Kategoriler
Fotoğrafçılık Sinema

80.000 kişi tarafından çekilen belgesel

Bugünlerde nasılsınız? Bir gününüz nasıl geçiyor? Kaçta kalkıyorsunuz? Neler yapıyorsunuz? Evde misiniz? İşte mi? Tatilde mi? Peki 10 yıl önce neler yapıyordunuz? Merak ediyorum. Siz de böyle şeyleri merak eder misiniz? Tam şu anda başka biri neler yapıyor? Mesela kaç kişi kahvaltı yapıyor?

Gösterdiğim bu görüntüler karmakarışık gibi gelmiş olabilir. Gerçekten de öyle. Dünyanın farklı yerlerinde kaydedilmiş kahvaltı videolarından bir kesitti. Ama bu videoların ortak özelliği hepsinin de aynı gün çekilmiş olması. Bundan 10 yıl önce. 24 Temmuz 2010’da… 

 

  • Temmuz 24, 2010. Neredeyse geceyarısı oldu ve bunu yapmak için zamanım tükeniyor.

 

Neyi yapmak için? Ortam, ışık, sanki bir gizem-gerilim filminden alınmış gibi. Ama öyle değil. Bu konuşan kişi sıradan bir insan. O gün dünya çapında gerçekleştirilen bir projenin parçası olabilmek için tüm gün aklına bir şeylerin gelmesini beklemiş. 

O gün dünyanın 189 ülkesinden 80000 kişi hayatlarından bir kesiti videoya kaydedip gönderdiler. Kime mi? Yönetmen Ridley Scott’a. Kendisini Alien – Yaratık, Blade Runner – Bıçak Sırtı ve Martian – Marslı gibi filmlerinden gayet iyi tanıyoruz; bu kanalda bu üç filmle ilgili daha önce konuşmuş, hatta Blade Runner hakkında ayrıntılı bir analiz de yapmıştık.

Peki Ridley Scott ne yaptı bu 80.000 kişinin gönderdiği 4500 saatlik gündelik hayatın sıradan videolarıyla? Ekibi bunları ayıkladı, kategorize etti ve anlamlı bir şekilde arka arkaya ekleyerek bir hikaye oluşturdu. 94 dakika 53 saniyelik bir belgesel ortaya çıktı: Life in a day – Hayattan bir gün. 

Dünyanın en ilginç belgesellerinden biri bu. Adeta global ölçekte gerçekleştirilmiş bir deney gibi. Hatta bir eleştirmen şöyle yazmış hakkında: “Bir denemenin heyecan verici başarısı: Anlamlı ve güzel bir sanat eseri oluşturmak için dünyada muhtemelen ilk kez internet bu kadar geniş ölçekte ve küresel olarak kullanılıyor.”

Gerçekten de bu vakti gelmiş bir belgesel. Daha önce böyle bir şeyi isteseniz de yapamazdınız. Her şeyden önce yeterli teknoloji yoktu ve en önemlisi yaygın değildi. Gelişmemiş ülkelerde hala yaygın değil. O yüzden belgeselin yapımcıları onları da bu hikayenin bir parçası haline getirebilmek için o ülkelerde yaşayan insanlara 400 tane kamera göndermişler

Düşünsenize 80000 hayata yerleştirilmiş, 80000 kamera. Bir zamanlar okuyucularına 80 günde devrialem yaptıran yazar Jules Verne’e inat bu kez bir günde dünyanın farklı köşelerindeki hayatlara bakıyoruz. Tüm doğallığıyla karşımıza seriliyorlar. Yeterince sıkıcı geldi mi? Sıradan bir insanın sıradan bir gününde izlemeye değecek ne olabilir ki?

 

  • Tüm gün boyunca çalıştım. Cumartesi günü. Biliyorum. 

 

Bu konuşmayı dinlemeye devam edeceğiz ama size bir şey söyleyeyim mi? Hayatta izlediğim en ilginç ve en anlamlı belgesellerden biri bu ve eğer sabredip de bu videoyu ve o belgeseli sonuna kadar izlerseniz çok önemli bilgiler edinmezsiniz belki ama tarif bile edemeyeceğiniz duygular hissedebilirsiniz.

Şimdi öyle bir anlatıyorum ki belgeselin bana sponsor olduğunu filan düşüneceksiniz. Hayır, hatta bu belgeseli kendileri ücretsiz olarak yayınlamış durumdalar. Fakat onu izleyip daha iyi anlayabilmenizi kolaylaştıracak başka bir sponsoru var bu videonun: Cambly. Bugün anlattığıma benzer evrensel projelerde yer alabilmek ve dünyadaki kültür ve bilgi birikiminden faydalanabilmek için özellikle İngilizce bilmek önemli. Siz de dünyanın dört bir yanından ana dili İngilizce eğitmenlerle ilgi alanlarınıza ve seviyenize göre ders programlarını takip ederek, deneyimlerinizi ve fikirlerinizi paylaşmayı öğrenerek, konuşarak İngilizcenizi geliştirmek için Cambly’de online derslere katılabilirsiniz. Bu dersleri kendinizi geliştireceğiniz keyifli bir deneyim olarak görmenizi ve ihtiyacınız varsa bugün hiç ertelemeden uygulamaya “lifeinaday” koduyla kaydolup ücretsiz deneme yapmanızı öneriyorum. Bu kodla ayrıca 3 aylık eğitimlerde %25 indirime de erişebilirsiniz, detaylar açıklama kısmında.

—-

İngilizce bilmeyenler için ben kısaca bu belgeseli özetlemek ve en beğendiğim bölümlerini paylaşmak istiyorum. Zaten bir kısmı farklı dillerde ve bir kısmında da neredeyse hiç konuşma yok.

Sabahın erken saatlerinde başlıyor. O saatte henüz bir önceki günü bitiremeyip akşamdan kalanlar da var, yeni güne ibadetle başlayanlar da… Daha güneş doğmadan işine motosikletiyle gidenler de var, kayığında kürek çekerek gidenler de… Yeni bir güne başlayan bu insanların arasında, hayatına yeni başlayan çocukların bakışları da…

Böyle sıradan bir günde neler olmuş olabilir? Bazıları mutlu haberleri çekip yollamış. Düşünsenize bu çocuk şimdi 10 yaşında. Bazıları bir sonraki aşamaya geçmiş. Kendi çocuğunun doğum anını belgelemeye başlamış ama başarılı olamamış. Tam bu anlardan sonra sözlü bir şarkı başlıyor. Aynı şarkı aynı sözlerle farklı dillerde belgesel boyunca üç kez tekrarlanıyor. Doğumla ilgili bölümlerde, ölümle ilgili bölümlerde ve en son bölümde. Sözler aynı ama görüntüler ve bağlam değiştikçe bizim hissettiklerimiz de değişiyor.

Normalde kurgusal bir film çekerken en uzun kısmı onun hazırlık aşamasında gerçekleşir. Hikaye oluşturmak, senaryo yazmak gerekir. Belgesellerin en uzun ve zahmetli olan süreciyse genellikle ortasındaki çekim aşamasıdır. Çünkü doğayı, insanları, olayları belgelemek gerekir ve bu da uzun ve zahmetli bir süreçtir. Bu proje tümüyle farklı. Neredeyse hiçbir ön hazırlık yapılmamış. Ortada bir senaryo yok. Çekimleri zaten kendileri yapmıyorlar. Buradaki asıl zorluk işin en sonunda, görüntüler toplandıktan sonra başlıyor. 1 günde çekilen o videoları ayıklamak, içlerindeki hikayeleri yakalamak. Ve bu hikayelerin bazıları hiçbir filmde ya da belgeselde göremeyeceğiniz kadar dokunaklı. 

Bu sıkış pıkış evin içinde olanlar gibi. Japonya’dan bir baba ve oğlunun sıcacık ilişkisini görüyoruz o evin içinde. Dar odaları geniş gösteren minik GoPro kamera babanın elinde odadan odaya taşınıyor. Kısa bir süre sonra ister istemez merak etmeye başlıyoruz. Bu çocuğun annesi nerede? Ve az sonra cevabını öğrendiğimizde içimiz burkuluyor…

Oradaki annenin o fotoğrafı bir belge. Ve annenin var olmaya devam etmesine yardımcı oluyor. Yaşanılan anları kaybetmeme tutkusu hepimizin içinde var. Bazıları, yeterince yaşayamadığı duygusuyla olsa gerek başka şeyler de yapmaya çalışıyor. 

Bisikletiyle dolaşan bu kişi gibi. 9 yıldır bisikletiyle dünyayı dolaşıyormuş. Kendisi Koreli. Güneyinden mi kuzeyinden mi söylemiyor, çünkü birleşmelerini istiyor. 

Ne istediğini bilen ve kendi projesini gerçekleştiren biri bu. Ama çoğumuz öyle değiliz. Bu projede ne çekeceğini bilemeyenlerin işini kolaylaştırabilmek için bazı örnekler vermişler. Mesela demişler ki şu tür sorulara cevap verdiğiniz bir video çekebilirsiniz. Cebinde ne var?

Benim favori cevaplarım neyi seversin sorusuna verilen videolarda… Ve en sevdiğim sahnelerden biri de şu sahne

Aşkın tanımı, insanların sevgilerini gösterme biçimleri her yerde aynı olmuyor tabi. Bazı yerlerde özellikle evlenme teklif eden erkeklerin kadınların önünde diz çökmesi adeti vardır. Bazı yerlerde de tam tersi…

Nerenin adetiymiş bu, öyle şey mi olur? Diye sorular oluşabilir kafamızda ama bu belgeselde hangi bölümün hangi ülkeden gönderildiğini belirtmiyorlar. Belki de önyargı oluşturmamak için özellikle yapmıyorlar bunu. Çünkü “it’s the culture.”  Kültürümüz, töremiz bu. Buradaki bayraktan yola çıkarak bu videonun nereden gönderdildiğini (Uganda) anlayanlar da olacaktır tabi ama bunun olayları, insanları oldukları gibi belgeleme çabası olduğunu unutmamak lazım. 

Peki Türkiye’den bir sahne var mı acaba diye merak ediyor insan. Ben iki kez seyretmiş olmama rağmen kahve sahnesi dışında Türkiye’den gönderilmiş olabildiğini düşündüğüm bir yere rastlamadım. Sadece bisikletiyle dünyayı dolaşan kişi sinekleri kıyaslarken Türkiye’de gördüğü sineklerden bahsediyor bir yerde. Ama kapanış jeneriğinde Sinan Lafçı ve Alirıza Güler isimlerine rastladım. Dolayısıyla en az iki sahne kullanılmış olmalı. Eğer 2010 yılında bu projeye video göndermiş olanlar varsa yorumlarda kendi tecrübelerini paylaşırlarsa çok sevinirim. 

“Tüh kaçırdım, keşke haberim olsaydı ben de bir şeyler çekip gönderirdim” diyenler için bir haberim var şimdi de. Projenin onuncu yıldönümünde yenisini yapmaya karar verdiler. 25 Temmuz Cumartesi gününüzü filme alıp gönderebilirsiniz. 2020 yılı 2010 yılına göre çok daha farklı. Neredeyse hangi gününü kaydetseniz roman olacak cinsten bir yıl. 

Ama bir şekilde tüm bu olağanüstü gelişmelerin arasında günlük hayatımız da devam ediyor. Hala yaşıyoruz. Yemek yiyoruz. Müzik dinliyoruz. Dans ediyoruz. Gülüyoruz. Ağlıyoruz. Seviyoruz. Korkuyoruz. Umut ediyoruz.

İşte bu proje tüm bu anları tek bir güne sığdırmaya çalışacak yine. İsteyen herkesin katılabileceği bu projede dünyanın dört bir yanından gönderilecek başvurular, yine Ridley Scott’ın yapımcılığında bir araya getirilerek uzun metrajlı bir filme dönüştürülecek. Ve tamamen bizlerin çektiği bu görüntülerden oluşturulacak filmin ilk gösterimi 2021 Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.

25 Temmuz Cumartesi günü çekeceğiniz görüntüleri 2 Ağustos’a kadar gönderebilirsiniz. Nereden göndereceğiz, nasıl göndereceğiz, nelere dikkat etmemiz gerekir gibi soruların cevaplarını ayrıntılı olarak bulabileceğiniz bir linki de açıklamalar bölümüne ekledim.

Ben bir şeyler çekip göndermeyi düşünüyorum açıkcası. Henüz aklımda herhangi bir şey yok. O gün yaz aylarında sık sık yaptığımız gibi ailemle çadırda kamp yapıyor olacağım ve muhtemelen zaten bazı anlarını fotoğraf ve video olarak kaydedeceğim. Eğer bunlardan ilginç olabilecek bir şeyler çıkarsa oraya da gönderebilirim. Sizlerle daha önce yaptığım gibi vlog formatında da paylaşabilirim.

Bu videoyu hazırlama amacım sizlerin de bir şeyler çekip göndermesi ve böylece bu kez Türkiye’den daha çok görüntünün toplanması ve hikayede görünürlüğümüzün artması ihtimali değil sadece. Böyle bir şey elbette güzel olur. Ya da 2010’da yapılmış belgeseli izletmek ve altını “Barış Özcan’dan geldik” yorumlarıyla doldurtmak da değil. Asıl amacım, benim uzun yıllardır yaptığım ve çok faydasını gördüğüm bir alışkanlık konusunda sizlere bir öneride bulunmak. 

Bakın telefonumda bir bildirim var: “Bugünü yeniden keşfedin” yazıyor. Pek çok uygulama telefonunuzla kaydettiğiniz görüntüleri size hatırlatacak bu tür bildirimler gönderebilme özelliğine sahip. Ben Google Fotoğraflar uygulamasını kullanarak bunu yapıyorum ama uygulamanın önemi yok. Önemli olan gündelik koşuşturmalarımız sırasında bazen kısa bir mola verip geçmişe ait bu görüntüleri izlemek. Bazen 1 yıl, 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl öncesine ait bir görüntüye bakmak tüm gününüzü değiştirecek bir deneyim yaşatabilir. Japon baba ve oğlunun o fotoğraf karşısındaki durumunu hatırlayın. 

O yüzden sizden ricam 25 Temmuz’da her ne yapıyorsanız ya da ne yapmıyorsanız bunu kaydedin. Bu projeye göndermek zorunda değilsiniz. Kendiniz için yapın bunu. Sadece kendiniz görecek olsa bile. O gün yaşayacağınız bazı anları belgeleyin. Hayat konusundaki farkındalığınızı arttırmak için yapın bunu. O anları anılara dönüştürmek için. 

2010’daki “hayattan bir gün” belgeselinin en sonundaki kızı hatırladınız mı? Ben ondan çok etkilendim.

 

  • Tüm gün boyunca çalıştım. Cumartesi günü. Biliyorum. 

 

Konuşmayı gönderen bu kişi projenin gerçekleştiği günün son anlarında, gece yarısına birkaç dakika kala bunları kaydetmiş. 

 

  • Üzücü olan şey… Tüm gün önemli bir şey olmasını bekledim. Bugünü anlamlı kılacak bir şey… Ve onun bir parçası olmak… Ve dünyaya her gün herkesin hayatında önemli bir şeylerin olduğunu göstermek… 

 

Belki belgeseldeki diğer insanlar da aynı şeyi yapmaya çalıştılar. Sosyal medyada çoğumuz bunu yapmıyor muyuz? Hayatımızın her gününde önemli şeylerin olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz.

 

  • Ama gerçek şu ki bu her zaman olmuyor. Ve benim için bugün, tüm gün boyunca, gerçekten hiçbir şey olmadı. 

 

Hayatında kayda değer hiçbir şey olmadığını düşünen bu insanı yine de böyle bir anı kaydetmeye yönelten şey ne?

 

  • İnsanların benim burada olduğumu bilmelerini istiyorum. Varlığımın sona ermesini istemiyorum. 

 

Şu son iki cümle bence sadece bu kızın değil, dünyada yaşamış herkesin hayatının kısa bir özeti gibi değil mi?

 

  • Burada oturup da size önemli biri olduğumu anlatamam, çünkü öyle olduğumu düşünmüyorum, hiçbir şekilde. 

 

Kendisini önemsiz, sıradan hissedenlerin bundan sonraki kısımlara daha da dikkatli kulak vermesini istiyorum.

 

  • Bence normal bir kızım. Normal bir hayat. Hakkında bilinmeyi gerektirecek kadar, yeterince ilginç değil. Ama olmak istiyorum. 

 

Bugün, burada var olduğumuza göre hayatımızdaki hiçbir şey önemsiz değil. Bir bütünün küçük bir parçası. Bunu bilmek, bunun farkına varmak bile yeterli.  

 

  • Ve bugün her ne kadar, her ne kadar önemli bir şey benim başıma gelmemişse de, bu gece önemli bir şeylerin olduğunu hissediyorum. 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir