Size iki şekil göstereceğim. Biri yuvarlak, kavisli, yumuşak hatlara sahip. Diğeri sivri, köşeli, neredeyse kırık cam parçası gibi. Ve şimdi de size iki isim vereceğim: Bouba ve Kiki. Hangisi hangisi?
Cevabını düşün.
Eğer yuvarlak olana Bouba, sivri olana da Kiki dediyseniz, tebrikler, dünyadaki insanların yüzde doksan beşiyle aynı cevabı verdiniz demektir. Ama asıl ilginç olan bu değil. İlginç olan şu: bu iki kelime tamamen uydurma. Hiçbir dilde bir anlamı yok. Yuvarlak şeklin “Bouba” olması için hiçbir mantıksal neden yok. Ama beynin bunu anında, düşünmeden, neredeyse refleks gibi yaptı.
Bu deneyi ilk kez 1929’da Alman psikolog Wolfgang Köhler yaptı. O zamanki versiyonda kelimeler “Maluma” ve “Takete” idi ama sonuç aynıydı. Yıllar sonra nörobilimci Ramachandran, aynı deneyi hem Amerikalı üniversite öğrencileriyle hem de Hindistan’da Tamil konuşan insanlarla tekrarladı. Tutarlılık oranı yüzde doksan beşin üzerindeydi. Daha sonra başka araştırmacılar bunu iki buçuk yaşındaki çocuklarda, yirmi beş farklı dilde, on farklı yazı sisteminde test etti. Hatta okuma yazma bilmeyen topluluklarda bile. Sonuç hep aynı çıktı.
Şimdi, bu neden oluyor? Kesin bir cevap yok ama en güçlü açıklama şu: “Bouba” derken dudakların yuvarlaklaşıyor, ses kalınlaşıyor. “Kiki” derken ise dilin damağa sert sert vuruyor, ses keskin ve tiz. Beyin, sesin fiziksel dokusunu şeklin görsel dokusuna eşliyor. Yani aslında o anda, farkında olmadan, bir duyumuzu başka bir duyuyla karıştırıyoruz.
Ve bu karıştırmanın bir adı var: sinestezi.
Ama sinestezi, az önce gördüğümüz gibi çoğumuz için sadece bu tür anlık, sezgisel eşleşmeler olarak kalıyor. Fark etmiyoruz bile. Oysa bazı insanlar için durum çok farklı. Onlar için her ses bir renk, her harf bir doku, her gün bir şekil. Ve bu insanların bir kısmı, tarihteki en çarpıcı sanat eserlerini yarattı. Tam da duyuları karıştırdıkları için.
Sinestezi, Yunanca “syn” (birlikte) ve “aisthesis” (algı) kelimelerinden geliyor. Duyuların birleşik algısı. Nörolojik bir durum: bir duyu uyarıldığında, beyin istemsiz olarak başka bir duyuyu da tetikliyor. Bir sesi duyduğunda renk görüyorsun. Bir harfi okuduğunda tat alıyorsun. Bir sayıya baktığında onun bir kişiliği var gibi hissediyorsun. Ve bunların hiçbiri metafor değil. Gerçekten, fiziksel olarak, deneyimliyorsun.
Seksen farklı türü kayıt altına alınmış. En yaygını chromesthesia yani ses duyduğunda renk görmek. Genel nüfustaki oranı yüzde iki ile dört arasında olduğu tahmin ediliyor. Ama bu sayılar muhtemelen çok daha fazla çünkü birçok sinestezist, herkesin dünyayı kendisi gibi algıladığını sanıyor. Durumlarının “farklı” olduğunu fark etmiyorlar bile.
Özellikle müzisyenler arasında çok yaygın bir durum bu. Mesela şarkıcı Alessia Cara. Diyor ki: “Sinestezinin sadece bazı insanlara özgü bir şey olduğunu bilmiyordum. Herkesin bunu deneyimlediğini sanıyordum.”
Ama gerçekten nasıl hissettiriyor acaba böyle bir şey? Biz dışarıdan bakınca “sesi renk olarak görmek” kulağımıza böyle şiirsel bir şey gibi geliyor. Oysa onlar gerekten böyle görüyor.
Billie Eilish, Tonight Show’da Jimmy Fallon’a şöyle açıkladı yaşadığı deneyimi: “Yaptığımı her şeyde önce görsel olarak düşünüyorum. Her şarkının bir rengi var, bir dokusu var, haftanın bir günü var, bir sayısı var, bir şekli var.” diyor. Konser sahnesindeki ışıkların, albüm kapaklarının, kliplerin hepsinin sinestezisine göre tasarlandığını söylüyor. Hatta karşısındaki sunucuyu bile bir şekle benzetmeden duramıyor. “Sen benim kafamda dikey kahverengi bir dikdörtgensin.”
Benim favori müzisyenlerimden Pharrell Williams da böyle bir tip. Onun için müzik yapmak, renkleri görmeden imkansız gibi bir şey. “Yedi temel renk var” diyor, “ve bunlar müzik notalarına karşılık geliyor. Akorlar farklı tonların karışımı, armoniler uyumlu renklerin harmanı.” Grubu N.E.R.D’ın 2008 albümünün adı bile “Seeing Sounds” yani Sesleri Görmek. Pharrell sahip olduğu bu durumu bir yetenekten çok, bir şans olarak görüyor: “Eğer bu yeteneğim olmasaydı, müziğimi nasıl yapardım bilmiyorum. Bu benim dünyayı anlamamın tek yolu.”
Bir başka müzisyen Lorde, sinestezisinin yaratıcı sürecini nasıl yönlendirdiğini çok somut bir örnekle anlatıyor. “Tennis Court” şarkısına başladıklarında sadece akor ilerlemesi varmış. Ve Lorde’un gördüğü renk, soluk, iğrenç bir ten rengiymiş. “Midem bulandı” diyor. Sonra ön nakaratı bulmuşlar, sözleri yazmaya başlamışlar. Ve şarkı bir gecede “inanılmaz yeşillere” dönmüş. Eğer o renk dönüşümü olmasaydı, şarkıyı belki de çöpe atacaktı.
Ama belki de sinestezinin en şiirsel tarifini Duke Ellington vermiş. Ellington için notaların rengi sabit değil. Limin çaldığına göre değişiyor. “Bir notayı orkestradaki bir müzisyenden duyuyorum, bir renk. Aynı notayı başka biri çalıyor, farklı bir renk” diyor. “Harry Carney RE notasını çalarsa koyu mavi çuval bezi görüyorum. Johnny Hodges SOL notasını çalarsa açık mavi saten.”
Aynı nota, farklı eller, farklı renkler. Demek ki “sinestezi” dediğimiz bu şey, kişisel bir deneyim. Her yerde, herkeste aynı olan bir şey değil. Çünkü herkesin duyguları, hafızası, ilişkileri bambaşka. Bunu evinizdeki elektrik kabloları gibi düşünebilirsiniz. Sanki bir yanlışlık olmuş ve siz mutfağın ışıklarını açtığınızda oturma odasındaki hoparlörlerden müzik çalmaya başlıyor. Bir çeşit kayma var. Ama bu bir hastalık filan değil. Beyindeki farklı odaların arasında farklı bir kablolama olması. Herkeste farklı, son derece kişisel bir durum bu.
Ve tam da bu kişisellik, sinestezi ile sanat arasında bir ilişki kuruyor. Çünkü tarihte en radikal sanat devrimlerinden biri, bu deneyimin üzerine inşa edildi.
1896 yılında, otuz yaşında bir Rus hukuk profesörü Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda oturuyordu. Sahnede Wagner’in Lohengrin operası çalınıyordu. Ve o anda adamın kafasında çok ilginç bir şeyler oldu. Gözlerinin önünde renkler belirmeye başladı. Sonra çizgiler. Çılgın gibi, neredeyse deli gibi çizgiler belirdi karşısında.
O adam Wassily Kandinsky idi. Ve o gece, hukuk kariyerini bırakıp ressam olmaya karar verdi.
Kandinsky’nin sinestezisi yani sesleri renk, renkleri de ses olarak deneyimlemesi sadece ilginç bir biyografik detay değildi. Bütün sanat teorisinin temeli oldu. 1911’de yazdığı “Sanatta Tinsellik Üzerine” kitabında şöyle diyor: “Renk, piyanonun klavyesidir. Göz çekiçtir. Ruh ise birçok telli piyanonun kendisidir.” Yani Kandinsky’ye göre ressam bir şey resmeden kişi değil, bir şey çalan kişidir.
Bu yüzden tablolarına “Composition” adını verdi. İngilizcede hem “kompozisyon” hem “beste” anlamına geliyor. Ve bu bir tesadüf değildi. Onun için resim yapmak ile müzik bestelemek arasında kategorik bir fark yoktu. Mesela 1913 tarihli Composition VII adlı eserine bakarsanız bakarsanız siz de görebilirsiniz. İlk bakışta kaotik gibi görünen ama aslında katman katman örülmüş olan bu tuval, görsel bir senfoninin partisyonu gibi.
Ondan bir yüzyıl sonra, 2021’de, Google Arts & Culture ekibi Centre Pompidou ile birlikte bir deney yaptı. Kandinsky’nin 1925 tarihli Yellow-Red-Blue tablosunu aldılar, makine öğrenimiyle Kandinsky’nin kendi renk teorilerini analiz ettiler ve tabloyu tıklanabilir bir arayüze dönüştürdüler. Tablonun her parçasına tıkladığınızda, Kandinsky’nin o renkte ve o formda ne duymuş olabileceğini simüle eden bir ses çalıyor. Sarı alanda bir trompet, koyu mavi bölgede bir çello. Resmen bir tabloyu çalıyorsunuz. Siz de denemek isterseniz linkini açıklamalar bölümüne bırakıyorum.
Şimdi, Kandinsky sesi görüp tuvale taşıyan adamdı. Ama aynı dönemde, tam tersi yönde çalışan biri daha vardı. Sesi alıp ışığa çevirmeye çalışan biri.
Alexander Scriabin, Rus besteci. 1910’da “Prometheus: Ateşin Şiiri” adlı eserini besteliyor. Devasa bir orkestra, piyano, org ve koro için yazılmış yirmi dakikalık bir senfonik şiir. Ama partisyonun en üstünde, bütün enstrümanların üzerinde, garip bir satır daha var. Gördünüz mü? “Luce” yazıyor, İtalyanca “ışık” demek. Bu satır, nota kağıdına yazılmış bir renk partisyonu.
Scriabin, “clavier à lumières” dediği bir ışık klavyesi hayal etmişti. Piyanoya benzeyen ama ses yerine renkli ışık üreten bir enstrüman. Her tuşa bastığınızda konser salonu farklı bir renge boyanacaktı. Müzik akarken, salon nefes alır gibi renk değiştirecekti. Buna “ışığın kontrpuanı” diyordu.
1915’te, Scriabin’in ölümünden sadece birkaç hafta sonra, Carnegie Hall’da Prometheus ilk kez ışıkla birlikte seslendirildi. Sahnenin arkasına gerilen bir tül perdenin ardında renkli ampuller yanıp sönüyordu. Tek oktavlık bir klavyeyle kontrol edilen, ilkel bir düzenek. Scientific American dergisi o performansı yazdığında bile sonucun “basit” kaldığını belirtmişti. Çünkü Scriabin’in vizyonu, teknolojisinin yüz yıl ilerisindeydi.
Ve gerçekten de tam yüz yıl geçmesi gerekti. Ta 2010 yılında Yale Üniversitesi Senfoni Orkestrası, sanatçının 1913 partisyonunu modern teknolojiyle ilk kez tam anlamıyla hayata geçirebildi. Woolsey Hall’da orkestra çalarken, salon gerçekten renklere boyandı. Tam da Scriabin’in hayal ettiği gibi.
Ama işte burada hikaye ilginç bir yere dönüyor. Araştırmacılar, Scriabin’in gerçekten sinestezist olup olmadığından emin değil. Renk-nota eşleştirmeleri beşliler çemberine göre sıralandığında, renkler mükemmel bir spektrum oluşturuyor ve bu da fizyolojik bir deneyimden çok, entelektüel bir sistem gibi görünüyor. Scriabin’in bu eşleştirmeleri, dönemin Teosofi akımından ve Isaac Newton’ın optik teorilerinden türettiği düşünülüyor. Ama arkadaşı Rimsky-Korsakov gerçek bir sinestezistti. Yine de ikisinin renk-nota eşleştirmeleri birbirinden tamamen farklıydı.
Peki o halde Sinestezist olmadan sinestezik sanat üretmek mümkün mü? Scriabin belki renkleri gerçekten “görmüyordu.” Ama onları hayal etti, sistematize etti ve bir konser salonunu onlarla doldurmak istedi. Kandinsky ise gerçekten görüyordu. Ama gördüklerini bir sanat teorisine dönüştürmek için yıllarca düşünmesi, yazması, soyutlaması gerekti.
Belki de mesele, sinesteziye sahip olmak ya da olmamak değil. Belki mesele, duyular arasındaki o sınırın aslında düşündüğümüz kadar kalın olmaması. Yani beynin odalarının duvarları. Ve bunu destekleyen oldukça çarpıcı bir bilimsel hipotez var.
1993 yılında, Kanada’daki McMaster Üniversitesi’nden gelişim psikoloğu Daphne Maurer, meslektaşlarından gelen bir soruyla karşılaştı: “Bebekler sinestezist olabilir mi?”
Akademisyenin ilk tepkisi şüphe oldu. Ama sonra gidip bebek algısı üzerine yapılmış eski çalışmalara yeniden baktı. Ve baktıkça, parçalar yerine oturmaya başladı.
1974’te Harvard Tıp Fakültesi’nde yapılmış bir deney vardı mesela. Yenidoğan bebeklerin başına elektrotlar yerleştirip bileklerine hafif bir uyarı veriyorsunuz, dokunma korteksinde aktivite artıyor, bu beklenen bir şey. Ama aynı anda “white noise” yani beyaz gürültü açtığınızda, dokunma korteksindeki aktivite daha da artıyor. Ses, dokunmayı güçlendiriyor. Yetişkin beyninde böyle bir şey olmaz. Yetişkin dokunma korteksi sesi işlemez. Ama bebek beyni işliyor.
Başka bir çalışma, Oregon Üniversitesi’nden nörobilimci Helen Neville’ın 1995 tarihli araştırması. Altı aylık bebeklere konuşma sesi dinlettiğinizde, hem işitsel hem görsel beyin bölgeleri aynı anda aktive oluyor. Yani bebek bir sesi sadece duymuyor, bir anlamda görüyor da. Ama aynı deneyi üç yaşındaki çocuklarla tekrarladığınızda, bu etki büyük ölçüde kayboluyor. Konuşma artık neredeyse sadece işitsel bölgelerde işleniyor.
Ne oldu arada? Bağlantılar kesildi.
Nörobilimde buna “sinaptik budama” deniyor. Beyin, doğduğunda inanılmaz yoğun bir bağlantı ağıyla geliyor dünyaya. Duyular arası sınırlar belirsiz, her şey birbiriyle konuşuyor. Ama büyüdükçe, deneyim ve çevreyle şekillenen bir süreçle, kullanılmayan bağlantılar zayıflıyor ve kesiliyor. Görme korteksi görmeye, işitme korteksi işitmeye özelleşiyor. Bu budama özellikle yedi ile dokuz yaş arasında belirgin hale geliyor. Ve sonunda, yetişkin beyninin o düzenli, ayrışmış yapısı ortaya çıkıyor.
Maurer’in hipotezi şuydu: ya sinestezistlerin beyni bu budamayı tam olarak yapmıyorsa? Ya onlar, bebeklikteki o yoğun bağlantıların bir kısmını koruyorsa? O zaman Sinestezi, bir şey kazanmak değil, bir şeyi kaybetmemek demektir.
Bu de demek oluyor ki sinestezi, öyle tuhaf nörolojik bir arıza değil. Hepimizin bir zamanlar sahip olduğu, ama çoğumuzun büyürken kaybettiği bir algı biçiminin kalıntısı. Bir bebeğin dünyası, duyuların birbirine aktığı, sesin dokunuş, dokunuşun renk, rengin hareket olduğu bir yer. Filozof William James buna “uğultulu bir kafa karışıklığı” demişti mesela. Ama belki de kafa karışıklığı değildi o. Belki daha zengin, daha bütünleşik bir algıydı. Ve belki de bazı insanlar o algının bir parçasını yetişkinliğe de taşıdı.
Az önce bahsettiğim müzisyen Scriabin gerçek bir sinestezist değildi büyük ihtimalle. Ama belki de beyninde, hepimizde olduğu gibi, o eski bağlantıların bir kısmı hâlâ sessizce duruyordu. Ve o bağlantıları bilinçli olarak, sistematik olarak kullanmaya karar verdi. Belki bunu biz de başarabiliriz.
Yoksa bunu zaten yapıyor muyuz? “Sıcak bir renk” diyoruz değil mi? Ama rengin gerçek anlamda bir sıcaklığı yok. Teknik anlamda var da, bizi ısıtan bir şey değil. Sonra “Keskin bir ses” diyoruz ama ses bir şeyi kesemez. “Tatlı bir melodi”, “karanlık bir ton”, “ağır bir sessizlik.” Bunların hiçbiri mantıksal olarak bir anlam ifade etmiyor. Ama hepsini anlıyoruz. Hatta hissediyoruz. Çünkü bunlar metafor değil aslında, bunlar, beynimizin duyular arasında hâlâ kurabildiği köprüler. Kafamızdaki yan odadan gelen şeyler. Mutfaktaki ışığı açtığımızda oturma odamızda çalmaya başlayan sesler.
Ramachandran, videonun başında gösterdiğim Bouba/Kiki etkisinin tam da bu noktaya işaret ettiğini söylüyor. Ona göre bu etki, dilin evriminin kökeninde yatıyor. Kelimeler, anlamlarıyla rastgele eşleştirilmiş etiketler değil. Sesler, şekillere; şekiller, anlamlara; anlamlar, duygulara duyusal köprülerle bağlanıyor. Dilin kendisi, bir tür sinestezik operasyon.
Ve belki de yaratıcılık dediğimiz şeyin özünde, tam olarak bu var. Normalde birbirinden ayrı duran iki şeyi bir araya getirmek. Bir rengi bir duyguyla, bir sesi bir anıyla, bir metaforu bir gerçekle birleştirmek. Kandinsky bunu tuval üzerinde yaptı. Ellington orkestrasyıla. Lorde bunu stüdyosunda, bir akorun rengine bakarak çaldı. Ama biz de bunu her gün yapıyoruz. Bir filmin müziğini “karanlık” bulduğumuzda, bir kişinin sesini “sıcak” hissettiğimizde, bir gün batımına bakıp “huzurlu” dediğimizde.
Araştırmalar, sinestezistlerin güzel sanatlarla ilgilenenler arasında genel nüfusa kıyasla üç ila dört kat daha yaygın olduğunu gösteriyor. Sinestezistler yaratıcı mesleklere daha çok yöneliyor, sanatla daha fazla vakit geçiriyor. Ama psikometrik yaratıcılık testlerinde sonuçlar tutarsız. Yani sinestezistler ölçülebilir biçimde “daha yaratıcı” değiller. Farklı düşünüyorlar. Daha geniş bir çağrışım ağına sahipler. Daha uzak noktaları birbirine bağlıyorlar. O yüzden yaratıcılığı daha fazla şey bilmek gibi görmemek lazım. Daha uzak şeyleri birbirine dokundurabilmek.
Videonun başında size iki şekil gösterdim. Biri yuvarlak, biri sivri. Uydurma iki isim verdim. Ve siz, düşünmeden, doğru eşleştirmeyi yaptınız. Çünkü sizin de beyniniz de hâlâ, biraz olsun, sesleri görüyor. Bir zamanlar bütün duyuların birbiriyle konuştuğu o bebek beyninizin izleri, tamamen silinmemiş.
Yani “Sesin rengi var mı?” diye sormaya gerek yok. Sormamız gereken asıl soru şu: Biz o rengi görmeyi ne zaman bıraktık?