Kategoriler
Sanat Sinema

Netflix ve Warner Bros. Birleşirse Ne Olur?

Matrix filmini hiç izlememiş olanlar bile onun bir sahnesini gayet iyi bilir. Meşhur hap sahnesini. Morpheus’un bir elinde mavi, diğerinde kırmızı hap vardır ve Neo bunlardan birini seçmek zorundadır. 

O filmin en başında bir logo görürüz. Yapım şirketi Warner Bros.’un logosunu. İşte hayatımızda belki yüzlerce kez gördüğümüz o logo şu anda satılmak üzere ve önünde iki seçenek var. İki alıcı. Daha da ilginç bir şey söyleyeyim mi? Bu alıcılardan birinin logosu mavi, diğerininki de kırmızı. Perdenin ya da ekranın bu tarafındaki seyirciler olarak bizler de hangi hapın yutulacağını merakla bekliyoruz. Bunu basit bir alışveriş gibi göremeyiz. Çünkü sonuçları hiç farkında bile olmadan dünya görüşümüzü etkileyecek. Gelecek yıllarda oluşmaya devam edecek kültürel belleğimizi şekillendirecek.

Warner Bros. öyle basit bir stüdyo değil. Bir kere onun tarihi neredeyse sinema tarihiyle özdeş. Türkiye Cumhuriyeti’den daha önce kurulmuş bir film şirketinden söz ediyoruz. Bir zamanlar “Casablanca”yı, “Rüzgar gibi geçti”yi, bazı eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi filmi kabul edilen “Yurttaş Kane”i üretmiş bir stüdyo. Arşivinde geçen yüzyılın kültürel kimliğini şekillendiren bunca yapımı barındırıyor. Yakın dönemde de Harry Potter gibi, Matrix gibi, Batman “Dark Knight” serisi gibi projeleri yaptılar. “Yüzüklerin Efendisi”nin hakları bile onlarda. Geçen yüzyılda Kubrick gibi dehaların unutulmaz eserler verebilmesini, bu yüzyılda Nolan gibi yönetmenlerin filmleri hala fiziksel film üzerine çekebilmesini sağladılar. O zaman niye satılmak zorundalar? Hollywood’un en köklü devlerinden biri nasıl bu noktaya geldi?

Bu soruya en sevdiğim korku filmlerinden biri olan ve yine Warner Bros. tarafından yapılan “Exorcist”ten bir lanetle cevap vereyim. O filmdeki lanet neydi?

Birleşme Laneti.

Evet, kötü birleşmeleri sonradan ayırmak gerçekten zor olabiliyor. ABD’de bir telekomünikasyon şirketi var. AT&T. Onlar 2018’de medya işine de girmek istedi yeterince büyüyen herkesin girmek istediği gibi ama sonra WarnerMedia’yı Discovery ile birleştirerek 2022’de elinden çıkardı. Kağıt üstünde harika bir işlem bu arada bu yaptıkları. Çünkü bir tarafta film stüdyoları var: Warner Bros. Pictures, New Line Cinema, DC Studios gibi. Diğer tarafta da prestijli TV kanalları, haber kanalları, belgesel kanalları filan.

Ama dedik ya “bazı birleşmeler lanetlidir” diye. Bu birleşme sonrasında ortaya devasa bir problem çıktı: 50 milyar dolara yakın borç. Nasıl oluştu bu borç dağı? İki büyük şirket birleştiğinde, bu tür devralmaların finansmanı genellikle borçlanma yoluyla yapılır. AT&T’nin Warner Media’sı zaten borçlu bir yapıydı, Discovery ile birleşince durum daha da kötüleşti.

Asıl sorun aslında daha da derinlerde. Geleneksel medya şirketleri şu anda “kablolu televizyonun ölüm süreciyle” boğuşuyor. İnsanlar artık CNN, Discovery Channel gibi kanallar için öyle yüksek kablo paketi ücretleri ödemiyor. Herkes Netflix’e, Disney+’a, Prime Video gibi “streaming uygulamaları”na geçmiş durumda.

Aslında Warner Bros. Discovery de bunu yaptı, daha doğrusu yapmaya çalıştı ama biraz geç kaldılar. HBO Max’i başlattılar ama yeterince hızlı büyüyemediler. Büyüyebilmenin yolunun habire ismini değiştirmekten geçtiğini sandılar ama yanıldılar. Netflix 300 milyon aboneye, Disney+ 150 milyon aboneye ulaştı, Warner Bros. Discovery 128 milyonda takılı kaldı. 

HBO markası çok değerli, çünkü ta 1970’lerde prestijli TV yapımları üretmek üzere kurulmuş ve her zaman kaliteli, prodüksiyon değeri yüksek projeleri çıkarmaya çalışmışlar. Bunun son dönem örneklerinden biri “Game of Thrones” dizisi. Yani sinema kalitesinde TV dizisi üretme geleneğini başlatan bir kanal bu. Hatta bu yönüyle Netflix’in başından beri imrendiği bir kanal. 

Kurucularından Ted Sarandos, 2013 yılında Netflix’in asıl hedefinin “HBO’nun bize dönüşmesinden daha hızlı bir şekilde HBO olmak” olduğunu söylemişti. Çünkü HBO, prestijli televizyon programları için “altın standart” olarak kabul ediliyordu.

Bu söz yaşanan o asıl savaşın bir itirafı gibi. Ne demek o bize dönüşmeden biz ona dönüşmeliyiz? Netflix başından beri kendini bir teknoloji ve inovasyon şirketi olarak konumlandırıyor. Yani bir TV kanalı gibi değil. Sinema filmleri üreten bir film stüdyosu olarak hiç değil.

Netflix net olarak bir teknoloji şirketidir arkadaşlar. Asıl rakibi bu anlamda Google ve onun sahip olduğu YouTube’dur. Silikon Vadisi mantığıyla çalışır. Başarıyı “veri” üzerinden değerlendirir. Sizin bir şeyleri izlerken nerede duraklattığınızı, hangi sahneyi tekrar izlediğinizi, hangi kapak fotoğrafına tıkladığınızı sizden daha iyi bilir. Satın almak istediği HBO bu dinamikleri henüz kazanamadan onun kalitesinde işler yapmaya çabalamak istemesi bu yüzden. Warner Bros’u hiç saymıyorum çünkü onun teknolojiyle ilişkisi çok daha mesafeli. O bir Hollywood stüdyosu. Yıllarca başarı kriterini başka şekillerde belirledi. Sezgileriyle ya da yönetmenlerle, oyuncularla kurduğu ilişkilerle. Sadece Warner Bros. değil diğer tüm film stüdyoları da benzer mantıkla çalışıyor. Yılda 20-30 tane proje üretiyorlar. Bunların bazıları, hatta çoğunluğu batıyor, ama bazıları da Matrix gibi bir şahesere dönüşüyor ya da öyle bir ticari başarı elde ediyor ki diğer batan işleri bile finanse etmiş oluyor. Yani oldukça riskli bir iş modelini benimsemiş durumdalar.

İşte o yüzden dışarıdan 102 yıllık gösterişli bir imparatorluk gibi gözükseler de teknolojik gelişmeler karşısında yeterli hızda bir refleks gösteremediler. Osmanlı’nın matbaayı geç alması gibi düşünün. Klasik bir tuzağa düştüler: Abone kazanmak için daha fazla içerik üretmeleri gerekiyordu, ama zaten borç batağındaydılar. Daha fazla içerik üretmek daha fazla borç demekti onlar için, paradoksal bir durum. 

Bu arada bakın dikkat ederseniz “içerik” kelimesini kullanıyorum. Maalesef. Netflix gibi YouTube gibi yeni nesil teknolojik platformların bizi getirdiği nokta bu. Görüntülü “içerik” seviyesine indirgenmiş durumda her şey. Kaliteli eğlence ya da daha da üstünde sanatsal yapımlar artık ikinci plana atılmış durumda. Çünkü o kadar da izlenmiyorlar. Tek başarı kriterini izleme verisi olarak koyarsak sonuç böyle olur. “Dark” gibi bir diziyi yaparsın, çok kaliteli bir yapım, canı gönülden tebrik ediyorum Netflix’i böyle bir yapıma yeşil ışık yaktıkları için. Ama sonra aynı ekip “1899” diye bir dizi yapıp da ilk bölümleri yeterince izlenmedi diye iptal edilince de acaip sinir oluyorum. Bekle bakalım belki Dark gibi üç sezonda tamamlayacak hikayesini. Yani bazı şeylerin değeri sonradan anlaşılır. “Yaratıcılık” gibi bir kavramı metriklere bağlayıp ölçebilmek o kadar da kolay olmamalı. 

Neyse, konumuza dönelim, lanetli birleşmeyi ayırıyorduk en son. 2025’in ortasında Warner Bros. Discovery radikal bir karar aldı. Dediler ki “Exorcist çağıralım” demediler ama “Şirketi ikiye bölelim.” Bir tarafta Warner Bros stüdyoları, HBO gibi değerli varlıklar olsun. Diğer tarafta CNN, TNT gibi geleneksel TV kanalları. Yani yine yerinde ağır ama ticari olarak giderek değersizleşen varlıklar. Bunun muhasebe mantığı da şu: Değerli parçayı satıp borçtan kurtulalım, ya da en azından borçları yeniden yapılandıralım.

Ve işte bu şekilde bugünlere, 5 Aralık 2025’e kadar geldik. Netflix, Warner Bros’un film stüdyosunu, HBO’yu ve HBO Max’i 82,7 milyar dolara alacağını duyurdu. Bu, Netflix’in tarihindeki en büyük satın alma anlamına geliyor. Bir yandan da bir kimlik satın almış oluyorlar. Netflix bir anda sadece bir yayın platformu olmaktan çıkıp, Hollywood’un en büyük içerik kütüphanesine sahip bir dev haline geliyor, du.

Derken 8 Aralık’ta Paramount Skydance yani mavi hap atladı: “108 milyar dolar veriyorum!” dedi: “Hem de sadece o değerli parçayı değil, her şeyi yani CNN gibi TV kanallarını da içeren tüm şirketi satın almak istiyorum.” Ve bunun için de Netflix’ten 26 milyar dolar daha fazla para teklif ettiler.

Şimdi diyeceksiniz ki “ya evet o mavi logo daha iyi, ben biliyorum onu hep görüyorum sevdiğim filmlerin başında. Onlar alsınlar daha iyi olur.” Olmaz. Neden olmayacağını birazdan anlatacağım.

Warner Bros.’u Netflix’in yerine Paramount’un satın alması neden pek fazla değiştirmiyor diyorduk. Çünkü onlar da aynı hapın mavisi. Paramount’un patronu kim? David Ellison. Peki o kim? Meşhur Oracle’ın sahibi Larry Ellison’ın oğlu. Şimdi meşhur Oracle deyince Matrix’deki Oracle aklına gelenler el kaldırsın 🙂 Ama ondan değil veritabanı olan Oracle’dan bahsediyorum. Gerçi Matrix’deki Oracle da bir çeşit, neyse konuyu dağıtmayalım. Sonuçta o da bir teknoloji şirketi ama biraz daha “old school” bir teknoloji şirketi ve modern teknoloji devleriyle rekabet edebilmek için dev bir medya imparatorluğu kurmak istiyor. İmparatorluklar yıkılıyor, yerine yenileri kuruluyor. Hikaye pek değişmiyor.

İşin siyasi boyutları da var tabi, onlara çok girmek istemiyorum ama bir haber olarak aktarayım, Başkan Trump, bu satışa müdahil olacağını açıkladı. Endişesi ne? Netflix bu satın almayla piyasada çok baskın bir konuma gelebilir, yani tekelleşme riski var. Risk doğru olmakla birlikte Netflix ideolojik açıdan onun karşı tarafında gözüküyor. Peki Paramount ne yapıyor? Paramount bunu fırsata çevirmeye çalışıyor: “Biz daha küçük bir şirketiz, antitröst problemi yaratmayız” diyor. David Ellison, Trump yönetimiyle yakın ilişkilerini, Suudi Arabistan ve Katar fonlarını, Jared Kushner’ın yatırım şirketini de arkasına alıp “daha iyi bir teklif” diyor. Diyor da bu teklif yalnızca para mı? Yoksa gücün yeniden dağılımı mı?

Bu antitröst konusunu da ben şöyle bir düşünce deneyiyle anlatmayı seviyorum. Bir odaya altı tane insan koyduğunuzu hayal edin, hepsine “en yaratıcı fikri üretin” deyin. Sonra odadaki insan sayısını üçe düşürün. Yaratıcılık artar mı, azalır mı? Ekonomistler ciddi ciddi bu soruyu tartışıyorlar, çok uzun süredir yanıt arıyorlar.

Cevap şaşırtıcı: İkisi de. Buna “ters U ilişkisi” deniyor. Rekabet çok az olduğunda, örneğin bir monopol olduğunda yenilikler, inovasyonlar azalır çünkü bunu yapmaya gerek yoktur. Ama öte yandan rekabet çok fazla olduğunda da yenilikler azalır çünkü kimsenin yatırım yapacak gücü kalmaz. En fazla yenilik, orta düzeyde bir rekabetle gerçekleşir. Birkaç büyük oyuncu, birbirini tetikte tutar ama karşısındakini yok etmez.

Çok dengeli bir durum olmalı yani. Ancak medya endüstrisi, basit bir ekonomi modeli değil. Çünkü burada üretilen “ürün” ya da “içerik” yalnızca tüketilmek için değil, aynı zamanda düşünmek için, hissetmek için, anlamak için de var olmalı. Monopol bir ortamda hikaye anlatmak zorlaşır. Çünkü küçük stüdyoların, bağımsız yapımcıların, sanatçıların, iyi hikaye anlatıcılarının sesi kaybolur. Sadece verilere bakarsanız, sadece popüler olanı önemsersiniz. Warner Bros ya da Netflix ya da Paramount özünde iyi ya da kötü olarak değerlendirilemez. İş yapış biçimlerinin sonucunda bizim nasıl etkileneceğimizi değerlendirmek gerekir.

1999’da Warner Bros. Matrix dışında bir filmi daha fonladı. Bir animasyon filmini. Brad Bird’ün The Iron Giant Demir Devini. Gişede tam bir felaket oldu. Risk aldılar, 50 milyon dolar yatırdılar, 32 milyon dolar kazandılar. Stüdyo kayıpları telafi etmeye çalıştı, filmi erken çekti gösterimden. Verilere baktığınızda başarısız bir proje. Warner Bros. bir şirket olarak bundan hiç hoşlanmamıştır eminim. Ama iş yapış biçimlerindeki o kusurluluk hali, yani risk almak zorunda kalmaları bizim işimize yaradı. O filmi izleyen çocuklar çok sevdi. O çocuklar büyüdükten sonra da o hikayedeki mesajı hatırlamaya devam etti. “Süper güç sahibi olmak, kendi seçimlerini yapmaktır” diyen o dev robotun hikayesi, bir neslin dünya görüşünün parçası haline geldi. Bugün The Iron Giant, animasyon tarihinin klasiklerinden biri.

Ya da bu kanalda her fırsatta gönderme yapmaya bayıldığım, daha geçen haftaki videomda bahsettiğim Blade Runner. 1982’de Warner Bros. bu filmi vizyona koyduğunda, gişede yine hayal kırıklığı yarattı. Hem de bu sefer eleştirmenler bile anlayamadı, karışık tepkiler verdi,  “Çok yavaş,” dediler. “Çok karanlık,” dediler. Ama o film zamanının çok ötesinde mesajlar içeren bir film olduğu için değeri sonradan anlaşıldı. Bilim kurgunun DNA’sını değiştirdi. “İnsan olmak ne demek?” sorusunu sordu ve bu soru, sonraki 40 yılın her distopyasına, her yapay zeka tartışmasına sızdı. Eğer Warner Bros. o dönem yalnızca “ilk hafta sonu gişe geliri” ile karar verseydi, Blade Runner belki hiç çekilmeyecekti. Ya da belki stüdyo müdahalesiyle bambaşka, daha “güvenli” bir film haline getirilecekti. 

Stanley Kubrick’in The Shining‘i 1980’de vizyona girdiğinde, yazarı Stephen King bile kendi kitabına ihanet ettiği için filmi eleştirdi. Gişede nispeten iyi performans gösterdi ama “büyük bir başarı” değildi. Ama şimdi? Şimdi, korku sinemasının zirvelerinden biri. Sinema okullarında ders olarak işlenen bir başyapıt.

Ne demek istiyorum, bu filmlerin ortak noktası ne? Hiçbiri, “garantili hit” değildi. Hiçbiri, algoritmaların öngörebileceği türden değildi. Hiçbiri, “bu demografiye hitap eder, şu kadar açılış yapar” hesaplarına uymuyordu. Ama hepsi de çok önemli bir şey yaptı: Kültürel belleğimize kazındı. Düşünme biçimimizi, hissetme biçimimizi değiştirdi.

Popüler olan ile değerli olan, her zaman aynı şey değildir. Bazen en önemli hikayeler, en sessiz, en yavaş olanlarıdır. Bakın şimdilerde 10 saniyelik görüntüleri kaydıra kaydıra beyinlerini çürüten insanlar “Pluribus” gibi bir hikayenin özünü anlamakta güçlük çekiyorlar. Bazen bir dizinin, bir filmin asıl etkisi, 10 yıl sonra, 20 yıl sonra ortaya çıkar. O filmi izleyen bir çocuk büyür, yönetmen olur, o filmden etkilendiği yeni bir hikaye anlatır. Kültürel bellek böyle böyle oluşur, yavaş yavaş, katman katman.

Peki bir platform, yalnızca “bugünkü izlenme oranı”na baktığında, yarının kültürel belleğini nasıl inşa edebilir? Cevabı bilmiyorum. Ama bildiğim şu: Warner Bros.’un geçmişi, risk almakla, yaratıcılara güvenmekle, “garantili olmayan” hikayelere şans vermekle dolu. Bunu istedikleri için değil, Warner Bros. kutsaması yapmaya çalışmıyorum. İş modelinin o kadar da mükemmel olmamasının sonucu biraz da bu. Geleceği de böyle olabilir mi? Yoksa her şey kağıt üstünde güzel gözüken rakamlarla, bir Excel tablosundaki hesaplarla mı belirlenecek? Artık Excel tablosu mu kaldı, algoritmalarla, yapay zekayla mı belirlenecek?

Yani renginden bağımsız olarak biz zaten çoktan “hapı yutmuş” olabiliriz. 

Ha bu arada Morpheus, Neo’ya o hapları uzatırken bir şey daha söylemişti: “Sen bir kölesin, Neo.” demişti. “Herkes gibi, bir sisteme doğdun.” Yani bu satın almayı kim yaparsa yapsın biz aynı sistemde kalmaya devam edeceğiz. Belki Matrix’e daha da fazla gömüleceğiz.

Gökten yağıp duran, çevremizi sarmalayan o harfler var ya o harfler. Onlar içerikler. Onlar kalitesiz ya da kaliteli TV dizileri. Sinema filmleri. Sanat eserleri. Ve biz kafamızı nereye çevirirsek çevirelim onları görüyoruz. Mesele bunu kimin kontrol ettiği meselesi. Karanlık bir salonda, perdedeki ışıklara bakıyoruz. Platon’un mağarasındaki gibi. Gölgeleri izliyoruz. Ama bazen, çok nadir, çok kıymetli bazı zamanlarda, içimizden arayış içinde olan bazılarımız o gölgelerden birinin açtığı tünelden geçip gitme cesaretini gösteriyor.

Bu filmi ilk gördüğünüzde bir anlam aradınız değil mi? Orta Dünya’nın haritasına bakarken, aslında kendi içinizdeki kahramanlığın kırıntılarının yollarını gördünüz. Blade Runner’ın yağmurlu sokaklarında, insanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini sorgular durumda buldunuz kendinizi.

Bunlar, o karanlık mağaranızdan çıkış yollarıydı arkadaşlar. Bunlar Alice’in Harikalar Diyarı’nı keşfetmesini sağlayan o beyaz tavşanı takip ederken bizi içine düşüren hikayelerdi. Tüneli bir kez bulunca oradan çıkmanın da yolunu bulursunuz. Arayışınızı devam ettirirseniz.

Mavi hap mı, kırmızı hap mı? Netflix mi, Paramount mu? Asıl soru bu değil ki. Hapların rengi değil, o hapları yutan Neo’nun hala seçim yapabilmesi önemli. Bizim için de önemli olan bu olmalı. O perdeye ya da önümüzdeki ekranlara yansıyan ışıkların bizi uyutması değil, uyandırması.

Gölgeleri izlemeye devam edeceğiz. Bazılarının bize güneşi göstermesi umuduyla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir