Japon sanatçı Hokusai’nin o meşhur eserini bilirsiniz: “Kanagawa’daki Büyük Dalga.” O pençe gibi kıvrılmış devasa su kütlesi, altındaki çaresiz tekneleri yutmak üzeredir. Yüzyıllar boyunca bu çizim, sadece bir sanatçının hayal gücü oalrak kabul edildi. Çünkü bilim insanlarına göre okyanuslar, öngörülebilir, lineer matematiksel kurallara uyan yerlerdi. Denizciler limanlara dönüp “Sudan bir duvar gibi yükselen devasa bir dalga gördük, 30 metre boyundaydı, aniden karşımızda belirdi!” dediklerinde, onlara inanan tek kişi işte böyle ressamlar olurdu.
Taa ki 1995 yılının ilk gününe kadar.
Norveç açıklarındaki Draupner petrol platformunda, bilimsel cihazlar fizik kurallarına aykırı gibi görünen bir şey kaydetti. Çevredeki dalgalar ortalama 10-12 metre iken, aniden, sanki hiçliktenmiş gibi gelen 26 metrelik dev bir dalga platformu vurdu. Bu bir efsane değildi. Bu Hokusai’nin hayal gücünde görüp resmettiği o büyük dalganın adeta vücut bulmuş şekliydi. Okyanusun bize adeta “Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsunuz” der gibiydi. Ve evet okyanus hakkındaki bilgilerimiz uzay hakkında bildiklerimizden bile daha az olabiliyor.
Bugün biraz ıslanacağız. Ama sadece suyla değil, evrenin en temel çalışma prensibiyle. Çünkü dalgaları anlamak, sadece denizi anlamak demek değil; maddenin doğasını, hatta kendi varoluşumuzu da anlamak demek.
Hazırsanız, derinlere iniyoruz.
—
“Dalga” dediğimizde aklınıza ilk gelen görüntü muhtemelen buna benzer bir şeydir. Deniz, köpükler, hareket.
Hokusai’nin tablosunu bu minik LEGO parçalarını birleştirerek yapmaya çalıştığımda o tablo üzerine biraz daha çok düşünme fırsatım oldu. O tabloyu düşündüğümde de dalgalar hakkında ilginç bir şey fark ettim.
Biz insanlar, dünyayı işte tam olarak bu şekilde görmeye programlıyız: “Nesneler” ve dondurulmuş “anlar” olarak. Çok sevdiğim yönetmen Tarkovsky’nin deyimiyle “mühürlenmiş bir zaman bu.” O dev dalgayı havada asılı kalmış, asla kıyıya çarpmayan, asla yok olmayan statik bir “şey” gibi gösteriyor bu resim. Duvarınıza asarsınız ve yüz yıl sonra bile orada öylece durur.
Ama bu bir yanılsama. Çünkü gerçekte dünya bu plastik parçalar gibi sabit değildir. Evrenin kendisi, aslında dalgalarla doludur. Ses dalgaları, ışık dalgaları, kuantum dalgaları. Şu an benim sesimi size taşıyan hava molekülleri arasındaki o görünmez titreşimler. Çoğunu göremiyoruz, farkında değiliz. Fiziksel olarak sürekli gerçekleşiyorlar ama bizim algılayabileceğimiz bir ölçeğin ötesindeler.
Görebildiğimiz tek dalga türü sudaki dalgalardır. O yüzden sadece onun hakkında resimler yapılır. İlham vericidir bu görüntü. Çünkü evrenin o gizli işleyişini, enerjinin görünmez dansını bizim için görünür kılan yegâne şey budur.
Sudur. Meşhur bir fıkrada anlatıldığı gibi hani bilgeye sormuşlar hayatın anlamı ne diye, o da sudur demiş ya. Evet dalga deyince aklımıza sadece sudaki dalga geliyor ama ya dalgalar aslında sudan yapılmamışsa.
İzlediğim bir belgeselde, hayatımı ve fiziğe bakışımı kökten değiştiren bir cümle duydum: “Dalgalar aslında sudan yapılmamıştır.”
İlk duyduğunuzda kulağa ne kadar yanlış geliyor, değil mi? “Nasıl yani, işte su orada, görüyorum” diyorsunuz. Ama biraz düşünün. Şu an ağzımdan çıkan kelimeleri düşünün. Onlara “havadan yapılmış” demezsiniz. Onlar havadaki titreşimlerdir. Hava sadece bir araçtır.
Dalgalar için de durum aynı. Dalgalar suyun kendisi değil, suyun içinden geçen enerjidir.
Bunu anlamak için küvetteki suyu kullanabilirsiniz. Daha da iyisi imkanınız varsa bir dalga tankını izlemeye çalışın, bazı müzelerde var. Bu dalga tankına plastik bir ördek koyduğunuzu hayal edin. Dalga gelir, ördeğin altından geçer ve yoluna devam eder. Peki ördeğe ne olur? Ördek dalgayla birlikte sörf yapıp gitmez. Sadece olduğu yerde yükselir, küçük bir daire çizer ve başladığı yere geri döner.
Hareket eden su değildir. Su ve ördek esasen sabittir. İlerleyen, seyahat eden şey sadece enerjidir. Tıpkı o masalarımızda duran metal toplardan oluşan Newton beşiği gibi. Ortadaki toplar neredeyse hiç hareket etmez ama enerji onların içinden geçer ve diğer uçtaki topu fırlatır. Su, okyanusta sadece bir ortamdır, enerjiyi ileten bir “medyum”dur.
Peki bu enerji nereden geliyor dersiniz? Rüzgârdan. Güneş dünyayı ısıtır, rüzgâr oluşur ve rüzgâr enerjisini denizin yüzeyine aktarır. Başlangıçta bunlar sadece “kılcal dalgalar” dediğimiz minik titreşimlerdir. Suyun yüzey gerilimi onları düzleştirmeye çalışır. Ama enerji büyüdükçe, yerçekimi devreye girer. Rüzgâr suya üfledikçe, o görünmez enerji suya hapsolur. Adeta havdaki 3 boyutlu enerji, denizlerin yüzeyinde yoğunlaşarak 2 boyutlu bir enerjiye dönüşür. Üstelik rüzgâr dindikten sonra bile, o enerji dalgaların içinde yaşamaya devam eder. Enerji asla yok edilemez, sadece form değiştirir.
Bu modeldeki şu beyaz köpüklere bakın. Sadece bakarken bile o enerjiyi hissedebiliyorsunuz değil mi? Hatta neredeyse çıkardığı sesi bile duyar gibisiniz. Büyük bir denizin kıyısında, bir dalga kıyıya yaklaştığında duyduğumuz o muazzam kükreme sesini hatırlayın. O ses nedir biliyor musunuz? Sadece suyun birbirine ya da kıyıdaki çakıl taşlarına çarpması mı? Hayır.
Bilim insanları bunu incelediğinde şaşırtıcı bir şey keşfettiler. Okyanusun sesi, aslında milyarlarca minik hava kabarcığının birleşerek oluşturduğu bir ses dalgası. Bir dalga kırılıp da bembeyaz köpüklere dönüştüğünde içine hava hapseder. O hapsolan hava kabarcıkları, saniyenin çok küçük bir diliminde titreşir, genişler ve büzüşür. Tıpkı bir davul derisi gibi. Her bir kabarcık, kendi boyutuna göre bir nota, bir “ping” sesi çıkarır.
Eğer bu kabarcıklar çok küçük olsaydı, onları duyamazdık. Eğer çok büyük olsalardı, frekansları duyma eşiğimizin dışında kalırdı. Ama evrendeki sayılar o kadar hassas ki, bu kabarcıklar tam da bizim duyabileceğimiz frekansta titreşirler. Biz de onları bir şelalenin gürültüsü ya da bir derenin şırıltısı olarak duyarız. Ya da bir türlü tamir etmediğimiz musluktan akan sinir bozucu damla. Biz ne kadar sinir bozucu bulsak da o damlanın sesi bir nota. Ve işte denizlerde trilyonlarca minik kabarcığın, trilyonlarca minik çan gibi aynı anda çalması sonucunda o meşhur dalga müziği böyle notalardan oluşuyor. Okyanusun sesi, aslında devasa bir orkestra gibi.
Enerjinin bu yolculuğu bazen akıl almaz mesafelere ulaşır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Walter Munk adında genç bir oşinograf, Normandiya Çıkarması gibi hayati operasyonlar için dalgaları tahmin etmeye çalışıyordu. Munk, savaş sonrasında bir şeyi merak etti: Bir dalga ne kadar uzağa gidebilir?
Antarktika’daki fırtınalarda doğan dalgaları takip etmeye başladı. Bu dalgalar, Antarktika’dan yola çıktılar. Yeni Zelanda’yı geçtiler, Samoa’yı geçtiler, Hawaii’yi geçtiler. Ve inanamayacaksınız ama, tam 11.000 kilometre yol kat edip, iki hafta sonra Alaska kıyılarına ulaştılar.
Bu 11.000 kilometrelik yolculuk boyunca aslında su kütlesi taşınmadı. O ilk fırtınadan yani güçlü rüzgarlardan gelen “enerji”, suyun içinden geçerek dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat etti.
Ama her yolculuğun bir sonu vardır. Ve işte burada, o donmuş “mühürlenmiş” anın, aslında ne kadar dramatik bir “ölüm” anı olduğunu anlıyoruz.
Binlerce kilometre boyunca okyanusu geçen o düzenli, zarif enerji formu, kıyıya ulaştığında bir sorunla karşılaşır: Deniz tabanı yükselir. Sürtünme başlar. Dalganın alt kısmı yavaşlar ama üst kısmı hala hızlı gitmek ister. Ve o kaçınılmaz an gelir. Dalga, kendi üzerine devrilir. Kırılır.
Fizikte enerjinin korunumu yasası vardır: Enerji yok edilemez. Peki, dalga kıyıya çarpıp “öldüğünde” o devasa enerji nereye gider?
Yok olmaz. Dağılır. Bir kısmı o duyduğumuz muazzam sese dönüşür. Bir kısmı kuma çarparak ısıya dönüşür. Bir kısmı kumsaldaki taşları ve kumları hareket ettiren kinetik enerjiye dönüşür. Dalga “nesnesi” ölür, ama “enerji” süreci devam eder.
İşte bu noktada, sıvıların, dalgaların bilimi, felsefeye ve bizim en kişisel gerçeklerimize dokunmaya başlar.
Dünyayı nesneler ve süreçler olarak ayırabiliriz. Önünüzdeki masa, altanızdaki sandalye, bu tablo bir nesnedir. Bırakırsanız yüzyıllarca orada dururlar. Ama bir dalga. Bir dalga bir nesne değil, bir süreçtir. Bir doğumları, bir yaşam döngüleri ve bu döngünün sonunda da bir ölümleri vardır.
Ama bizim nesne olarak gördüğümüz şeyler de aslında sabit değil. Ben bunu Dune filmine ilham veren kum tepelerinde gezerken fark etmiştim. Okyanusun kıyısındaki bu tepelerde de kumdan dalgalar vardı. Okyanusta saniyeler içinde gerçekleştiğini gördüğümüz için dalgayı bir enerji akışı olarak algılamamız kolay oluyor. Oysa aynı dalgalar kum tepelerinde yıllar içinde oluşup kayboluyor. Dağlar yüzbinlerce yılda oluşan dalgalar ve bize göre çok yavaş bir süreç olduğu için onu sabit bir nesne gibi görüyoruz. Sadece doğal yapılar değil insan yapımı şehirler de öyle. Yüzyıllar boyunca yapılıyor, yayılıyor ve gerçekten dalgalar gibi davranıyor.
Yani bir şeyi statik bir nesene mi yoksa dinamik mi akış olduğu ayrımı bizim gözlemlediğimiz zaman ölçeğine bağlı olan bir şey. Gördüğümüz tarihi bir bina bizim için bir nesnedir çünkü yaşam süremiz o binaya kıyasla çok daha kısadır. Ama yeterince uzun bir zaman ölçeğinde, o da bir süreçtir.
O yüzden kendimizi de böyle değerlendirebiliriz. Biz de tıpkı dalgalar gibi değil miyiz? Bu tablonun minik LEGO parçalarından oluşması gibi biz de atomlardan oluşuyoruz ve vücudumuzdaki atomlar sürekli değişiyor. Nefesle oksijen alıp, CO₂ veriyoruz; su ve besinlerle atom alışverişi yapıyoruz. Metabolizma dediğimiz şey zaten atomların ve moleküllerin sürekli vücudumuza girip çıkması. Çocukluğumuzdaki atomların neredeyse hiçbiri şu an vücudumuzda yok. Bizi “biz” yapan şey, içimizden geçen o sürekli enerji akışı. Beşikten mezara kadar süren bir yanma, bir dönüşüm süreci içindeyiz. Tıpkı bu dalgalar gibi. Aradaki tek fark zaman ölçeği.
Bu enerji akışı kesildiği an, sadece bir atom yığınına dönüşürüz. Tıpkı enerjisi çekilen bir dalganın sadece durgun suya dönüşmesi gibi.
Ama paradoksal bir şekilde bizler statik varlıklar olmak istiyoruz. Sevdiklerimizi, anılarımızı, şu anı sonsuza kadar dondurmak istiyoruz. Mühürlemek. Tıpkı benim bu LEGO setini yapıp, o dalgayı sonsuza kadar kırmak üzere olan o “mükemmel an”da dondurmam gibi.
Ölümden korkuyoruz çünkü onu bir yok oluş sanıyoruz. Ama dalgalara baktığımızda başka bir şey daha görebiliriz. Bir dalganın kıyıya vurup kırılması, bir trajedi değildir. O, sürecin tamamlanmasıdır. Enerjinin serbest kalmasıdır.
Ölüm anında, o kişiyi “o kişi” yapan enerji ilerler. Isı olarak, evrene yayılan entropi olarak, geride kalanların hayatında bıraktığı bir etki olarak. Tıpkı dalganın ses ve hareket olarak kumsala karışması gibi.
Hokusai’nin tablosuna ya da onun bu modeline baktığımda artık sadece bir araya gelmiş plastik parçaları, statik bir dekorasyon eşyası görmüyorum.
Burada, evrenin en temel gerçeğini görüyorum: Her şey akış halinde. Bir sürecin içinde. Hiçbir şey kalıcı değil. Sabitlik, sadece bizim zihnimizin yarattığı, bu LEGO parçaları gibi yapay bir kurgu. Gerçek olan tek şey değişim.
Bizler, okyanusu geçen enerjinin geçici bir süre için su moleküllerini bir araya getirip o muazzam formu oluşturması gibi; evrendeki enerjinin geçici bir süre için atomları bir araya getirip “insan” formunu oluşturduğu varlıklarız.
Bu yüzden, bir dahaki sefere denize baktığınızda, sadece suyu izlemediğinizi hatırlayın. Suyun yüzeyi devasa bir ayna ve siz orada aynı zamanda kendinize bakıyorsunuz.
Ve bu sadece metaforik veya şairane bir ifade biçimi değil. Gerçekten, bilimsel, fiziksel ya da daha derin felsefi bir anlamda… Biz birer dalgayız.