Kategoriler
Motivasyon

Analog Rönesans

Garip bir his, değil mi? Bir çeyrek yüzyıl bitti. Cümlenin ağırlığını hissediyor musun? Yirmi beş yıl. Sadece takvimde bir yaprak değişmiş gibi değil bu sefer. Sanki bir kitap bitti, yeni bir kitabı yazmaya başlıyor gibiyiz.

Dolayısıyla hoş bulduk diyelim 2026’ya… Ve daha da önemlisi, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine hoş bulduk.

Bunu hiç böyle düşündün mü bilmiyorum ama… Yüzyılın dörtte biri bitti ya. 2050 tam 25 yıl uzakta. Şu an 20 yaşındaysan, o yıl 45’ine basacaksın. 30’undaysan, emekliliği düşünmeye başlamış olacaksın. 40’ındaysan… torunların olabilir.

Sanki… hani basketbol maçlarında ilk çeyrek biter, oyuncular kenara gelir, terlerini siler ve koçun gözünün içine bakarlar ya? “Tamam, ısınma bitti, sahayı tanıdık, rakibi tarttık. Şimdi asıl oyun başlıyor” der gibi.

Şu an tam oradayız.

İlk çeyrek… biraz kaotikti, kabul edelim. İnternet diye bir şey çıktı her şeyi, hayatımızı değiştirdi, sosyal medya o hayatı neredeyse tümüyle ele geçirdi. Toplu olarak sürekli “bağlantıda kalma”nın garip bir durumunu yaşadık. Hepimiz biraz deneme tahtası gibi olduk. Ben ilk zamanlar Google’a girdiğimde logonun altında bir yerlerde “Beta” yazdığı günleri hatırlıyorum mesela. Yıllarca kaldı o yazı. O yüzden yüzyılın ilk 25 yılını da böyle tanımlamak gerektiğini düşünüyorum: Beta. Dijital bir yaşamın beta sürümü gibiydi geçip giden o yıllar. 

Ama bu sabah uyandığımda şunu hissettim: Deneme sürümü bitti. Kendi logomuzun altından o beta ibaresini kaldırmanın zamanı geldi.

Artık neyin çalıştığını, neyin bizi kötü yaptığını, hasta ettiğini, neyin zamanımızı çaldığını biliyoruz. O yüzden bu video, bir “yeni yıl kararları” videosu değil. O listeleri yapmaktan yorulduk zaten. Bir Zinciri Kırma videosu da değil bu, onu zaten geçen ay yaptım, bir daha da yapar mıyım bilmiyorum.

Bu video, daha basit bir şey, sadece bir “durum değerlendirmesi.” Seninle, şu an, bu sessizlikte, bu yeni dönemde nasıl daha “insan” kalarak yaşarız, onu konuşmak istiyorum. Giderek dijitalleşen bir dünyada, analog yaşamın önemine dair aklıma gelip not ettiğim bazı şeyler.

Dijitalleşmeye de tabiki öyle karşı filan değilim hatta yılın bu döneminde çok da şe yarayan şeyler yapıyor. Mesela o özetler var ya yılı toparlayan istatistikler. Spotify başlatmıştı o akımı şimdi ChatGPT bile özet raporu veriyor. Google Photos’dan gelen çok daha genel bir hatırlatıcı yüzünden aslında bu düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim. 

Çünkü geçen hafta onun hatırlattığı o eski fotoğraflara bakarken bir şey fark ettim. 2014’ten bir fotoğraf, sadece 10-11 yıl önce ama sanki başka bir çağdan gibi. Kıyafetlerim farklı, saçım farklı, sakalım filan zaten yok, ama asıl tuhaf olan: O zamanki ben’in kafasının içini hatırlayamıyorum. Ne düşünüyordum acaba? Ne istiyordum? Neyi bu kadar önemli sanıyordum?

Yaklaşık aynı dönemde izlediğim Interstellar filminde bir sahne var, izleyenler hatılayacaktır. Cooper, kızından yıllarca uzakta kaldıktan sonra geri dönüyor. Kızı artık yaşlı bir kadın, yatakta yatıyor. Cooper hâlâ genç. Yıllar onun için farklı geçmiş. Görelilik teorisini orada pratik olarak gösteriyorlar, bizim asla yaşayamayacağımız türde bir gerçeklik gibi izliyoruz. Ama biz de öyleyiz aslında. Fark etmiyoruz. Zamanın geçtiğini hissetmiyoruz çünkü her gün aynı gibi geliyor. Pazartesi, salı, çarşamba… Sonra bir bakıyorsun beş yıl geçmiş.

Bir arkadaşım var, yazılımcı. Geçenlerde konuşuyorduk, “ya” dedi, “üç yıldır aynı şirkette çalışıyorum ama sanki dün başlamışım gibi.” Sordum: “Peki bu üç yılda ne değişti sende?” Düşündü. Uzun uzun düşündü. “Bilmiyorum” dedi. “Maaşım arttı galiba.”

Bu korkunç bir cevap. Ama dürüst bir cevap.

Çoğumuz böyleyiz. Yıllar geçiyor, biz aynı kalıyoruz. Ya da değişiyoruz ama farkında olmadan, kontrolsüzce, rüzgârın nereye savurursa oraya doğru.

Dün gece, herkes kutlama yapıp televizyon izlerken bir ara dışarı çıktım. Sadece yürüdüm. Kulaklıklarımı unutmuşum. İyi de yapmışım. Çünkü yürüyüş yaparken nerdeyse refleks gibi oldu bende. Kulaklıkları takıp hemen bir podcast açıyorum ya da müzik dinliyorum.

Dün gece tersini yaptım, yapmak zorunda kaldım. Çok da iyi geldi. Sonra düşündüm bu geçen 25 yılda giderek artan bir şekilde o kulaklıklar vücudumun uzantısı gibi olmuş. Cyborg’ları okurdum eskiden ve çok uzak bir gelecekte hayal ederdim ama bu da bir çeşit cyborgluk gibi. Vücudumuzdan teknolojik uzantılar çıkıyor, cebimizden telefon, kolumuzdan akıllı saat. Kulaklarımızda kulaklıklar. Sanki sessizlikten korkuyoruz. Kendi iç sesimizi duymaktan korkuyoruz.

Çoğumuz için bu rahatsız edici bir fikir. Sessizlik… boşluk gibi hissettiriyor. Doldurmamız gereken bir şey. Sanki kulaklarımız boşken bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi.

Dün gece yürürken bana da öyle oldu. İlk beş dakika garip hissettim. Sonra yavaş yavaş alıştım. Kafamın içinde bir yer açıldı sanki. O yüzden her zaman olmasa da ara ara bunu yapmaya karar verdim. Matrix’te Neo’nun fişini çekiyorlar ya.  Bizim de ihtiyacımız olan şey bu aslında. Hayat kalitemizi artıracak en büyük “teknoloji” vücudumuza taktığımız şeyler ya da cep telefonumuza yüklediğimiz yeni bir uygulama değil. Tam tersi. O fişi çekebilmek.

Çünkü eskiden “boş zaman” diye bir şey vardı, hatırlar mısınız? Şimdi “boş zaman” yok, “ekrana bakılan zaman” var. Ben bu yeni çeyrekte, kendime ve size şunu öneriyorum: O boşluğu geri alın.

Yürüyün. Bir yere varmak için değil. Kol saatinizdeki adım sayarınızı mutlu edip size animasyonlar yapması için de değil. Sadece zihninizdeki o sekmeleri kapatmak için.

Çünkü en iyi fikirler, hayatınızı değiştirecek o “aha!” anları, beyniniz başkalarıyla meşgulken gelmiyor. Onlar, siz sıkıldığınızda geliyor. Siz sessizken geliyor. O yüzden sıkılın biraz. Beyin sürekli uyaran aldığında onları işleme moduna bir türlü geçemiyor. Hep alma, alma, alma. Hiç sindirme yok. Hiç bağlantı kurma yok. Sadece tüketim. Gürültüyü kapatmak, bu yüzyılda kendinize yapabileceğiniz en büyük kıyak olacak.

O yüzden ben her gün sıkılarak düşünmek için yürümeye karar verdim. Sadece yürümek. 

Sonra da bir fincan kahve içmek. Çok sevdiğim bir yönetmen var “Truman Show” filminin yazarı: Andrew Niccol. Onun daha az bilinen bir filmi var “In Time” diye. O filmin konseptini çok seviyorum. Filmde insanların kolunda, ne kadar ömürleri kaldığını gösteren dijital bir sayaç var. Kahve almak için para değil, ömürlerinden 4 dakika veriyorlar.

Biz de aynısını yapıyoruz ama farkında değiliz. Bir şeyi satın alırken, bir şeye “evet” derken, her zaman cüzdanımızdan para çıkarmıyoruz. Ama her zaman hayatımızdan dakikalar, saatler veriyoruz.

O yüzden yüzyılın bu yeni çeyreğine girerken, yeni kitaba geçerken bu “öncelik” kelimesini de yeniden tanımlamamız lazım. Bana sorarsanız hayatta öncelik sıralaması çok basit, ama uygulaması dünyanın en zor şeyi:

Önce Sağlık. Sonra Zaman. En son Para.

Neden biliyor musunuz? Sağlık olmadan zamanın bir anlamı yok, hastane odasında geçen zaman, zaman değil ki. Zaman olmadan da paranın bir anlamı yok, harcayacak vaktin yoksa bankadaki sıfırların ne önemi var?

Bazen, sadece ev işlerini yapmamak için veya trafikte kalmamak için harcayacağınız üç kuruş, size bir saatlik “hayat” kazandırıyorsa, o parayı harcayın. O bir saatte kitap okursunuz, tavana bakarsınız ya da sadece sevdiğiniz biriyle oturursunuz. Bu bir lüks değil. Hayatınızı, sadece “yapmak zorunda olduğunuz” şeylerle doldurmayın. Biraz da “yapmayı seçtiğiniz” şeyler bulun. Yapmayı sevdiğiniz şeyler.

Onları yapın ve paylaş-mayın. Bazı şeyler sadece size kalsın. Her şeyi göstermeye gerek yok. Sosyal medyada gördüğümüz o “mükemmel hayatlar”, o lüks, o “ben başardım” pozları filan inanın bana, çoğu bir illüzyon. Bir “Truman Show” dekoru.

Gerçekten hayatından memnun olan, gerçekten bir şeyler inşa eden insanlar bence gürültü yapmamalı. Güzelce yaşayıp, sadece yaptıklarının olumlu etkilerinden tatmin olmalı. 2026 ve sonrasında, bence en büyük güç “bilinmek” değil, “bilinmemek” olacak. Ne kadar kazandığınızı, ne planladığınızı, nereye gittiğinizi kimsenin bilmemesi. Nazar değmesin diye değil. Sadece başkalarının onayına ihtiyaç duymamak için.

Ve elbette yeni bir şeylere başlamak…

Bunu da “Shawshank Redemption” filminden örneklendireyim. Tünel kazıyorlardı ya orada. Küçük bir çekiçle. Her gün, cebinde bir avuç toprak taşıyarak başladı. Yıllarca sürdü. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmıyor gibiydi. Ama duvarın içinden kendine bir özgürlük yolu açtı.

Günde 10 bin adım atmak, her gün 10 sayfa okumak, her gün bir projeye 30 dakika ayırmak… O an çok anlamsız geliyor. “Bundan ne olacak ki?” diyorsunuz. Ama o minik dakikaları, saatleri, o küçük anları topladığınızda… Bir bakmışsınız duvar delinmiş. Tünel açılmış.

Ama bunu yaparken de her şeyi o yolun sonundaki ışığa ertelememek lazım. Şu an yaşadığın hayat, ertelememen gereken bir hayat. Bir şeyi yapmak istiyorsan, küçük bir versiyonunu hemen şimdi yap. Kitap yazmak mı istiyorsun? Yarın bir paragraflık notla başla. Dünyayı mı gezmek istiyorsun? Bu yıl bir şehre git, tek bir şehre. Şirket mi kurmak istiyorsun? Yan bir proje başlat, akşamları üzerinde çalış.

Bak yine klişelere doğru kaymaya başladım ama toparlamam gerekirse… Nasıl toparlayacağım ki geçen 25 yılı. Geçti gitti. Kendi adıma 21. yüzyılın ilk çeyreğinde teknolojiyi çok sevdiğimi itiraf edeyim. Hala seviyorum, yeni teknolojilerle heyecanlanıyorum. Ama ikinci çeyrekte, bence biraz “Analog Rönesans” yaşama vakti.

Daha fazla yürüyerek. Daha fazla sessizlik arayarak. Daha fazla kağıt kalem kullanarak. 10 yıl kadar önce de bir videomda söylemiştim bunu. Kalem klavyeden keskindir demiştim. Çünkü kağıda yazdığınız şey gerçektir, ekrana yazdığınız sadece pikseldir, kaybolur gider.

Ve en önemlisi, algoritmaların bizi tahmin edilebilir robotlara dönüştürmesine izin vermeden, biraz spontane, biraz plansız yaşayarak.

Robotlar her şeyi yapabilir artık. Kod yazabilir, resim yapabilir, şiir yazabilir. Ama bir ormanda yürürken rüzgarı hissedemezler. Plansız bir şekilde arkadaşını arayıp “hadi gidiyoruz” diyemezler. Bunu sadece biz yapabiliriz. O yüzden, 2026’da size dileğim şu:

Daha az veri, daha çok hayat. Daha az bildirim, daha çok sohbet. Daha az hız, daha çok derinlik.

İlk çeyrek bitti. Isındık. Sahayı tanıdık. Şimdi oyun başlıyor. Bu kez analog olarak.

İyi şanslar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir