Kategoriler
Bilim Teknoloji Uzay

Yıldızlara Neden ASLA Gidemeyeceğiz?

İnsanlık tarihi, “imkansız” denilen şeyleri başarma tarihidir.

1895’te Lord Kelvin, dönemin en saygın fizikçilerinden biri, havadan ağır araçların uçmasının imkansız olduğunu söyledi. Sekiz yıl sonra Wright kardeşler uçtu. Atom fiziğinin kurucusu Ernest Rutherford, atomdan enerji çıkarmanın “saçmalık” olduğunu ifade etti. Yirmi yıl sonra nükleer reaktörler çalışmaya başladı. 1956’da İngiltere Kraliyet Astronomu Richard Woolley, uzay yolculuğunun “tam bir saçmalık” olduğunu açıkladı. Bir yıl sonra Sputnik yörüngedeydi.

Ne demişler “büyük lokma ye, büyük söz söyleme.” “İmkansız” diyenler uzman olmasına rağmen yanılabiliyor. Tam da bu yüzden, birisi “yıldızlararası yolculuk yapmak imkansızdır” derse, “bak yine büyük lokma” deriz biz de, içgüdüsel olarak gülümseriz. “Tabi tabi, bir zamanlar uçmak da imkansızdı!” 

Ama burada yapmamız gereken bir ayrım var. Çünkü iki farklı “imkansız” vardır ve bunlar birbirine hiç benzemez.

Birincisi, hayal gücü yetersizliğinden doğan imkansızlıktır. Lord Kelvin uçağı hayal edemedi çünkü onun zamanında henüz aerodinamik yeterince anlaşılmamıştı. Bu bir bilgi eksikliğiydi. Teknoloji ilerledikçe, o “imkansızlıklar” birer birer aşıldı.

Ama bir de ikinci tür “imkansızlık” var. Ebedi hareket makinesi yapamazsın, bu termodinamiğin ikinci yasasını ihlal eder. Kendi kendini saçından tutup havaya kaldırmaya çalışmak gibi bir şeydir bu. Işık hızını aşamazsın, bu uzay-zamanın doğasına aykırıdır. Bunlar bir mühendisin çözeceği problemler değildir; evrenin yasalarıdır. Ne kadar zeki olursan ol, ne kadar teknolojin gelişirse gelişsin, evrende bu duvarlar var ve bunlar çok sağlam, değişmez duvarlar. 

Peki yıldızlararası yolculuk hangi tür bir imkansızlık diyeceksiniz. İnsanları başka yıldız sistemlerine göndermek, hangi kategoride?

Bu videoda tam olarak bunu inceleyeceğiz. Ve cevap, ne yazık ki umduğumuzdan biraz daha karanlık. Karşımızda dört duvar var: Enerji, Fizik Yasaları, Biyoloji ve Zaman. Her biri tek başına devasa bir engel. Ve bu duvarlar birbirini besliyor. Birini çözmeye çalıştığınızda diğeri büyüyor. Zırhı kalınlaştırınca kütle artıyor, kütle artınca daha fazla yakıt gerekiyor, yakıt artınca daha fazla enerji lazım, enerji artınca daha büyük bir motor, daha büyük motor daha fazla kütle… ve döngü başa sarıyor.

Ama bu duvarlara tırmanmadan önce, mesafeleri, evrenin büyüklüğünü bir kez daha kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü gitmeye çalıştığımız o yıldızlar, düşündüğümüzden çok, çok daha uzaktalar.

13 Kasım 2026’da, insanlığın bugüne kadar yaptığı ve uzaya gönderdiği en uzaktaki nesne önemli bir kilometre taşına ulaşmış olacak. Voyager 1, Dünya’dan tam bir ışık günü uzaklığa varacak. Ne demek bu? NASA bu uzay aracına bir komut gönderdiğinde, sinyalin Voyager’a ulaşması 24 saat sürecek. Cevabın geri dönmesi 24 saat daha. Yani içinde bir astronot olsaydı ve ona bir “naber ya” diye bir mesaj gönderseydik, “iyilik ya n’olsun işte yuvarlanıp gidiyoruz” cevabını  iki gün sonra alırdık.

[Link: Popular Science – Voyager one light-day: https://www.popsci.com/science/voyager-one-light-day-earth/]

Voyager 1, 1977’de fırlatıldı. Yaklaşık 48 yıldır durmaksızın uçuyor; saniyede 17 kilometre, saatte 61.000 kilometre hızla. Bu, bir mermiden yüz kat daha hızlı. İnsanlığın ürettiği en hızlı yıldızlararası nesne bu.

Ve bu hızla en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri’ye ulaşması 75.000 yıl sürer.

Bakın 75.000 yıl diyorum. Tarımın icadı yaklaşık 12.000 yıl önce. Yazının icadı 5.000 yıl. Piramitler 4.500 yıl. Tüm kayıtlı insanlık tarihi, bu yolculuğun onda birini bile doldurmaz. Ve Alpha Centauri biz en yakın yıldız, tabi Güneş’ten sonra. 4.37 ışık yılı, yaklaşık 41 trilyon kilometre uzakta.

Hep kum tanesi benzetmesini yapıyorum, yine yapayım. Dünya bir kum tanesi büyüklüğünde olsaydı, bize en yakın bu komşu yıldız 40 kilometre ötede olurdu. 

Bu arada pek de ilginç bir yıldız değil bu, yani oraya gidip de yerleşebileceğiniz bir gezegen filan yok. Gerçekten ilginç olan yerler, Dünya benzeri gezegenler, yaşanabilir dünyalar, çok daha uzakta. Mesela Kepler-186f, bilinen en Dünya benzeri ötegezegenlerden biri, 500 ışık yılı uzakta. Voyager hızıyla 8 milyon yıldan fazla sürer oraya gitmek. İnsanlık bir tür olarak 300.000 yıldır var. Bu yolculuğu tamamlamak için, türümüzün şimdiye kadarki ömrünün yirmi altı katı kadar daha var olmamız gerekirdi.

[Link: NASA – Voyager Mission: https://voyager.jpl.nasa.gov/]
[Link: CNN – Voyager 1 one light-day: https://www.cnn.com/2025/12/09/science/voyager-1-light-day-earth/]

Tamam, o zaman daha hızlı gitmemiz gerekiyor. Bunu herkes anlayabilir. Teknoloji sürekli geliştiğine göre bundan daha hızlı uzay araçları da yapabiliriz. Alpha Centauri’ye bir insan ömrü içinde, diyelim 50 yılda ulaşmak istiyorsak, ışık hızının yüzde onuna çıkmamız lazım. Saniyede 30.000 kilometre. Voyager’dan 1.800 kat daha hızlı.

Yapabilir miyiz? İşte burada ilk duvarımıza çarpıyoruz.

BİRİNCİ DUVAR: ENERJİ

1903 yılında Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky, roket biliminin temel denklemini yayımladı. Bu denklem, bir roketin ne kadar hız kazanabileceğini, taşıdığı yakıtın kütlesiyle ve egzoz gazının hızıyla ilişkilendiriyordu. Çok zarif, çok kısa bir formül. Ve son derece acımasız.

[Link: Wikipedia – Tsiolkovsky Rocket Equation: https://en.wikipedia.org/wiki/Tsiolkovsky_rocket_equation]

Buradaki sorunumuz şu: Roket, yakıtını yanında taşımak zorunda. Ve yakıtın kendisi de ağırlık. O ağırlığı kaldırmak için daha fazla yakıt gerekiyor. O ek yakıt da ağırlık. Onu taşımak için daha fazla yakıt… Kısır döngü.Yani bir roketin taşıyabileceği yük miktarı, taşıması gereken yakıt miktarına göre gülünç derecede küçük kalıyor.  Astarı yüzünden pahalıya geliyor. Buna “roket denkleminin tiranlığı” deniyor. Ve bu tiranlık, tasarım ne olursa olsun herkesi eşit şekilde eziyor.

[Link: Scientific American – Tyranny of the Rocket Equation: https://www.scientificamerican.com/blog/observations/escaping-the-tyranny-of-the-rocket-equation/]

Somutlaştırayım. İnsanlığı Ay’a götüren Saturn V roketi, fırlatma rampasındaki haliyle  yüzde 85 yakıttı. Koca roketin taşıyabildiği yük, toplam kütlesinin yüzde dördünden azdı. Şu anda Ay’a tekrar gönderilmek üzere hazırlanan ama tam da bu yakıt problemleri nedeniyle sürekli geciken SLS roketinde de aşılamadı bu durum. Bakın Mars’a gidebilmek ve oraya ağır yükler taşıyabilmek için bile arada Ay istasyonu yapılmak zorunda. Çünkü sorun mühendislikte değil, fiziğin kendisinde.

Şimdi bunu yıldızlararası ölçeğe taşıyalım.

Küçük bir uzay aracı düşünün. Sadece 1.000 kilogram. Bir kişi, minimal yaşam desteği, başka bir şey yok. Bu küçücük aracı ışık hızının yüzde onuna, yani saniyede 30.000 kilometreye çıkarmak için gereken enerji: 450 petajoule.

Bu ne kadar enerji? 2023 yılında, tüm insanlığın toplam enerji tüketimi yılda yaklaşık 600 exajoule’dü. Her ülke, her santral, her fabrika, her araba, her ampul. Yani küçücük aracımızı hızlandırmak, tüm dünya enerji üretiminin yaklaşık 50 dakikasına denk geliyor. Sadece hızlanma için. Varış noktasında durmak da aynı enerjiyi gerektiriyor, yani toplamda bir saat kırk dakika. Bütün insanlığın, bir saat kırk dakika boyunca ürettiği her şey. Bir buzdolabından çıkan her watt, bir nükleer santralden çıkan her megawatt. Hepsi, 1.000 kilogramlık bir aracı bir yıldıza gönderip durdurmak için.

Peki bu enerjiyi hangi yakıtla sağlayacaksınız? Kimyasal roketler, bildiğimiz en iyi teknoloji, çaresiz. Hidrojen-oksijen roketleri kilogram başına yaklaşık 13 megajoule verir. 450 petajoule üretmek için 35 milyar kilogram yakıt lazım. 35 milyon ton. Uluslararası Uzay İstasyonu’nun kütlesi 450 ton; yakıtınız, ISS’nin 75.000 katı ağırlığında olurdu. Ve roket denklemini uyguladığınızda, yakıtın yakıtını, onun yakıtını hesaba kattığınızda, gereken toplam kütle gözlemlenebilir evrenin kütlesini aşıyor. Bu bir abartı değil; matematiksel bir sonuç. Kimyasal roketlerle yıldızlara gitmek, evrenin izin vermediği bir şey. Yasak kardeşim, kimyasal kullanamazsın.

Peki o zaman nükleer enerji? Çok daha umut verici görünüyor, hatta bazı uzay araçlarında kullanıldı. Nükleer fisyon, kilogram başına kimyasal yakıttan bir milyon kat daha fazla enerji açığa çıkarıyor. Füzyon daha da iyi. Kilogram başına yaklaşık 600 trilyon joule. Füzyonla hesaplarsanız, 1.000 kilogramlık aracımızı hızlandırmak için sadece 750 kilogram yakıt yeter. Yavaşlama için 750 kilo daha. Toplam 1.500 kilo yakıt. Kulağa makul geliyor değil mi?

Ama kağıt üzerinde makul görünen bu şey, gerçekte öyle değil. Füzyon enerjisini itki gücüne dönüştürmek inanılmaz zor. Bugünkü füzyon reaktör tasarımları devasa manyetik bobinler, soğutma sistemleri, yapısal destek gerektiriyor. Reaktörün kendi kütlesi, yakıtın kütlesini cüceleştiriyor. Ve bir füzyon roketi yoğun nötron radyasyonu üretiyor. Mürettebat bölmesi ağır zırhlama istiyor. Su, kurşun, polietilen. Hepsi kütle ekliyor. Her eklenen kilogram daha fazla yakıt gerektiriyor. Her eklenen yakıt daha fazla kütle. Ve tiranlık yeniden başlıyor.

Bu, birinci duvar. Ama diyelim ki bir şekilde aştık bu duvarı. Mükemmel verimli, hafif bir füzyon motoru hayal ettik. Yeterli enerjiyi bulduk. O zaman ikinci duvara çarpıyoruz: Evrenin hız sınırı ve yıldızlar arasındaki boşluğun aslında boş olmadığı gerçeği.

İKİNCİ DUVAR: FİZİK YASALARI

1905 yılında, İsviçre’de bir patent ofisinde çalışan 26 yaşında bir fizikçi, evrenin hız sınırını keşfetti. Albert Einstein’ın Özel Görelilik Teorisi, uzay ve zamanı birleştirdi ve matematiksel bir kural olduğunu gördü: Kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. Bu bir teknoloji sınırlaması değil, uzay-zamanın doğası. Bir nesneyi ışık hızına yaklaştırdıkça kütlesi artar, onu hızlandırmak için gereken enerji de artar. Ve tam ışık hızında, gereken enerji sonsuza gider. Sonsuz enerji diye bir şey olmadığına göre, bu duvar aşılamaz. Yani, evrenin kurallarına karşı gelip ışık hızına ulaşmaya çalışmak tam anlamıyla “akıntıya kürek çekmek” oluyor. 

Ama sorun sadece hız sınırı değil. Asıl tehlike, birinci duvarı zorlayıp hızlandığınızda ortaya çıkıyor. Çünkü yıldızlararası boşluk, adının aksine, boş değil.

Yıldızlar arasındaki uzayda her metreküpte yaklaşık bir hidrojen atomu var. Düşük hızlarda bu tamamen önemsiz. Voyager hızında bir rüzgar bile sayılmaz. Ama ışık hızının yüzde onunda her şey değişiyor. Bu hızda, geminin ön yüzeyinin her metrekaresine saniyede 30 trilyon hidrojen atomu çarpıyor. Her atom 5 kiloelektronvolt enerjiyle vuruyor. Tek tek bakarsanız küçük, ama hepsini topladığınızda, 10 metrekarelik bir ön yüzeye sürekli olarak 2.4 megawatt enerji aktarılıyor. Bu, 2.400 elektrikli ısıtıcının aralıksız çalışması demek. Geminizin burnunda, 50 yıl boyunca durmaksızın. Gövde ısınıyor, aşınıyor, radyasyon yayıyor.

Ve bakın sadece hidrojen atomlarından bahsettik. Onlar bu yolculuğun en zararsız engeli.

Yıldızlararası uzayda toz taneleri de var. Karbon ve silikat parçacıkları, ortalama bir mikrometre boyutunda, yaklaşık bir mikrogram ağırlığında. Her bin kübik kilometrede kabaca bir tane. Bu da kulağa çok seyrek geliyor. Ama ışık hızının yüzde onunda, bir mikrogram ağırlığındaki bu küçücük toz tanesi 45.000 joule enerjiyle geminize çarpıyor. Bu, 10 gram TNT’ye eşdeğer. Her toz tanesi, geminizin gövdesine çarpan dinamit gibi.

[Link: Wikipedia – Interstellar Travel: https://en.wikipedia.org/wiki/Interstellar_travel]

50 yıllık bir yolculukta geminiz yaklaşık 20 trilyon kübik kilometre hacim tarayacak. Bu hacimde milyonlarca toz tanesi var. Milyonlarca küçük patlama oluşacak. Ve bu, hızın yüzde onu için geçerli.

Şimdi hızı yüzde doksana çıkaralım. Çünkü 50 yılda değil, birkaç yılda varmak istiyorsak buna ihtiyacımız var. Bu hızda zaman genişlemesi devreye giriyor, mürettebat için yolculuk kısalıyor. Ama aynı mikrogram toz tanesi artık 5.8 milyon joule enerjiyle çarpıyor. Bir kilogramdan fazla TNT. Ve hidrojen bombardımanı da bir yandan devam ediyor. 2.4 megawattan 200 megawata çıkıyor. Bu, küçük bir nükleer santralin çıktısına yakın. Geminizin ön yüzeyine, durmaksızın.

Kalkan koyarsınız canım ne olacak? Metreler kalınlığında, en yoğun malzemelerden. Tonlarca ağırlık eklenir. O ağırlığı hızlandırmak için daha fazla yakıt gerekir. Daha fazla yakıt daha fazla kütle demektir. Roket denkleminin tiranlığı, ikinci duvarın arkasından birinci duvara el sallamaya başlar.

Peki ya kestirme yollar? Bilim kurgunun favori çözümleri?

Solucan delikleri, Einstein’ın Genel Görelilik denklemlerinde matematiksel bir olasılık olarak ortaya çıktı. Uzay-zamanı katlanmış bir kağıt gibi düşünüp, iki noktayı birbirine bağlayan bir tünel. Güzel bir fikir. Ama çalışması için “negatif enerji” ya da eşdeğeri egzotik koşullar gerekiyor. Kuantum mekaniğinde negatif enerji yoğunluğu küçük ölçeklerde gözlemlendi, Casimir etkisi buna bir örnek. Ama bir solucan deliğini açık tutmak için gereken miktarlar, gezegen kütlelerini aşıyor. Laboratuvardaki titiz bir kuantum etkisinden, yıldızlararası bir geçide uzanan mesafe, hayal bile edilemez.

Warp sürücüsü? 1994’te fizikçi Miguel Alcubierre, uzay-zamanı geminin önünde büzüştürüp arkasında genişleterek “etrafındaki uzayı hareket ettirme” fikrinin matematiksel olarak mümkün olduğunu gösterdi. Yine zarif bir çözümle. Son yıllarda bazı fizikçiler negatif enerji gerektirmeyen alternatif warp metriklerini araştırıyor. Ama bu çözümler bile astronomik enerji miktarları gerektiriyor ve hiçbiri deneysel olarak test edilebilir aşamaya yaklaşmadı.

[Link: Astronomy.com – Interstellar travel methods ranked: https://www.astronomy.com/space-exploration/these-are-ways-to-achieve-interstellar-travel-ranked/]
[Link: Discovery – Is interstellar travel really possible?: https://www.discovery.com/space/is-interstellar-travel-really-possible-]

Tekrar ediyorum bunlar mühendislik zorlukları değil. Var olduğunu bilmediğimiz, var olmadığına dair güçlü teorik nedenlerimiz olan bir şeye ihtiyaç duymak. Bu, fizik yasalarına çarpmak demek. Üstelik ikinci duvar, birincisinden daha sert. Çünkü birinci duvarda en azından “belki daha iyi bir motor” diyebilirsiniz. İkinci duvarda evrenin kendisi karşınızda.

Ama diyelim ki bunları da bir şekilde aştık. Enerjiyi bulduk, hızı çözdük, tozdan ve radyasyondan koruduk gemiyi. İnsan bedeni buna dayanabilir mi? Üçüncü duvar, belki hepsinden daha kişisel gelecek bize.

ÜÇÜNCÜ DUVAR: BİYOLOJİ

Dünya’da yaşamak, görünmez bir zırhın içinde yaşamaktır. Gezegenimizin manyetik alanı, manyetosfer, uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkların büyük çoğunluğunu saptırıyor. Atmosfer, gerisini emiyor. Bu iki katmanlı kalkan olmasa, yeryüzünde karmaşık yaşam muhtemelen hiç var olamayacaktı. Ve bu kalkanın dışına çıktığınız anda, evren size dünyanın kaç bucak olduğnu gösterir, sudan çıkmış balığa dönersiniz.

Galaktik kozmik ışınlar var. Süpernova patlamalarında doğmuş, ışık hızına yakın hareket eden parçacıklar. Yüzde 87’si proton, yüzde 12’si helyum çekirdeği, yani alfa parçacıkları. Ve geriye kalan yüzde 1-2: Ağır iyonlar. Demir, silisyum, karbon çekirdekleri. Sayıca az, ama biyolojik etkisi yıkıcı.

[Link: Science/AAAS – Deep-space radiation dangers: https://www.science.org/content/article/humans-return-moon-scientists-confront-dangers-deep-space-radiation]

Bu parçacıklar, uzay gemisinin duvarlarından sanki orada değilmiş gibi geçiyor. Vücudunuza giriyor. Ve DNA’nızın çift sarmalını parçalıyor. Tek sarmal kırılmalarını vücut genellikle onarabilir. Ama ağır iyonların yaptığı çift sarmal kırılmaları farklı. Hasar o kadar yoğun ki, hücrenin onarım mekanizmaları yetersiz kalıyor. Yanlış onarım yapıldığında mutasyonlar ortaya çıkıyor. Mutasyonlar biriktiğinde kanser. Ve sadece kanser değil. Hızlanmış yaşlanma, bağışıklık sistemi çöküşü, kalp ve beyin dokusunda bozulma.

[Link: PMC – Why Do Cosmic Rays Induce Aging?: https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC7434975/]

Bunu en iyi kim biliyor? NASA. Ve en çarpıcı verilerden biri, ikiz astronot deneyinden geliyor. 2015’te Scott Kelly Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yaklaşık bir yıl geçirdi; ikiz kardeşi Mark Kelly aynı süreyi Dünya’da geçirdi ve sonuçları karşılaştırdılar. Gen ifadesi değişiklikleri, telomer uzunluğunda dalgalanmalar, bilişsel performansta farklılıklar. Ve bu, Dünya’nın manyetik alanının hâlâ koruma sağladığı düşük yörüngedeydi. ISS’de günlük radyasyon dozu yaklaşık 0.3-0.4 milisievert. Yeryüzünün birkaç yüz katı, ama yine de manyetosfer tarafından filtrelenmiş bir ortam orası da.

Yıldızlararası uzay tamamen farklı bir ölçek. Dünya’nın manyetik alanı yok orada, hatta Güneş’in heliosferi de yok. Çıplak bir ortam. Kozmik ışın dozu ISS’nin birkaç katına çıkıyor. Beş yıllık bir yolculukta minimum 750 milisievert almak durumunda vücut. Bu dozlarda kanser riski ciddi şekilde artıyor. Katarakt neredeyse kaçınılmaz. Radyasyon hastalığı olası. Ve en az anlayabildiğimiz kısım: beyin üzerindeki etkileri.

[Link: Berkeley Lab – Radiation and cognitive damage: https://biosciences.lbl.gov/2025/08/19/clues-to-how-space-radiation-induces-cognitive-damage/]

Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda kozmik ışınları taklit eden parçacıklarla hücre ve hayvan deneyleri yapılıyor. Ve rahatsız edici bazı şeyler bulundu: Mutasyona uğrayan DNA kanser tetikliyor, beyin ve kalp dokusu bozuluyor, bağışıklık direnci sürekli düşüyor. Ama bu deneylerde radyasyon saniyelik maruziyetlerle veriliyor. Yıldızlararası yolculukta maruziyet kronik. Yıllar boyunca, durmaksızın, kaçacak yer yok. NASA’nın kendi teknik raporları bunu açıkça söylüyor: Özellikle ağır iyon bileşenine karşı uygulanabilir bir kalkan çözümü henüz bulunmadı. Önerilen çözümler, yani kalın su duvarları, kurşun zırhlama, polietilen katmanlar gibi şeyler var ama bunlar uzay gemisinin kütlesini acaip bir şekilde arttırır. Ve her eklenen ağırlık, birinci duvara geri dönüş demek. Daha fazla kütle, daha fazla yakıt, daha fazla enerji.

Ve radyasyon, biyolojik engellerin sadece biri.

Mikrogravite, yani ağırlıksızlık, insan vücudunu yavaş yavaş eriten bir şey. Kemik yoğunluğu ayda yüzde 1-2 oranında düşüyor. Bir yıl sonra astronotların kemikleri osteoporoz seviyesine iniyor. Egzersiz bunu yavaşlatabilir ama durduramaz. ISS’de bile ince ince hazırlanmış egzersiz programlarına rağmen kaslar yüzde 20-30 kütle kaybediyor. Vücut sıvıları yukarı kayıyor, göz içi basıncı değişiyor. Birçok astronot görme bozuklukları geliştiriyor, mekanizma hâlâ tam anlaşılmış değil. Bağışıklık sistemi baskılanıyor; sıradan enfeksiyonlar tehlikeli hale geliyor.

Bunların bir kısmını dönen bir yapıyla, yapay yerçekimiyle çözebilirsiniz. Ama Coriolis etkisinden kaynaklanan baş dönmesi ve oryantasyon bozukluğunu önlemek için yapının yarıçapı en az 100 metre olmalı. Bu, devasa bir mühendislik yapısı demek. Devasa kütle, devasa enerji ihtiyacı. Birinci duvar yine el sallamaya başladı.

Ve bir engel daha var ki, fizik formülleriyle ölçülmesi en zor olan engel bu: psikoloji. ISS’deki astronotlar Dünya ile sürekli iletişim halinde, hatta en son yanlarında cep telefonu götürmelerine bile izin verildi, acil durumda birkaç saatte dönebiliyorlar. Pencereden baktıklarında gezegenlerini görüyorlar. Peki ya yıldızlararası bir yolculuğua gönderilen astronotlar ne yapacak? Yıllar boyunca, giderek küçülen bir ışık noktasına bakacaklar. Dönüş yok. Kurtarma yok. İletişim gecikmesi saatler, sonra günler, sonra haftalar. Tam bir izolasyon. Dünya’daki en uzun izolasyon deneylerinde bile katılımcılar ciddi psikolojik sorunlar yaşadı. Ve onlar, kapıyı açıp çıkabileceklerini biliyorlardı.

Her çözüm başka bir duvara çarpıyor. Zırh ekliyorsun, kütle artıyor. Dönen yapı yapıyorsun, kütle artıyor. Daha fazla mürettebat alıyorsun, daha fazla yaşam desteği, daha fazla yiyecek, daha fazla su, daha fazla kütle. Ve kütle arttıkça enerji ihtiyacı katlanıyor, yakıt ihtiyacı katlanıyor, motor büyüyor, zırh büyüyor… Dört duvar birbirinin içine geçiyor. Birini ittiğinizde diğer üçü yaklaşıyor.

Ama belki de mesele hızlı gitmek değildir. Belki yavaş gitmeyi, hatta çok yavaş gitmeyi kabullensek işler çözülür? Nesiller boyu süren bir yolculuk, devasa bir uzay gemisi, kendi kendine yeten bir toplum? İşte bu dahiyane fikrimiz bizi dördüncü duvara getiriyor: Zaman.

DÖRDÜNCÜ DUVAR: ZAMAN

Diyelim ki hızdan vazgeçtik. Yüzde 10, yüzde 90, boşverin. Daha yavaş gidelim, ama gidelim. Nesiller boyu süren bir yolculuk yapalım. Devasa bir gemi, bir habitat, bir dünya. İçinde binlerce insan. Doğacaklar, yaşayacaklar, ölecekler. Ve bir gün, belki yüz yıl sonra, belki beş yüz yıl sonra, torunlarının torunları başka bir yıldıza varacak.

Bilim kurgunun en romantik fikirlerinden biri. Ve fizikten önce matematiğe, matematikten önce sosyolojiye çarpıyor.

Ama önce, daha temel bir sorunla başlayalım. Bu öyle bir sorun ki, nesil gemisini değil, her türlü yıldızlararası gönderiyi baltalıyor.

Diyelim ki 2100 yılında, ışık hızının yüzde 10’unda bir gemi gönderdiniz Alpha Centauri’ye. 50 yılda varacak, 2150’de. Mürettebat hayatlarını bu yolculuğa adadı. Ama Dünya’da teknoloji durmadı. 2125’te yeni bir motor geliştirildi, yüzde 20 hıza ulaşabiliyor. Yeni bir gemi gönderildi. Ve o gemi 2145’te varacak. İlk mürettebat 50 yılını harcadı, ama kendilerinden 25 yıl sonra yola çıkanlar, onlardan 5 yıl önce hedefe ulaşacak.

Buna “Bekleme Hesabı” deniyor. Wait Calculation. Ve mantığı acımasız: Eğer teknolojiniz teorik sınırlara yakın değilse, bugün başlamak neredeyse her zaman yanlış bir karardır. Çünkü beklerseniz, daha hızlı bir teknolojiyle daha kısa sürede varacaksınız. Ama ne kadar bekleyeceksiniz? Bir sonraki atılımı mı? Ondan sonrakini mi? Mantık hep aynı yere götürüyor: Daha iyi bir zaman olacak. Her zaman daha iyi bir zaman olacak. Ta ki teorik sınıra, ışık hızına, yaklaşana kadar. Ve o sınıra yaklaşmanın ne anlama geldiğini, ikinci duvarda gördük.

Bekleme Hesabı bir paradoks yaratıyor: Başlamak için asla doğru zaman yok, ama beklemek de bir garanti değil. Çünkü o “daha iyi teknolojiyi” geliştiren uygarlığın o zamana kadar var olacağını kim söylüyor?

Fizikçi Robert Forward bu soruna basit bir kural koydu: “50 yılda tamamlanamayacak bir görev hiç başlatılmamalı.” Çünkü o sürede daha iyi bir teknoloji gelişecek ve sizi geçecektir.

Peki ya nesil gemisi?

Forward’ın kuralını görmezden gelelim. Yüzyıllar sürecek bir yolculuğu kabul edelim. O zaman ne gerekiyor?

Birincisi: Kapalı döngü yaşam destek sistemi. Hava, su, besin. Hepsi mükemmel bir şekilde geri dönüştürülmeli. Yüzyıllar boyunca. Dışarıdan hiçbir şey gelmeyecek. Su arıtma bozulursa herkes ölür. Hava döngüsü çökerse herkes ölür. Toprak verimsizleşirse herkes ölür. Ve biz bunu Dünya’da bile beceremiyoruz.

1991’de Arizona çölünde “Biosphere 2” deneyini başlattık. Tam 1.27 hektarlık kapalı bir ekosistem. Yağmur ormanı, okyanus, tarım alanı, çöl, bataklık. Sekiz insanla birlikte. İki yıl dayanması gerekiyordu. İlk aylardan itibaren sorunlar başladı. Oksijen seviyesi düştü, betonun beklenmedik bir şekilde karbondioksit emmesiyle. Böcek popülasyonları çöktü, polinasyon durdu, mahsuller yetersiz kaldı. Ekip üyeleri arasında ciddi çatışmalar çıktı. Deney tamamlandı ama “başarılı” demek zor. Dışarıdan oksijen takviyesi yapılmak zorunda kalındı. Ve bu, Dünya’nın yerçekiminde, Dünya’nın manyetik alanında, Dünya’nın sabit sıcaklığında, acil durumda kapıyı açıp çıkma imkanı varken oldu.

Bir nesil gemisinin bunu yüzyıllar boyunca, uzayın ortasında, hiçbir yedek plan olmadan yapması gerekiyor.

İkincisi: Genetik çeşitlilik. Bir kurucu popülasyonun akraba evliliğinden kaçınarak sağlıklı nesiller üretebilmesi için minimum birkaç yüz, ideal olarak birkaç bin kişi gerekiyor. Bu, birkaç bin kişilik yaşam desteği, yiyecek, su, barınak demek. Kütlesi milyonlarca tona ulaşan bir gemi. Onu hızlandırmak için gereken enerji? Hesaplamak bile istemiyorum. Ama insanlığın şimdiye kadar ürettiği toplam enerjinin hatırı sayılır bir oranı olduğunu söylememiz yeterli.

Üçüncüsü, ve belki en görmezden gelineni: Toplumsal istikrar. Nesil gemisi bir toplum taşıyor. Ve o toplumun yüzyıllar boyunca işlevsel kalması gerekiyor. Bir düşünün. Dünya’daki hiçbir siyasi sistem, hiçbir devlet, hiçbir kurum yüzyıllar boyunca kesintisiz işlemedi. Roma İmparatorluğu çöktü. Osmanlı sona erdi. Sovyetler Birliği 70 yıl bile dayanamadı. Ve bunlar, kaçacak yeri olan, kaynakları tükenmez görünen, dışarıdan yardım alabilecek toplumlardı.

Nesil gemisinde kaçacak yer yok. Dışarı çıkamazsınız. Muhalefet edemezsiniz, çünkü gemiyi terk etmek ölümdür. Toplum çökerse, alternatif yok. Ve en kritik soru: Gemide doğan üçüncü, beşinci, onuncu nesil, yani o yolculuğu seçmemiş insanlar, bu göreve neden bağlı kalsın? Kimin yıldızına gidiyoruz? Neden? gidiyoruz? Dedelerinin kararı, torunları bağlar mı?

Nesil gemisi fikri bir fizik projesi filan değil. Basbayapı bir sosyoloji deneyi olarak düşünülmeli. Ekoloji, genetik, psikoloji deneyi. Ve her bir alanda, başarı için gereken koşullar, şimdiye kadar hiçbir insan topluluğunun sürdüremediği ölçekte. Bu resmen bir ütopya hayali. Ve ütopyalar genellikle kağıt üzerinde kalır.

Anlayacağınız o dört duvar arasında kalmış durumdayız. Enerji, fizik yasaları, biyoloji, zaman. Her biri tek başına devasa, hepsi birlikte aşılmaz. Peki bu bize ne anlatıyor? Sadece kendimiz hakkında değil, evrendeki diğer herkes hakkında?

BÜYÜK SESSİZLİK

1950 yazı. New Mexico, Los Alamos Ulusal Laboratuvarı. Dört fizikçi, Enrico Fermi, Edward Teller, Emil Konopinski ve Herbert York, öğle yemeğinde sohbet ediyor. Konu uçan dairelere geliyor. Ve yıldızlararası yolculuğun olup olmayacağına. Bir süre başka şeyler konuşuyorlar. Sonra Fermi, o meşhur sorusunu soruyor:

“Herkes nerede?”

[Link: Britannica – Fermi Paradox: https://www.britannica.com/science/Fermi-paradox]

Masa sessizleşiyor. Çünkü kimsenin verecek cevabı yok.

Fermi’nin sorusu basit görünen bir soru arkadaşlar ama arkasındaki matematik ezici. Samanyolu galaksisi yaklaşık 10 milyar yaşında. 100.000 ışık yılı genişliğinde. İçinde 100 ila 400 milyar yıldız var. Ve artık biliyoruz ki bu yıldızların büyük çoğunluğunun gezegenleri de var. Kepler teleskobu bunu doğruladı. Yıldızların etrafında bizimkine benzer yaşanabilir bölgelerde dönüp duran kayalık gezegenler var. Hem de bol miktarda.

Şimdi bir hesap yapalım. Bu yıldızların sadece yüzde 10’unun yaşanabilir bir gezegeni olsun. Bu, milyarlarca aday demek. Bu gezegenlerin sadece küçük bir fraksiyonunda yaşam başlasın, onun küçük bir fraksiyonunda zeki yaşam gelişsin, onun küçük bir fraksiyonunda teknolojik uygarlık ortaya çıksın. Sayıları ne kadar küçültürseniz küçültün, galaksinin yaşı ve büyüklüğü karşısında sonuç hâlâ çok büyük ve çok şaşırtıcı: Binlerce, belki milyonlarca başka uygarlık var olmuş olmalı.

Üstelik bir galaksiyi kolonize etmek, düşündüğünüz kadar uzun sürmez. Işık hızının yüzde 1’iyle bile, bizim bugünkü imkanlarımızın çok ötesinde ama fiziksel olarak hayal edilebilir bir hızla, Samanyolu birkaç on milyon yılda baştan başa kolonize edilebilirdi. Birkaç on milyon yıl kulağa uzun geliyor ama galaksinin yaşının binde biri bile değil. Tek bir uygarlığın yeterince uzun yaşaması yeterli olurdu.

Ama öyle olmamış. Teleskoplarımızı uzaya çevirip dinlediğimizde duyduğumuz tel şey  sessizlik oluyor. Radyo antenlerimiz sessizlik buluyor. 1960’tan beri SETI, yani Dünya Dışı Zeki Yaşam Arayışı, gökyüzünü tarıyor. Hiçbir sinyal yok. Hiçbir yapay iz yok. Hiçbir megastrüktür, hiçbir Dyson küresi, hiçbir yıldızlararası prob. Hiç bir şey. Nerede bu millet? Herkes nerede? Evren, istatistiksel olarak olması gerektiği kadar gürültülü değil. Tamamen sessiz.

Bu sessizliğe “Büyük Sessizlik” deniyor. Ve bu paradoksal durumu açıklamak için düzinelerce hipotez önerildi, 8 yıl kadar önce bunların bir kısmını anlattım.

[Link: Wikipedia – Fermi Paradox: https://en.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradox]

Belki yaşam son derece nadirdir. Dünya bir istisnadır. Belki zeki yaşam nadirdir. Evrim her yerde vardır ama bakteri seviyesinde duraklar, çünkü bakteriden karmaşık yaşama geçiş inanılmaz düşük olasılıklı bir eşiktir. Belki teknolojik uygarlıklar kendi kendini yok etmiştir. Nükleer savaş, yapay zeka felaketi, iklim çöküşü. Buna da “Büyük Filtre” deniyor: Yaşanabilir gezegenden galaktik uygarlığa giden yolda en az bir adım o kadar zor ki, neredeyse hiç kimse geçemiyor demek ki.

Ya da belki de uygarlıklar saklanıyor. 3 Cisim problemi videosunda bahsettiğim Liu Cixin’in “Karanlık Orman” hipotezi: Evren silahlı avcılarla dolu karanlık bir orman gibi olabilir. Sesinizi çıkarırsanız, daha güçlü biri sizi yok eder. Bu yüzden herkes sessiz. Ya da Hayvanat Bahçesi Hipotezi: İleri uygarlıklar bizi izliyor ama müdahale etmiyor. Bir tür kozmik doğa koruma alanı içindeyiz.

Bunların hepsi ilginç hipotezler, hepsi de tartışmaya değer. 

Ama bir itirazı duymadan geçmek olmaz.

2016’da 100 milyon dolarlık bir proje başlatıldığında bunu size duyurmuştum: Breakthrough Starshot. Orada fikir şuydu: Gram ağırlığında, posta pulu büyüklüğünde bir mikroçip. Üzerine metre genişliğinde, nanometre kalınlığında bir ışık yelkeni. Ve Dünya’dan, kilometre çapında bir lazer dizisi bu yelkene ateş ediyor. On dakikalık bir itişle çip, ışık hızının yüzde 20’sine ulaşıyor. Böylece Alpha Centauri’ye 20 yılda varabilir. Fizik yasalarını ihlal eden hiçbir şey yok. Roket denkleminin tiranlığı yok, çünkü yakıtı yanında taşımıyor; itme gücü Dünya’da kalıyor. Kozmik ışınlar bir gramlık çipi umursamıyor. Biyoloji engeli de yok, çünkü üzerinde canlı yok.

[Link: Scientific American – The Quiet Demise of Breakthrough Starshot: https://www.scientificamerican.com/article/the-quiet-demise-of-breakthrough-starshot-a-billionaires-interstellar/]
[Link: Nature Communications – Pentagonal photonic crystal lightsails (2025): https://www.nature.com/articles/s41467-025-57749-y]

Projenin baş mühendislerinden Philip Lubin diyor ki: “Neden zor olduğunu ve neden pahalı olduğunu söyleyebilirim, ama neden yapılamayacağını söyleyemem.” Ve haklı. Temel fizikte bir engel bulunamadı. Geçen yıl 2025’te Nature Communications’da yayımlanan bir çalışma, yapay zeka ile optimize edilmiş yeni bir yelken tasarımı da sundu; ve üretim maliyetini 9.000 kat düşürdü. Teknoloji ilerliyor.

Ama maalesef 2025 itibarıyla, projenin kendisi neredeyse durmuş durumda. 100 milyon dolarlık bütçenin sadece 4.5 milyonu harcandı. Resmi bir kapanış duyurusu yapılmadı, ama geleceği belirsiz. Neden? Çünkü “fizik yasalarını ihlal etmiyor” ile “yapılabilir” arasında uçurum var. 100 gigawatt gücünde bir lazer dizisi inşa etmek, bunu atmosferin içinden odaklamak, gram ağırlığındaki bir çipi eritmeden hızlandırmak, 4.37 ışık yılı ötesinden verileri geri almak. Bunların her biri, kendi başına çözülmemiş birer mühendislik problemi.

Ve diyelim ki hepsini çözdük. Diyelim ki o küçücük çip Alpha Centauri’ye vardı, bir fotoğraf çekti, lazer sinyaliyle geri gönderdi. 4 yıl sonra Dünya’da bir piksellik bir görüntü aldık.

O çipin üzerinde biz var mıyız?

İşte mesele bu. İnsansız bir araç göndermek, fizik yasalarını zorluyor ama kırmıyor. Bizim konuştuğumuz şeyse, neden yıldızlara gidemiyoruz sorusuydu. Canlı, düşünen, hisseden varlıkları yıldızlar arasında hareket ettirmekti. Ve maalesef etrafımızdaki o dört duvar hâlâ dimdik ayakta.

Fizik yasaları evrensel. Işık hızı Alpha Centauri’de de aynı, galaksinin öbür ucunda da aynı. Roket denkleminin tiranlığı, yakıtını yanında taşıyan her gemi için geçerli. Kozmik ışınlar, karbon bazlı olsun silikon bazlı olsun, her biyolojiyi parçalıyor. Enerji korunumu her yerde aynı işliyor. Hangi kimyadan evrilmiş olurlarsa olsunlar, hangi teknolojiyi geliştirmiş olurlarsa olsunlar, dört duvar her uygarlığın karşısına çıkıyor.

Belki bazıları bizden çok daha ileri gittiler. Belki güneş sistemlerinin her köşesini kolonize ettiler, yapay zekalar geliştirdiler, problar gönderdiler. Ama kendileri? Kendileri gidemediler. Çünkü biyoloji ve fizik, aynı anda aşılamaz.

O zaman büyük ihtimalle varacağımız sonuç şöyle: Uygarlıklar ortaya çıkıyor. Gezegenlerine yayılıyorlar. Güneş sistemlerini keşfediyorlar. Belki küçük elçiler, problar, sinyaller gönderiyorlar karanlığa. Ama kendileri yerlerinden fazla hareket edemiyor. Çünkü yıldızlar çok uzak, enerji çok yetersiz, tehlikeler çok büyük, zaman çok acımasız. Her uygarlık kendi güneş sisteminde doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Bağımsız adalarda yaşıyor gibiyiz. Aynı okyanusta, ama birbirimizden sonsuza dek ayrı düşmüş gibiyiz.

Belki bir gün birilerinin gönderdiği mesajı hani okyanus kıyısına vuran şişenin içindeki mesaj gibi bir şeyleri bulacağız. Ama muhtemelen birbirimizi en azından biyolojik canlılar olarak asla ziyaret edemeyeceğiz.

Bu, Fermi’nin sorusuna kesin cevap olmayabilir. Ama fiziksel olarak en tutarlı olanı. Ve duygusal oalrak da kabul edilmesi en zor olanı.

Ama bu hikaye, burada bitmek zorunda değil. Çünkü bir adada sıkışmış olmak, o adanın güzel olmadığı anlamına gelmiyor.

SAHİP OLDUĞUMUZ TEK ADA

Bu videoyu izlerken belki içinizde bir şeyler karardı. Etrafımıza duvar üstüne duvar ördük. Enerji dedik, fizik dedik, biyoloji, zaman. Her çıkış yolunu tek tek kapattık. Bilim kurgunun, filmerlin, dizilerin bize verdiği sözleri birer birer geri aldık. Ve şimdi buradayız: Yıldızlara bakıyoruz, çok güzel, ama ulaşılmaz. Başka uygarlıklar belki var, ama asla tanışamayacağız. Sonsuza dek bu güneş sistemindeyiz.

Yeterince depresif mi?

Elli yıl boyunca görelilik, kuantum mekaniği ve kozmoloji üzerine çalışmış bir fizikçi, bu soruya ilginç bir cevap veriyor. Depresif değil, diyor. Berraklaştırıcı bir düşünce şekli bu.

Ve ben de öyle düşünüyorum.

Çünkü “her yere gidebiliriz” yanılsaması, garip bir şekilde bizi burayı, şu an ayaklarımızın altındaki yeri, ciddiye almaktan alıkoyuyor. Bir B planı olduğunu düşündüğünüzde, A planını harcamak daha kolay. Dünya’yı mahvedersek Mars’a gideriz. Mars’ı mahvedersek başka bir yıldıza. Sonsuz kaçış, sonsuz erteleme.

Ama ya kaçabileceğimiz bir yer yoksa? Güneş sistemi dışında.

O zaman iklim değişikliği sadece bir politik tartışma olmaktan çıkıyor. İçinde yaşayabileceğiniz o tek evin duvarlarını ateşe vermek gibi oluyor. Nükleer savaş sadece bir jeopolitik risk değil artık galaksinin bu köşesinde var olabilecek tek bilinçli yaşamı silmek. Ekosistemimizi çökertirsek artık yerine koyamayacağınız bir şeyi geri dönüşsüz olarak kaybederiz.

Buranın gidebileceğimiz tek ada olduğunu bilmek, o adaya ve adanın içindeki odaya bakışımızı değiştirir.

Hem sonra bu güzel ada pek de küçük sayılmaz. Hani “güneş sistemine sıkışıp kaldık” dediğime bakmayın, devasa bir alandan bahsediyoruz. Mars’ın yüzeyi, Dünya’nın tüm kara parçalarına eşit büyüklükte. Titan’da metan gölleri var. Europa’nın buz kabuğunun altında, Dünya’nın tüm okyanuslarından daha fazla sıvı su olabilir. Asteroid kuşağında, insanlığın milyonlarca yıl boyunca ihtiyaç duyacağı her mineral mevcut. Ve Güneş, beş milyar yıl daha yanmaya devam edecek.

Beş milyar yıl. Bu sürede insanlık ne olur, neye dönüşür, neyi başarır, neyi anlar. Hayal bile edemeyiz. Yıldızlara gidemeyebiliriz. Ama bu güneş sisteminin içinde, bir uygarlığın yapabileceği her şey için yeterli alan, yeterli enerji, yeterli zaman var.

[Link: NASA – Pale Blue Dot: https://science.nasa.gov/mission/voyager/voyager-1s-pale-blue-dot/]

Ve son olarak, Voyager 1’e dönmek istiyorum. 1990 yılında, Carl Sagan NASA’yı ikna etti. Voyager 1’in kamerasını Dünya’ya çevirmesini istedi. Uzay aracı o sırada 6 milyar kilometre uzaktaydı. Neptün’ün yörüngesini çoktan geçmişti. Kamerayı çevirdi ve bir fotoğraf çekti. O fotoğrafta Dünya, güneş ışığının içinde neredeyse görünmez, soluk mavi bir nokta. Bir piksellik küçücük bir ışık. 

“O noktaya bir kez daha bakın. O nokta burası. O bizim evimiz. O biziz.”

Voyager 1, Kasım 2026’da Dünya’dan bir ışık günü uzaklığa ulaşacak. İnsanlığın en uzağa giden eseri. Alpha Centauri’ye ya da herhangi bir yıldıza gitmiyor. Ama gitseydi, varması 75.000 yıl sürerdi. Sessiz, karanlık, ölü bir metal parçası olarak. Kimse karşılamayacak. Kimse mesajını okumayacak. Ama üzerindeki altın plakta, Dünya’nın sesleri var. Dalgalar, rüzgar, bir annenin bebeğine söylediği ninni, Bach’ın müziği. Bir adanın, okyanusa bıraktığı bir şişedeki mesaj.

Sanırım öğrenmemiz gereken ders şu: Sahip olduğumuz tek şeyin değerini, onu kaybetmeden önce görmek. Bu küçük adayı, bu soluk mavi noktayı, gerçekten görmek.

Sonra da kafamızı yine yukarıya kaldırıp bakmak. Hani bazen, gecenin en karanlık saatinde, şehrin ışıkları söndüğünde, baktığınız gibi. Hani orada, binlerce ışık noktası görürsünüz ya. Her biri bir güneş. Her birinin etrafında dünyalar dönüyor. Ve o dünyaların bazılarında, belki, tam şu an, bizim gibi biri başını kaldırıp kendi gökyüzüne bakıyordur. Bizim güneşimizi görüyordur. Bir ışık noktası. Ve aynı şeyi düşünüyordur: Acaba orada biri var mı?

İkimiz de cevabı asla bilemeyeceğiz. Ama ikimiz de soruyu soruyoruz. Ve bu, bir şey ifade ediyor.

Ve kim bilir. Belki bir gün, çok uzak bir gelecekte, teleskoplarımız tuhaf bir şey yakalar. Yıldızlararası boşluktan gelen, doğal olmayan bir nesne. Küçük. Belki bir avuç içi büyüklüğünde. Milyonlarca yıl önce fırlatılmış. Onu yapanlar çoktan unutulmuş, belki uygarlıkları çoktan sönmüş. Ama o küçük elçi hâlâ yol alıyor. Başka bir adanın, okyanusa bıraktığı şişe. Ve bir de bakmışsınız o şişe, bizim kıyımıza vurmuş.

Öyle bir gün gelirse, mesajı açtığımızda ne buluruz bilmiyorum. Belki bir fotoğraf. Belki bir ses. Belki sadece “biz de buradaydık” anlamına gelen bir sinyal.

Ama o an, evrendeki en yalnız soru, bir cevap bulmuş olur.

Biz buradayız. Ve bir zamanlar, başka biri de oradaydı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir