“Project Hail Mary” filmini yani Türkiye’de gösterime giren ismiyle “Kurtuluş Projesi”ni sinemada yeni izledim ve sıcağı sıcağına görüşlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle. Spoiler vermeden sadece fragmanda gösterilenlerle sınırlı tutmaya çalışacağım bu görüşleri. Çünkü bu film, olmuş. Filmler eskisi kadar iyi değil bence ama işte bu sinemanın, iyi bir filmin bir insana hissettirebileceği neredeyse her şeyi hissettiriyor.
Önce hiç bilmeyenler için kısa bir bilgilendirme yapayım. Project Hail Mary, Andy Weir’in aynı adlı romanından uyarlanmış bir bilim kurgu filmi. Senaryosunu Drew Goddard yazmış, yönetmen koltuğunda Phil Lord ve Christopher Miller var, başrolde Ryan Gosling. Hikaye şöyle: Ryland Grace adında bir fen bilgisi öğretmeni, Dünya’dan çok uzaktaki bir uzay gemisinde uyanıyor. Hafızası gitmiş. Kim olduğunu hatırlamıyor, nerede olduğunu bilmiyor, neden orada olduğunu anlamıyor, başlangıçta. Sonra hafızası yavaş yavaş geri gelmeye başlıyor ve o da bu sırada neden orada olduğunu yani görevini keşfediyor: Güneş’i yok eden gizemli bir maddeyi durdurmak ve böylece Dünya’yı kurtarmak. “Dünyayı Kurtaran Adam” hikayesi yani bu özünde ama klişe değil çünkü bu görevde hiç beklemediği bir şey oluyor ve bence asıl hikaye o sırada geliştirdiği bu beklenmedik dostluk hikayesi.
Bu kitabı iki yıl kadar önce oğlum Sufi’ye bir arkadaşı doğum gününde hediye etmişti. İlk o okudu. Ardından eşim Devletşah eline aldı ve o bitirdi. Ailede bu tür bilim kurgu kitaplarını en çok seven kişi olarak ben nedense erteleyip durdum. Yani evde yaş sırasına göre en son bitiren kişi ben oldum. Ve resmen kitabın son bölümünü bitirip, evden çıkıp doğrudan ailece sinemada filmi izlemeye gittik. Kitaptan filme, arada nefes bile almadan geçiş yaptığım için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: çok iyi bir adaptasyon yapmışlar.
Eskisine göre sinemaya çok daha az gidiyoruz ama bu film, kesinlikle büyük ekranda, hakkı verilerek izlenmeye değer bir yapım olmuş. Bittikten sonra yüzümüzde böyle aptal bir gülümsemeyle kala kaldık resmen. Dört dörtlük bir uyarlama. 10 üzerinden rahat bir 8-8,5 hatta 8,75 puan verilir.
Ben her ne kadar okuyan son kişi olsam da Andy Weir’ı bir yazar olarak çok beğeniyorum. Edebi değer olarak çok rekabetçi bir yazar olmayabilir yanlış anlaşılmasın. Ama bilimsel konseptleri bir hikayeye dönüştürme konusunda bence neredeyse günümüzün Asimov’u. Evet sadece üç roman ve birkaç kısa hikaye kaleme almış bir yazar için aşırıya kaçan bir övgü olabilir ama The Martian, yani Marslı kitabından sonra bunu bir kez daha kanıtladı. Bu arada onun kısa hikayelerinden birini bu kanalda daha önce seslendirip bir videomun altına gizli link olarak eklemiştim. Bulabilirsem buraya da eklerim. Onun kitaplarında sevdiğim şey bilimsel gerçekleri çok detaylı ve gerçekçi bir şekilde aktarıyor oluşu. Artemis romanı henüz filme çekilmedi ama Marslı filmi gerçekten çok başarılıydı ve nitekim bu sefer de aynı ekip bir araya gelmiş. Senarist aynı ki The Martian’ın senaryosuyla Oscar’a aday gösterilmişti. Yönetmen koltuğundaki isimleri nereden hatırlıyoruz? The LEGO Movie’den. Spider-Verse serisinden. Yani animasyon dünyasının en yaratıcı beyinlerinden ikisi, şimdi bir canlı çekim bilim kurgu filmi yapmışlar diyebiliriz. Zaten filmi izlerken neredeyse bir Pixar animasyonunun canlı versiyonu gibi hissettirdi. Özellikle Wall-e’yi kastediyorum. Ve tabi başroldeki Ryan Gosling de çok iyi bir seçim.
Neden diyeceksiniz? Bu benim spekülatif yorumum olacak ama şundan. Filmin adı Project Hail Mary. Karakterin adı Ryland Grace. Oyuncunun adı Ryan. İsimler arasındaki örüntüler tesadüf olmamalı gibi geliyor bana. Bu arada bence çevirisi çok zor bir şey bu. Çünkü “Hail Mary” ifadesi iki anlama geliyor. Birincisi, bu Katoliklerin yaptığı bir dua: “Hail Mary, full of Grace.” Yani “Selam sana Meryem, Grace dolu, yani lütuf dolu. Selam sana lütufla dolu Meryem” gibi bir anlama geliyor. Grace, karakterin soyadı. İkincisi, Amerikan futbolunda son saniyede atılan umutsuz pasa da bu isim veriliyormuş. Ben iyi bir futbol seyircisi değilim ama öyleymiş. Her şeyi kaybetmişsin, son bir şansın var, topu fırlatıyorsun ve dua ediyorsun gol olsun diye. İşte filmin ve kitabın adı bu her iki anlamı da karşılıyor. İnsanlığın son umutsuz girişimi. Türkçe’ye “Kurtuluş Projesi” olarak çevrilmiş ama bence bu biraz eksik karşılıyor ifadeyi. Aslında her iki anlamı da karşılayabilmesi için “Tevekkül Projesi” ya da “Allah’a emanet projesi” gibi bir şey denmesi gerekir, çünkü ABD’de hissettirdiği karşılık bu. “Hail Mary” eyleminde o duayı eden kişi veya futbolu oynayan takım elinden gelen her şeyi yapar ve sonucu bir mucizeye bırakır, tevekkül eder yani. Filmi izlemediyseniz bile müzik platformlarından soundtrack’ini dinleyebilirsiniz. Müziklerdeki o gregoryen korolu parçalar biraz da o yüzden var bence. Hem de uzayla, evrenle ilgili filmlerde böyle göksel “heavenly” müzikler çok tercih ediliyor. Bu filmin müzikleri bir “Interstellar” kadar epik olmasa da konuya uygun hazırlanmış.
Şimdi filmin en etkileyici kısmı hakkında da konuşalım, kısa bir aradan sonra.
—
Peki filmin asıl sürprizine gelelim. Trailerlarda, fragmanlarda zaten gördünüz: Ryland Grace uzayda yalnız değil. Başka bir yıldız sisteminden gelen bir uzaylıyla karşılaşıyor. Beş bacaklı, taşa benzeyen bir uzaylı. Zaten o yüzden adını da Rocky koyuyor, taş gibi ya. Hem görünüşünden, hem de Rocky Balboa’dan esinlenerek. Popüler kültür referansları film boyunca bol bol geliyor ve ince ince güldürüyor.
Benim Rocky ile ilgili en çok hoşuma giden taraf çok cesur bir tasarıma sahip olması. Çünkü sevimli bir karakter yapmak isterseniz ona kocaman gözler koymanız gerekir. Gözler ruhun aynasıdır ne de olsa. Bakınız E.T. Vücudu ne kadar uzaylı, ne kadar çelimsiz olsa da kocaman kafası ve kocaman gözleri sayesinde onunla rahatlıkla empati kurabiliriz. Ama bu filmdeki uzaylı öyle değil. Basbayağı yürüyen taş gibi. Gözleri yok. Bırakın gözlerini bildiğimiz anlamda bir kafası bile yok. Bizim anladığımız anlamda konuşamıyor. Müzik notalarına benzer seslerle, akorlarla iletişim kuruyor. Bizim gezegenimizdeki balinalar buna en yakın örnek olabilir. Ekolokasyonla etrafını anlayabiliyor. İşte bizim kahramınımız Grace bir çeviri sistemi kuruyor, bu çıkardığı sesleri ifadelere dönüştürüyor ve yavaş yavaş birbirlerini anlamaya başlıyorlar.
Burada bir parantez açayım. Böyle farklı bir zeka türüyle iletişim kurma konusu beni her zaman büyülemiştir. Mesela Arrival’da heptapodlarla mürekkep lekeleri üzerinden iletişim kuruluyordu, bence çok gerçekçi bir yaklaşımdı o da. Sonra Close Encounters of the Third Kind’da yine notalarla iletişim kuruluyordu. Bu filmde de zaten ona bir selam çakılıyor ve yine benzer ama farklı bir yöntem kullanmışlar. Kitapta çok daha ayrıntılı olarak anlatılıyor, Andy Weir bunu bilimsel olarak çok inandırıcı bir şekilde inşa etmiş. Yeri gelmişken filmle ilgili en önemli eleştiri noktası bu olabilir, pek çok bilimsel konsept es geçilmek zorunda kalmış. Marslı filminde karakterin karşılaştığı problemleri bilimsel yöntemlerle nasıl çözdüğünü adım adım görüyorduk, hani neredeyse birlikte çözüyorduk. Burada pek öyle değil. Çünkü çok daha karmaşık konseptleri aktarmak gerekiyor ve genel izleyici kitlesine 2 küsür saatlik bir sürede bunları izah edebilmek imkansız gibi bir şey. O yüzden yönetmenlerin verdiği karar bence doğru ama keşke bir dizisi yapılsa ve tüm o detayları da izlesek, sindire sindire hem aklımızı hem de ruhumuzu doyursak çok iyi olurdu.
Bu arada kamera arkasını da biraz araştırdım. Filmi izlerken zaten bunu hissetmiştim ama bulduklarım da beni doğruladı. Filmde hiç yeşil perde kullanmamışlar. Sıfır. Tüm uzay gemisi gerçek bir set olarak inşa edilmiş. ISS’ten esinlenmişler. Bu gerçekçilik oyuncunun performansını kesinlikle etkiliyor ama bence biz izleyicileri de yeşil perdenin ne olduğunu bilmesek bile etkiliyor. Bir şekilde bir gariplik olduğunu seziyoruz. Bu filmdeki uzay gemisi setini tasarlarken sadece standart yerçekimi için değil; sıfır yerçekimi ve merkezkaç (centrifugal) kuvveti durumlarına uyum sağlayacak şekilde üç farklı durumu da düşünmüşler.
Bu arada sevimli uzaylı dostumuz Rocky de CGI değil. Klasik filmlerde, Muppet Show gibi programlarda kullanılan bir teknik uygulanmış. Yani bir kukla yapılmış. James Ortiz diye Broadway gösterilerinde sahne alan bir kukla sanatçısıyla çalışmışlar. Altı ay boyunca sette Ryan Gosling’in karşısında, Rocky’yi canlandırmış. Beş kişilik bir kukla ekibi varmış, kendilerine “Rockyteer”lar diyorlar. Set tasarımcıları tüm seti yerden yükseltmiş ki kuklacılar altından çalışabilsin. Bazı sahnelerdeyse tam animatronik bir Rocky kullanmışlar. Sadece daha karmaşık hareketler için, mesela Rocky’nin gemi içinde bir topun içinde yuvarlanması gibi hareketler için, dijital efekt eklenmiş. Ama temel her zaman fiziksel. Ortiz’in sette söylediği bir şey var, çok hoşuma gitti: Rocky’nin ruhunu “partiye davet edilmek isteyen 14 yaşında bir erkek kardeş” olarak hayal etmiş.
İşte tüm bu kararlar, tasarımlar sonucu öyle bir karakter ortaya çıkmış ki, yüzü olmayan, bizim dilimizi konuşamayan, taştan bir yaratığı seviyorsunuz. Gözünüz doluyor. Bu, E.T.’den bu yana gördüğüm en iyi uzaylı karakter olabilir. Wall-E gibi. Yüzü olmayan, sözü olmayan ama ruhu olan bir varlık.
Teknik bir detay daha: Filmi dijital çekmişler ama sonra film stokuna aktarmışlar, ondan sonra tekrar dijitalleştirmişler. Sırf “Analog sıcaklık”ı yakalamak için. Yani imkanım ve zamanım olsa ben Youtube videolarım için bile böyle bir şeyi yapmak isterdim. En azından çekimlerimde biraz gren bırakarak o organik sıcaklığı yakalamaya çalışıyorum ama kaç kişi fark ediyor bilmiyorum. Çok da önemli olmayabilir. Harcadığınız emek, göstermeye çalıştığınız özen her zaman karşı tarafa geçmese de sizin için tatmin edici olması yetebiliyor.
—
Filmin hikaye yapısından bahsedeyim, yine sürpriz ipuçlarını vermeden. Ama bazıları fragman bile izlemekten kaçınıyor, eğer öyleyseniz kulaklarınızı tıkayın. İki zaman dilimi var. Birinde Grace uzay gemisinde, hafızasını kaybetmiş halde uyanıyor ve görevini çözmeye çalışıyor. Diğerinde ise flashback’lerle Dünya’daki hazırlık sürecini görüyoruz. Normalde bu tür geçmiş-şimdiki zaman yapıları risklidir. Bir tarafı daha çok seversiniz, diğerine geçince “aa hayır, geri dön” filan dersiniz. Bu filmde öyle olmuyor. Çünkü her flashback bir cliffhanger’la bitiyor. Sizi asılı bırakıyor. Ve uzay sahnelerine döndüğünüzde o bilginin nereye gittiğini merak ediyorsunuz.
Sandra Hüller’den de bahsetmem lazım. Anatomy of a Fall’daki performansıyla tanıyanlar vardır. Burada Eva Stratt karakterini oynuyor, tüm bu görevi organize eden kadın. Devlet ana gibi. Hanımağa gibi sert bir karakter. Öyle de olması lazım. Uluslarüstü bir çabayı organize etmek için sert, kararlı, duygularını göstermeyen bir karaktere ihtiyaç var. Ama onu iki boyutlu bırakmamışlar. Bir karaoke sahnesi var mesela, o sahneyi söylemem yeterli. Orada tek bir sahnede karakterin tüm derinliğini görüyorsunuz.
Hani böyle sert mert deyince filmin kötü adamı ya da kadını gibi düşünmemek lazım. Çünkü bu filmin yine çok cesur ve bir başka güçlü yanı da içinde klasik anlamda bir “villain” kötü adam olmaması. İlla bir kötü ya da düşman seçeceksek, Güneş’i yiyen o mikro organizma olduğunu söyleyebiliriz. Yani düşmanınız bile bir bilimsel problem. Bu da zor bir hikaye anlatım tekniği. Man vs. Nature deniyor. İnsana karşı Doğa ile bir çatışma yaratılıyor. Ve buna rağmen gerilimi hiç düşürmüyorlar. Asıl gerilimi, ya da etik mesajı “fedakarlık” kavramına dayıyorlar. Bir insan ne kadarını feda edebilir? Bu soru filmin omurgası.
Ryan Gosling’in performansından da şunu söyleyeyim. Komedik sahnelerde gerçekten çok komik. Çok sevimli bir “inek” karakterini canlandırıyor. Ortaokulda fen bilgisi öğretmeni, her şeye “Vay be!” diye şaşırıp, tepki veren, yani biraz çocuksu, olayları gerçekten merak eden biri. Ama iş uzayda karanlık sahnelere gelince, oralar biraz daha klostrofobik, yüreğinizi sıkıyor. Fiziksel olarak da çok zorlu bir performans gerekiyor o sahnelerde. Sürekli havada süzülmeler, fırlatılmalar filan, yine kamera arkası araştırmalarımdan öğrendiğim kadarıyla çekimler bilerek zorlaştırılmış ki kamera önünde gerçekçi görünsün. Görüntü yönetmenimiz Greg Fraser. Dune’u çeken adam. Dolayısıyla görsel olarak da çok harika sahneler var.
Film gösterime girdiği ilk hafta sonunda 80 milyon doların üzerinde bir açılış yaptı. Franchise olmayan filmler arasında son on yılın Oppenheimer’dan sonraki en büyük açılışı bu. Rotten Tomatoes’da yüzde 95. Seyirci notu A. Bunları aktarma sebebim, çok önemsidiğimden değil ama bunun orjinal bir film olmasından. Bu film bir devam filmi değil, bir ön film falan değil, herhangi bir evrene ait değil. Tümüyle orijinal bir hikaye. Buna rağmen insanların gişeye akın etmesi çok iyi. Hani bunun bir devam filmi gelmez ama belki ileride dizisi yapılabilir.
“The Martian’a çok benziyor.” diyenler var. Evet, sonuçta DNA’sı aynı bu filmlerin. Ama ben bunu biraz daha çok sevdim. Çünkü The Martian’da kahramanımız Dünya ile iletişim kurabiliyordu, Mars’ta olduğu için. Buradaysa kahramanımız insanlıktan tamamen kopuk. Her ne kadar geçtiğimiz günlerde insanlığın neden asla başka bir yıldıza gidemeyecğini anlatmış olsam da bu hikayede çok zarif ve gerçekçi bir çözüm sunmuşlar. Yani o olağanüstü durumların hepsi de gerçekleşirse böyle bir şey küçük bir ihtimalle de olsa yaşanabilir. Buna inanıyorsunuz. Ama bu filmi asıl sevme sebebim bir uzaylının da olması. Veiki karakter arasında geliştirilen ilişki. Bu ilişki bence filme sevimli bir derinlik kazandırıyor.
Filmde hızlıca geçilen bir sürü bilimsel konsept olduğunu söyledim. Kütle-enerji dönüşümü, jeomühendislik, izafiyet ve zamanın genişlemesi filan gibi şeyler. Hala Ağustos sonu, Eylül başı gibi filmin dijital platformlarda yayınlanmasının yani erişiminin kolaylaşmasının ardından bunları ayrı bir videoda detaylı olarak işlemek istiyorum. Eğer siz de yakalamak isterseniz hatırlatıcılarınızı açmayı unutmayın. Çünkü bu filmin içinde gerçek bilim var. Hollywood klişesi filan değil. Andy Weir ne yaptığını çok iyi bilen, bilimsel konseptleri anlayıp aktarabilen bir yazar. Başta onun bir hikayesini seslendirdiğimi söylemiştim ama hangi videonun altına koyduğumu söylememiştim. Bunu kendi videom hakkında spoiler vermemek için yaptım. Çünkü videonun adı “Bu yazarı tanıdınız mı?” Orada sadece bu ilginç kişiye dair bilgileri de bulabilirsiniz.
O yüzden son sözüm şu: Bu filmi mümkünse sinemada izleyin. Hatta IMAX’te görme ihtimaliniz varsa orada büyük ekranda izleyin. İmkanınız varsa çocuklarla beraber ailece izleyin. Bilim kurguyla işim olmaz diyenlerin bile görmesi gereken bir film bu. Çünküsadece uzayı, evrenin uçsuz bucaksızlığını anlatmıyor. Bir belgesel değil. Bu bir arkadaşlık filmi. Bir fedakarlık filmi. Bu içinde yaşadığımız dünyada giderek unutmaya başladığımız bazı değerleri bize hatırlatan iyi bir hikaye.
Two thumbs up 🙂
Fist bump, Rocky. Fist bump.