Japonya'da iki tayfunun ortasında kaldık (2. Bölüm)

Japonya'da iki tayfunun ortasında kaldık (2. Bölüm)

23 Ağustos 2026 ·5.182 kelime YouTube'da izle →

Fuji'nin karşısında güneşli bir sabahla başlayıp iki tayfunun arasında biten bir hafta. Shinkansen, Hiroşima'da bir defter, Miyajima'nın geyikleri, Bizen'in kılıç ustaları, hiç savaş görmemiş Himeji, sertifikalı bir akşam yemeği ve Kyoto'nun on bin kapısı; elinde elmasıyla sadece izleyen bir yol arkadaşı eşliğinde.

Güneş doğdu. Manzaraya bakar mısınız? "Yahu altı üstü bir dağ, amma da abarttın" demeyin lütfen, heyecanımı mazur görün. Çünkü geçen bölümde de söylediğim gibi Fuji yılda çok az gün böyle görünüyor; hele yaz mevsiminde onu bu kadar net görmek neredeyse imkansız. Bütün hava raporlarına rağmen karşımızda böylece durunca ben de kendimi tutamadım, her açıdan bir sürü sahne çektim, bizimkileri uyandırıp seyrettirdim ve karşısına geçip keyifle kahvaltı yaptık. Güne son derece güneşli ve heyecanlı bir şekilde başladık; tıpkı filmlerde sonradan gelecek felaketlerle zıtlık kursun diye yapılan o sakin açılışlar gibi.

Yavaş bir açılış, biliyorum. Ama geçen bölüm gibi bu da bir saatin üzerinde bir bölüm olacak ve anlatacak çok şeyim var. Az sonra bu dağı arkamızda bırakıp ülkenin batısına doğru ineceğiz. Sekiz yüz yıldır kılıç dövülen bir kasabaya gideceğiz. Dünyanın en pahalı etinin icat edildiği bir masaya oturacağız. Bir otel koridorunda kedi suratlı bir robotla bile karşılaşacağız. Bir de yanımıza bir yol arkadaşı katılacak ama hiç konuşmayacak; elinde elmasıyla sadece olup bitenleri izleyecek. Ve bütün bunlar olurken Japonya'ya bir değil, aynı anda iki tayfun birden yaklaşacak. O sabah manzaranın etkisiyle o kadar gaza geldim ki kameraya tam üç haiku okudum. Üçünü de videonun başına koyup aksiyonu öldürmek istemiyorum, çünkü gerçekten heyecanlı dakikalar bizi bekliyor. Haikuları bu bölümün en sonuna sakladım.

Fuji, yaz mevsiminde yılda çok az gün böyle görünüyor. O sabah perdeyi bizim için araladı.
Fuji, yaz mevsiminde yılda çok az gün böyle görünüyor. O sabah perdeyi bizim için araladı.Barış Özcan

Fuji Dağı'na gerçekten doyum olmuyor; ona hangi açıdan bakarsanız bakın tablo gibi görünüyor. Ama artık yola çıkma vakti geldi. Japonya'da şehirler arası yolculuk yapmak hiç zor değil, çünkü her şeyi düşünmüşler. Daha büyük valizlerimizi Tokyo'dan Osaka'da kalacağımız otele önceden yollamıştık. Yanımıza aldığımız sırt çantalarını da her yerde bulunan dolaplara bıraktık ve otobüse atladık. O ana kadar şansımıza çok net görünen Fuji birdenbire yine bulutlanmaya başladı. Bir sonraki durağımıza ulaşmak için otobüsten sonra Japonya'nın meşhur hızlı trenlerinden birine bineceğiz. Ama önce bir şey almamız lazım: Shinkansen'e binerken ekiben denilen kutu yemeklerden almak gerekiyormuş, öyle bir gelenek varmış ve her bölgenin kendine has bir ekibeni oluyormuş. Biz Mishima'daydık, Mishima'ya özgü bir ekiben sofrasına hazırladık kendimizi. Ekiben, kutuyu yemek değil, kutunun içindeki yemek demek.

Shinkansen trenleri dakikliğiyle değil, saniyeliğiyle meşhur. Saniyelik diye bir kavram yok gerçi, ama gecikmeleri saniyelerle ölçülüyormuş; hatta bir keresinde tren yirmi saniye erken kalktığı için şirket özür dilemek zorunda kalmış. Her şey o kadar temiz ve düzenli ki insan kendini bir havalimanında gibi hissediyor; bu temizlik konusunu her yerde göreceğiz. Trenimiz gerçekten tam saatinde geldi, bir dakika bile şaşmadı. Rezervasyonsuz bindiğimiz için boş bulduğumuz bir yere oturduk; önümüzde birkaç saatlik bir yolculuk vardı. Saatte üç yüz kilometreye yakın bir hızla gitmemize rağmen neredeyse sıfır titreme var, buna inanmak gerçekten güç; özellikle karşıdan başka bir tren geçerken.

Shinkansen sık sık tünellere giriyor. Sebebi gayet normal: Japonya oldukça dağlık bir ülke ve dağların arasından hızlı gidebilmenin yolu tüneller kazıp içlerinden geçmek. Ama Shinkansen rayları da özel; hiçbir hemzemin geçitle ya da başka bir tren hattıyla karışmadan, kendine ait tünellerden ve köprülerden gidiyor. Bu kadar hızlı olabilmesinin sebeplerinden biri bu. Osaka'ya yolculuğumuz yaklaşık iki saat on beş dakika sürecek. Şu anda bu hatta Maglev rayları döşeniyor; önümüzdeki yıllarda açılacak Maglev trenleri manyetik olarak raylardan on santim yukarı kalkacak, yani havada gidecek, saatte beş yüz kilometreyi geçecek ve bu süre altmış yedi dakikaya inecek.

Trenin tünellere girerken çıkardığı bir ses var; önündeki havayı sıkıştırdığı için bir sonik patlamaya sebep oluyor. Bu sorunu çözmek için mühendislerden biri, aynı zamanda bir kuş gözlemcisi, özel bir tasarım yapmış. Bu trenlere "kurşun tren" denir ama burun aslında kurşundan değil, bir kuştan ilham alınarak yapılmış: yalıçapkınından, kingfisher'dan. Tasarımcı kuş gözlemcisi olduğu için o kuşun suya sessizce dalışını hatırlatacak şekilde çizmiş trenin burnunu. Bu arada bizim trende on altı vagon vardı ve bu treni, tuvaletler ve koltuklar dahil her şeyiyle, yedi dakikada baştan aşağı temizliyorlar. Buna yedi dakika mucizesi deniyor ve Harvard Business School'da bir vaka incelemesi olarak okutuluyor. Japonlar zaten temizlikleriyle ve titizlikleriyle meşhur; hızlı trende temizliği de hızlı yapmalarıyla ders kitaplarına geçmiş durumdalar.

Shinkansen'in burnu kurşundan değil, bir kuştan: yalıçapkınının suya sessiz dalışından.
Shinkansen'in burnu kurşundan değil, bir kuştan: yalıçapkınının suya sessiz dalışından.Barış Özcan

Japonya gezisinin ilk bölümünde neredeyse bir çekmece içinde yattığımız kütüphane otelini göstermiştim. Bu kez orta ölçekli bir istasyon otelindeyiz ve odamızda bizi bir sürpriz bekliyordu: Fuji'nin etrafında gezerken yanımızda ağırlık olmasın diye Tokyo'dan gönderdiğimiz valizler Osaka'ya bizden önce ulaşmıştı. Burası Japonya'nın üçüncü büyük şehri ve ülkenin mutfak başkenti olarak biliniyor. Japonlar bile yemek için "Osaka'ya git" diyorlarmış. Sadece restoranlardan söz etmiyorum; sokak yemekleri de burada kültürün bir parçası. Özellikle Dotonbori bölgesi baştan sona yenilebilir bir cadde gibi. Tokyo'ya kıyasla insanları biraz daha rahat, biraz daha samimi gördüm. Ayrıca Osakalılar komik insanlar; Japonya'nın en iyi komedyenlerini yetiştirmiş olmakla gurur duyuyorlar.

Kalenin içini bir müze yapmışlar. Ben özellikle hologramlarla canlandırılmış savaş sahnelerini beğendim; aslında hologram değiller ama yine de ilginç geliyor insana. Bir de minyatürler var: maketlerle ve figürlerle hem kalenin farklı dönemlerdeki halini hem de kuşatmaların nasıl yaşandığını gözünüzde daha rahat canlandırabiliyorsunuz. O kadar başarılı buldum ki biraz gaza geldim galiba ve hemen samuray kıyafetlerini giyindim. Kafamdaki miğfer Toyotomi Hideyoshi'nin bizzat taktığı modelin replikasıymış; ben de bilmiyordum, öğrenmiş oldum. Kılıcı da kuşandım, artık hazırdım.

Osaka Kalesi tipik bir Japon kalesi. Dışarıdan sekiz kat gibi görünse de yukarı çıkınca sanki on altı yirmi katlık bir yükseklik hissediyorsunuz. Asıl farklı olan şey kalenin altındaki taş duvarlar: Japonya'nın en yüksek kale duvarları bunlar, otuz dört metre. Çünkü bu kalenin altında gömülü bir başka kale daha var. Savaşı kazanan Tokugawa, yenilen Toyotomi'nin kalesini sadece fethetmekle ya da yıkmakla kalmamış, onu bu taşların altına bir güzel gömmüş. Böylece alttaki yüksek taş duvarlar sadece bir mimari tercih olarak ortaya çıkmamış, aynı zamanda çok güçlü bir mesaj da vermiş: benden önce burada kim varsa artık ayaklarımın altında gömülü. Bu taşlar kalenin en önemli özelliklerinden biri. Seto İç Denizi'ndeki ocaklardan çıkarılıp buraya taşınmışlar ve granit bloklar hiçbir harç kullanılmadan yerleştirilmiş; üzerlerinde onları bağışlayan ailelerin armaları var. En büyüğü Takoishi denilen taş: on bir buçuk metreye beş buçuk metre ve yüz ton ağırlığında.

Osaka Kalesi. Otuz dört metrelik taş duvarların altında gömülü bir başka kale var.
Osaka Kalesi. Otuz dört metrelik taş duvarların altında gömülü bir başka kale var.Barış Özcan

Bu tarihi keşif gezisine bir ara verme vakti geldi, çünkü karnımız acıktı. Kalenin hemen yanında bir pancake dükkanı bulduk. Japonlar bu pancake işini de bambaşka bir seviyeye taşımış: üç katlı, kabarık, yumuşacık, dokunsan titreyecek kadar hafif pancakeler yapıyorlar. En altta yumurtalı bir pancake var ve içinde wasabi; Amerika'daki IHOP'a duyurulur, pancake böyle yapılır. Günde sınırlı sayıda yapılıyormuş ve saatini kaçırırsan bulamıyormuşsun. Yani yine çok şanslı bir ana denk geldik.

Az önce burası ülkenin mutfağı demiştim ya; Osaka'nın bu ticaret damarı yüzyıllardır var. Edo döneminde bütün ülkenin pirinç ticareti buradan yönetilirmiş. O yüzden ticaretin devamı olarak her yerde alışveriş merkezleri görüyorsunuz; pirincin yerini tabii başka şeyler almış. Biz de o başka şeylerden bazılarını arıyorduk ve kalabalığın içinde aradığımız birkaç özel figürü nihayet bulduk. Açarken ikimiz de çocuklar kadar heyecanlıydık. Sufi'nin seçtiği karakter JoJo's Bizarre Adventure'ın dördüncü bölümü Diamond is Unbreakable'ın ana kötüsü Yoshikage Kira. Benim seçtiğim karakter ise Death Note'tan Ryuk. Bir shinigami, yani ölüm tanrısı. Ama hikayedeki rolü öldürmek değil; izlemek, gözlem yapmak. Ölüm defterini insan dünyasına sırf canı sıkıldığı için atıyor ve sonra bir kenara çekilip insanların o defterle ne yapacağını seyrediyor. Elma yiyor ve izliyor. Yolculuğun geri kalanında o da bizimle gelecek.

Otele döndüğümüzde asıl törenler başladı. Sufi bütün gün taşıdığı kutuları tek tek özenle açtı ve her figürü poz poz ayarlayarak standına yerleştirdi. Bu iş dışarıdan bakınca biraz oyuncak almaya benziyor ama aslında öyle değil. Japonya'da figür üretimi kendi başına bir zanaat haline gelmiş. Onları modelleyen kişiler, heykeltıraş mı demeliyiz bilmiyorum, kendi isimlerini kutuların üzerine yazıyor. Bazıları sınırlı sayıda basılıyor, bazıları yıllar sonra bulunamaz hale geliyor ve değerleri artıyor. Ama tabii asıl değer bambaşka. Figürler bahane, anılar şahane.

Sabah erkenden yola çıktık. Yol arkadaşımız da yerini aldı ve her zamanki gibi izlemeye koyuldu. Onun hikayesinde ölüm uzaklardan gelir. Kararlar bir yerde verilir ama sonuçlar bambaşka yerlerde yaşanır; karar verenlerle o kararın sonucunu yaşayanlar hiçbir zaman karşılaşmaz. Saatte üç yüz kilometre hızla batıya doğru yol alırken işte bunları düşünüyordum. Ona kurgu deyip geçiyoruz, bazen distopya diyoruz, ders çıkarmaya çalışıyoruz. Ama o hikayeler bir yerlerden ilham alıyor, değil mi? Ve o ilhamın kaynağına, bir insanın başka bir insana uzaktan neler yapabileceğinin kanıtlandığı yere bu tren sadece bir buçuk saatte varıyor. Biz indiğimizde gökyüzü ağlıyordu. Oysa seksen yıl önce o sabah hava tertemizmiş.

Atom bombası aslında Aioi Köprüsü'nü hedefliyordu. Fakat hedefinden iki yüz kırk metre saptı ve köprünün sol tarafındaki binanın tepesindeki kubbenin altı yüz metre kadar üstünde patladı. Tam üstünde patladığı için kubbe bir iskelet olarak ayakta kalmaya devam ediyor; ama yanlara yayılan şok dalgası yüzünden bütün bir mahalle ve etrafındaki tüm binalar yerle bir oldu. Atom Bombası Kubbesi 1915'te bir fuar ve sergi salonu olarak açılmış, bir zamanlar dönemin en gösterişli yapılarından biriymiş. 6 Ağustos 1945 sabahı bomba neredeyse tam üstünde patladı ve içindeki herkes o an hayatını kaybetti. Savaştan sonra şehir yeniden kurulurken bu harabeyi ne yapacaklarını uzun uzun tartışmışlar; kimileri acıyı hatırlattığı için tamamen yıkılmasını istemiş. Ama sonunda tam tersine karar verilmiş: bina hiç dokunulmadan, o sabahki haliyle korunuyor. Bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde ve kimse ona artık eski adıyla seslenmiyor. Yeni adı Barış Anıtı.

Genbaku Kubbesi. Bomba neredeyse tam üstünde patladığı için iskelet ayakta kaldı; o sabahki haliyle korunuyor.
Genbaku Kubbesi. Bomba neredeyse tam üstünde patladığı için iskelet ayakta kaldı; o sabahki haliyle korunuyor.Barış Özcan

Barış Ateşi 1 Ağustos 1964'te yakılmış ve yeryüzündeki her nükleer silah yok edilene kadar yanmaya devam edecek. Kaidesi avuç içleri yukarı bakan iki el gibi biçimlendirilmiş; yani bitiş tarihi insanlığın elinde olan bir alev. Anıt mezarın yazıtında "Huzur içinde uyuyun, çünkü hatayı tekrarlamayacağız" yazıyor. Ama dikkat ederseniz bu cümlenin bir öznesi yok. Japonca dil bilgisi o özneyi bir şekilde gizlemiş.

Orada bir de müze vardı. Gezmek cesaret istiyor, yürek istiyor. Müzenin içinde neler çektiğimi tek tek anlatmayacağım; bir kısmını göstermeyi bile uzun uzun düşündüm. Çünkü buradaki hiçbir şey insanları etkilemek ya da demagoji yapmak için tasarlanmamış. Sadece olan biteni belgeleyip saklamaya çalışmışlar, sonraki nesillere ders olsun diye. Orayı gezerken aklıma bir film sahnesi geldi; yine ilginç bir şekilde bir animeden. Adı Ateşböceklerinin Mezarı. Belki de bugüne kadar yapılmış en hüzünlü film diyebilirim onun için, çizgilerle yapılmış olmasına rağmen. Savaşın içinde iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Bir sahnede küçük kız, kavanozda tuttukları ateşböceklerinin sabah öldüğünü görünce onları toprağa gömüyor ve abisine soruyor: "Ateşböcekleri neden bu kadar çabuk ölüyor?" Bu soru benim aklımdan hiç çıkmadı. Film bu soruya cevap vermiyor. Bu müze de vermiyor. Ben de veremem. Ama çıkışta bir defter var; dünyanın dört bir tarafından gelen ziyaretçiler bu sorunun karşısında ne hissettiyse oraya bir şeyler yazıyor. Biz de o defterin başında durduk ve yüz yıl kadar önce söylenmiş tek cümlelik bir cevabı bıraktık.

Yağmur hâlâ yağıyordu. Bir süre kimse konuşmadı, zaten pek gerek de yoktu. Ama Hiroşima'nın öğrettiği bir şey var bence: hayat devam ediyor, bu şehir de bunun yaşayan bir kanıtı. O yüzden biz de devam ettik ve kendimizi bir feribotta bulduk. Rotamız körfezin karşısındaki küçük bir ada: Miyajima, yani tapınak adası. Bin yıla yakın zamandır orada duruyor ve Japonya'nın en çok fotoğraflanan üç manzarasından biri. Bu adanın asıl sahipleri geyikler. Şinto inancında tanrıların habercisi sayıldıkları için kimse onlara dokunmuyor, onlar da insanlardan pek çekinmiyor. Yağmur bastırınca şemsiyeleri olmadığı için sığınabilecekleri en iyi yer dükkan saçaklarının altı oldu; bizimle aynı fikirdeydiler.

Japonlar yüzyıllar boyunca bu adayı o kadar kutsal saymış ki üzerine ayak basmak bile saygısızlık kabul edilmiş. İşte bu ünlü tapınağı o yüzden karaya değil, denizin üstüne, kazıkların üzerine kurmuşlar. Tapınağın bugünkü halini 1168'de dönemin en güçlü savaş lordu yaptırmış; bütün yapıyı denizin üstünde, ahşap koridorlarla birbirine bağlanacak şekilde inşa ettirmiş. Sular yükseldiğinde sadece kapı değil, tapınağın tamamı yüzüyormuş gibi görünüyor. Beni asıl şaşırtan şey şu: o dev torii kapısı yere sabitlenmemiş. Altmış tonluk ağırlığıyla, kendi dengesiyle duruyor ve sekiz buçuk asırdır bütün o depremlere ve fırtınalara böyle dayanmış. Fırtına demişken, bu yağmurun normal bir yağmur olmadığını o an bilmiyorduk. Herhalde hep böyledir diye düşünüyorduk; ama telefonlarımıza arka arkaya gelen uyarıların ne anlama geldiğini ertesi gün, bu gezinin en maceralı gününde çok daha iyi anlayacaktık.

Itsukushima Tapınağı, denizin üstünde kazıklar üzerinde. Sular yükselince tamamı yüzüyormuş gibi görünüyor.
Itsukushima Tapınağı, denizin üstünde kazıklar üzerinde. Sular yükselince tamamı yüzüyormuş gibi görünüyor.Barış Özcan

İki önemli not. Bir: Japonların bile çoğunun yerini bilmediği bir kasabaya gitmeden önce hava durumuna bakmak şart. İki: Japon hava durumu sunucularının sakinliğine asla ama asla aldanmayın. Ülkeye aynı anda iki tayfun birden yaklaşırken bu insanlar sanki "yarın hafif çiseleyebilir" der gibi konuşuyorlar. Biz bu sakinliğe takıldık ve yola çıkılır herhalde dedik. Çıkılmazmış.

Trende yanımıza oturan bir beyefendi İngilizcesini pratik etmek istedi, biz de üç kelimelik Japoncamızı. Bu karşılıklı anlaşmadan kârlı çıkan taraf biz olduk galiba, çünkü nereye gittiğimizi söylediğimizde aldığımız tepki paha biçilemezdi: kendisi oranın adını hayatında ilk kez duyuyordu. Japonların bile haritada gösteremediği bu kasabanın bir özelliği var. Bin yıla yakın zamandır orada dünyanın en keskin kılıçları dövülüyor ve biz bunun nasıl yapıldığını görmeye gidiyoruz. Tabii ulaşabilirsek, çünkü o meşhur trenlerin birçoğu seferlerini iptal etmek zorunda kalmıştı. Neyse ki tek kelime İngilizce bilmemesine rağmen yeni tanıştığımız bu arkadaş elinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştı; kasabanın taksi durağındaki telsizle bize bir taksi bile çağırdı. Japonlar böyle yağmura "yıkanmakta olan tabaktan akan su gibi yağmur" diyormuş. Biz Türkçede bardaktan boşanırcasına diyoruz, İngilizler kediler ve köpekler yağıyor diyor. Yağmurun içinde nihayet kapısına kadar geldik. Umarım açıktır dedik. Açıkmış. İki tayfun birden yaklaşırken bizim dışımızda kim müze gezer ki?

Tek bir ziyaretçi bile yoktu etrafta; koca müze o gün neredeyse sadece bizim için çalışıyordu. Burası Bizen Osafune Kılıç Müzesi ve burada yaklaşık sekiz yüz yıldır aralıksız kılıç dövülüyor. Şöyle anlatayım: Japonya'da ulusal hazine statüsü verilen kılıçların neredeyse yarısı bu bölgeden çıkmış. Orta Çağ'da kılıç dendiğinde akla burası, yani Bizen geliyormuş; dönemin en büyük üretim merkeziymiş. Müzede kırk kadar kılıç sergileniyor ama burası tam bir müze değil, aynı zamanda yaşayan bir atölye. Bahçedeki binalarda gerçek kılıç ustaları hâlâ çalışıyor: demiri döven, kabzayı yapan, kını oyan, keskinleştiren ustaların her biri ayrı bir zanaatkâr. Tamahagane denilen özel çeliğin bin iki yüz derecede dövüldüğü bir tören de yapılıyormuş; o gün yapılmayacaktı ama yine de ilginç bir şeye tanık olduk.

Atölyedeki usta genç çıraklarıyla çalışıyordu. Onlar da tek kelime İngilizce bilmediği için gözlemlerimi aktarmaya çalışacağım. Anladığımız kadarıyla ellerindeki iş yeni gelmişti: eski bir kılıç. Kını çatlamış, kabzasının ipek sarımı çözülmüş. Kim bilir kaç kuşaktır bir evin köşesinde beklerken şimdi parça parça masaya yatırılmış, inceleniyor ve her parçası ayrı bir uzmanın elinden geçiyor. Japonya'da kılıç yapımı tek bir zanaat olarak işlemiyor, bir çeşit zincir şeklinde işliyor: çeliği döven ayrı, keskinleştiren ayrı, kını oyan ayrı, kabzayı saran ayrı. Bir kılıç ancak bu ustaların hepsinin elinden geçtikten sonra tamamlanmış sayılıyor. Çıraklar da bu bilgiyi kitaplardan öğrenmiyor; ustadan çırağa, elden ele geçiyor. Yerdeki talaşların arasında oturan o gençler, sekiz yüz yıldır devam eden bir zincirin en yeni halkaları. Biz de onları sessizce köşeden izledik.

Bizen Osafune atölyesi. Eski bir kılıç parça parça masaya yatırılmış; her parçası ayrı bir ustanın elinden geçiyor.
Bizen Osafune atölyesi. Eski bir kılıç parça parça masaya yatırılmış; her parçası ayrı bir ustanın elinden geçiyor.Barış Özcan

Gördüklerimizin etkisiyle dayanamadık, müzenin satış bölümüne geçtik. Duvarlar boydan boya katana dolu; hatta bir tanesinin etiketinde Miyamoto Musashi yazıyor, Japonya'nın en efsanevi kılıç ustasının kullandığı modelin birebir kopyası. Aslında buraya alışveriş niyetiyle gelmemiştik. Ama Sufi'nin evde mütevazı bir kılıç koleksiyonu var; içinde ışın kılıcı bile bulunan bir koleksiyondan bahsediyoruz. Sekiz yüz yıldır kılıç dövülen bir kasabaya kadar gelip eli boş dönmek olmazdı herhalde. Burada işler ciddi: kılıca çıplak elle dokunmak yasak, önce beyaz eldivenler geliyor ve görevli her kılıcı tek tek indirip denettiriyor. Bunlar iaito denilen talim kılıçları; gerçek katana ustalarının elinden çıkma ama keskinleştirilemeyen özel bir alaşımdan yapılıyor. Çünkü Japonya'da gerçek keskin bir kılıcı alıp valizinize koymanız yasak. O yüzden kılıçla birlikte bir de sertifika veriyorlar, üstünde kocaman "Bu bir silah değildir" yazan yeşil bir etiketle beraber; uçakta ve gümrükte açıklama kolaylığı olsun diye. Uzun uzun düşünüp değerlendirdikten sonra Sufi nihayet seçimini yaptı. Paketleme töreni de ayrı bir zanaat gösterisiydi. Sonra bizi sabah buraya bırakan taksici geri geldi ve yola koyulduk. Bu havada artık otele döneceğimizi düşünüyorsanız bizi hâlâ tanımamışsınız demektir. Çünkü yolumuzun üstünde dört yüz yıldır ne savaşlara ne depremlere ne de bombardımanlara teslim olmuş bir şey vardı.

"Bu bir silah değildir." Keskinleştirilemeyen alaşımdan bir iaito, sertifikası ve yeşil etiketiyle.
"Bu bir silah değildir." Keskinleştirilemeyen alaşımdan bir iaito, sertifikası ve yeşil etiketiyle.Barış Özcan

Yine yağmur ve yine bir kale geziyoruz. Himeji Kalesi Japonya'nın en büyük kalesi ve en önemli üç kalesinden biri. Tasarımı özellikle güvenlik yönüyle öne çıkıyor; o kadar güvenlikli ki tarihte hiç kimse buraya saldırmamış, ya da saldırmaya cesaret edememiş diyelim. Kaleye girmek zaten başlı başına bir başarı: çevre yollar bir labirent gibi tasarlanmış, spiraller çizen, çıkmaz sokaklara giren yollar saldıranları tuzağa düşürüyor ve duvarlardaki deliklerden üstlerine bir şeyler atılıyor. Bu kalede o deliklerden bin tane var; taş, toprak, sıcak yağ, kaynamış su için. Sufi beş yüz yıl önce buraya elinde katanasını sallaya sallaya giremezdi; bugün girebiliyor. Medeniyet. Kale yapılırken taş sıkıntısı yaşanmış ve mezar taşlarını bile duvara koymuşlar; birisi değirmen taşını bağışlamış, o da hâlâ görülebiliyormuş ama biz yağmurun telaşıyla onu aramaya vakit bulamadık.

Ayakkabılarımızı çıkarıp kaleye temiz temiz girdik. Bu kale dışarıdan beş kat gibi görünüyor ama bir bodrum katı var ve aslında altı katlı; tasarımı yüzünden dışarıdan beş katlı sanılıyor. Az önceki kılıç müzesinin sessizliğinden sonra bu kalabalık bir garip geldi; böyle bir havada bile öğrenciler toplanmıştı. Dört yüz yıllık bir ahşabın üstünde yürüyoruz, zemindeki tahtalar orijinal. Katlar arasındaki merdivenler neredeyse dimdik ve basamak yükseklikleri kasten düzensiz yapılmış, zırhlı bir adamın koşarak çıkmasını engellemek için. Bugün de benzer bir işlev görüyorlar; önümüzdeki grup tek sıra ilerlemek zorunda kalıyor. Kulenin ortasında doğu ve batı direkleri var; ikisi de ta bodrumdan tepeye kadar tek gövde halinde yükseliyor ve bütün kulenin ağırlığını taşıyor. Biri yuvarlak, öteki köşeli; yanından geçerken elinizi sürebiliyorsunuz. Duvarlarda sıra sıra ahşap askılar var, silah rafları; kılıçlar, mızraklar ve tüfekler için yapılmış. Hâlâ duruyorlar ama burada hiç savaş olmadığı için bu raflardan savaş için hiçbir zaman silah alınmamış. Bazı yerlerde duvarın dışına taşan bölmelerin altında açılan kapaklar var; onlara ishi otoshi diyorlar, taş düşürme. En üst katta küçük bir tapınak var: Osakabe Tapınağı. Kale inşa edilirken tanrıçanın yeri elinden alınmış; sonra kalede işler ters gitmeye başlayınca özür diler gibi buraya, en yükseğe taşınmış.

Burada hiç savaşılmadı demiştim ya, aynı zamanda buranın lordu bu kulede hiç yaşamamış; aşağıdaki konakta otururmuş. Kule bir depo ve son sığınak olarak kullanılırmış. Yani bunca zamandır gezip durduğumuz bu muhteşem kale hem hiç savaş görmemiş hem de içinde hiç yaşanmamış. Dört yüz yıldır bomboş duruyor ve uzaktan onu izleyenleri seyrediyor. Belki siz de onu bir ara seyretmiş olabilirsiniz: Akira Kurosawa 1980'de Kagemusha'yı çekerken Nobunaga'nın kalesi olarak tam da burayı kullanmıştı.

Himeji Kalesi ve yol arkadaşımız. Dört yüz yıldır ne savaş görmüş ne içinde yaşanmış; uzaktan onu izleyenleri seyrediyor.
Himeji Kalesi ve yol arkadaşımız. Dört yüz yıldır ne savaş görmüş ne içinde yaşanmış; uzaktan onu izleyenleri seyrediyor.Barış Özcan

Gün daha bitmedi. Ara trenlerle Kobe'ye geçmeye çalışıyoruz. Aylar önce yapılmış bir rezervasyonumuz var ve Japonya'da bunu çok ciddiye alıyorlar: on beş dakika gecikirsen masan gidiyor. Yağmurun kilitlediği trafikte o on beş dakikayı düşüne düşüne, son anda yetiştik neyse ki. Önce şunu söyleyeyim: bu tür yemek sahnelerini gösterirken hep bir tereddüt yaşıyorum. Ama Kobe'de olup da bunu göstermemek pek olmazdı. Çünkü bu şehrin dünyaca ünlü eti aslında günün ilk yarısında gördüğümüz şeyin kısmen devamı. Ne gördük? Kılıç ustalarını. Nasıl bir kılıç ustadan ustaya geçen bir zincirle yapılıyorsa, bu et de nesillerdir aynı titizlikle yetiştirilen, soyu kayıt altında tutulan, sertifikasıyla servis edilen bir zanaat ürünü. Yani sabah aldığımız kılıcımıza verilen sertifikanın bir benzeri akşam yemeğinde de geldi.

Şefimiz her şeyi önümüzde tek tek pişirdi. Oturduğumuz yer teppanyaki, yani şefin müşterinin gözü önünde çelik plakada pişirdiği bu format, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra burada, Kobe'de icat edilmiş. Mutfağı ayrı bir oda yapmaktansa direkt masanın önüne getirip koymuşlar ve hazırlama ile pişirme işini adeta bir gösteriye dönüştürmüşler; gösteri değil, seremoni demek daha doğru olur herhalde. Kobe eti unvanı da öyle her ete verilmiyor: sadece bu bölgede, tek bir soydan gelen sığırlardan elde ediliyor ve her kesim ayrı ayrı puanlanıyor. Beni asıl etkileyen şey yanda gelen soslar oldu. Tek bir sos vermiyorlar, küçük bir palet koyuyorlar; adeta bir ressamın tuvalini boyamadan önce hazırladığı renkler gibi. İki çeşit tuz, taze çekilmiş karabiber, hardal, ponzu sosu, sarımsak cipsi. Her lokmayı farklı bir eşlikle deneyip etin karakterinin nasıl değiştiğini keşfetmeniz gerekiyor; şefin yönlendirmesiyle kendi lezzet resminizi yapıyorsunuz. Şefimizin gerçekten biraz çizim yeteneği de varmış; yemeğin sonunda pilavı kalp şeklinde düzenledi.

Kobe eti, çelik plakada. Sabah kılıca verilen sertifikanın bir benzeri akşam yemeğinde de geldi.
Kobe eti, çelik plakada. Sabah kılıca verilen sertifikanın bir benzeri akşam yemeğinde de geldi.Barış Özcan

O akşam Kobe'de harika bir caz kulübüne de gittik. İçeride çekim yasaktı. Ama şansımıza o gece gökyüzü de aynı şeyi çalıyordu.

Osaka'nın Nakanoshima adası şehrin sanat bölgesi. Buradaki modern sanat müzesi dev bir siyah küp; içi ise birbirine köprülerle bağlanan geçitlerden oluşan kocaman bir boşluk gibi. İtiraf edeyim, bizi en çok etkileyen eser binanın ta kendisiydi. Müzedeki ana sergi biz gezerken astronot kıyafeti giymiş kedilerdi. Sanatçı Kenji Yanobe bunlara "geminin kedisi" diyor; yüzyıllar boyunca denizciler uğur getirsin, gemiyi korusun diye yanlarında kedi taşırmış, Yanobe de o geleneği uzay çağına taşımış. Kediler artık gemileri değil, yolcuları koruyor. Yolculuğunun yarısını bir ölüm tanrısı figürüyle gezen insanlar olarak bu fikri sevdik. Modern sanatı anlamıyorum diyenlerdenseniz endişelenmeyin, çünkü kimse tam olarak anlamıyor. Ama kocaman, uzay giysili dev bir kediyle göz göze geldiğinizde bir şeyler hissediyorsunuz. Galiba hiçbir zaman anlayamayacağımız iki şey var: sanat ve kediler.

Kenji Yanobe'nin "geminin kedisi". Denizcilerin uğur kedisi uzay çağına taşınmış; artık gemileri değil, yolcuları koruyor.
Kenji Yanobe'nin "geminin kedisi". Denizcilerin uğur kedisi uzay çağına taşınmış; artık gemileri değil, yolcuları koruyor.Barış Özcan

Osaka'da son günümüz. Bugün plan yok, sadece şehirde kaybolacağız. Buralarda bir apartmanla bir ofis binasının arasında bin yıllık bir kapı karşınıza çıkıveriyor. Ama asıl görmek istediğimiz şey biraz ileride: Namba Yasaka Tapınağı, kocaman bir aslan kafası. On iki metre yüksekliğinde ve ağzı adeta bir sahne gibi kullanılıyor. İnanışa göre bu aslan açık ağzıyla kötü şansı yutuyormuş; o yüzden buraya özellikle zafer kazanmak, başarılı olmak için dua etmeye gelenler geliyor. Etrafta onların dilekleri asılı ve bu dileklerin daha sonra yakılması gerekiyor. Ryuk da manzarayı beğendi, bir süre oradan insanları izledi. Gittiğimiz her yerde bir kitapçı görürsek, dilini anlamasak bile kendimizi içeri atmadan duramıyoruz; raflar arasında saatler geçiriyoruz. Osaka'da moda diye bir kural yok, herkes kendi filminin kahramanı. Öğle yemeği için durduğumuzda menü belliydi: bu şehrin sokak klasikleri. Osaka'nın bir sloganı var, kuidaore diyorlar; yemekten iflas et, öylesine ye. Biz de elimizden geleni yaptık.

Akşamüstü yine kendimizi fenerlerle aydınlatılan o sokaklarda bulduk. Buradaki heykel yosunla kaplı, ama bakımsızlıktan değil: yüz elli yıldır dilek tutmaya gelen herkes bu heykele su serpiyor ve gördüğünüz yosunlar milyonlarca dileğin birikmiş hali. Bir kentteki son gün diğerlerine pek benzemiyor. Listeniz bitmiş, plan yok, geriye sadece yürümek kalıyor. Şehir size bir anda başka görünmeye başlıyor; artık yolunuzu biliyorsunuz, köşeler tanıdık, hangi sokağın nereye çıktığı belli. Ama işte tam evinizmiş gibi hissetmeye başladığınız an ayrılma vakti de geliyor. Belki de bir yeri gerçekten görmenin yolu budur: kaybolma korkusu bittiğinde geriye kalan şeyler. Ben son günlerde hep aynı oyunu oynuyorum; bir daha hiç gelmeyecekmişim gibi bakıyorum her şeye. O zaman her şey gözümde daha bir değer kazanmaya başlıyor. Ve sanki şehir de bunu biliyor, son gününüzde size en güzel ışıklarını gösteriyor. Yarın bu kentten ayrılıyoruz.

Kyoto'ya gitmek için bu kez pek acelemiz yok. Banliyö trenine bindik, zaten otuz kırk dakikalık bir yol. Bir de bin yıl boyunca Japonya'nın başkenti olmuş tarihi bir kente kurşun gibi hızla giren bir trenle değil, yavaş yavaş girmek daha çok yakışıyor. Kyoto'da ilk gün ne yapacağınıza karar vermek başlı başına bir problem: bin altı yüz tapınak var, dört yüz Şinto mabedi, on yedisi UNESCO Dünya Mirası listesinde. Bin yıllık bir başkentin her sokağı ayrı bir müzeyle dolu. Biz de uzun uzun düşündük, tarttık ve sonunda kararımızı verdik: az önce saydıklarımın hiçbiri. Uluslararası Manga Müzesi.

Burası eskiden bir ilkokulmuş; şimdi koridorlarında elli bini aşkın manga cildi duruyor. Raflardan beğendiğinizi çekip bahçede çimlere uzanıp okuyabiliyorsunuz. Kütüphane ile müze arasında bir yer burası. Eski okulun koridorlarında dolaşırken bir odada, vitrinlerde tuhaf ve güzel bir koleksiyonla karşılaşıyorsunuz: ünlü manga sanatçılarının alçıdan yapılmış el kalıpları. Her el kalemi kendi tutuşuyla poz veriyor; hangi manga sanatçılarının solak olduğunu da bu şekilde anlayabiliyorsunuz. Bu yeni nesil sanat formunun tamamını işte bu eller çizdi. Girişteki dev anka kuşu ise bir saygı duruşu: Osamu Tezuka'nın, yani manganın tanrısı denilen adamın yarım kalmış başyapıtı Phoenix'ten geliyor. Birileri de kendi hikayesiyle karşılaşmış anlaşılan; Ryuk, Death Note ciltlerinin yanına oturuverdi ve bir süre öylece kaldı. Manga okumaya başladığınızda ilk öğrendiğiniz şey şu olur: tıpkı yolculuklar gibi, hikayeler de her zaman sizin alıştığınız yönden başlamıyor.

Uluslararası Manga Müzesi. Ryuk, Death Note ciltlerinin yanında kendi hikayesiyle karşılaştı.
Uluslararası Manga Müzesi. Ryuk, Death Note ciltlerinin yanında kendi hikayesiyle karşılaştı.Barış Özcan

Öğleden sonra kendimizi Kamo Nehri'nin kıyılarına bıraktık. Nehrin kıyıları capcanlı, dopdolu, insan kaynıyor: kıyıda ders çalışan öğrenciler, flüt çalışanlar, öğle yemeğini burada yiyen takım elbiseli çalışanlar. Kyotoluların şöyle bir şakası bile varmış: nehir kenarına oturan çiftler aralarında hep eşit mesafe bırakırmış, sanki görünmez bir cetvel varmış gibi. Etrafa bakınca insan hemen tahmin edemiyor ama Kamo bir zamanlar bu şehrin baş belasıymış. Bin yıl kadar önce İmparator Shirakawa "dünyada kontrol edemediğim üç şey var" demiş: zarlar, savaşçı keşişler ve Kamo Nehri'nin suları. Bugün o sular nispeten daha uysal akıyor. Kıyısındaki restoranlar yazın nehrin üstüne ahşap teraslar kuruyor; kawayuka denilen bu gelenek dört yüz yıldır sürüyormuş. Sıcak Kyoto akşamlarında yemeğinizi suyun serinliğinin kenarında yiyorsunuz. Biz de küçük bir kanalın kıyısında bir kahve molası verdik. Acelemiz yok ne de olsa; acelesi olan tek şey nehrin kendisi.

Nishiki Çarşısı yemek tezgahları ve ayakta yemek yememeyi öneren kurallarıyla karşımıza çıktı. Bir de normalde kimono boyama teknikleriyle bilinen bir yer olmasına rağmen blue jean de üretmeye başlamışlar; dünyanın en iyi kot kumaşlarından bazıları şu anda buralarda üretiliyormuş, çünkü Kyoto aynı zamanda bir tekstil kenti. Oradan çıkıp Gion'a doğru yürüdük. Burası dünyanın en yanlış anlaşılan mesleklerinden birinin icra edildiği yer: geyşalık. Kyoto'da geiko diye anılıyor ve kelimenin anlamı aslında sanat insanı demek. Etrafta çay evleri var ve geikoları fotoğraflamak ya da videoya çekmek için beklemek ciddi bir suç sayılıyormuş; az önce bir tabela gördük, o yüzden biz de beklemedik, yürüyüp geçtik. Bu kadınlar yıllar süren eğitimlerden geçiyor: klasik dans, şamisen, çay seremonisi, hatta konuşma sanatı. Çıraklarına maiko deniyor ve onların eğitimi de beş yıl sürüyor.

Gion ambiyans olarak çok ilham verici bir yer: ahşap çay evleri, söğüt ağaçlı sokaklar, kapılardaki isimli fenerler. Ama bu kapılar herkese açık değil. Kökleri çok eskilere dayanan bu çay evlerine referanssız gelen müşteri alınmıyor; onlar bu kurala ichigensan okotowari diyor ve hiçbir istisna tanımıyor. İçeride ne olduğunu çoğu Japon bile bilmiyor. Bir de işin bizim gibi dışarıdan gelenlerle ilgili bir tarafı var. Sokaklar kimonolu fotoğraf çekimleriyle dolu ve turist yoğunluğu öyle bir noktaya gelmiş ki bazı özel ara sokaklara girmek artık tamamen yasaklanmış. Gerçek bir geiko görmek de şans işi; akşam vakti bir çay evinden diğerine geçerken birkaç saniyeliğine beliriveriyorlarmış. Biz o şansı yakalayamadık, posterleriyle yetindik. Ama belki de böylesi daha doğru. Yüzyıllardır gizemini koruyan bir dünyanın bir turistin kamerasına birkaç saniyede sığmaması gerekiyor, değil mi? Akşam döndüğümüz otelde bile lobideki bambu ağacına asılmış rengarenk dilek kağıtları yaklaşan Tanabata Festivali'ni müjdeliyordu. Japon otellerinin en sevdiğim tarafı ise misafirlerine pijama bile veriyor olmaları.

Kyoto'da ikinci gün. Yol arkadaşımız bu sabah da erkenden kalktı ve her zamanki gibi en iyi manzarayı kaptı. Yokuş yukarı Kiyomizu Tapınağı'na doğru çıkıyoruz ama yolun kendisi başlı başına bir gezilecek yere dönüşmüş durumda. Bu yokuşun her iki yanı yüzyıllardır hacılara hizmet eden dükkanlarla dolu ve bugün o dükkanların arasında bizim en çok ilgimizi çeken tabii ki Ghibli mağazası oldu; Totoro hacıları toplansın, benim gibi Yüzsüz'cüler de geride kalmasın. Onca tayfundan sonra şimdi neyden şikayet ediyoruz? Sıcaklık otuz dereceyi geçti, biz de yelpaze dükkanlarından çıkamıyoruz. İnsanlık fan denilen bir teknolojiyi icat etti ama güzel görünmüyor; yelpazeler çok daha zarif. Yelpaze görünümlü fan fikrimi aileme bir türlü kabul ettiremedim ama Çince bilen izleyicilerime sesleniyorum, kesin yapmışlardır.

Yelpazelerin üstündeki sözlerin anlamlarını çıkarmaya çalıştık. Bir tanesinde şöyle yazıyordu: ichigo ichie. Bir kez, bir karşılaşma demek. Her buluşma hayatta yalnızca bir kez olur, bir daha tekrarlanmaz; o yüzden ona tam olarak hakkını ver. Çay seremonisinin felsefesi bu. Bizim de bu yolculuğumuzun felsefesi haline geldi. Ve işte o meşhur sokak: Yasaka Pagodası, Kyoto'nun en çok fotoğraflanan köşelerinden biri. Bu kule şehirdeki en eski yapılardan biri ve hâlâ kimsenin üstüne bina dikmeye cesaret edemediği tek silüet.

Tapınağa girmeden önce el ve ağız yıkanıyor. Bu sadece bir temizlik değil, bir arınma; Japon inancında kutsal alana bedenin değil, niyetin temiz girmesi gerekiyormuş. Kiyomizu saf su demek ve adını tapınağın altından akan Otowa Şelalesi'nden alıyor. Şelale üç kola ayrılıyor ve her bir kolu insanlara bir şey vaat ediyor: uzun ömür, aşk ve başarı. Ama üçünden birden içemiyorsunuz; kural sadece birinden içmek. Üçünden birden içmek açgözlülük sayılıyormuş ve dileklerin hepsi anında iptal oluyormuş. Sıranın uzunluğuna bakınca herkesin ciddi ciddi karar vermeye çalıştığı belli. Tapınağın ana bölümü on üç metre yükseklikte, tek bir çivi dahi kullanılmadan birbirine geçirilmiş kirişlerle dağın yamacına asılmış ahşap bir platform. Japoncada buradan çıkmış bir deyim var: "Kiyomizu'nun sahnesinden atlamak", geri dönüşü olmayan büyük bir karar vermek anlamına geliyor. Edo döneminde insanlar gerçekten de atlamışlar, dilekleri tutsun diye. Kayıtlara göre çoğu hayatta kalmış ama yine de 1872'de yasaklanmış. Tapınağın hemen yanında şehrin en büyük mezarlıklarından biri var; on binlerce taş, yamaç boyunca sessiz bir kalabalık gibi duruyor.

Kyoto'yu gezmekle bitiremiyorsunuz ama biz en meşhur yerini bu bölümün en sonuna sakladık: Fushimi Inari, Japonya'nın en çok ziyaret edilen tapınağı. Ama biz herkesin gittiği saatte değil, herkesin döndüğü saatlere denk getirmeye çalıştık; sebebini birazdan anlayacaksınız. Inari zamanla iş dünyasının koruyucusu haline gelmiş. Buradaki on bin kırmızı kapının her birini bir şirket ya da bir aile bağışlamış; küçükleri birkaç yüz dolar, büyükleri on binlerce dolar değerinde. Kapıların yanlarında, üstünde, arkasında onu bağışlayan kişinin ya da kurumun adı ve tarihi yazılı. Bunlar dileklerin gerçekleşmesi için bağışlanan kapılar: dileği tutan kapıyı diktiriyor, kapıyı diktiren dileğini bu şekilde ilan etmiş oluyor. Rivayete göre Hata klanından bir soylu burada okuyla bir pirinç kekini vurmuş; pirinç keki beyaz bir kuşa dönüşüp dağlara çıkmış ve orada pirinç yetişmeye başlamış. Inari sadece bir kelime değil, "pirinç yetişti" anlamına gelen bir cümlenin kısaltmasıymış.

Buraya gelen milyonlarca turistin büyük çoğunluğu ilk tünellerden sonra geri dönüyor. Biz dönmedik, çünkü asıl yol oradan sonra başlıyor. Dağın tepesi iki yüz otuz üç metre ve dört kilometre uzunluğunda döngüsel bir yol yapmışlar. Japonya'da her yerde otomat var; insan bir de buraya koysalar diye düşünürken koymuşlar hakikaten, suyumuzu aldık. Etrafta vahşi domuzlar olduğuna dair uyarılar asılı, onlara da dikkat etmek gerekiyor tabii. Yukarılara tırmanmanın en büyük avantajı hiç turistin olmadığı alanları bulabilmek; zirvede manzara yok ama güneş batarken yolun yarısındaki seyir noktasına nihayet varabildik. Kyoto ayaklarımızın altında, bin yıllık başkent akşamın içinde yavaş yavaş ışıklarını yakıyor. Gündüz buraya gelenler bu manzarayı hiç görmüyor.

İniş vakti. Madem zirvede görüp gösterecek fazla bir şey yok, yol boyunca gördüğümüz tilkiler hakkında biraz bilgi vereyim. Tilkiler tanrının elçileri olarak konumlandırılıyor, kutsallaştırılmış bir şekilde; ama o tilki kültünün kökeninde fareler varmış. Eskiden çiftçileri tahıllarını yiyen fareler bezdiriyormuş ve fareleri avlayan tilkilere minnet duyuyorlarmış. Bir de tilkilerin kürkü tahıl renginde, kuyrukları da çiftçiler tarafından demetlere benzetiliyormuş. O yüzden Inari kültünün temeline tilkiler bir şekilde yerleşmiş, tapınaklara onları koymuşlar; hatta minnetlerini göstermek için fareleri kızartıp tilki inlerinin önüne bırakırlarmış. Yani kapıların etrafına çifter çifter yerleştirilmiş bu sevimli dostlar çiftçiler için hem kutsal hem de pratik açıdan faydalıymış. Bu tapınakta her şey dönüp dolaşıp tarıma bağlanıyor: pirinçle başlamıştık, "pirinç yetişti" kelimesiyle devam ettik, tilkilerle bitirelim. Tapınak yedi yirmi dört açık; güneş battıktan sonra ışıkları yaktılar ve biz kapıya doyduk. Bu kadar kapıyı bir de Monsters, Inc.'te görmüştüm. Gündüz gözüyle sadece turistik bir yer görüyorsunuz; gece ise o hâlâ bir tapınak. İstasyona indiğimizde son trenlerden birine yetiştik ve otelimize doğru yola koyulduk.

Fushimi Inari, gece. Gündüz bir turistik yer, gece hâlâ bir tapınak.
Fushimi Inari, gece. Gündüz bir turistik yer, gece hâlâ bir tapınak.Barış Özcan

Bu bölümün de sonlarına yaklaştık. Uzunca bir gezi oldu: Fuji'nin eteklerinden başladık yola; sonra Osaka, Hiroşima, Miyajima, Bizen, Kobe ve işte burası, Kyoto. Otele döndüğümüzde broşürlerin arasından biri dikkatimi çekti. Güzel fikir: tapınakları gördüğümüze göre şimdi sıra Japonya'nın ritmini duymakta. Ama o ritmi bir sonraki bölüme saklıyorum ve size söz verdiğim gibi haikularla veda ediyorum.

Fuji'nin karşısında okunabilecek en güzel şey ne olabilir diye düşünürken araştırdım, not ettim. Bir kere dağın kendisi kadar eski olmalı diye düşündüm; dolayısıyla klasik haiku ve waka geleneğinden birkaç şey seçtim. Birincisi haziran ayı için, şu anda içinde bulunduğumuz ay için Buson tarafından yazılmış: "Fuji hitotsu uzumi nokoshite wakaba kana." Genç yapraklar her şeyi gömdü, bir tek Fuji'yi açıkta bırakarak. İkincisi bir Japon'un Fuji deyince aklına gelen ilk şiir: "Baktığımda bembeyaz, Fuji'nin yüce zirvesine kar yağıyor, hâlâ yağıyor." Şu anda kuzey yamacından bakıyoruz; en popüler tırmanış rotalarından biri bu taraf ve buraya tırmanmadan önce bunu okuyanlar varmış. Üçüncüsü tam benlik bir şey, onu da Başo'dan seçtim: "Kirishigure Fuji wo minu hi zo omoshiroki." Sisli bir yağmur; Fuji'nin görünmediği gün, asıl ilginç olan o. Bazı şeyleri çok net görmeye gerek olmamalı diye düşünüyorum ben. Çünkü bilinen şeyin bilinmeyen derinliğini kazanabilmek için bazı şeyleri biraz da hayal gücüne bırakmak lazım. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki videoda görüşmek üzere.