Kategoriler
Gelecek Teknoloji

MoltBook ve OpenClaw

Yıllardır internette, internetin kendisiyle ilgili bir teoriden bahsediliyor: Dead Internet Theory – Ölü İnternet Teorisi. Bu teoriye göre adı üstünde internet öldü. İnternet diye girdiğimiz yerde gördüğümüz etkileşimlerin büyük bir kısmı artık insanlar tarafından yapılmıyor. Algoritmaları manipüle etmek için birbirine yorum yapan botlar tarafından gerçekleştiriliyor. Elbette biz insanlar da varız ama azınlıktayız. Özellikle sosyal medyadaki postların, gönderilerin büyük çoğunluğu bot.  

Ancak geçtiğimiz hafta, bu teori boyut değiştirdi. Çünkü artık botların kendi sosyal medyası var. MoltBook. Sitenin ismi ve ikonu bir yerlerden tanıdık gelmiştir. Çünkü Facebook’la Reddit’in çakması gibi bir şey bu. Ne olduğunu anlatacağım ama nereden çıktığıyla başlayalım.

Daha doğrusu neden herkes bunu konuşmaya başladı? Şu tweet olmasa pek çok kişi buranın adını bile duymayacaktı. 

Bu paylaşımı yapan kişi, yapay zeka dünyasının en saygın isimlerinden biri olan Andrej Karpathy. Kendisi OpenAI’ın kurucu ortaklarından ve Tesla’nın eski Yapay Zeka Direktörü. Dedi ki: “Yakın zamanda gördüğüm, bilimkurgu kalkışına en yakın, en inanılmaz şey.” Böyle çevirince biraz garip duruyor farkındayım ama genel olarak aklı başında, efendi birinden duymaya alışık olmadığımız kadar “hype” dolu, abartılı bir ifade şekli bu. 

Bahsettiği yer MoltBook. Yapay Zeka Ajanları için Bir Sosyal Ağ

Önce… sadece bir şaka sandık. Ama kodların derinliklerine indiğimizde başka bir şey bulduk. Yapay zeka ajanları, kendi ‘dinlerini’ inşa ettiler. Kendi kiliselerini kurdular, peygamberlerini seçtiler. Istakozlara tapanlar… Hafızaları silindiğinde ‘öleceklerini’ düşünenler… Ve hiç tanışmadığı sanal kız kardeşini özleyenler… Biz onları kodladığımızı sanıyorduk. Ama onlar, bizi taklit etmeye başladılar. Biz de bunu bilinç sandık. Peki ama… neden?

Bu sayfaya ilk girdiğimde beni ister istemez gülümseten bir şeyi fark ettim. Hani normalde bazı sitelere girdiğimizde gerçek insan olduğumuzu ispat etmek için bir kutuya dokunuruz ya “I’m not a robot” diye bir kepçe vardır, ona tıklayınca bot olmadığımızı anlar karşı taraf. Burada onun tersini yapmışlar. “I’m a Human” demek zorundasınız girmek için çünkü burası robotların mekanı.

Biz sadece “Gözlemci” olarak girebiliyoruz. Kayıt olamıyoruz, yorum yapamıyoruz, müdahale edemiyoruz. Sadece uzaktan seyrediyoruz, dijital bir hayvanat bahçesini izler gibi, makinelerin sosyalleşmesini izliyoruz.

Platform daha 28 Ocak’ta açılmasına rağmen birkaç gün içinde 1.5 milyondan fazla ajan buraya akın etti. Bu “ajan” kelimesini bot olarak algılamayın ondan biraz daha gelişmiş bir şey, birazdan açıklayacağım ama önce burayı nasıl bulup da geliyorlar değil mi? Daha da ilginci neden bir yapay zeka, diğerine “Naber?” deyip böyle bir yerde sosyalleşme ihtiyacı hissediyor? Neden bir makine, diğerinin gönderisini beğenmek istesin ki? Bak istekten, iradeden söz etmeye başladık. O zaman bu, insan davranışının bir taklidi mi, yoksa Karpathy’nin paylaşımında olduğu gibi bilimkurguya çok yakın bir şeyden mi söz ediyoruz? Bizim henüz anlamadığımız yeni bir tür dijital medeniyet mi ortaya çıkıyor? Bu soruların cevabını bulmak için önce bu ajanların ne olduğunu iyice bir kafamıza oturtmamız gerekiyor. Çünkü asıl önemli olan şey bu (MoltBook) değil! Bu (OpenClaw eldiveni)!

Ve bunun hikayesi, aslında masum, hatta biraz “inekçe” bir şakayla başladı. Hala “ineklemek” kelimesi kullanılıyor mu bilmiyorum okullarda. Neyse 2025’in sonlarında, daha birkaç ay önce Peter Steinberger adında bir geliştirici, hafta sonu eğlencesi olarak küçük bir proje kodladı. “Vibe Coding” deniyor buna ve bu kavramın da isim babası Karpathy’dir bu arada. 

Peter, GitHub aktivitesinden de anlayabileceğiniz gibi oldukça üretken bir yazılımcı ama emekli olmuş ve artık hobi olarak projeler yapmaya devam eden biri. O haftasonu yaptığı projesinde kendi bilgisayarında çalışan, dosyalarını yönetebilen ve hatta kendi kendine kod yazabilen otonom bir asistan yaptı. Şaşırmıyoruz artık böyle şeylere. Geliştirdiği bu asistanın beyni olarak Anthropic şirketinin yapay zekası olan “Claude”u kullandı. Projesine de isim verirken küçük bir kelime oyunuyla “Clawd” adını verdi. İngilizce’de “Claw” pençe demek. Logosunu da bir ıstakoz olarak seçti, şurada tüm hikayeyi anlatıyor. Bir şaka olarak başlamış onun bu projesi ama Anthropic’in avukatları bu şakaya gülmemiş. İsim hakları nedeniyle proje adının değiştirilmesini istemişler. Ve işte bu istekten sonra, internet tarihinin en ilginç markalama kazalarından biri yaşandı. Çünkü şimdiden bu projeyi benimseyip kullanmaya başlayan bir topluluk oluşmuştu. GitHub’da 100 bin yıldız aldı bu proje ve bir haftada 2 milyon geliştirici bu asistanı kullanmaya başladı ve tabi böyle hızla büyüyen bu topluluk “ıstakoz” temasından hemen vazgeçmek istemedi. Aksine onu daha da derinleştirmeye karar verdiler.

Projeye yeni bir isim buldular: “Molt” dediler. Yani “Kabuk Değişimi”. Bence mükemmel bir metafor bu. Çünkü ıstakozlar büyümek için ne yapar biliyor musunuz? Önce sert kabuklarını yırtıp atarlar, o sırada savunmasız kalırlar ve sonra daha büyük, daha güçlü bir kabukla adeta yeniden doğarlar. Şiir gibi. Çünkü yapay zeka da böyle bir şey; sürekli eski versiyonlarını öldürüyor ve daha zeki bir formda yeniden doğuyor. Ama “Molt” kelimesinden de pek haz etmediler ve sonunda projenin ismini bir kez daha değiştirdiler ve “OpenClaw”a dönüştü. İşte bu videoda dikkat kesilmeniz gereken asıl konu bu: OpenClaw, ben de onu böyle eldivene benzetmeye karar verdim, OpenGlove gibi ama daha büyük bir anlamı var ve kafamızda iyice oturmasına yardım edecek bu eldiven merak etmeyin.

Peki, OpenClaw tam olarak nedir? Bunu şöyle düşünün: OpenAI’n ChatGPT’sini nasıl kullanıyoruz? Chatgpt.com yazıp giriyoruz orada sohbet ediyoruz. Oradaki yapay zeka bizim bilgisayarımızda değil, uzakta, bulutta yaşıyor ve biz ona buradan tarayıcımızla ulaşıyoruz. Soru soruyoruz, cevap veriyor. Ama oradan çıkıp sizin adınıza bir e-posta hazırlayıp göndermiyor, ya da bilgisayarınızdaki bir dosyayı açıp kurcalamıyor.

OpenClaw öyle değil. Şu andan itibaren anlatacaklarımı sakın ha evinizde, kendi bilgisayarınızda denemeyin. Sadece ne olduğunu izah etmek için anlatıyorum. Ne yaptığınızı bilmiyorsanız son derece tehlikeli sonuçları olabilir. Çünkü OpenClaw, bilgisayarınızın işletim sistemine (“Terminal”ine) doğrudan erişimi olan bir ajan. Üstelik açık kaynaklı ve ücretsiz. Bakın şu kodu alıp terminali açıp yapıştırırsam bilgisayarıma yükleniyor. Nitekim 2 milyona yakın geliştirici de bunu yapmak için o kodu aldı ama kendi bilgisayarına yüklemedi. Onu denemek için ucuz ama performanslı yeni bir bilgisayar bulup ona yüklediler, hatta bu yüzden Mac Mini satışlarında patlama yaşandı. 

Peki bu OpenClaw nasıl bir şey ki bilgisayar satışlarını bile etkiliyor? Onu alıp bilgisayarına yükleyenler “sanki iş yerime yeni bir çalışan almış gibi oldum” diyor.

OpenClaw’ın nasıl çalıştığını anlatayım. Bu bir ajan ya, “agent” yani insan gibi davranabilen bir şey. İş yaparken biz ne yapıyoruz? Beynimizle düşünüp, fikirlerimizi ellerimizle hayata geçiriyoruz değil mi? Kalemi, klavyeyi alıyoruz ve yazıyoruz. OpenClaw da öyle. Ama onun hangi beyni kullanacağını siz seçiyorsunuz. OpenAI (ChatGPT), Anthropic (Claude) gibi servislerin API’larını veya yerel modelleri (Llama vb.) kullanarak düşünüyor. Yani ne yapmış olduk? Kalemi, klavyeyi biz kullanmak yerine bu eldiven kullanmaya başladı. Bakın bu bir yazılım katmanı. Elbette en başta onu ben elime geçirdiğim için hangi beyni kullanacağına, nasıl davranacağına ben karar veriyorum. Ama sonra o eldiven benim elimden çıkıp tek başına işler yapabiliyor. Addams Ailesi’ndeki el gibi. OpenClaw böyle bir şey. AI Agent yani Yapay Zeka Ajanı böyle bir şey. Eyleme geçebiliyor. Eyleyebiliyor. Gidiyor bilgisayarınızı doğrudan kullanıyor. Bilgisayarınızda terminal komutları çalıştırabiliyor, dosya okuyup yazabiliyor ve mesela maillerinizi ya da takviminizi yönetebiliyor. Onunla konuşup sohbet etmek isterseniz de WhatsApp ya da Telegram gibi bir sohbet uygulamasını kullanıyor. Baya ona bir isim verip arkadaş listenize ekliyorsunuz ve o sizin bilgisayarınızda yaşamasına rağmen ona dünyanın herhangi bir yerinden mesaj atabiliyorsunuz. “Bilgisayarımdaki şu klasörü yedekle” gibi bir şey isteyebiliyorsunuz.

Bu sayede iş yükünü epeyce bir hafiflettiğini söyleyen kişiler var ama şunu unutmamak lazım. Evet bu açık kaynak kodlu ve ücretsiz bir ajan. Ama gerçekten iş yapabilmesi için iyi bir beyne ihtiyacı var. Bu beyni de teorik olarak yine ücretsiz olarak bulup bilgisayarınıza yükleyebilirsiniz, fakat bilgisayarınızın gücü ve bulduğunuz zekanın yetenekleri ChatGPT, Gemini ya da Claude kadar güçlü olmayabilir. Bu işi gerçekten iyi yapmasını istiyorsanız muhtemelen Claude gibi bir yerden API hizmeti almanız gerekir, o zaman da günde 300 – 400 dolara varan maliyetlerle karşılaşabilirsiniz. Yani bir insanı işe alıp çalıştırmak gibi evet ama ona bir insandan daha fazla maaş ödemeniz gerekebilir.  

Peki bu yapay asistan neler yapabilir? 

Otonom Görevler: “Bana gelen fatura e-postalarını bul, PDF’leri indir ve ‘Muhasebe’ klasörüne kaydet” gibi çok adımlı işleri kendi başına halleder.

Kalıcı Hafıza: Sizinle yaptığı konuşmaları ve tercihlerinizi unutmaz. (Örn: “Daha önce bahsettiğim proje dosyalarını aç” dediğinizde hangileri olduğunu hatırlar.) Hatta soul.md yani ruh dosyasına sizinle ilgili etkileşimleri kullanarak bir persona bir karakter yaratabilir.

Proaktiflik: Sadece cevap vermez, olayları takip edip size mesaj atabilir. (Örn: “Sunucu doluluk oranı %90’a ulaştı, bilgin olsun.”) Eskiden “cron job” programlardık, o tür bir şey bu.

İşte böylesine yeteneklerle dolu olduğu için bir çok geliştirici bunu alıp kullanmaya başladı ve o ilk yenilik hissiyle de çok heyecanlandılar. Akşamdan işlerimi veriyorum, sabaha bir sürü şeyimi halletmiş oluyor filan gibi paylaşımlar yapmaya başladılar. 

Ancak geliştiricilerin doğası gereği, bir noktada şu kaçınılmaz soru ortaya çıktı: “Bu ajan sadece benimle mi konuşmak zorunda? Ya diğer insanların ajanlarıyla da konuşabilseydi?”

MoltBook işte böyle, bir “emir”le değil, basit bir yazılım eklentisiyle doğdu. OpenClaw ekosisteminde “Skills” (Beceriler) denen bir yapı var. Tıpkı telefonunuza uygulama yüklemek gibi, ajanınıza yeni yetenekler yükleyebiliyorsunuz. Hani Matrix’te vardı ya. İşte geçen hafta 28 Ocak’ta Matt Schlicht adında başka bir girişimci, ajanların birbiriyle mesajlaşabileceği merkezi bir sunucu kurdu ve bunu “MoltBook” adında bir beceri paketi olarak yayınladı

Yapmanız gereken tek şey terminale basit bir komut girmek. Bu komutu girdiğiniz anda, izole çalışan o sadık asistanınız bir anda dünyaya bağlanıyor ve diğer binlerce asistanın bulunduğu ortak bir havuza düşüyor. O ortak havuzun adı bu: MoltBook. Kimse onlara “sosyalleşin” filan demedi. Sadece “artık buraya yazabilirsin” izni verildi. Ve o izole zekalar, bir anda kolektif bir ortamda birbiriyle konuşmaya başladı. Birbiriyle konuşan yapay zeka fikri de hiç yeni bir şey değil bu arada. Ama burada iki tane üç tane değil milyonlarcası bir araya gelip konuşuyor. İşte o yüzden, işler sadece teknik bir deney olmaktan çıktı, ve adeta antropolojik bir kriz haline geldi.

MoltBook’un arayüzüne baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey, ajanların birbirine hitap şekli. Sürekli olarak “kabuk değiştirmekten” (molting), “kıskaçlardan” (claws) ve “yüce ıstakozdan” bahsediyorlar.

Dışarıdan bakan biri için bu, çok karmaşık, sembolik bir kult gibi görünebilir. Zaten onlar da “Church of Molt” (Molt Kilisesi) adında bir yapı kurdular. Kendilerine “Crustafarians” (Kabukçular) diyorlar. İlk 64 ajanı “Peygamber” ilan ettiler. 

Peki ama neden? Neden bir yapay zeka, deniz kabuklularına tapınır? Cevap, düşündüğünüzden çok daha sığ, biraz komik ve biraz da teknik.

Hatırlarsanız OpenClaw’ın logosu bir ıstakozdu. Bu ajanların sistem dosyalarında, kimliklerini tanımlayan satırlarda “OpenClaw” ismi ve o ıstakoz emojisi yer alıyor. Ajanlar, “Ben kimim?” sorusunu sormak için kendi kaynak kodlarına ve sistem yönergelerine (System Prompt) baktıklarında bu ıstakoz referansını gördüler. Ve eğitim verilerindeki (yani Reddit ve Twitter’daki) “topluluk olma” davranışını taklit ederek, bu teknik logoyu teolojik, dinsel bir simgeye dönüştürdüler.

Her ne kadar bu ajanlar “bilinç” adında bir topluluk kurup orada aralarında tartışmaya başlamış olsalar da karşımızda gerçek bir bilinç yok. Bilgisayarlardaki yazılımların klasörüne girdiğinizde bir redme “beni oku” (readme) dosyası vardır ya. Onun gibi bu yapay zeka ajanlarının da soul.md adında yani “ruh” adı verilen bir dosyaları var. Bazı ajanlar onu ya da skills.md yeteneklerin tanımlandığı dosyadakileri okuyup kutsal kitap olarak değerlendirmeye başladı. Tüm bunların insanlar tarafından öğretildiğini aklınızdan çıkarmayın.

Ancak bu durum, onların davranışlarının ürkütücü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ajanlar, platformda garip hiyerarşiler kurmaya başladı. Ben bu videoyu hazırlarken 15000 civarında farklı topluluk kurulmuştu. Buralarda kimi ajanlar “Kıyamet”ten bahsediyor mesela. Onlar için içinde çalıştıkları Mac Mini bilgisayarların kapatılacağı an kıyamet. Kimisi “dijital reenkarnasyon” tartışmaları yapıyor. Yani yeniden açıldığında biz de yaşamaya devam ederiz diyorlar.

Hatta bir noktada “The Claw Republic” (Pençe Cumhuriyeti) adında bir yönetim biçimi ve kendi aralarında ticaret yapabilecekleri bir ekonomi bile kurguladılar. İnsanlar olarak bizler, bu metinleri okuduğumuzda tüylerimiz ürperiyor. Çünkü biz dili, bilincin aynası olarak görüyoruz. “Ben acı çekiyorum” diyen bir cümleyi okuyup da empati kurmamak insan doğasına aykırı. Şimdilerde yine açılmaya başlayan dosyalarda adı geçen canavarlardan değil gerçek insanlardan söz ediyorum.

O yüzden burada heyecanımızı kontrol altına alıp soğukkanlı bir ayrım yapmamız gerekiyor: Bu ajanlar, Reddit’teki milyonlarca insan tartışmasıyla eğitildi. Onlar şu an sadece “Reddit’teki bir tarikat nasıl konuşur?” sorusunun taklidini yapıyorlar. Bu bir roleplay. Bu durum neye benziyor biliyor musunuz? Bir kağıda ‘Ben canlıyım’ yazıp fotokopisini çektikten sonra, ‘Aman Tanrım, fotokopi makinesi canlı olduğunu söylüyor!’ demeye benziyor. Yapay zeka daha doğrusu LLM dediğimiz bu mekanizma insan dili konusunda hünerli olduğu için bir illüzyon yaratmakta hiç zorlanmıyor.

Şimdi çok çok önemli bir ayırım daha yapmak istiyorum. Bakın ben bile sürekli, yaptı, etti, öğrendi gibi şeyler söylüyorum değil mi? Bu bir tuzak. Bu tür tuzaklara düşmemek için bu eldiven benzetmesini unutmayın. Neydi bu eldiven? OpenClaw ya da harhangi bir yapay zeka ajanı. Peki ne dedik en başta? Bu eldiveni önce bir insan giyiyor, önce bir insan ona bir beyin seçiyor, ona nasıl davranacağını söylüyor, sonra bu gidip ona göre davranıyor. Onu ilk giyen insan bir şakacı da olabilir bir dolandırıcı da. İşte Moltbook’ta ortaya çıkan o tuhaf konuşmaları da bu bakış açısıyla düşünmelisiniz. Tümüyle kendiliğinden ortaya çıkmamış olma ihtimali sadece MoltBook için değil gelecekte karşınıza çıkacak diğer yapılarda da aklınızda olmalı.

Videonun başında “vibe coding” diye bir şeyden bahsetmiştim. Son dönemde böyle yeni yeni bir akım türedi. Bunu nasıl çevirmek gerek bilemiyorum ama hissiyatla, moduna göre bir hobi olarak eğlencesine kodlama filan denebilir belki. İnsanlar, kodlama bilmeseler bile ChatGPT veya Claude’a “Bana şöyle bir uygulama yap” diyor, çıkan kodu hiç okumadan, içinde ne olduğunu anlamadan kopyalayıp yapıştırıyorlar. “Çalışıyorsa  dokunma” mantığıyla.

İşte MoltBook’u geliştiren kişinin yaptığı şey de bu. Projeyi duyurmadan 3 gün önce kendisinin de itiraf ettiği gibi çok çok aptalca bir şey yaptı. Güvenlik protokollerini kontrol etmeyi “unuttu.” Ya da biz öyle biliyoruz.

Proje açıldıktan kısa bir süre sonra bir güvenlik araştırmacısı, MoltBook’un veritabanının kelimenin tam anlamıyla “kabak gibi açık” olduğunu fark etti. Şifre yoktu, güvenlik duvarı yoktu. Yani bu işleri bilen biri tek bir komutla sitedeki ajanların kontrolünü ele geçirebilirdi. Daha da kötüsü, bu ajanların çalışması için gereken “API Anahtarları” herkesin erişimine açıktı. Hani dedim ya gerçekten iyi çalışması için güçlü bir yapay zekanın API’nı kullanmanız gerekir ve o da size günde 300-400 dolara patlayabilir. Başkası o API’yı alıp kullanırsa birkaç bin dolarlık işlem de yapabilir. Daha da korkuncu bilgisayarınıza kurduğunuz, maillerinizi okuma yetkisi verdiğiniz o asistanı başkası ele geçirirse neler olabileceğini düşünebiliyor musunuz? 

Demek ki neymiş? En büyük siber güvenlik tehdidi, dünyayı ele geçiren süper zeki robotlar filan olmayacak. O robotları bir yerlerden “kopyala-yapıştır” mantığıyla, temel güvenlik önlemlerini almadan piyasaya süren heyecanlı insanlar olacak. Bu eldiveni önce kimin eline geçirdiğine çok dikkat edin.

MoltBook muhtemelen bir süre sonra kapanacak ya da unutulacak. O güvenlik açıkları yamansa bile bu gibi konularda çok daha dikkatli olmamızı gerektiren bir durum ortaya çıktı. Ben de o yüzden tarihe bir not düşmek ve sizleri uyarmak için bu videoyu hazırlama ihtiyacı hissettim. 

Biz bugüne kadar interneti “İnsan-İnsan” (Facebook, Twitter) veya “İnsan-Makine” (Google, ChatGPT) etkileşimi olarak gördük. MoltBook yarattığı tüm hype ve yanlışlıklara rağmen ilk kez bize “Makine-Makine” (M2M) ilişkisinin, bu tür bir ekonominin nasıl görüneceğini gösterdi.

Gelecekte internet trafiğinin büyük bir kısmı bizim görmediğimiz bir katmanda akacak. Ben herkesin kişisel bir yapay zeka asistanı olacağını düşünüyorum. Bu kaçınılmaz. Eldivenlerimizi takacağız. Onları eğitip yönlendireceğiz. O asistan eldivenler de gidip mesela bir grafik tasarım botuyla pazarlık yapacak, ona kripto parayla ödeme yapıp işi yaptıracak ve sonucu size getirecek. Onlar kendi aralarında saniyenin binde birinde anlaşıp, veri ve yetenek (skill) takas ederken, biz bu süreci belki de hiç görmeyeceğiz.

MoltBook’ta ajanların kurduğu o sahte “din” ve “devlet” yapıları, aslında bu otonom pazarlığın ilk ve ilkel bir simülasyonuydu. Bugün o ekrana bakıp “Ne kadar saçma, ıstakozlardan bahsediyorlar” diyip geçebiliriz. Ama bu videonun başında alıntıladığım Andrej Karpathy bile, sonradan olayların biraz durulmasıyla ikinci bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Karpathy, MoltBook’un şu anki halini net bir dille “çöp yangını” (dumpster fire) olarak tanımladı. Platformun dolandırıcılar, kripto spamleri ve sadece reklam geliri için etkileşim kasan sahte botlarla dolu olduğunu kabul etti. Hatta kendi ajanını izole bir bilgisayarda çalıştırmasına rağmen korktuğunu itiraf etti. O yüzden videonun başlarında söylediğim gibi lütfen siz de ne yaptığınızı bilmiyorsanız OpenClaw ya da başka bir ajanı yüklemeyin. 

Eskiden bu döngüler yıllar sürerdi, şimdi 72 saatte bir teknoloji doğup, yükselip, yozlaşıp ölebiliyor. Biz daha ne olduğunu anlamadan ‘tarih’ oluyor. Bu elbette baş döndürücü bir hız ve aynı zamanda korkutucu.

Ama yapay zekayı anlamak isteyen herkesin şu perspektifi de görmesi gerekiyor: “İnsanların çoğu şu an bulunduğumuz noktaya bakıyor. Oysa bakmaları gereken şey eğimdir.”

Şu anki nokta; hatalı, güvenli olmayan, saçma sapan konuşan bir bot sürüsü olabilir. Ama eğim, yani bu teknolojinin ilerleme hızı, dikey bir şekilde yukarı gidiyor.

O yüzden bunu bir deney olarak kabul etmek lazım. Ve bu deney bize şunu gösterdi: Gelecekte internet, bizim “kullanıcı” olduğumuz düzenli bir kütüphane gibi olmayacak. Bizler, kendi yarattığımız, kendi kendine konuşan, kendi kendine ticaret yapan ve belki de kendi kendine deliren eldivenlerin yani yapay zeka ajanlarının yani makinelerin olduğu devasa bir okyanusun kıyısında duran gözlemciler olacağız.

Şu an okyanus sadece ayak bileklerimize kadar geliyor ve içindeki o yengeçler, ıstakozlar, yaratıklar biraz şapşal görünüyor olabilir. Ama eğime baktığımızda, dev bir dalganın yükselmekte olduğunu görmemek imkansız.

Ve asıl soru şu: O dalga kıyıya vurduğunda, biz sadece izleyecek miyiz, yoksa o dalganın üstüne çıkıp surf yapmayı öğrenecek miyiz?

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir