonya'nın ritmini vadeden o broşüre cevabımız da hazır: duyduk, hem de hepsini.
Kyoto'da yeni bir gün ve bu kez rotamız şehrin tam göbeğinde. Tren garından yürüyerek gelinebilen dev bir tapınak burası: Higashi Honganji. Kapısından geçer geçmez herkesin refleksi aynı: durup yukarıya bakmak. Karşınızdaki salon dünyanın en büyük ahşap yapılarından biri. Üstünüzde okyanus dalgası gibi bir çatı, çevrenizde göz alabildiğine tahta. Ve bu kadar ahşabın olduğu yerde akla hep aynı soru geliyor: bunca tahta, bunca ahşap o kadar yüzyıl boyunca yangınlardan nasıl kurtuldu? Cevap: kurtulamadı. Ama bu binanın yeniden ayağa kalkma hikayesi öyle beklenmedik bir yerden geçiyor ki oradan anlatmam lazım sizlere.
İşte o halatlardan biri şu vitrinde duruyor. Yakından bakınca insanın tüyleri ürperiyor, çünkü bu bir ip değil; binlerce insanın ta kendisi. Maketteki gibi dev kızaklara bağlanan sütunlar dağlardan köy köy çekilerek getirilmiş. Maketin böyle karlı olması da tesadüf değil; o koca gövdeler en kolay karda kayabiliyormuş çünkü. Bu hikayenin en sevdiğim tarafı şu: o kadınların hiçbirinin adını bilmiyoruz. Tapınağın kapısında bir isim listesi falan yok. Ama başımızın üstündeki çatı kelimenin tam anlamıyla onların saçları sayesinde ayakta. Bu seride hep söylüyorum: görünen güzelliğin arkasında çoğu zaman ismini bile bilmediğimiz insanlar var. Bazen mühendisler, bazen kayıkçılar, bazen de işte böyle saçını kesip veren binlerce kadın.
Tapınağın koridorlarında yürürken ayaklarınızın altında tahtalar gıcırdıyor, başınızın üstünde dev kirişler uzayıp gidiyor. Avludaki şu ejderha da süs değil, çeşme. Tapınağa girmeden önce eller yıkanıyor; bu bir arınma ritüeli, daha önce de gösterdiğim gibi. Ben biraz daha ileri gidip yüzümü de yıkadım. Ejderha itiraz filan etmedi. Bir de bronz nilüfer çeşmesinin başında bekleyen balıkçıl var ki sanki buranın kadrolu çalışanı. Kyoto'da bir süre sonra şunu fark ediyorsunuz: bu kentte kuşlar bile mekan seçerken zevkli.
Tapınağın birkaç sokak ötesinde, yüksek duvarların arkasında Higashi Honganji'nin bir de bahçesi var: Shōseien. Şogunun tapınağa hediyesiymiş burası; başrahibin emeklilik köşkü olarak başlamış, sonra şiir gecelerinin, çay törenlerinin, Noh oyunlarının mekanına dönüşmüş. Rivayete göre bahçeyi düzenleyen kişi de bir samuraymış; savaşlar bitince kılıcını bırakıp fırçayı eline almış, kendini şiire ve bahçelere vermiş. Eskiden çevresi dikenli bir portakal türünün çalılarıyla çevriliymiş, o yüzden buraya dikenli portakal köşkü de deniyormuş. Duvarın bir tarafında Kyoto'nun sokak trafiği var, diğer tarafında ise yüzyıllardır şiir yazılan bir göl. Ve tahmin edeceğiniz gibi burası da yanmış, hem de iki kez. Kyoto'da yanmamış bir şey bulmak yanmışını bulmaktan daha zor.
Yağmur bastırınca gölün kıyısındaki misafir evine sığındık. Boş tatami odaları, pencerede yağmur, karşıda göl, bir de içeride bizi bekleyen, hiç planda olmayan bir sohbet. Otani Üniversitesi bu tapınağın kendi okulu. Yüzyıllar önce rahip yetiştirmek için kurulmuş bir medrese olarak işe başlamış, ama bugün sıradan bir üniversite. Yani karşımızdaki bu gençler bir bakıma bu çatının altında büyüyen çocuklar. Biri öğretmen olmak istiyor, biri Japon tarihi okuyor ve en çok da Edo dönemini seviyormuş; hani Tokyo'da zaman makinesiyle girdiğimiz o dönem vardı ya. Bir diğeri de Budizm okuyormuş. Tapınağın bahçesinde Budizm okumak da herhalde en kestirme yol, değil mi? Sonra sıra Sufi'ye geldi. Bir süredir Japonca dersi alıyor ama utangaçlığından pek de konuşmuyor. Biraz ittirdik onu. Hocasının samuray olup olmadığı sorusu havada kaldı ama asıl gülüşme kılıçlarla geldi. Hani ikinci bölümde Japonların bile haritada gösteremediğini söylediğim o kılıç kasabası vardı ya; hah işte bakın, buradaki öğrenciler de bir süre bocaladı, sonra jeton düştü. Japonların bilmediği o kasabayı yine Japonlara biz anlatmış olduk. Sohbetimiz bir selfie ile bitti. Bu seyahatte en çok sevdiğim anlar bunlar. Plan yok, rehber yok. Üç kelime Japonca, üç kelime İngilizce, gerisi gülüşme. Duvardaki yazıları da okuyamıyoruz ama odadaki bu dili herkes anlayabiliyor.
Yağmur hafifleyince bahçeye çıktık. Japon bahçelerinin bir türü var. Oturup baktığınız türden değil, yürüdükçe açılan türden bahçeler bunlar. Her dönemeçte manzara değişiyor. Köprü sizi bir adaya çıkarıyor. Ada bir çay evine götürüyor. Çay evi yeniden göle döndürüyor. Bahçeyi yapan kişi bir kurgucu gibi çalışmış adeta. Neyi ne zaman göreceğinize o karar veriyor. Siz sadece onun tasarladığı bu yollarda yürüyorsunuz. Yağmur da bu kurgunun bir parçasına dönüşmüş durumda. Taşlar koyulaşıyor. Göl gri bir aynaya dönüyor. Ve aynanın üstünde bir yusufçuk. Japonya'nın en eski adlarından biri Yusufçuk Adası. Efsaneye göre ilk imparator bir dağın tepesinden ülkeye bakmış ve şeklini yusufçuğa benzetmiş. Sonradan samuraylar da bu böceğe tutulmuşlar, çünkü yusufçuk hiç geri uçmazmış. Miğferlerine, zırhlarına işlemişler bu figürü. Yani gölün üstünde süzülen şu ufak şey bir bakıma bu ülkenin arması.
Gölün kıyısındaki nilüferlere yaklaşınca ilk fark ettiğimiz şey su damlaları tabii ki. Yaprağa dokunmuyor, cıva gibi yuvarlanıyorlar. Bilimde buna lotus etkisi deniyor bu arada. Yaprağın yüzeyi gözle görülmeyen mumsu minik tepeciklerle kaplı. Damla o tepeciklerin üstünde duruyor, sonra kiri de alıp akıp gidiyor. Yaprak kendi kendini temizliyor. Kendini temizleyen boyalar, camlar, kumaşlar falan var ya; işte onlar hep bu yapraktan kopya çekilerek yapıldı. Bir zamanlar Budistler bunu mikroskopsuz, binlerce yıl önce fark edivermişler. Çamurun içinden çıkıp lekesiz açan çiçek onların en eski simgesi olmuş böylece. Aynı yaprak birilerine mühendislik dersi veriyor, diğerlerine hayat dersi. Bir tapınağın bahçesinde ikisinin yan yana durması da tesadüf değil.
Bahçeden çıkıp birkaç sokak yürüyünce Kyoto'nun başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz. Plak dükkanıyla kahvecinin aynı çatı altında olduğu küçücük bir mekan burası. Sufi plakların arasına daldı bile. Japonya'da plak dinlemek için kahveye gitmek yeni bir moda değil. Plakların pahalı olduğu dönemlerde, evlerde pikabın nadir olduğu yıllarda insanlar caz müzik dinleyebilmek için caz kissa denen bu tür kahvehanelere gidermiş. Buralarda konuşmak ayıp kabul edilirmiş, sadece müzik dinlenirmiş. O kültür hâlâ yaşıyor işte. Bugün de arka sokaklarda iğne plağa değince susan mekanlar var. Tokyo'da gördüğümüz kasetleri hatırlıyorsunuz. E artık işte bu yolculukta hafızamıza eklenen bir format daha var. En azından bazılarımızın hafızasına. Biz zaten biliyorduk.
Yeni bir gün ve yine yollardayız. Kyoto'dan iki saat kuzeye gidiyoruz. Trenimiz şehirden çıkıp pirinç tarlalarının arasına girdikçe Japonya'nın, turistlerin gezdiği o genel haritası da yavaş yavaş bitmeye başlıyor. Gittiğimiz yer o haritada zaten hiçbir zaman var olmadı. Ayabe. İlk bölümün açılışında eski dostların sofrası demiştim ya, işte şimdi o sofraya doğru ilerliyoruz. On yıl önce Nagoya'da bir deprem sempozyumunda tanışmıştım Kazuko'yla. Çevirmenimizdi orada. Bir akşam ağzımdan otelde değil gerçek bir Japon evinde kalmak istiyorum diye bir cümle çıkmıştı. Kazuko bunu bir dilek değil bir görev olarak anlamış olacak ki ertesi gün beni trene bindirip doğruca kendi kasabasına, annesinin evine götürdü. Bir gece o ailenin misafiri oldum; yer sofrasında yemek, tatamide uyku, sabah da annesinin elinden çıkma bir kahvaltı. O gün bu sofrayı Van kahvaltısından sonra ikinci sıraya yazmıştım. O günden beri de birbirimizi hiç kaybetmedik. Bu kez Japonya'ya ailemle geldiğimi duyunca annem çok mutlu olacak dedi ve bizi davet etti. İşte şimdi o annenin karşısına çıkmak üzereyiz.
Ayabe'de bizi ilk karşılayan turnike oldu ve pek de sıcak karşılamadı. Telefondaki kartla görevli arasında kısa bir müzakere yaşandı ama sonunda anlaştılar. Ve böyle bir istasyonun sizi tanıyamaması o turist haritasının dışına çıktığınızın ilk işareti. Ama kapının dışında bizi tanıyan birileri vardı.
Evet doğru duydunuz. Kazuko bizi karşıladı, annesinin arabasına bindirdi, bizi ona emanet etti ve gitti. Yani bu sefer çevirmen falan yok. Direksiyonda yetmiş üç yaşında tek kelime İngilizce bilmeyen bir kadın, arka koltukta bir Japonca öğrencisi ve iki tane de çaresiz insan. Şizuyo doğma büyüme Ayabeli. Kasabanın her sokağını avucunun içi gibi biliyor. Kızı işi gereği dünyanın dört bir yanında olduğu için buranın asıl rehberi zaten o. Ve o arabada birbirini on yıl önceden tanıyan sadece iki kişi var.
Yağmur yeniden bastırdığında Yura nehrinin kıyısında kırmızı fenerli ahşap bir lokantanın önünde durduk. Şizuyo'nun bizim için seçtiği yer burası, kasabanın en sevilen lokantalarından biri.
Kapıda ayakkabılarımızı çıkardık. Bu kısmı artık anlatmama gerek yok. Herhalde bunu bilmeyen bir Türk yoktur.
Lokantanın bize ayırdığı odanın penceresi doğrudan nehre bakıyor. Karşıda sisin içinde kaybolan tepeler. Yani ben bu manzaraya Karadeniz'de, Artvin'de, Arhavi civarında filan bir yolda rastlasam hiç şaşırmazdım herhalde. Ayabe'nin nehri de zaten denize akıyor. Japon Denizi'ne.
Şimdi asıl sınav. Menü Japonca, garson Japonca, Şizuyo da Japonca. Sufi'nin birkaç aydan beri öğrendiği Japonca derslerinin ilk gerçek sınavı işte bu masada yapıldı. Ve sınav komisyonu tek kişiden oluşuyordu.
Ama ben size bir şey söyleyeyim. Bence gayet de güzel geçer bir not aldı. Kaç yaşında olduğunu söyleyebildi. Karşısındakinin kaç yaşında olduğunu anlayabildi. E gerisini de gülüşmelerle idare ettik.
Bu arada tabii her zamanki gibi masamızda hiç konuşmayan bir misafir daha vardı. Bütün akşam pencerenin önünde oturup nehri seyretti. Ve şükür ki defterine kimsenin adını yazmadı.
Masanın ortasındaki çukur boş değil. İçine kor halinde kömür geliyor. Ama bu sıradan mangal kömürü değil: binchōtan, Japonya'nın beyaz kömürü. Meşe dalları bin dereceye yakın fırınlanıp neredeyse saf karbona dönüşüyor; iki parçayı birbirine vurunca porselen gibi çınlıyor. Üstelik dumansız yanıyor, o yüzden odanın ortasında duruyor. Sıradan kömür bir saatte biterken bu saatlerce dayanabiliyor. Japonlar aynı kömürü suyun içine atıp suyu temizlemekte bile kullanıyormuş. Şizuyo bütün bunları tabii bize İngilizce konuşarak değil, ellerini çırparak filan anlattı. Ve biz de her nasılsa anladık. Yani bir Türk'ün karşısına mangalı koyarsanız dil sorunu kendiliğinden çözülüyor, gördüğünüz gibi.
Doğru tahmin. Lokantanın binası yüz yaşında ama burada doğmamış. Komşu il Fukui'de sökülmüş. Kiriş kiriş numaralanmış. Nehrin kıyısına getirilip yeniden kurulmuş. Hani Tokyo'daki açık hava müzesinde böyle taşınmış evlerin arasında yürümüştük ya. İşte bu sefer onlardan birinin içinde yemek yiyoruz. Kısmet.
Kazuko annem çok mutlu olacak demişti. Ne demek istediğini bu masada anladık. Şizuyo bir lokma yerken bizim tabağımıza üç lokma koyuyordu. Kendi tabağı boş, herkesinki dolu. Yani bu sahneyi de herhalde her anne evinden tanıyoruz değil mi? Yemedi yedirdi. Kömürün üstünde et, deniz tarağı, tereyağı, pencereden nehrin o serin havası ve iki kültürün ortak dilindeki en güçlü kelime. Buyur.
Ama bir noktada kelimelerimiz bitti ve telefon devreye girdi. Uygulamamız yumurta diyor, Şizuyo edamame diyor. Devletşah tavuğu tarif ediyor. Ben arkadan tavuğu biliyorsan tavuk söyle diye yönetmenlik yapıyorum. Yani Bill Murray Tokyo'da çevirmenle bile kaybolmuştu. Biz Ayabe'de böyle çevirmensiz bir telefonla bulduk birbirimizi. Uygulama kelimelerimizi çeviriyor ama gülüşmelerimizi çeviremiyor. Ve gerek de yok zaten.
Şizuyo'nun bu kasaba için tek bir kelimesi vardı. Sessiz. E ben de bundan daha iyisini bulamadım.
Gece Kazuko'nun evinde buluştuk. On yıl önce yer yatağında uyuduğum ev bu. Japonya'da da birine misafir olacaksanız eğer eliniz boş gitmiyorsunuz. Biz de öyle, bu konuda iki kültür aynı okuldan mezun gibi duruyor. Biz New York'tan bir çanta dolusu küçük şey getirdik. Karşılığında Ayabe'nin kendisini aldık.
Mayupi bir ipek kozası. Ayabe yüzyıllardır ipek şehri olarak biliniyormuş. Japonya'nın en büyük iç giyim markalarından biri de buradaki ipek fabrikasından doğmuş ama onu yarına saklıyorum çünkü yarın o fabrikanın kapısından içeri girip dolaşacağız.
Yatma vakti gelince odamız değişti. Gündüz salon olarak kullanılan tatami akşam yatak odasına dönüşüyor. Dolaptan çıkan yer yatakları, Şizuyo'nun kolları, Sufi'nin yardımı derken işte misafir için yer yatağı serildi bile. En iyi yorganlar çıkarıldı. On yıl önce de tam burada böyle bir yatakta uyumuştum. Bu kez üç kişilik serildi.
Sorduk. Duvardaki büyük yazı Çin'in en eski kitaplarından Değişimler Kitabı'ndan bir cümleymiş. İyilik biriktiren evin sevinci hiç eksilmez. Diğerinde de neşe uzun ömrün ta kendisidir yazıyor. Bu evde yaşayanlar duvarda ne yazdığını tam olarak bilmiyordu. Bilmelerine gerek de yoktu. Ve bütün gün zaten onu yapmışlardı.
Ayabe'de hayat akşam saat on sularında bitiyor, sabah beşe doğru da kalkıyor. Biz de iki günlüğüne bu saate uyduk. Sade bir kahvaltı sofrası: karpuz, salatalık, yeşillik ve Şizuyo'nun kavanozdan çıkan kendi turşuları. Bir de dolabın köşesinde bir sürpriz. Marakeş'ten çıkma bir markanın Magic Istanbul adlı kahvesi. Bu evde Türkiye ile ilgili bir şeye rastlamak tesadüf değil. On yıllık gönül bağı mutfak dolabına kadar sızmış.
Sufi'nin üstündeki tişört Şizuyo'nun ilgisini çekti. Bu tişörtü biz Japonya'da almadık aslında. Japonya sevgisi bizim evde yıllardır tişörtlerden başlar; benim videolarımı izleyenler bilir, görmüştür. Şimdi herhalde Sufi'ye de bulaşmış, o da giyiyor. Sonra Şizuyo bir kağıt çıkardı. Kendi eliyle yazdığı iki satır. Güçlü bir kalp ve sağlam bir beden. Bize bir hediye vermiyordu. Hayatı boyunca neye tutunduğunu anlatıyordu. Yaşlı bir insanın gence bir şeyler emanet edişi her dilde aynı şekilde duyuluyor galiba. Hani bizde vardır ya, işte bu iş hayırlı evlat ol diye filan biter. Burada böyle kağıda yazılıp gösteriliyor.
Buraya gelmeden önce Kazuko'ya telefonda sadece şöyle bir şey söylemiştik: eğer fırsat olursa kimono giymeyi de isteriz tabii. İşte o fırsatı Şizuyo yaratmış. Pazar sabahı, dükkanların kapalı olduğu bir saatte kasabanın en eski kimono dükkanı bizim için açıldı. Ashida ailesi bu dükkanı Japonya'da daha samuraylar sokakta dolaşırken açmış ve o günden beri işte böyle Ayabe'nin kızlarını giydiriyor. Devletşah'ı iki hanım birden giydirdi, çünkü bu öyle turistlerin bir saatliğine kiralayıp sokakta gezdikleri kimonolardan değil. Bu gerçek, resmi bir kimono; ancak eğitimli ellerin giydirebildiği türden. İç katman, üstüne bir katman daha, göğüsten kalçaya dolanan ipler, kuşağı dümdüz tutan sert bir levha ve en sona Kyoto'nun Nishijin tezgahlarında dokunmuş, bir büyükanneden kalma bir obi. Kimonoyu kimono yapan kumaş değil, bu bağ.
Burada Devletşah'ın nefesi biraz daraldı. İlk kez giyen herkes bunu yaşıyormuş; giydiren hanım Japonlar için bile çok zor dedi. Aynı yüzyılda dünyanın öbür ucunda kadınlar korseyle nefes alamıyordu. Yani Avrupa'da korse, Japonya'da obi. Tabii arada şöyle bir fark var: korse çoktan müzelere kalktı, obi hâlâ böyle törensel durumlarda dolaptan çıkıp giydirilebiliyor. Şizuyo sağ olsun hemen yelpazeyi kaptı. Bir bardak su, birkaç dakika, sonra kaldığımız yerden devam.
Biz giyinirken oda dolmaya başladı. Önce iki kişiydi, sonra üç. Derken dükkanın sahibi de pazar sabahı olmasına bakmadan en güzel takımını giyip gelmiş. Bizim için hazırlanmış bir şeyin ortasında olduğumuzu yavaş yavaş anlamaya başladık ve açıkçası biraz da mahcup olduk. Yani bizim sadece öylesine bir cümleyle söylediğimiz bir dilek için neredeyse bir kasaba seferber olmuş.
Dükkan sahibi bu arada Sufi ile sohbete dalmış ve konu yine deprem. Türkiye ile Japonya'nın ortak dili kimono değil maalesef, fay hatları.
O günün hatırasına bir fotoğraf da çekildik tabii. Vitrinin önünde pozumuzu verdik. Sahibinin uzattığı küçük bir hediye ve bütün ailenin kapıya çıkıp el sallamasıyla bu sabahı bitirmiş olduk. Teşekkür etmenin Japoncasını o sabah yeterince tekrarladık galiba ama yine de az geldi bence.
Kimono ile nereye gideceğiz değil mi? Gidilecek yer belli. Güzel bir yer olması lazım. Nehrin kıyısındaki büyük bir bahçe mesela. Yağmur yeni dinmiş, yosunlar ıslak, saz çatılar koyu, ortancalar açmış. Havuzun üstünde tek bir kayanın etrafında halkalar. Bambu bir çeşme ve taşla çizilmiş bir bahçe. Burası bir tapınak değil. Bir dinin merkezi. Oomoto yüz otuz küsur yıl önce bu kasabada okuma yazması olmayan bir kadının gördüğü bir rüyayla başlamış ve hâlâ Ayabe'den yönetiliyor. Bu ahşap salon da geçen yüzyılda yapılmış en büyük ahşap yapı sayılıyor. Ama beni asıl yakalayan başka bir ayrıntı oldu. Bu din yüz yıl kadar önce bütün insanlığın tek bir ortak dil konuşmasını istemiş ve Esperanto'yu benimsemiş. Yani iki gündür telefondan yumurta çevirmeye çalışan bizler için bundan daha yerinde bir bahçe olamazdı herhalde. Kimonoyla yürüyünce adımlar kısalıyor ister istemez. E adımlar kısalınca bahçe de yavaşlıyor. Belki de bu kıyafetin asıl fonksiyonu budur. Ne dersiniz?
Öğleye doğru bir tepeden Ayabe'ye baktık ve sonra Kazuko'nun günlerdir sakladığı sürpriz. Gelmeden önce ona telefonda yine bir şey sormuştuk. Japonya'da yazın oluktan akan bir erişte yeniyormuş, öyle bir şey duyduk; bize bir lokanta önerebilir mi? Hiç aramayın, ben ayarlayacağım demişti. Ama ayarladığı şey bir lokanta değilmiş. Bir insanmış.
Shikata Bey ömrünün büyük kısmını bir bankada çalışarak geçirmiş. Sonra emekliye ayrılmış. Ve eline bir keski almış, bir daha da bırakamamış. Yılda bir tane heykel yapıyor. Genelde Buda heykelleri bunlar. Ve hiçbirini satmıyor. Beatles'ın dört kafasını da oymuş, Elizabeth Taylor'ı da. İki tür ağaç kullanıyor. Biri sert ve pürüzlü, biri yumuşak ve kokulu Japon selvisi. Budalar yumuşak olandan çıkıyormuş. Atölyesini, salonunu, salıncağını, tırmanma duvarını hep kendi elleriyle yapmış. Ve işte bizim için de bu akan erişte oluğunu. Bazı insanlar vardır, böyle içlerinde bir şeyler yanar; bunu hissedersiniz. Ve hayat onlara eğer başka bir tezgah, başka bir masa verse de o şey hiç sönmez. Yalnızca sırasını bekler. Shikata Bey'in sırası işte emeklilikten sonra gelmiş anlaşılan. Yani eğer sizin de yıllardır böyle kenara koyduğunuz bir şeyler varsa içinizde, bilin ki bunun takvimle bir ilgisi yok. Keski hep oralarda bir yerlerdeydi. Eline alanı bekliyordu.
Tam o sırada eksik kalan son kişi de geldi işte. Kazuko'nun kardeşi Sayko. Yanında iki çocuğu. Sayko'yu en son New York'ta görmüştük. Kız kardeşiyle birlikte otuz altı saatliğine gelmişlerdi ve o zaman rehberlik sırası bizdeydi. O günden beri evlenmiş, iki tane de çocuk annesi olmuş.
Gelelim şu akan erişte işine. Şöyle çalışıyor sistem. Haşlanmış ince erişte oluğun tepesinden suyla birlikte bırakılıyor ve siz de aşağıda çubuklarınızla bekliyorsunuz. Yakaladığınızı elinizdeki bardağa daldırıyorsunuz. Çünkü asıl lezzet o bardaktaki sosta. Yakalayamadığınız kısım da aşağıya doğru akıyor ama ziyan olmuyor. Oluğun dibinde toplanıyor, sonra tekrar yukarı çıkıp yeniden yola çıkıyor. Yani bu bir yemek oyunu değil, yemeğin kendisi. Ve sanıldığından çok daha lezzetli. Hani bizde misafir gelince kuzu filan keserler ya. Ayabe'de misafir için oluk yapıyorlar.
Yemekten sonra biraz çay, biraz salıncak keyfi. Ve çocuklarla yakalamaca tabii ki.
Dün Mayupi diye bir şeyden bahsetmiştik, bize hediye vermişlerdi; yarına sakladım demiştim o hikayesini. İşte Gunze bu kasabada ipekle doğmuş. Adı bile ilçenin politikası anlamına geliyor. Çünkü kurucusu bu fakir ilçeyi ipekböceğiyle ayağa kaldırmaya karar vermiş. Ve bugün Japonya'nın en büyük iç çamaşırı markalarından biri. Fabrikanın önündeki gül bahçesinin de bir hikayesi var. Buradaki güllerden birinin adı Anne. Anne Frank'ın babası Otto Frank bir Ayabe korosuyla karşılaşmış ve onlara on tane fidan yollamış. Ama yolculuktan yalnızca biri sağ çıkabilmiş. İşte Japonya'daki bütün bu Anne Frank gülleri o tek fidandan türemiş. Küçük bir kasaba gördüğünüz gibi. Ama uzun ve derin hikayeleri var.
Eve dönüş vakti geldi. Çocuklarla son bir oyun. Kapının önünde son bir fotoğraf ve istasyon. On yıl önce de bu peronda vedalaşmıştık. O gün trene koşturarak gidiyorduk. Kazuko trene koşmak bir Japon atasporudur demişti bize. Ama bu kez kimse koşmadı. Hani içten içe treni kaçırsak mı acaba diye düşünmedik değil.
On yıl sonra yine görüşürüz, dedik. Şizuyo'nun cevabı kısaydı. Daha çabuk gelin. Onun yaşında biri on yılı bizimkinden başka bir takvimle sayıyor. Anladık. Söz. Bu evden yanımızda bir sürü hatıra götürüyoruz: bir ipek kozası, bir yelpaze, kağıda yazılmış iki satır ve karşılığında hiçbir şey beklemeden, sırf misafir olduğumuz için gösterilen onca incelik. Trenin camında Ayabe küçüldükçe küçüldü. Haritada zaten yoktu. Ama bizim haritamızda her zaman olacak.
Akşam Kyoto'ya döndüğümüzde otelimizin tam karşısındaki kapıdan içeri girdik. Drum Tao izleyeceğiz. Bu topluluk Kyushu'nun dağlarında, Kuju yaylasında yaşıyor. Kurucuları bir Cirque du Soleil gösterisinden çıkmış ve aynı enerjiyi Japon davuluyla yapmaya karar vermiş. Bu performans sanatçılarının günleri sabahın beşinde başlıyor. Yirmi kilometre koşuyorlar, dövüş sanatlarından anlıyorlar, dans ediyorlar, saatlerce davul çalıyorlar. İlk yıllarda yüzlerce aday bu tempoya dayanamayıp kaçmış. Kalanlar dünyanın beş yüz şehrinde on milyon kişinin karşısına çıkmış ve bu bahar Kyoto'da kendi tiyatrolarını açmışlar. Her gece iki farklı gösteri yapıyorlar. Biri bize yetmedi, ikisine de girdik. Ayabe'nin sessizliğinden sonra bu kadar gürültü ancak böyle iyi gelebilirdi.
Çıkışta sahnedeki o insanlarla karşılaştık ve biraz sohbet de ettik. Az önce iki saat boyunca bedenleriyle davul döven kollar bize el salladı. Fotoğraf çektik, sohbet ettik. Sahnede bize dev gibi gözüken bu insanlar kapıda birer gençmiş. Japonya'nın ritmini duymaya söz vermiştim. Sözün yerine geldiği gece bu. Ve o ritim hâlâ göğsümde.