Kategoriler
Bilim

200 Yıl Yaşamanın Bedeli

İki yüz on dokuz yıl.

Dile kolay. Bir imparatorluğun yükselişine, zirveye çıkışına ve çöküşüne tanıklık edecek kadar uzun bir süre. İnsan ömrünün ortalama üç katı.

Fallout dizisinde Cooper Howard’ı, nam-ı diğer “The Ghoul”u izlerken aklıma takılan ilk şey, o korkutucu yüzü ya da silah kullanma becerisi değildi. Aklıma takılan şey “Zaman”dı.

Biz insanlar, tarih boyunca hep aynı şeyi aradık. Gılgamış Destanı’ndan simyacılara, günümüzün Silikon Vadisi milyarderlerine kadar herkesin peşinde olduğu o kutsal kase: Ölümsüzlük.

Ama Fallout evreni bize bu konuda çok karanlık, çok rahatsız edici bir ayna tutuyor. Ya ölümsüzlük, sandığımız gibi sonsuz bir gençlik pınarı değil de, sonsuz bir çürüme haliyse?

Bugün biraz farklı bir yolculuğa çıkacağız. Nükleer kıyametin ortasında, derisi dökülmüş, burnu düşmüş ama 200 yıldır hayatta kalan bu canlıların biyolojisine, yani “Ghoullaşmaya” yakından bakacağız. Bilimin penceresinden, o radyasyonun altında yatan mekanizmayı anlamaya çalışacağız.

Hazırsanız, sığınağımızın kapısını aralıyoruz.

Önce temel bir soruyla başlayalım: Radyasyon normalde bizi nasıl öldürür?

Lise biyoloji derslerini hatırlayın. DNA, bizi biz yapan sarmal bir merdiven değil mi? Yüksek dozda iyonlaştırıcı radyasyon, vücudumuza mermi gibi giren görünmez parçacıklardır. Bu parçacıklar DNA zincirlerini paramparça eder. Hücreler bölünemez hale gelir, dokular yenilenemez ve sonuç: Akut Radyasyon Sendromu. Yani ölüm.

Ama Fallout evrenindeki “Ghoul”larda paradoksal bir durum var. Radyasyon onları öldürmüyor. Tam tersine, onları… “değiştiriyor”.

Dizide gördüğümüz Cooper Howard karakteri, devasa bir nükleer patlamanın şok dalgasına ve serpintisine maruz kaldı. Normal şartlarda buharlaşması ya da günler içinde acı çekerek ölmesi gerekirdi. Ama o ölmedi.

Bilimsel olarak bunun tek bir açıklaması olabilir: Hücresel Rejenerasyonun Aşırı Hızlanması.

Doğada buna benzer örnekler var mı? Kısmen evet. Mesela “Planarya” solucanlarını düşünün. Bir planaryayı ikiye bölerseniz, iki ayrı solucanınız olur. Kendini sonsuza kadar yenileyebilir. Ya da radyasyona inanılmaz dirençli olan “Tardigradları” yani su ayılarını hatırlayın. DNA’larını bir kalkan gibi koruyan özel proteinlere sahipler.

İşte Ghoulların biyolojisinde de buna benzer, ama çok daha agresif bir mekanizma devreye girmiş olmalı. Radyasyon DNA’yı kırıyor, evet. Ama Ghoul vücudu, bu kırıkları o kadar hızlı tamir ediyor ki, ölüm gerçekleşmiyor.

Ancak burada korkunç bir “takas” görüyoruz arkadaşlar. Ve biyolojide her şeyin bir bedeli vardır.

Bu tamir mekanizması mükemmel çalışmıyor. Hücreler ölmüyor ama sağlıklı da kalamıyorlar. Sürekli bir “nekroz” yani doku ölümü ile “rejenerasyon” yani yenilenme arasında sıkışıp kalmış durumdalar.

Dizideki o burunsuz, derisi soyulmuş görüntünün sebebi muhtemelen bu. Vücut, hayati organları korumak için, yani kalbi ve beyni yaşatmak için, çevresel dokulardan, kıkırdaklardan, deriden vazgeçiyor. Enerjiyi sadece “var olmaya” harcıyor. Estetiğe değil.

Bu, aslında kanser mekanizmasına çok benziyor ama kanserin tam tersi yönde işleyen bir versiyonu. Kanser kontrolsüz çoğalmadır. Ghoullaşma ise kontrolsüz “ölmeme” hali. Hücreler yaşlanıyor, “Hayflick Limiti” dediğimiz bölünme sınırını aşıyor ama programlı hücre ölümüne (apoptoza) gitmiyorlar.

Zombilerden farkları da tam olarak burada. Onlar ölü değil. Adeta biyolojik bir arafta sıkışıp kalmış hastalar.

Peki ya zihinleri? Dizide en çok dikkatimi çeken detaylardan biri, Ghoulların o sarı sıvıyı solumak zorunda olmalarıydı. O sıvı bittiğinde ne oluyor peki? “Feral” yani vahşi bir hale dönüşüyorlar. İnsanlıklarını kaybediyorlar.

Neden?

Çünkü beyin, vücudun geri kalanı gibi kendini kolayca yenileyebilen bir organ değildir. Nöronlar bir kez oluşur ve kurdukları ağlar, yani anılarımız, kişiliğimiz o nöronlar arasındaki bağlarda saklıdır.

Eğer vücudunuz 200 yıl yaşarsa, beyninizde biriken metabolik atıklar, plaklar (tıpkı Alzheimer hastalığında olduğu gibi) bir noktada sizi “siz” yapan şeyi silmeye başlar.

O sarı sıvı… Muhtemelen beynin bu dejenerasyonunu durduran, nöronların arasındaki sinapsları koruyan çok güçlü bir nöro-koruyucu madde. Belki de bir çeşit süper-antioksidan kokteyli. O olmadan, beyin radyasyonun ve zamanın getirdiği yıkıma yenik düşüyor. Beden yaşamaya devam ediyor, ama içindeki “insan” ölüyor. Geriye sadece açlık ve içgüdü kalıyor.

Bu noktada durup düşünmek lazım. Bir dili, bir hafızayı, bir bilinci 200 yıl boyunca korumak… Bu, biyolojik bir mucize olduğu kadar, aynı zamanda büyük bir çaba da gerektiriyor.

Aslında bu, yeni bir beceri kazanmaya veya karmaşık bir sistemi anlamaya benziyor. Süreklilik yoksa, pratik yoksa, gerileme başlıyor.

Tekrar o çorak topraklara dönelim.

Fallout dizisinde birbirinin içine geçmiş pek çok hikaye var ama bunlardan özellikle Cooper Howard’ın hikayesini takip ettiğimde aklıma ister istemez şu soru geldi: “Benliğin ne kadarını kaybedersen hala ‘sen’ olmaya devam edersin?”

Teseus’un Gemisi paradoksunu bilirsiniz. Bir geminin tüm parçaları zamanla yenileriyle değiştirilirse, o hala aynı gemi midir? Bu Ghoul’un vücudundaki hücreler, radyasyon ve mutasyonla defalarca değişti. Yüzü değişti. Sesi değişti. Ama hatıraları kaybolmadı. 200 yıl önceki o son günü hala hatırlayabiliyor.

Bilim insanları yıllardır yaşlanmayı durdurmanın yollarını arıyor. Telomerleri uzatmaya çalışıyoruz, kök hücre tedavilerini deniyoruz. Ama Fallout dizisi, bu arayışın olası bir yan etkisini gösteriyor bize. “Monkey’s Paw” (Maymun Pençesi) diye bir hikaye var, oradaki gibi bir dileğin lanetli bir şekilde gerçekleşmesini.

Ölümsüzlük istediniz. Ve aldınız. Ama bedeli, çürüyen bir bedene hapsolmak oldu.

Biyolojik açıdan bakıldığında, Ghoullaşma aslında bir adaptasyon başarısı. Evrim, hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapar. Nükleer bir çorak arazide, güzel bir cilde veya düzgün bir buruna ihtiyacınız yoktur değil mi? İhtiyacınız olan şey, radyasyonu tolere edebilen bir metabolizma ve az enerjiyle çalışan bir vücuttur.

Dizideki dev hamamböcekleri (Radroaches) veya o korkunç semenderler (Gulpers) için de aynısı geçerli. Radyasyon, genetik çeşitliliği artırarak evrimin hızını, yani mutasyonun hızını binlerce katına çıkardı. Normalde milyonlarca yıl sürecek değişimler, birkaç nesilde gerçekleşti.

Buna “Punctuated Equilibrium” (Kesintili Denge) teorisinin ekstrem bir versiyonu diyebiliriz. Doğa, boşalan ekolojik nişleri doldurmak için canavarlar yarattı. Ve insanların bazıları da bu yeni ekosistemin bir parçası olmak için Ghoullaşmak zorunda kaldı.

Peki bu hikaye ve onun da ilham aldığını zannettiğim 1902’den kalan “Maymun Pençesi” türündeki hikayeler aslında bize ne anlatıyor olabilir?

Belki de ölüm, sandığımız gibi bir hata değil, bir özelliktir (It’s not a bug, it’s a feature). Sistemden çıkış yapabilmek, yerini yenilere bırakabilmek, biyolojik döngünün en temel yasasıdır. Bu yasayı çiğnerseniz, sonuçları hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar ağır olabilir.

Dizideki Ghoul, 200 yıldır kızını arıyor. Onu hayatta tutan şey biyolojisi mi, yoksa sahip olduğu bu amaç mı? Anlam arayışı. Bunu gerçek hayatta da görebilirsiniz. Güçlü bir amaca sahip olan insanlar ne kadar yaşlı olursa olsunlar hep dinç gözükürler. 

Bazen düşünüyorum da, belki de o karakterin o çorak topraklardaki verdiği asıl mücadele, dışarıya karşı değil de içeriye doğru, kendi içinde meydana geliyor. 

Her nefeste, her kalp atışında “insan kalmak” ile “vahşileşmek” arasındaki o ince çizgide verilen bir mücadele. 

Ve görünen o ki, aradan 200 yıl geçse de, dünya radyasyonla kavrulup medeniyetler silinse de, evrenin geçerliliğini yitirmeyen çok önemli bir yasası var.

İster biyolojik olsun, ister nükleer.

Savaş. Savaş asla değişmez.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir