Kategoriler
Kitap Sanat Teknoloji

Su altında yaşanabilir mi?

Suyun altında nefes alıp vererek çok uzun süreler kalabilmeyi ister miydiniz? Bu basit gibi görünen soru üzerinde biraz düşünmemizi istiyorum. Uzayda bile uzun sürelerle yaşayabilme denemelerinin yapıldığı içinde yaşadığımız bu dönemde bence sorulabilecek önemli sorulardan biri olmasına rağmen pek az kişinin üzerinde durduğu bir konu bu. Bu videoda konuyla ilgili bir teknoloji ve bir de tasarım örneği verdikten sonra neden önemli olduğunu hikayeleştirerek vurgulayan ve bize bir vizyon kazandıran bir kitap tavsiyesinde bulunacağım.

Yaşadığımız dünya büyük oranda sularla kaplı. Üstelik giderek daha da fazla bir su dünyasına dönüşme ihtimali var. Global iklim değişikliği kutuplardaki buzların erimesine ve dünyadaki deniz seviyesinin yükselmesine yol açacak. 2100 yılına kadar ortalama sıcaklığın 3.2 derece yükseleceği ve özellikle kıyı şeritlerde yaşayan 3 milyara yakın insanın hayatının etkileneceği hesaplanıyor. Bazıları başka gezegenlere gidip koloniler kurmaktaki asıl sebebi bu kaçınılmaz gidişata karşı bir yedek plan olarak görüyor. Oysa belki de kaçtığımız şey kurtuluşumuz olabilir. Yedek plan olarak sunulan uyduların, gezegenlerin hiçbirinde olmayan o şey. Gezegenimizin içinde henüz tam olarak keşfedemediğimiz başka bir gezegen gibi duran okyanuslar. Gelecekte onlarla daha iç içe bir hayat sürdürmemiz gerekebilir. Bunun için de suyun altında uzun süre kalabilmemizi kolaylaştıracak teknolojilere ihtiyacımız var.

Uzayda nefes alamadığımız için astronot kıyafetlerini icat ettik. Denizlerin altında kalabilmek için de dalgıç kıyafetlerimiz var. Fakat bunlar kullanımı zor ve hantal giysiler. Ayrıca su altında oksijen tüplerinin kapasitesine bağlı olarak sınırlı bir süre kalabiliyorsunuz. Geçen yıl sınırsız bir süre boyunca su altında kalabilmeyi sağlayan yeni bir araç icat edildi. 3,5 kg ağırlığında ve sadece vücut gücüyle çalışan ExoLung adlı bu cihaz 5 metreye kadar dalabilmenize imkan sağlıyor. Çalışma prensibi çok basit. Bacaklarınızı uzatınca tüpün içi boşalıyor ve verdiğiniz nefesle doluyor. Bu sırada su yüzeyine uzanan bir hortumla temiz hava çekiliyor. Bacaklarınızı içeri çektiğinizde bu temiz hava tüpten burnunuza yollanıyor. Kompresör, pil, motor vb. hiçbir şey olmadan sadece vücut hareketleriyle suyun altında nefes alıp vermiş oluyorsunuz. Bunu kullanabilmek için özel bir dalış lisansına ihtiyaç yok ama kısa bir eğitim almak gerekiyor. Henüz test aşamasında olan ve patenti beklenen bu cihaz gelecekte gerçekten de yaygınlaşabilecek mi göreceğiz. 

Suyun altını keşfetmek ya da bakım/onarım yapmak gibi bazı işler için bu gelişmiş şnorkel kullanılabilir tabi ama suyun altında yaşayabilmekten çok uzak bir hayal bu. Üstelik sınırsız süre kalabilmek için de sınırsız hareket etmeniz gerekiyor. Gerçekten suyun altında suyun üstüne bağlı olmadan kalabilmek için daha farklı bir çözüme ihtiyaç var. Biyomimetik bir çözüme…

Karmaşık problemleri çözmek için insanların doğaya bakmaları; onun sistemlerini, modellerini taklit etmeleri anlamına geliyor biyomimetik. Suyun altında mı yaşamak istiyorsun? Orada yaşayabilen hayvanları incele ve nasıl hayatta kalabildiklerini araştır.

Denizin altında yaşayabilen bazı memeli hayvanlar var. Mesela balinalar ve yunuslar. Ama bu dev deniz canlıları dediğim gibi memeli, yani balıktan çok insana benziyor. Çünkü bizim gibi nefes alıp veriyorlar. İhtiyaç duydukları oksijeni sudan değil havadan alıyorlar. Denizde yaşayabilmeleri, suyun altında nefeslerini çok uzun süre tutabilmeleriyle sağlanıyor. Bunları balıklarla karıştırmamak lazım. Örneğin bir köpekbalığı ciğerleriyle değil solungaçlarıyla; havadan değil sudan oksijen alır. 

Peki biz insanlar bunu yapabilir miyiz? Japon biyomimetik tasarımcı Jun Kamei’ye göre evet yapabiliriz. Kendisi 3 boyutlu yazıcılarla basılabilen ve bir çeşit solungaç gibi davranabilen Amphibio adında özel bir giysi tasarlamış. Gelecekte suyla iç içe yaşamak zorunda kalacak olan insanların en az karada geçirdikleri zaman kadar suyun altında da konforlu bir şekilde yaşayabilmeleri vizyonuyla bu tasarımı yaptığını söylüyor. 

Bir dalgıç su altında 30 dakika kalabilmek için karada neredeyse 50 kg ağırlığındaki giysi ve cihazları 1 saate yakın süre üstünde taşımak zorunda. Hatta geçen yıl Tayland’daki bir mağara sisteminde mahsur kalan çocukları kurtarmak için çalışan dalgıçlar tonlarca ağırlıktaki ekipmanı dolambaçlı bir yoldan kilometrelerce taşımak zorunda kalmışlardı. Bu tür ekipmanları kullanmak zorunda kalmadan dalabilmek, suyun altında vakit geçirebilmek çok faydalı olurdu. Amphibio adı verilen bu maske ve solungaç karışımı giysi vücudu çepeçevre sarmalayarak dalgıçların bu ağır tüplerinin ve cihazlarının yerini almak istiyor.  

Bunu yaparken suya dalabilen böceklerden esinlenmişler. Hidrofobik zar, kendisini çevreleyen sudaki oksijeni yenileyerek ve sistemde biriken karbondioksiti dağıtarak çalışıyor. İçinde gözenekler ve oyuklar olan bu kıyafetin çalışan bir prototipi de üretilmiş. Yukarıdaki sensör giysinin çevresindeki suda meydana gelen oksijen yenileme miktarını ölçüyor. Esnek bir yapısı olan bu solungaç giysinin içindeki sisteme hava geldiği zaman şekil değiştiriyor. Sudan maskenin içine taşınan oksijen miktarı ölçüldüğünde bundaki artış görülebiliyor. Bu deneyde oksijen ikmal oranı 1 metrekarelik su yüzeyi için 0.19 L olarak belirlenmiş. Bir insanın tipik oksijen tüketimi için 32 metrekare gerekli. Böylesine geniş bir yüzeyi küçük bir giysi içine sığdırabilmek için 3 boyutlu yazıcılar kullanılmış. Tasarımcı bunu serbest dalışla scuba dalışı arasında bir yere konumlamış. Sudaki oksijen, basınç ve ışık miktarı düşünüldüğünde 10 metre derinliğe kadar bu giysiyle uzun süreler su altında kalınabileceği öngörülüyor. 

Bundan önce anlattığım basit araç, ben bu videoyu hazırlarken üretim aşamasına oldukça yakındı ama henüz üretilmemişti. Konuya teknoloji perspektifinden bakmak için o örneği verdim. Az önce anlattığım Amphibio giysi biraz daha eski bir fikir. Onu da konuya tasarım perspektifinden bakmak için aktardım. Bütün bunları çok daha eski bir hayali okuduğum ve bu hayal bana ilham verdiği için anlatıyorum. Konuyu sanat ve bilim perspektifiyle ele alan bir yazarın hayali bu. Yaklaşık 100 yıl kadar önce bir romanda yazmış. 

Alexander Belyaev ve onun romanı “Su Adamı”ndan söz ediyorum. Geçen hafta yayına verdiğim Bermuda Şeytan Üçgeni videosunda adını vermeden bahsetmiştim bu kitaptan. Bilinmeyenden korkan insanların bilmediklerini nasıl şeytanlaştırdıklarına değinmiştim. Bu romanın işlediği temalardan biri bu. Diğerine az sonra geleceğim.

Yazar Alexander Belyaev, Rus edebiyatının diğer yazarları Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin kadar tanınmıyor. Ben de ilk kez bu kitabıyla tanıştım açıkcası. Kısaca bu tanışma hikayesinden de bahsetmek istiyorum, çünkü sizin de yeni şeyler keşfetmenize yol açabilir anlatacaklarım. 2017’de vizyona giren bir film vardı: The Shape of Water, Suyun Şekli adında. Meksikalı yönetmeni Guillermo del Toro’yu sevdiğim için izlemiştim ama açıkcası daha önceki filmi “Pan’ın Labirenti” kadar çok beğendiğimi söyleyemem. Yine de suda yaşayan insansı bir yaratıkla karada yaşayan sıradan bir insanın arasında kurulan ilişki fikri ilgimi çekmişti. Sonra bu filmin aslında ta 1962 yılında Azerbaycan’da, Bakü’de çekilen “Amphibian Man – Su Adamı” filminden büyük oranda esinlendiği, hatta alıntı/çalıntı olduğu yönünde iddiaları okuyunca bu kez o filmi keşfettim. Şu anda tamamı YouTube’da yayınlanmış durumda, Rusça ya da İngilizce bilenler izleyebilir. Ben izlediğimde iki film arasında ortak noktalar bulmakla birlikte bu benzerliklerden çok konunun kendisi ilgimi çekmeye başladı. Çünkü 1962 yapımı bu filmde denizin altında yaşayan canlı, bir canavar değil, adı üstünde bir su adamı. Öte yandan tam bir insan da değil. Sonra bu filmin de Alexander Belyaev’in aynı isimli romanından uyarlandığını öğrenince merakım iyice artmaya başladı. Fakat bir türlü fırsat bulamadım, kitaba erişemedim, erteledim vs. ama aklımın bir köşesinde “bir gün mutlaka okunmalı” diye kaldı. Aklımın köşelerine süpürdüğüm daha böyle nice kitaplar var.

Sonra ne oldu?

Hatırlarsanız daha önce H.G.Wells’in Zaman Makinesi adlı kitabını seslendirmiştim. Bu sesli kitabı yayınlayan platform Storytel okumam için bana yeni kitap alternatifleri gönderdi. Gönderdiği listedeki isimlerden biri hemen dikkatimi çekti: “Su Adamı.” İthaki tarafından yayınlanmış, Hazal Yalın tarafından güzelce Türkçe’ye tercüme edilmiş bu kitabı ben de severek seslendirmek isterim dedim ve böylece bir değil birkaç kez kitabı okumuş oldum. 

Bu arada Storytel bu videonun sponsoru ve benim de işbirliği yapmaktan, tanıtmaktan büyük mutluluk duyduğum bir platform. İçerisinde en güncel, en çok okunan kitaplar da var. Kendinizi geliştirebileceğiniz kitaplar da var. İş kitapları da var. Kısaca Türkçe seslendirilmiş binlerce kitap parmaklarınızın ucunda. Dünyanın her yerinde, günün her saatinde yanınızda sesli bir kütüphane taşıyorsunuz. Benim seslendirmesini yaptığım “Su Adamı” da geçtiğimiz hafta Storytel’de yayına girdi, açıklamalar bölümüne linkini yerleştirdim. Bu kitabı ve diğer binlercesini ilk 14 gün boyunca ücretsiz olarak dinleyebilirsiniz.

Farklı kategorilerdeki tüm bu kitaplar içerisinde ben en çok zamansız klasikleri okumaktan ve dinlemekten keyif alıyorum. Her ne kadar bunlar kurgusal, hayal ürünü kitaplar olsa da içindeki insanlar, karakterler o kadar canlı ki sizi mutlaka bir yerlerden yakalıyorlar. Zaten o yüzden klasikleşiyorlar. O yüzden bulundukları zamanı ve mekanı aşıyorlar.

Su Adamı’nın yazarı bir Rus ama olaylar Güney Amerika’da Arjantin kıyılarında geçiyor. Oradaki yerli balıkçıların hayatını okudukça, dinledikçe, bizdeki insan davranış kalıplarına ne kadar benzediğini fark ediyorsunuz. Bu kitap bilim-kurgu türünde yazılmış. 100 yıl önce bu türde yazılan bir kitabın şimdilerde çok geçersiz kalacağını düşünerek okumaya başlıyorsunuz ama öyle değil. Az önce size aktardığım modern tasarım ve teknoloji örnekleri komik kalıyor bunun yanında. Neden mi? Çünkü yazarın derdi içinde yaşadığı dönemin teknolojisi ya da bilimi değil. O çok hızlı değişen bir şey. Onun derdi insanların bununla olan ilişkisi. Bu kısım çok fazla değişmiyor. Oradaki dinamikleri keşfettiğinizde farklı bir vizyon kazanmış oluyorsunuz.

Romanın sürprizlerini kaçırmadan içinde beni en çok etkileyen bölümlerden birini okumak istiyorum sizlere. Kendisi de bir hukukçu olan yazar, baş karakterine mahkemede bir savunma yaptırtıyor bu bölümde. Baş karakteri Salvator bir bilim insanı. Bir doktor. Oğlu gibi sevdiği “su adamı” bir anlamda onun eseri. Nasıl olduğunu kitabı okuduğunuzda, dinlediğinizde anlayacaksınız. Mahkemede insanların şeytanlaştırdığı İhtiandr adlı bu su adamını savunurken bakın neler diyor…

“İnsanların arasındaki ilk balık ve balıkların arasındaki ilk insan olan İhtiandr yalnızlık hissetmeyecekti. Ama onun arkasından başka insanlar da okyanusa dönselerdi, hayat tamamen başka türlü olurdu. O zaman insan bu büyük güç üzerinde, su üzerinde kolayca zafer kazanırdı.”

Doğa üzerinde zafer kazanmak fikri biraz tartışmaya açık elbette. Ama karakterlerin bizimle aynı fikirde olması gerekmiyor öyle değil mi?  Farklılıklara açık olalım ve okumaya devam edelim.

“Biliyor musunuz, nedir bu güç? Okyanus yüzeyinin üç yüz altmış bir milyon elli bin kilometrekareye eşit olduğunu biliyor musunuz? Dünya yüzeyinin onda yedisinden çoğu sudan bir çölle kaplıdır. Bu sudan çöl, tükenmez besin ve hammadde kaynakları ile milyonlarca, milyarlarca insanı barındırabilir. Bir milyon kilometrekarenin üç yüz altmışından fazlası; bu yalnızca yüzey alanıdır. Ama insan, bir dizi sualtı katına da yayılabilir. Milyarlarca insan, itişip sıkışmadan okyanuslara yerleşebilir.”

Romanın başka bölümlerinde sualtı yaşamının nasıl bir şey olabileceği o kadar güzel anlatılmış ki, insana neden hala karada yaşadığını sorgulatabilir.

“Ve onun gücü! Okyanus suyunun yetmiş dokuz milyar beygir gücüne eşit bir güneş enerjisini soğurduğunu biliyor musunuz? Eğer sıcaklığını havaya ve başka yerlere vermeseydi, okyanus çoktandır kaynıyor olurdu. Tam anlamıyla sınırsız bir enerji kaynağı. Kara insanları onu nasıl kullanıyor peki? Neredeyse hiç.”

“Ve deniz akıntılarının gücü! Sadece Gulfstream, Florida akıntısıyla birlikte saatte doksan bir milyon ton suyu hareket ettiriyor. Bu, büyük bir nehrin taşıdığından üç bin kat daha fazlası. Ve bu sadece bir deniz akıntısı! Kara insanları onu nasıl kullanıyor peki? Neredeyse hiç.”

“Ve dalgaların, gelgitin gücü! Bir metrekaredeki tek bir dalganın taşıdığı darbenin kuvvetinin otuz sekiz bin kilogram olduğunu biliyor musunuz? Yüzeyin her metrekaresindeki otuz sekiz tonluk kuvvet, dalgayı kırk üç metreye ulaştırır ve böylelikle kuvvet de milyonlarca kilograma ulaşır; gelgit ise on altı metreden daha yukarıya çıkıyor; yani dört katlı bir ev yüksekliğine. İnsanlık bu kuvveti nasıl kullanıyor peki? Neredeyse hiç.”

Gerçekten de dünyayı düşündüğümüzde, ona global olarak baktığımızda aslında bir su gezegeninin ortasındaki ıssız bir adaya -iki boyutlu bir alana- tıkılmışız gibi. Oysa sulara indiğimizde üçüncü bir boyut açılıyor gözlerimizin önünde… Tam bununla ilgili bir bölüm geliyor şimdi.

“Karadaki canlılar, kuşlar hariç, kara yüzeyinin üzerinden yükseğe erişemezler ve onun içinde çok derinlere de inemezler. Okyanustaki hayat ise, her yerinde, Ekvator’dan kutuplara kadar neredeyse on kilometre derine kadar iner.”

“Okyanusların bu sınırsız zenginliklerini nasıl kullanıyoruz? Balık avlıyoruz; ağlarımızı ancak okyanusun en üst tabakasına seriyoruz, derinleri ise tamamen el değmemiş bırakıyoruz. Sünger, mercan, inci, su bitkileri topluyoruz, sadece bunları…”

“Su altına sadece iş için iniyoruz: köprü ayaklarını ve barajları kuruyoruz, batık gemileri çıkartıyoruz. Sadece bu! Ama bunu da büyük emeklerle, büyük risklerle, çoğunlukla da kurbanlar pahasına yapıyoruz. İnsanın su altında daha ikinci dakikada ölmesi ne talihsizlik! Öte yandan, eğer insan başlıksız, oksijensiz suyun altında yaşayabilse ve çalışabilseydi? Ne büyük zenginliklere erişirdi! İşte İhtiandr. Bana anlatıyor…”

İşte İhtiyandr da, Salvator da, onların ağzından bu kitap da bunları anlatıyor. Doğanın keşfedilmemiş bir parçasına girdiğinde insanların onu ne hale getirdiğini maalesef biliyoruz. Oysa doğaya, içindeki canlılara ve birbirimize karşı daha insaflı, daha saygılı olmayı öğrenebilsek, onun bu zenginlikleri hepimize yeter ve artar.

Ama Salvator’un dediği gibi… 

“İnsandaki açgözlülük şeytanını uyandırmaktan korkuyorum.”

“Su altında yaşanabilir mi?” için bir yanıt

Selam arkadaşlar Barış Özcan’ın Attack on Titan adlı animeden kısaca bahsettiği bir video vardı video nun adını hatırlayan varsa adını söyleyebilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir