Kategoriler
Edebiyat Felsefe Sanat Sinema

Olmak ya da HAMNET

“To be or not to be.”

“Olmak ya da olmamak.”

Dünyanın en meşhur sözlerinden biri.

Shakespeare’i hiç okumamış insanlar bile bu sözü bilir. Onu bir poster üzerinde görmüşlerdir, bir filmde duymuşlardır, belki bir espride karşılarına çıkmıştır. Yüzlerce yıldır tekrarlanan bir söz bu. O kadar çok tekrarlandı ki artık neredeyse anlamını kaybetti. Bir klişe haline geldi. İçi boşaldı.

Ama size bir şey söyleyeyim mi?

Gerçekten de içi boş-luk dolu bir söz bu. Bu cümlenin tamamını düşündüğünüzde ilginç bir şey farkediyorsunuz. 

“To BE or NOT to BE, that IS the QUEStion.”

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”

Cümlenin orjinali 10 heceli değil. 11 heceli. Normalde Shakespeare’in neredeyse bütün eserleri “iambik pentameter” denen bir ritim üzerine kuruludur. Bu onların geleneksel bir vezin kalıbı. Hani bizde de “hece ölçüsü” ya da “aruz ölçüsü” vardır ya. “me fâ î lün / me fâ î lün” diye gider. İşte ona benzer ama aynısı bizde olmayan bir yapı bu. O yüzden Türkçe karşılığını versem de matematiğini İngilizce orjinali üzerinden düşünmenizi rica edeceğim. Bu “iambik pentameter” Beş vuruş, on heceden oluşuyor. da-DUM, da-DUM, da-DUM, da-DUM, da-DUM diye gidiyor. Kalp atışının ritmi gibi. İngiliz edebiyatının, şiirinin omurgası bu ve Shakespeare de bunun en büyük temsilcisi. Nerdeyse yazdığı her dize böyle beş vuruş, on hece üzerinden gidiyor. Yani gayet düzenli, kontrollü, öngörülebilir bir sistemi var. Hatta böyle Şekspiryen oyuncu filan deniyor ya resmen bunun eğitimini veriyorlar aktörlük okullarında.

Ama işte bu en ünlü dizesinde “to be or not to be” dediğinde bu kuralı yıkıyor. Ve bence bile isteye, kasıtlı olarak bunu yapıyor.

“To BE or NOT to BE, that IS the QUESt.” demesi lazım ama orada bırakmıyor.

“QUES—tion.” diyor. 

O “çınnn” sesi, o son hece fazlalık orada. Bu kalıba sığmıyor. Ve buna “feminine ending” deniyor. Yani “Dişil son.” Ve Shakespeare bunu eserlerinin bazı yerlerinde, özellikle duygusal baskının yükseldiği, taştığı anlarda kullanıyor. Kontrolün çatladığı, kalıbın yetersiz kaldığı, bir insanın içindeki şeyin kelimelere sığamadığı anlarda.

Neden?

Bu sorunun cevabını bulmak için Shakespeare’in hayatına, ailesine, bir ormana, bir eldivene, bir boşluğa ve 11 yaşında ölmüş bir çocuğa gitmemiz gerekiyor.

2025 yapımı Hamnet filmi, Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından yönetmen Chloé Zhao tarafından uyarlanmış bir film. Ama bu video sadece bir film incelemesi olmayacak. Çünkü bu film de sadece bir film değil.

Bu, “olmak ya da olmamak” sözünün nereden geldiğinin hikâyesi. 

BÖLÜM 1: “OLMAK” Dokunmak

Filmde ilk tanıştığımız karakter William Shakespeare ya da kısaca Will, değil. Agnes.

Kadim bir ormanın kalbinde, yüksek bir ağacın kökleri arasında uyuyan bu kadın. 

Senaryonun bize sözlü olarak aktaramadığı ilk cümlelerinde bu sahne şöyle tasvir ediliyor.

“Ormanın kalbinde kadim bir ağaç var. GENÇ BİR KADIN, ağacın devasa kökleri arasında uyuyor.

Saçları uzun ve kirli. Yanakları güneşten yanmış. Taze bir organ gibi koyu kırmızı renkte, eskimiş bir elbise giyiyor.

Bu, AGNES.

Uykusunda kımıldanıyor, sanki toprağın içinde kaybolmaya çalışırcasına daha da küçülerek kıvrılıyor.

Öylesine huzursuz ve dertli ki, ne rüya gördüğünü merak ediyoruz.

Havadaki bir değişim onu uyandırıyor. Gökyüzüne bakıyor. Şahini ağacın üzerinde beliriyor.

Gülümsüyor ve ayağa kalkıyor, eski bir eldiveni takıyor, şahinini karşılamaya hazırdır.

Bekliyor. Eli titriyor. Bunu istiyor. Buna hasret. HER ŞEYİ HİSSETMEK İSTİYOR.”

Yazımdaki bu vurgular bana ait değil. Ama onun bu özelliğini az önce o ağacın köklerinde yatarken anlamıştık zaten. Doğanın rahminde her şeyi hissetmek isteyen bir anneyi gördük orada. Acıyı da, sıcaklığı da, doğanın pençelerinin baskısını da. Çünkü onun için var olmak böyle bir şey. Dokunmak. Dokunulmak. Dünyayla, doğayla temas etmek.

Şimdi bu sahneyi aklınızda tutun. Çünkü film bizi buranın neredeyse tam tersi bir yere götürüyor.

İnsanların yaptığı bir binada insanların yazdıklarına gidiyoruz bu kez. Loş bir oda. Alçak, ağır bir tavan. Küçük bir pencere. Ve o pencerenin arkasında, dışarıdan baktığımızda zar zor seçebildiğimiz bir yüz. Cam üzerinde ağaçların yansıması var. Az önce gördüğümüz doğa orada, hemen dışarıda, ama bir engelin arkasında. Metal çerçeveli pencere küçük karelere bölünmüş. Sanki bir kafes gibi. 

Kafesin içindekiyse az önce özgürce uçan kuş değil, ağaçların yansımasının arkasında, neredeyse görünmez bir silüet gibi beliren bu kişi Will. Dünya edebiyatının en meşhur insanlarından birini ilk kez böyle görüyoruz. İçeride üç çiftçi çocuğuna Latince çalıştırıyor. Durmadan aynı cümleleri mırıldanıyorlar. Altyazılarda verilmiyor ama söyledikleri şey sanki Will’in kafasından geçenlerle aynı.

“Ben de bir yol denemeliyim,

yerden yükselip insanların dudaklarında

zaferle uçabileceğim.”

Will onlara ders veriyor, babasının borcunu ödemek için. Bu çocuklar bir gün koyun çobanı olacaklar. Latince’ye filan ihtiyaçları yok. Zaten Will de orada olmak, o işi yapmak istemiyor. Ama mecbur.

Ve tam o anda Will’i arkadan görüyoruz. Karanlık odanın ortasında bir silüet. Pencerenin ötesinde şahiniyle ormandan dönen Agnes’i fark ediyor. Doğanın içinden gelen, dokunan, hisseden Agnes’i. Ve sadece izliyor. Gördüklerini biriktiriyor, camın bu tarafından.

Agnes var olmayı seçmiş biri. “To BE” kavramının yürüyen hali. Will ise henüz var olup olamayacağını bile bilmiyor. Ama o pencereden bakıp da Agnes’i gördüğünde artık kendini durduramayacağını anlıyor. 

Gerçek bir ilham perisi ya da orman perisi mi demeliyiz görmüş gibi hemen kendini dışarı atıyor. Onun peşinden, bahçeye gidiyor. 

“Sizi bahçeye getiren nedir?” 

Will cevap arıyor ama bulamıyor. Çünkü bu adam bir harfler adamı ama şu anda kelimeleri yok. Hayatında ilk kez kelimeler ona yetmiyor.

Ve Agnes tam burada çok ilginç bir şey yapıyor. Will’in elini alıyor. Başparmağı ile işaret parmağı arasındaki kası tutuyor ve sertçe bastırıyor. 

“Ne yapıyorsun?” Agnes cevap vermiyor. Ona doğru eğiliyor, sanki bir bitkiyi anlamaya çalışıyormuş gibi onu kokluyor. Onu hissediyor. Onu okuyor.

Çünkü doğayla, mistik olanla iç içe geçmiş bu karakterin en önemli özelliği bu. İnsanların ellerine dokunarak onların iç dünyalarını, onların içindeki doğayı görebiliyor. Bunu daha sonra başka sahnelerde de tekrarlanan bir motif olarak izliyoruz. 

Will’in elini tutunca onun içindeki “manzaralar”ı görüyor. 

“Bir manzara mı gördün?

Hı-hı.”

Boşluklar, mağaralar, uçurum tepeleri, tüneller ve okyanuslar, bu derin, karanlık, siyah boşluk. Hem “to BE”yi hem de “NOT to BE”yi aynı anda görüyor onun içinde. Bu sahneden sonra tekrar en baştaki silüet açısına boşuna dönmüyoruz. Az önce söylediği şeyler Shakespeare’in o sırada henüz yazmadığı, ileride yazacağı tüm eserlerin bir haritası gibi. Fırtınalar, Danimarka sarayları, büyülü adalar, krallar ve soytarılar.

İşte Agnes bunları görüyor. Will’in içindeki fazlalıkları. Tıpkı 11. hece gibi. 

Eldiven motifi en baştan beri gösterilen ve tekrarlanan bir tema. Her ne kadar film tarihsel doğruluk gibi bir iddiada bulunmasa da Şekspir’in babasının bir eldivenci olduğunu biliyoruz. Eldiven yapmak onun için bir baba mesleği. Ve baba, oğlunun da bu kalıba girmesini istiyor. Eğitimmiş, kitap okumakmış, yazmakmış bunlar boş işler diyor. Eldivenci ol, borcumu öde, sessiz dur, başını eğ.

Bu noktada bana tarihsel bir şaka gibi gelen bir şey var. İngilizcede “glove” kelimesinden “g” harfini çıkarırsanız geriye “love” kalır. Eldiven ve aşk. Koruma ve kırılganlık. Tesadüf mü? Belki. Ama filmin tamamı kavramsal olarak bu ikiliğin üzerine kurulu.

“Bu annemin eldiveni.”

O annem dedikçe bunu da ikili olarak okumalıyız gibi geliyor bana. Kastettiği şey bir yandan da doğa ana çünkü. 

“Ormandan çıkıp geldi, tıpkı annesi gibi.”

Bu sahneyi de hafızanıza kazıyın. Daha sonra burayı tiyatro sahnesinde de göreceğiz.

Agnes’in annesi bir şifacı, “aktar” denirdi eskiden, otları biliyor, doğayla konuşuyor, çocuklarının yaralarına macun yapıyor. Yani Agnes’in dünyasında dokunmak iyileştirmek demek. 

Ama Will’in dünyasında tam tersi. Dokunmak tehlikeli. Babası oğlunun ensesinden tutup kafasını masaya vurabilen bir adam. Will dokunmanın acı demek olduğu bir evde büyümüş.

Yani “olmak” kadar “olmamak” da var.

BÖLÜM 2: “OLMAMAK” Boşluk

Filmin daha ilk anında gördüğümüz şey bu. Karanlık, gizemli, dipsiz bir boşluk.

Hiçbir açıklaması yok. Hiçbir bağlamı yok. Sadece orada. Bizi bekliyor.

“Ben annemin kızıyım, ondan çok şey öğrendim.”

Sonra hayat ilerliyor, aşklar başlıyor, çocuklar doğuyor. Ama o delik hiç gitmiyor. Aklımızın bir köşesinde kalıyor. Karanlığın içinde daha derin bir karanlık var. Bizi izleyen, bekleyen bir şey.

“not TO BE.” Var olmamanın kendisi. Her doğumun yanında duran ölüm. Her başlangıcın altında açılan son. 

Bu karanlık sadece fiziksel değil. Will’in iç dünyası da bir boşlukla dolu. Babasının şiddeti, mesleğin sıkıcılığı, kasabanın darlığı. Geceleri tavan arasında sanki zihnini susturmaya çalışıyor. Mırıldanıyor. Rüya görüyor. İçinde bir şeyler kaynıyor ama çıkış yolu bulamıyor.

“Ben, yolumu kaybettim.”

Will o yolu bulmak için köyünden çıkıp büyük şehre gidiyor. Agnes’in kararı bu. Çünkü Will’in boşluğunun bir çıkışa ihtiyacı var. Ve Agnes haklı. Will Londra’da adeta canlanıyor. Var olmaya başlıyor. Mektuplar yazıyor, hediyeler gönderiyor, tiyatroda işe başlıyor. İçindeki manzaralar nihayet bir yere doğru akmaya başlıyor.

Ama bunun bir bedeli var.

Hamnet. Oğlu karanlığa yürüyor.

Bu, filmin en acımasız boşluğu. Fiziksel bir yokluk. Hamnet ölürken babası Londra’da. Mektup geç ulaşıyor. Will atını dört nala sürüyor, gece gündüz yol alıyor, ama geldiğinde oğlunun cesedi çoktan bir kapı tahtasına yatırılmış, iki fıçı üzerine konmuş.

“Çok mu geç kaldım?” diyor Will kapıda.

Judith’i görüyor, ikizini, Hamnet’in aynısını ve bir an gülümsüyor. “Buradasın, iyisin!” diyor. Sonra bakışları kefene sarılı figüre kayıyor. Ve anlıyor.

Boşluk. O karanlık delik. 

Agnes bir kez daha Will’in elini tutuyor, parmaklarının arasındaki o yere dokunuyor, tıpkı yıllar önce yaptığı gibi. 

“Ne görüyorsun?” Agnes’in cevabı: “Hiçbir şey.”

Hiçbir şey. Bir zamanlar o adamın içinde okyanuslar, dağlar, keşfedilmemiş ülkeler vardı. Olmak vardı. Artık yok. Artık boşluk. Artık olmamak da var.

Var olmamak. Bir oğlun ölür ve dünyada onun büyüklüğünde bir delik açılır. O deliğin etrafında dolaşırsın. İçine bakarsın. Seslenirsin. Hiçbir şey yankılanmaz.

Agnes bu boşlukla yüzleşiyor, ellerini ona uzatıyor ve boşluğun sessizliğini kabul ediyor.

Will ise başka bir şey yapıyor. O boşluğu bir sahneye dönüştürüyor.

Ama o sahneyi anlamak için önce bir şeyi duymamız gerekiyor. 

BÖLÜM 3: “SORU” Dinlemek

Şimdi size bir sahne göstereceğim. Filmin en sessiz sahnelerinden biri.

Will, Agnes’i ormanda arıyor. Şahini gökyüzünde görüyor, kızın yakınlarda olduğunu anlıyor. Filmin orjinal senaryosunda bu sahne çok daha uzun. Sadece seslerle bir anlatım tasarlanmış ama uygulanmamış sabırsız izleyiciler sıkılırlar belki diye. 

Doğadan manzaralar hayal edin. Kuş sesleri, düşen damlalar, rüzgarın yapraklar arasındaki değişen akorları. Sevgilisini arayan şair bunlara naruz kalıyor. Bütün bunlar anlamsız bir gürültü olmaktan çıkıyor artık onun için. Bir ritme dönüşüyor. Tekrarlayan bir kalıba. Bir yumuşak vuruş, bir güçlü vuruş. da-DUM. da-DUM. da-DUM. da-DUM. da-DUM.

Kalp atışı. Ormanın kalp atışı.

İşte Shakespeare iambik pentameter’ı burada buluyor. Hapsolduğu o loş odada değil, kitap okuduğu bir kütüphanede değil, kralların yaşadığı bir sarayda değil. Bir ormanda. Gözleri kapalı. Doğayı dinleyerek.

Bu çok önemli. Çünkü biz Shakespeare’i hep kelimelerin adamı olarak düşünüyoruz. Kağıt, mürekkep, tüy kalemle yazdı her şeyi. Ama bir şeyler söyleyebilmek için önce dinlemek gerek. Kelimeler sonra gelir. Önce ritim vardır. Önce doğanın sesi vardır. Önce bize sessizlik gibi gelen fark edemediğimiz o detaylar vardır.

Will’in şansı bu detayların farkına varan bir kızın peşine düşmüş olması. Ona yeni bir eldiven getiriyor, artık g’sini düşürüp sembolik olarak love da diyebiliriz.

Ama yere düşen bu aşk tohumunun yeşermesi için birbirilerini tanımaları lazım. Agnes için bunun en iyi yolu hikayeler:

“Bana bir hikâye anlat.”

“Nasıl bir hikaye istersin?”

Bir an bir sessizlik oluşuyor. Yani bizim gibi boşluğa tahammülü olmayan insanların sessizlik dediği şey. Ama tabiki bir sessizlik değil. Dikkat ederseniz orada bir ses var. Yaprakların hışırtısı. Rüzgar ağaçları kımıldatıyor. Doğa hareket ediyor. İngilizce’de “move” kımıldamak, hareket etmek.

Ve işte onunla konuşan doğanın bu sesine kulak veren Agnes bir daha istiyor: “Bana seni etkileyen bir hikâye anlat.”

İngilizcede “something that moves you” diyor. “Move” hem hareket ettiren, hem duygusal olarak etkileyen. Az önce rüzgarın yaprakları “move” ettirdiğini duydu ve aynı kelimeyi kullandı. Seni hareket ettiren, seni kımıldatan, seni yerinden oynatan bir hikâye anlat. Doğanın yapraklara yaptığını, kelimelerin insanlara yapmasını istiyorum.

Bu bir tesadüf mü? Belki filmin yazarı için bir tesadüf. Ama Shakespeare için değil. Çünkü Shakespeare kelimeleri tam da böyle seçen bir adam. Her kelimenin birden fazla anlamını bilen, o anlamları üst üste bindiren, bir kelimeyle hem göğü hem yeri gösteren bir adam. 

Agnes “Bana bir hikâye anlat” dediğinde Will’den istediği şey de tam oalrak bu. “Bana kim olduğunu göster” diyor aslında. Ve Will Orpheus ile Eurydice’in hikâyesini anlatmaya başlıyor.

Ama dikkat edin bu hikâyeyi anlatmaya başladığı anda bambaşka bir insana dönüşüyor. Gözleri yumuşuyor. Bedeni gevşiyor. Çok daha rahat görünüyor. 

Çünkü Will hikâyelerin içinde kendini güvende hissediyor. Gerçek dünyada babasından dayak yiyor, annesinin beklentileri altında eziliyor, dar bir tavan arasında boğuluyor. Ama bir hikâye anlatırken, kuşlar gibi özgür. 

Bu iki karakter arasındaki ilişki dinamiğinin en somut gözlemlendiği yer burası. Agnes doğayı dinleyerek anlıyor. Will doğayı dinleyerek ritmini buluyor. İkisi de aynı kaynaktan besleniyor ama farklı şeyler üretiyor. Biri şifa üretiyor. Diğeri kelimeler türetiyor.

Ve bu ikisi aslında o kadar da farklı değil.

“Hatırla Misk Otu, neyi gerçekleştirdiğini. Sana Una denir, en kadim bitki. Üçe karşı durursun, otuza karşı durursun, zehre karşı durursun.”

Bu sözler bir ilaç tarifi değil. Bu, Eski İngilizce’de yazılmış en kadim metinlerden biri. Bin yıldan eski. Otlara hitap eden, onların gücünü çağıran bir ilahi. Kadim Dokuz Bitki Tılsımı.

Yani kelimelerin dünyayı değiştirebileceğine dair kadim bir inanç. Doğru sözü, doğru zamanda, doğru ritimle söylersen yara kapanır, ateş düşer, zehir etkisini kaybeder.

İşte Shakespeare bunlardan etkilenecek. Çünkü o da kelimelerle bir şey yapıyor. Ama tiyatro sahnesinde. Seyircinin yaralarına, korkularına, kederlerine dokunuyor. Onları ağlatıyor, güldürüyor, ürpertiyor. İyileştiriyor mu? Belki. Film sonlara doğru bu soruyu da soracak. Ama kesin olan bir şey var: İkisi de aynı kökten geliyor. Doğadan. Dinlemekten. Ve kelimelerin gücüne olan inançtan.

Şimdi, açılışta sorduğumuz soruya geri dönelim. 11 heceli “To be or not to be, that is the question” repliğindeki o fazladan hece  “feminine ending” nereden geliyor?

Tam buradan olabilir mi? Doğadaki seslere karışan Agnes’in mırıltısı. Yaprakların hışırtısı. Kuralı koyan doğanın kendisi, kuralı kıran da doğanın kendisi. Çünkü doğa mükemmel bir kalıba sığmaz. Bazen fazladan bir yaprak düşer. Bazen rüzgar beklenmedik bir yerden eser. Bazen bir hece fazla gelir.

Dişil son, doğa anadır. İşte bütün soru, bütün mesele budur.

Olmak ve olmamak yer değiştirebilir.

BÖLÜM 4: “YER DEĞİŞTİRME” 

Filmde bir sahne var. Küçük bir sahne. 

Hamnet ve Judith, ikizler, tavan arasında kıyafetlerini değiştiriyorlar. Hamnet, Judith’in uzun saçlarını şapkasının altına topluyor. Judith, Hamnet’in yeleğini giyiyor. Birbirlerine bakıyorlar, kıkırdıyorlar.

Birbirleri olmuşlar. Bir oyun bu. Masum bir çocuk oyunu. Aşağı iniyorlar, babalarını kandırmaya çalışıyorlar. 

Bu çocuk oyunu, bu masum yer değiştirme, ileride korkunç bir gerçeğe dönüşecek. Ve bunu bilip de aynı sahneye geri dönüp baktığınızda gülümsemeniz donup kalıyor.

Judith hastalanıyor. Veba.

Boynunda, çenesinin altında şişlikler beliriyor. Ateşi yükseliyor. Havale geçiriyor. Agnes her şeyi deniyor, misk otu, biberiye, bal, sıcak bezler, soğuk bezler, ilahiler, dualar. Hiçbiri işe yaramıyor.

Ve Hamnet tüm bu olup bitenleri izliyor. 11 hece gibi tam 11 yaşındaki bu çocuk, ikizinin ölmesini izliyor. Judith’in elini tutmuş, ayrılmıyor. Yardım etmek istiyor ama yapabileceği hiçbir şey yok. Çok küçük. Çok güçsüz.

Bir gece, herkes uyumuşken bir şey görüyor. Odanın köşesinde, tavana yakın, bir boşluk. Hepimizi, sürekli izleyen o boşluk. Ölüm orada. Bekliyor.

Hamnet ona bakıyor. 11 hece gibi tam 11 yaşındaki bu çocuk ölümün kendisiyle göz göze geliyor. Ve bir karar veriyor.

“Ses çıkarma” diyor Judith’e. “Hata yapacak. Bizi ayırt edemez.”

Tıpkı çocuk oyunundaki gibi. Tıpkı kıyafet değiştirdikleri gibi. Ama bu sefer şapka ve yelek değiştirmiyorlar. Hamnet, Judith’i nazikçe yana kaydırıyor ve onun yerine yatıyor. Onun çukuruna, onun sıcaklığına, onun yerine yerleşiyor. 

“Sen kalacaksın, Jude. Ve ben gideceğim.”

Judith başını sallıyor. Hayır. 

“Bu benim hayatım. Onu sana veriyorum.”

Ve sonra, kendi kendine fısıldıyor: “Cesur olacağım. Cesur olacağım.”

Bu sözleri nereden biliyoruz? Babasından. Will, Londra’ya dönmeden önce Hamnet’i kucağına almış, havada döndürmüş ve sormuştu: “Cesur olacak mısın?” Çocuk bağırmıştı: “Cesur olacağım!” Bir baba-oğul oyunu. Bir söz. Ve şimdi o söz, karanlık bir odada, ölümün beklediği bir gecede, 11 hece gibi tam 11 yaşındaki bu çocuğun dudaklarında yankılanıyor.

Burada duralım. Bu sahne filmin dramatik doruk noktası olduğu için değil, bu sahne, Shakespeare’in tüm sanatının kalıplarını açıkladığı için duralım.

Yer değiştirme.

Hamnet, Judith’in yerine geçerek ölümü kandırıyor. Bir kişi başka birinin yerine geçiyor, öteki yaşasın diye. Bu, sanatın en temel işlevi değil mi?

Düşünün. Shakespeare ne yapıyor? Kendi acısını, kendi kederini, kendi kaybını alıyor ve bir karaktere aktarıyor. Hamlet, Shakespeare değil ama Shakespeare’in acısını taşıyor. Ophelia, Agnes değil ama Agnes’in kederini yaşıyor. Hayalet, Will değil ama Will’in pişmanlığını konuşuyor.

Her karakter bir yer değiştirme. Her oyun yapılan bir takas. Hatta her bir kelime oyunu. Olmak ya da olmamak. Yazar kendi acısını karaktere veriyor, karakter onun yerine acı çekiyor ve yazar hayatta kalıyor. Tıpkı Hamnet’in Judith’in yerini alması gibi.

Ve işte Shakespeare’in trajedisi tam da burada. Adam kelimelerle mucizeler yaratıyor. Sahne üzerinde ölüleri diriltebiliyor, hayaletlerle konuşturabiliyor, zamanı geri sarabiliyor. Ama gerçek hayatta oğlunu kurtaramıyor. Orada bile değil. Oğlu ölürken o Londra’da, kelimelerin dünyasında, kalıpların ve ritimlerin arasında sıkışıp kalmış durumda.

“Oğlumuzun ölümünü kendine mal etmiş.”

Haklı mı? Belki. Shakespeare, Hamnet’i kaybettikten sonra ne yapıyor? Hamlet’i yazıyor. Hamnet, Hamlet birbirlerinin yerine kullanılabilen iki isim. Yani yer değiştirebilirsiniz. O da öyle yapıyor. Yer değiştiren oğlunun adının yerini değiştirerek yazdığı bu oyunun başlığına koyuyor. Oğlunun ölümünü bir sahneye taşıyor. 

“Hayır. Hayır. Hayır. Tekrar.” Oyuncu tekrarlıyor. “Tekrar.” Tekrarlıyor. “Tekrar!”

Sabahattin Eyüboğlu gibi ustalar, bu cümleyi tiyatro sahnesindeki akıcılığı ve dramatik etkiyi sağlamak adına Türkçeye genellikle şu şekilde aktarmışlardır:

“Ben kendi payıma oldukça namuslu bir adamım; ama gene de kendimi öylesine kötülüklerle suçlayabilirim ki, anam beni doğurmasaydı daha iyi edermiş.”

Anlıyor musunuz? Hamlet’i oynamıyor. Kendini oynuyor. Yine yer değiştirme yaptı. Oğlunun ölümündeki yokluğunu, karısını yalnız bırakışını, babasından devraldığı şiddeti, her gece aynı soruyu soruşunu tek bir repliğe döktü.

Bunu düşünürseniz, filmdeki herkes bir çeşit yer değiştirme yapıyor.

Hamnet, Judith’in yerini alıyor, kız kardeşi yaşasın diye. Will, kendini Hayalet’in yerine koyuyor, oğluyla vedalaşabilmek için. Agnes, Ophelia’da kendini görüyor, kendi kederinin aynası olarak. Ve Shakespeare, kendi hayatını bir oyuna dönüştürüyor, t0 BE “olmak” için.

Hatta Will’in babası John bile bir yer değiştirme yapıyor. Sevgisini oğluna değil, eldivenlere veriyor. Ellerine dokunamadığı oğlunun yerine, ellerine dokunabildiği deriyi seviyor.

Ama en büyük yer değiştirme, en acımasız olanı, isimde gizli.

Hamnet. Hamlet.

Bir harf farkı. Oğlunun adı, oyununun adı. Gerçek çocuk ölüyor, kurgusal prens doğuyor. Bu dünyanın en ünlü yer değiştirmesi olabilir. Ve kimse bunu konuşmuyor. Herkes Hamlet’in felsefi derinliğini, “to be or not to be”nin büyüklüğünü tartışıyor ama kimse sormuyor: Bu sözleri yazan adamın, bu sözleri yazdığı sırada, 11 yaşında ölmüş bir oğlu vardı.

11 yaş. 11 hece.

Tesadüf mü? Muhtemelen. Ama bazen tesadüfler gerçeklerden daha çok şey hatırlatır.

BÖLÜM 5: “HATIRLA BENİ” 

Hatırlayın. Orpheus müziğiyle taşları bile ağlatan bir adam. Karısı Eurydice ölünce yeraltı dünyasına iniyor, Hades’i ikna ediyor, karısını geri götürme izni alıyor. Tek bir şartla: Çıkarken arkana bakma. Eurydice arkandan gelecek ama sen dönüp ona bakma.

Ve Orpheus tırmanmaya başlıyor. Arkasındaki ayak seslerini duyamıyor. Dinliyor, dinliyor, tek duyabildiği kendi kalp atışı. Geri kalanı sessizlik. Dayanamıyor. Dönüyor. Bakıyor. Ve Eurydice sonsuza dek kayboluyur.

“Neden arkasına bakıyor?”

“Sence neden?”

Çünkü bu hikâye bir kehanete dönüşecek. Çünkü filmdeki herkes, bir noktada, arkasına bakıyor. Ve her baktığında bir şey kaybediyor.

Will Londra’ya giderken Agnes onu uğurluyor. “Elveda demeyeceğim” diyor Agnes. “Hayır, elveda demeyeceğiz” diyor Will. Ve gidiyor.

Agnes ayak seslerini dinliyor. Duymayı bıraktığından emin olana kadar bekliyor. Sonra ağlamaya başlıyor.

Bu, Eurydice’in hikâyesi değil mi? Geride kalan, arkasından bakamayan, karanlıkta bekleyen kişi. Ama bir farkla: Orpheus olan Will değil. Orpheus olan Agnes. Çünkü gerçekten arkasına bakmayan, gerçekten dönüp bakmayan kişi Will. 

Oğlu ölürken bile arkasına bakmıyor. Çünkü orada değil.

Agnes ise sürekli arkasına bakıyor. Oğlunu arıyor. Annesini arıyor. Kocasını arıyor. Geceleri boş sokaklarda dolaşıyor. Şöminenin taşına kulağını dayıyor. Bir tıkırtı duyuyor. “Her yere baktım, bulamıyorum” diyor.

Orpheus arkasına baktığında Eurydice’i kaybetmişti. Agnes arkasına her baktığında Hamnet’i bulamıyor. Ama bakmayı da bırakamıyor.

Ve işte mit burada tersine dönüyor. Çünkü Orpheus hikâyesinde trajedi arkana bakmaktır. Ama Hamnet filminde trajedi arkana bakmamaktır. Will arkasına baksaydı, Londra’yı bıraksaydı, dönüp gelseydi, oğlunun yanında olsaydı, belki hiçbir şey değişmezdi. Hamnet yine ölürdü. Ama en azından orada olurdu. En azından vedalaşırdı.

Gelelim son perdeye. 

Agnes, Hamlet oyununun afişini görüyor. Oğlunun adı, kocasının oyununun başlığında. Şok oluyor. Öfkeleniyor. Gidip o oyunu görmeye karar veriyor.

Globe Tiyatrosu. Otuz metre çapında ahşap bir yapı. Adı gibi Dünya’yı temsil eden bir sahne bu. Agnes kalabalığın arasına sıkışıyor. Her taraftan bedenler, dirsekler, kollar bastırıyor. Koku, gürültü, kaos. Bu kadın, ormanda uyuyan, şahinlerle konuşan, toprağın dilini bilen bu kadın şimdi Londra’nın göbeğinde, bir tiyatronun çukurunda, yüzlerce yabancının arasında sıkışmış.

Ve sahneye bakıyor. Arka planda bir dekor görüyor: kadim bir orman. Sahnede yalnız bir ağaç. Tanıdık bir şey bu.

Sonra oyun başlıyor.

Bir hayalet sahneye çıkıyor. Beyaz bir çarşafa sarılmış, çatlak toprağa bulanmış, sanki yeni kazılıp çıkarılmış gibi. Seyirciler nefeslerini tutuyor. Agnes ise hayaletin gözlerine bakıyor. Ve hemen tanıyor.

Çünkü hayalet kocası. Will kendini bir hayalet kılığına sokmuş. Yüzünü tebeşir ve kireç macunuyla boyamış. Ölüyü oynuyor. Oğlunun babasını, kendini oynuyor.

Ve sahnede, Hamlet’i oynayan genç bir adam var. Bu arada gerçek hayatta da ölen Hamnet’i canlandıran çocuğun abisi bu, yani abi kardeş oyuncular. Saçları Hamnet’inki gibi sarıya boyanmış. Agnes onu gördüğünde nefesi kesiliyor. Çünkü bu bir oyun ama aynı zamanda bir oyun değil. Bu, Will’in oğluyla vedalaşma biçimi. Gerçek hayatta yapamadığı vedayı sahnede yapıyor.

“Elveda… elveda… elveda…”

Üç kez. Gerçek hayatta bir kez bile diyemediği sözü sahnede üç kez tekrarlıyor.

Ve son söz: “Beni hatırla.”

Remember me. Hatırla beni.

Ve işte “olmak ya da olmamak” tam burada başlıyor.

“To be.” Sahnede olmak. Kelimelerin içinde var olmak. Bir anlığına, bir saat boyunca, seyirci onu izlediği sürece, olmak.

Agnes seyirciye bakıyor. Yüzlerce yabancı. Kirli, yaralı, yorgun yüzler. Ve çoğu ağlıyor. Sessiz yaşlar. Kenetlenmiş eller. Bu insanlar Hamnet’i tanımıyor. Agnes’i tanımıyor. Shakespeare’in acısını bilmiyor. Ama ağlıyorlar. Çünkü o sahne üzerindeki hikâye artık herkesin hikâyesi.

Kaybetmiş herkesin. Vedalaşamamış herkesin. Arkasına bakıp da kimseyi bulamamış herkesin hikayesi bu artık.

İşte o yüzden “to be or not to be” yüzyıllardır söylenip duruyor. Hamnet oldu ve öldü yerine Hamlet doğdu. Ve o doğan yeni şey sayesinde milyonlarca insan, kendi kayıplarını, kendi boşluklarını, kendi “olmak ya da olmamak”larını yaşadı.

Yer değiştirme. Son kez. 

Başlangıçlar ve sonlar hep aynıdır.

Kadim bir hayat ağacının altında karanlık bir boşluk vardır. 

Kelimelerin sonundaysa bir soru. “Ques-tion.” Cevapsız kalır. Kapanmaz.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele budur.

Gerisi sessizliktir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir