Kategoriler
Felsefe

Neden her şey grileşiyor?

Burası Pleasantville. Eğer Türkiye’de olsaydı “Hoş Köy” derdik. Burada hava hep ideal durumdadır, her zaman 22 derece. Burada yangın çıkmaz, itfaiyeciler sadece ağaçta kalan kedileri kurtarmak için çalışır. Burada kitapların içi boştur, attığınız toplar her zaman basket olur. Yani hayat… Hayat her zaman “hoş”tur. Adı üstinde “Hoş Köy.”

Böyle bir yerde yaşamak istemez miydiniz? İsterdiniz değil mi? Zaten yaşıyorsunuz. İnanmıyorsanız şu an bulunduğunuz odadan çıkın. Sokağa inin. Biraz yürüyün. Etrafınıza bir göz atın. Park halindeki arabalara bakın. Mağaza vitrinlerine bakın. Yeni yapılan binalara bakın. Hatta “fast food” restoranlarına bakın. 

Ne fark ettiniz? Hemen her şey aynı renk. Pleasantville’de olduğu gibi. Siyah, beyaz, gri tonlarında. Belki arada bir bej rengi de görebilirsiniz. 98 yapımı “Pleasantville” filmi, siyah-beyaz bir televizyon şovunun içine hapsolan iki genci anlatıyordu. İlk izlemeye başladığımda onu tatlı bir nostalji filmi sanmıştım. Çünkü modern çağ kaotikti. 50’li yıllarsa en azından filmlerde kusursuz görünüyordu. Belki de siyah beyaz oldukları için.

Oysa ironik bir şekilde şimdi bizim dünyamız giderek siyah beyaz hale geliyor. Az önce dolaştığınız yerler var ya? Eğer mümkünse o yerlerin Google Street View’daki zaman çizelgesinden eski bir görünümüne bakın. Ya da bulabilirseniz aynı yerin eski fotoğraflarına. Aradaki farkı daha iyi göreceksiniz. Eskiden pek çok şey daha renkliydi. Oysa şimdi belki de kusursuz göstermek daha kolay olduğu için her şeyin rengi soluyor. Ve bu sadece sizin mahallenizde olmuyor. Londra’da, Tokyo’da, New York’da, İstanbul’da hemen her yerde benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Her şey soluklaşıyor.

Normalde açlık hissini kamçılamak için cezbedici renklere bürünmesi gereken fast-food restoranlarını bile hastaneye benzeten bir tasarım akımı var şu an Dünyada. Üstelik tasarım deyince ilk akla gelen markalardan Apple’ın bile mağazaları cam ve çelikten mezar taşlarına benzedi. Buna “modernleşme”, “sadeleşme” ya da işte ne bileyim “premium hissettirme” filan diyebilirsiniz. Ama ne derseniz deyin, Dünya giderek grileşiyor. Ve bu video boyunca size bunun bir tesadüf olmadığını göstereceğim.

Diyeceksiniz ki “Barış, abartıyorsun, bu sadece algıda seçicilik, nostalji yaşıyorsun, geçmişe özlem duyuyorsun.” Ben de diyeceğim ki “Hayır. Keşke haklı olsaydınız. Ama ben bunu verilere dayalı olarak söylüyorum.” Yanda bir şeyler akıp gidiyor fark ettiniz mi? 1700’lü yıllardan başladık, 2000’lere kadar geleceğiz. Her karede, o dönemdeki 250 nesneden oluşan bir grup içinde en sık kullanılan 2000 renk gösteriliyor. Ayrıca bu gruptan bir nesne örneği de veriliyor. Böylece renklerdeki değişimi çok daha net görebiliyoruz. Alt tarafta giderek yükselen griliği fark ettiniz mi?

Bu araştırmayı İngiltere’deki Bilim Müzesi Grubu (Science Museum Group) yaptı. Müzenin arşivinde 7.000’den fazla gündelik nesne var. Bunlar 1700’lerin sonundan günümüze dek toplanmış saatler, telefonlar, mutfak aletleri gibi şeyler. Bunların fotoğraflarını tek tek çekip işlemişler ve piksellerine kadar analiz etmişler. Ve işte ortaya bu timelapse video çıkmış. 19. ve 20. yüzyılın başlarında sıcak ahşap tonları, canlı sarılar, doygun mavilerle dolu olan grafik; yıllar ilerledikçe korkutucu bir şekilde daralıyor. Özellikle 2000’li yıllara geldiğimizde, o zengin renk cümbüşü üç renk tonu tarafından yutulmuş durumda: Siyah, beyaz ve bunların arasındaki gri tonlar. 

Bunu görmek için illa o müzeye gitmenize gerek yok? Otoparktaki arabalara bakmanız yeterli. Axalta, dünyanın en büyük otomotiv boya tedarikçilerinden biri ve 1953’ten bu yana her yıl küresel araç renk tercihlerini raporluyor. Son raporuna göre, dünyada üretilen arabaların %82’si siyah – beyaz veya gri, gümüş. Her beş arabadan dördü. Peki neden? Çünkü artık o renkler “moda” diyebilirsiniz ya da “zevkler değişti.” Ama asıl sebep biraz daha duygusal. Bu işin asıl suçlusu ekonomi. Modern insanın zihnine kazınan “ikinci el kaygısı”. Bir araba alırken, daha kontağı bile çevirmeden onu satacağımız günü düşünüyoruz. “Ya fıstık yeşilini çok severim ama satarken ya kimse almazsa?” Peki ikinci el piyasasında en güvenli, en risksizmiş gibi algılanan seçenekler ne? İşte bu renkler. Bu arada rapordaki alternatif renklere bakınca Güney Amerika dışındaki tüm kıtalarda alternatif rengin mavi olduğu ortaya çıkıyor. Arabalarımız bile artık kişiliğimizin bir dışavurumu değil. Değeri düşmesin diye düşündüğümüz bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Oysa burada bile verilere baksak ne kadar yanıldığımızı anlayabiliriz. iSeeCars’ın 1.2 milyon aracı analiz eden araştırmasına göre, en az değer kaybeden renkler sarı, turuncu ve yeşil çıkmış. Yani fıstık yeşilini ya da limon sarısını sevmekte hiçbir zarar yok. En çok değer kaybeden araç rengi ne peki? Beyaz, siyah ve altın rengi. Yani herkes “güvenli” dediği için o renkleri seçenler buna rağmen kaybediyor. Kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi bu. Korku, tam da korktuğumuz şeyi yaratıyor.

Sosyal medyada belki karşılaşmışsınızdır “Hüzünlü Bej” diye bir tabir var. 2021’de bir içerik üreticisi bu terimi icat ettiğinde viral oldu çünkü herkes kendi evine bir başka gözle bakmaya başladı. Gri duvarlar. Bej koltuklar. Krem halılar. Beyaz mutfak dolapları. “Japandi”, “Wabi-sabi”, “Minimalist” gibi etiketlerle pazarlanan ama aslında hepsi aynı görünen iç mekanlar. Kim Kardashian’ın meşhur Calabasas malikanesine bakın: “Bu ne Allah aşkına?” Tamam devasa, tamam steril ama her odası sanki bir MR cihazının içi gibi. Kimlik, kişilik, hiçbirşey yansımaz mı insanın içinden yaşadığı mekana? Hayır kişileri hedef almaya çalışmıyorum ama bu bej rengi böyle kullanılınca gerçekten hüzünlü ya.  Başka ev videolarında da var zaten bu akımın devamı. Bouclé kumaşlı koltuklar, pampa otları, ahşap taklidi aksesuarlar, hepsi aynı solgun palette. Ben bunları en fazla videolarım için arka plan olarak kullanırım, içinde gerçekten yaşayabilmek mümkün mü acaba? Yani zevk alarak yaşayabilmekten söz ediyorum. Kanlı canlı insanların yaşadığı, dostların ziyaret ettiği, kahkahaların atıldığı, belki biraz dağınıklığın olduğu bir “yuva” olabilir mi böyle bir tasarım? Duvarlar “kum beji”, koltuklar “krem”, çocukların oyuncakları bile soluk ahşap rengi. Zaten şimdi bu akım daha da ileri gitmiş durumda: “Sad Beige Baby” trendi başladı. Bebekler için bej kıyafetler, bej oyuncaklar, bej çocuk odaları yapıyorlar. Sanki bir çocuğun dünyasında kırmızı, sarı, mavi olmamalıymış gibi. 

Eskiden o “rüküş” bulduğumuz desenli duvar kağıtlarını, canlı kadife perdeleri hatırlayın; belki bazıları için göz yorucu olabilir ama en azından “orada bir insan yaşadığı”nın göstergesiydi. Bizden farklı bir dünya görüşü, estetik anlayışı olan gerçek bir insan. Şimdiyse “ferahlık” ya da “sadelik” maskesi altında, yaşadığımız mekanlardan kendi kişiliğimizi çıkartıyoruz. Etrafınıza bir bakın; eviniz, odanız gerçekten sizi mi yansıtıyor, yoksa bir mobilya kataloğunun kopyala-yapıştır yapılmış ruhsuz bir sayfasını mı? Renkleri görmekten aciz miyiz?

Sokaktan eve geçtik şimdi de dijital evlerimizi bir düşünelim. Hatırlıyor musunuz, bir zamanlar iPhone’un not defteri gerçek bir not defterine benzerdi? Takvimi de gerçek bir ajandaya? Buna tasarımda “skeuomorphism” deniyor. Yani dijital nesnelerin fiziksel karşılıklarını taklit etmesi. Sonra 2013’te Apple her şeyi düzleştirdi. iOS 7 ile gölgeler kayboldu, dokular silindi, her şey düz renk bloklarına dönüştü. “Flat design” çağı başladı. 2017’de Facebook, “Alegria” adında bir illüstrasyon sistemi tanıttı. Kısa boyunlu, uzun kollu, mavi veya mor tenli, yüzsüz insanlar. Hepsi gülümsüyor, hepsi mutlu, hepsi hiç kimse. Bu tarz o kadar yayıldı ki ona da özel bir tanımlama yapıldı: “Corporate Memphis” deniyor. Google, Airbnb, Slack, Uber gibi tüm şirketler aynı ruhsuz figürleri alıp kullanmaya başladı. Eleştirmenler buna “herkesi temsil edip hiç kimseye hitap etmeyen” sanat dedi. Dünyanın en yaratıcı olması gereken sektöründen söz ediyoruz. Resmen kendi kendini klonlayan, kimliksiz bir estetik ürettiler. Ve daha da acıklısı biz bunu “modern” sandık, kabullendik. Oysa bir tasarıma, bir sanat eserine bakınca herkes farklı şeyler görebilmeli.

Gerçekten bir nostalji filan değil bu, çünkü şimdi vereceğim örnek ben doğmadan çok daha öncesine dayanıyor. 1939’da “Oz Büyücüsü” filmini o sepya tonlarda izleyenler bu sahneye geldiklerinde resmen nefesleri kesilmiş. O kadar eski bir film olmasına rağmen renkler hala capcanlı gözüküyor. Sinema tarihinde geçen yüzyıl rengi çok iyi kullandı.  Amélie’nin o sıcak ama birbirini tamamlayan kırmızıları ve yeşillerini hatırlayın. Renkler anlatılan hikayenin bir parçası, onun tamamlayıcısıydı. Şimdilerde modern gişe rekortmeni filmlere, hatta süper kahraman evrenlerine bile baktığımızda, ekranı kaplayan garip bir “beton grisi” görüyoruz. Bunun detaylarına girmeyeceğim ama merak edenler başka bir YouTuber arkadaşın yaptığı ve milyonlarca kez izlenen “Marvel Filmleri Neden Çirkin Görünüyor?” başlıklı videosunu izleyebilir. 

Sinema teknolojisi, dijital kameralar ve lazer projeksiyonlarla tarihin en yüksek renk kapasitesine ulaştı; ama biz bu gücü kullanmak yerine, görüntüleri “Color Grading” masasında çamurlu bir filtreye boğmayı tercih ediyoruz. Neden? Çünkü gri ve sönük renkler, kusurlu CGI (Bilgisayar Üretimi Görüntü) efektlerini gizlemenin en kolay yolu. Görsel efektlerin sırıtmadığı, “gerçekçi” ve “ciddi” bir atmosfer yaratma çabasıyla, Hollywood filmleri adeta defalarca yıkanmış, rengi atmış bir tişörte döndü. Ridley Scott’ın Napoleon’u rengarenk kostümler ve setlerle çekildi, sonra post-prodüksiyonda her şey griye boğuldu. Doğal olarak eleştirmenler de “sanki renkler 1950’lerde icat edilmiş gibi” diye yazdı. Buna da “Gerçekçilik” ya da “ciddiyet” diyebilirsiniz belki ama “Barry Lyndon”ı mum ışıklarıyla çeken Stanley Kubrick hiç mi ciddi ya da gerçekçi bir yönetmen değil?  Gerçek hayat bu kadar gri mi? Yoksa biz giderek griliği gerçeklikle mi karıştırıyoruz?

2010 yılında Manchester Üniversitesi’nden araştırmacılar “Manchester Renk Çarkı” adını verdikleri bir test geliştirdi. Depresyon ve anksiyete hastalarına “Şu anki ruh halinizi hangi renk temsil ediyor?” diye sordular. Cevap ezici çoğunlukla aynıydı: Gri. Sağlıklı katılımcılar sarıyı seçerken, depresyondaki bireyler griye yöneliyordu. Ama asıl çarpıcı olan şu: İlişki çift yönlü. Üzgün olmak dünyayı daha gri görmemize neden oluyor, çünkü üzüntü dopamin seviyesini düşürüyor ve bu da retinadaki nörotransmitterleri etkiliyor. İngilizce’de “mavi hissetmek” diye bir tabir vardır, hatta “Blues” müziği adını bu duygudan alır. TIME dergisinin bir haberine göre, “Mavi hissetmek” sadece bir metafor değil, fizyolojik bir gerçek. Depresyondaki insanlar kelimenin tam anlamıyla renkleri daha soluk görüyor. Peki eğer gri bir ruh hali dünyayı gri gösteriyor ve gri bir dünya da ruh halimizi grileştiriyorsa, biz kendi kendimizi besleyen bir döngünün içinde miyiz? Evlerimizi, arabalarımızı, filmlerimizi, telefonlarımızı grileştirdik. Ve şimdi içimiz de mi grileşiyor?

Daha da önemlisi bu grileşmenin arkasında kim var? Bir kişi mi? Bir şirket mi? Bir komplo mu? Cevap biraz karmaşık. Suçlu çok daha sinsi bir şey: Riskten kaçınma kültürü. Sosyolog George Ritzer buna “McDonaldization” diyor yazdığı kitabında. Verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve kontrol ilkelerinin tüm toplumu ele geçirmesi. McDonald’s hamburgeri nasıl standartlaştırdıysa, şirketler de estetiği standartlaştırdı. Mantık şu: Yeşil bir arabayı bazı insanları çeker, bazılarını iter. Ama gri? Gri kimseyi itmez. Bej bir ev “beğenilmeyebilir” ama “nefret edilmez” de. Corporate Memphis tarzı illüstrasyonlar herkes için tasarlanır ve tam da bu yüzden hiç kimseye hitap etmez. Ben yapay zekayı üretimlerini de biraz buna benzetiyorum. “AI Slop” diye bir tabir çıktı ya “bulamaç” gibi şeyler. Bir şeyler söylüyormuş gibi yapıyor ama hiçbir şey söylemiyor. “Kimseyi rahatsız etmemek” için kimsesiz görünüyor. Çünkü bireysellik daha riskli. Gerçek kişiliğini yansıtırsan seni beğenmeyenler mutlaka çıkacaktır. Özgünlük riskli, o yüzden onu yansıtan renkler de riskli. E ekonomi de kim risk almak ister ki? Bireyler olarak biz bile istemeyip gri renkli arabalar alırken haliyle Dünyanın her köşesinde aynı görünen AVM’ler, dükkanlar, aynı renk arabalar, aynı tonlarda evler çıkmaya başlaması da normal. Normal ama güzel mi? Onu da sizin takdirinize bırakıyorum. 

Pleasantville filminde karakterler yaşadıkları gerçekliğe o kadar sıkışmıştı ki başka bir Dünya’nın var olabileceği fikrinden haberdar bile değildiler. Bunu okuyacakları kitapların içi boşaltılmıştı.

Kasabanın kütüphanesindeki kitapların başlangıçta boş olması, sorgulamayan ve dış dünyaya kapalı bir toplum yapısını simgeliyordu. Bu statüko ne zaman sarsıldı biliyor musunuz? Karakterler kitap okumaya başladığında. “Pleasantville’in dışında ne var?” diye sormaya başladıklarında. Merak edip sorguladıklarında sayfalar renkli resimler ve yazılarla dolmaya başladı. Çünkü merak ve bilgi statükoya karşı en güçlü başkaldırıdır.

1810 yılında Alman şair Goethe, ilginç bir kitap yazdı: “Zur Farbenlehre” Bu kitap bir şiir ya da roman değil, renkler üzerine kuramsal bir kitap. Daha önce bilim insanı Isaac Newton rengi fiziksel bir olgu olarak incelemişti: ışık, prizma, dalga boyu gibi özellikleriyle. Ama Goethe farklı bir şey yaptı: “Renk bize ne hissettiriyor?” sorusunun üstüne gitti. Çünkü Goethe’ye göre renk sadece görmek değildi, hissetmekti. Sarı rengi “neşeli, yumuşak, uyarıcı” olarak tanımladı. Mavi renge “huzur ve melankoli karışımı, gölgelere yakın” dedi. Kırmızı renginiyse “sarı ile mavinin sentezi, ışığın karanlığa geçişi” olarak gördü. Daha sonra Schopenhauer, Wittgenstein, Kandinsky gibi düşünürler ve sanatçılar da bu fikirleri geliştirdi. Goethe’nin o kitapta yazdığı en radikal fikirlerden biri şuydu: “Karanlık, ışığın yokluğu değildir, aktif bir varlıktır.” Renk, ışık ve karanlığın dansından doğar.

Işığın ve karanlığın dansı. Ne kadar etkileyici bir ifade değil mi? Pleasantville filminde renkler ne zaman ortaya çıkmaya başlıyor biliyor musunuz? Karanlık ve ışık arasına sıkışan karakterler “hata” yaptığında ortaya çıkmaya başlıyor. Aşık olduklarında, öfkelendiklerinde, kuralları çiğnediklerinde, hata yaptıklarında, yani insan olduklarında. Giderek grileşmeye başlayan bir Dünya’da bu hastalığa karşı belki de tek ilacımız bu olabilir: Biraz risk almak. Fıstık yeşili bir araba almanın, evin duvarını turuncuya boyamanın ya da “aptalca” bir şey yapmanın riski.

Doğru ev diye bir şey yok. Doğru renk diye bir şey yok. Şu hayatta garanti olan bir şey yok. Hayat bir mobilya kataloğu değil ki. Bir yatırım aracı değil. Hayat; aptalca, tehlikeli, vahşi, bazen hüzünlü ama kesinlikle renkli bir deneyim. Goethe’nin dediği gibi ışığın ve karanlığın dansı. 

Bu video boyunca size dünyanın grileştiğini gösterdim. Verilerle. Araştırmalarla. Ve evet, 1998’de çekilmiş bir filmle.

Ama şunu da söyleyeyim: Gri kötü değil. Gri de bir renk. Doğru yerde, doğru zamanda, anlam taşıyan bir sessizlik.

Sorun gri değil.

Sorun, grinin tek seçenek haline getirilmesi.

Sorun, yeşili sevdiğimiz halde gri almamız. Kişiliğimizi soluk renklerle örtmeye çalışmamız. Farklı olmak istediğimiz halde aynı görünmemiz.

Sorun, korkunun hayatımızı boyaması.

Hayat bir şey olmak zorunda değil.

Gri de olabilir. Renkli de.

Ama seçim sizin.

Orada… ve rengarenk kalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir