Kategoriler
Bilim

Atom çarpıştırıcısına kafanızı sokarsanız ne olur?

Atom çarpıştırıcısına kafanızı sokarsanız ne olur? Bu teorik bir soru değil. Gerçekten birinin başına gelmiş. 1978 yılında… Rusya’da… Yanlışlıkla… Çernobil nükleer reaktör kazasından 8 yıl önce…

Olayın detaylarını aktaracağım, hatta bundan çok daha önce yaşanmış ve en az bunun kadar garip bir başka kişinin hikayesini de anlatacağım ama önce “atom çarpıştırıcısı” nedir, onu bir hatırlayalım. Parçacık hızlandırıcısı da deniliyor. Fizikçiler atom altı parçacıkları inceleyebilmek için onları çok güçlü mıknatısların yardımıyla hızlandırıyor ve sonra da çarpıştırıyor. 

Yarış arabalarını düşünün. Onların büyük bir hızla hareket edebilmesi için ne yapılır? Dairesel bir pist inşa edilir değil mi? Atomları hızlandırmak için de buna benzer yapılar inşa ediliyor. Tabi atomların yarış arabaları gibi saatte 300 km hızla gitmeleri yeterli değil. Işık hızına yaklaşmaları lazım. Yani saatte 1 milyar km hıza! Atomların bu kadar hızlı gidebilmesi için çok büyük bir makine yapmak gerekiyor.

İnsanların bugüne kadar yaptığı en güçlü, en büyük makine, CERN’ün “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı.” 27 km uzunluğunda devasa bir tünel şeklinde yerin 175 metre altında uzanıyor. Atomaltı parçacıkları ışığa yakın hızlarda çarpıştırmak evrenin en büyük gizemlerini aydınlatmak için son derece önemli. Stephen Hawking atom çarpıştırıcılarını, insanların icat ettiği zaman makinesine en yakın araçlar olarak tanımlıyor. Bazı bilim insanları da bu makinelerin içinde yanlışlıkla küçük kara delikler oluşturulabileceği endişesini taşıyor. “Çünkü bir kara delik oluşursa, ışık bile kendisinden kaçamayacağı için tüm dünyayı yutabilir. Mikroskopik bir kara delik makroskopik bir etki yaratabilir” diyor bazı spekülatif teorisyenler. Bu çalışmaların durdurulması için açılmış davalar bile var fakat bu davalardaki iddialar saçma bulunarak reddedildi. CERN’deki bilim insanları da bu hipotetik kara delikler oluşsa bile Dünya ile etkileşimlerinin çok zayıf kalacağını söylüyorlar. 

Atom çarpıştırıcıları bilim dünyasında çok popüler olsa da bizim dünyamızda genellikle anlaşılması zor araçlar olarak algılanıyor. Bir roket uzaya gönderildiğinde bunu görebiliyoruz. Onun taşıdığı uydular yörüngeye yerleştiğinde faydalanabiliyoruz. Ama bir roket değil de protonlar fırlatıldığında bizi o kadar heyecanlandırmıyor. Bunlar bir engelle ya da birbirleriyle çarpıştırıldığında ne olup bittiğini tam olarak anlayamıyoruz. Çünkü bunların bir fotoğrafı, videosu yok. Konuyu anlatan fizikçiler kara tahtalara yazılmış denklemlerle kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Rus bir fizikçi konuyu bizim yarış arabası benzetmesine yakın bir şekilde açıklıyor. Diyor ki “iki Lada’nın çarpıştığını düşünün ve çarpışma sonucunda ortaya bir otobüs ve Mercedes Benz 600 çıktığını…” İşte parçacık fiziğindeki çarpıştırıcı makineler böyle ilginç sonuçları gözleyebilmemizi sağlıyor.

Bu makineleri yeterince merak ettik mi? Anatoli Bugorski kadar merak etmemişizdir herhalde. Çünkü kendisi 1978’de Sovyetler Birliği’nin en büyük parçacık hızlandırıcısının içine kafasını soktu. Sıcak bir Temmuz günü Moskova yakınlarındaki Protvino’da U-70 proton synchrotronunda bir arıza meydana geldi. Arızanın ne olduğunu merak eden Bugorski kafasını makineden içeri soktu. Fakat makine aslında çalışmaya devam ediyordu. Onun çalışmakta olduğunu gösteren güvenlik sistemi devre dışı kalmıştı. Basit bir uyarı ampülü patlamıştı. Dolayısıyla kafasını soktuğu tünelin içinde neredeyse ışık hızında giden proton ışınları kafasının arkasından girdi, beyninden geçerek burnundan çıktı. Bugorski hiç acı hissetmedi. Fakat büyük bir parlama gördü. Kendi ifadesiyle “binlerce güneşten daha parlak bir flaş.” 

O anda makinenin çalıştığını ve kafasının içinden proton ışınlarının geçtiğini anladı ama kimseye bir şey söylemedi. Onun yerine sakince işini bitirdi, kayıt defterine parçacık hızlandırıcı tüneli ziyaret ettiği notunu düştü ve evine gitti. Uykusuz geçen bir gecenin ardından yüzünün sol tarafı kabarmaya başladı. Bunun üzerine doktora giderek olanları anlattı ve hemen Moskova’da radyasyon zehirlenmesine maruz kalanların tedavi edildiği bir hastaneye gönderildi.

Kendisinin 200.000 rad radyasyona maruz kaldığı anlaşıldı. Bugüne kadar yaşayan hiç kimse ışık hızında hareket eden parçacıkların oluşturduğu böylesi bir radyasyonla karşılaşmamıştı. Şöyle bir kıyaslama yapabiliriz: göğüs röntgeni çektirdiğinizde 0.002 rad’a maruz kalıyorsunuz. İşte bunun 100 milyon katı onun kafasından geçmiş. Normalde 500-600 rad bir insanı öldürmeye yetiyor, diye biliyoruz. Kaldırıldığı klinikteki doktorlar en çok iki hafta içerisinde gerçekleşecek ölümünü beklerken bir yandan da kafasını incelemeye başladılar.

Birkaç gün sonra kafasının arkasındaki deri ve sol burnu soyulmaya başladı, sol kulağı sağır oldu ve ışının geçtiği yerler -kafatası, beyin dokuları- görülebilir hale geldi. Bu bölge yanmaya devam etti ama Anatoli Bugorski ölmedi. Sadece iki yıl sonra o bölgedeki sinirler gidince kafasının sol tarafı felç oldu. 

Çernobil dizisini izlediyseniz Sovyetler Birliği’nde özellikle nükleer enerjiyle bağlantılı konularda ne kadar büyük bir gizlilikle çalışıldığını görmüşsünüzdür. Eğer Bugorski ilk iki hafta ya da iki yıl içinde ölseydi, bu olayı muhtemelen hiçbirimiz duymayacaktık. Ama o hayatta kalmaya ve bilimsel araştırmalar yapmaya devam etti. 10 yıldan uzun bir süre boyunca başına gelenleri kimseye anlatamadı. 1996’da ücretsiz ilaç alabilmek için yaptığı “engellilik başvurusu” kabul edilmedi. 2007’de yazılmış bir makaleye göre Batı dünyasındaki araştırmacılarla birlikte çalışmak istedi ancak maddi gücü yetmediği için yaşadığı kent Protvino’dan ayrılamadı. 2020 yılı itibariyle hala hayatta ve orada yaşamaya devam ediyor. Yüzünün felç olmuş sol tarafında adeta zaman durmuş gibi, hala genç görünüyor. 

Az önce bahsettiğim makale sadece bu olaydan değil aynı zamanda Sovyetler Birliği döneminde ülkenin farklı köşelerinde Protvino benzeri 60 bilim kentinin nasıl oluşturulduğunu ve birlik dağıldıktan sonra bu büyük deneyin nasıl sona erdiğini de anlatıyor. Oldukça uzun bir makale -neredeyse ince bir kitap uzunluğunda- linkini aşağıya bırakacağım, dileyenler okuyabilir.

Anlattığım bu tür konuları ve benzerlerini İngilizce orijinal kaynaklardan öğrenmek ya da İngilizcesini geliştirmek isteyenlere uzun süredir birlikte çalıştığım Cambly’yi tekrar hatırlatmak ve özel bir indirimlerinden bahsetmek isterim. Cambly’yi öneriyorum çünkü, İngilizce öğrenmek için belli bir gün ve saatte belli bir yerde bulunma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor; istediğiniz gün ve saatlerde evinizden online eğitim fırsatı veriyor ve yine dilediğiniz yoğunlukta ve uzunlukta bir abonelik oluşturmanıza imkan sağlıyor. Yani size olabildiğince özgürleştirilmiş bir deneyim sunuyor. İlk günden itibaren yine tamamen sizin seçtiğiniz ana dili İngilizce eğitmenlerle bire bir dersler yaparak İngilizce öğrendiğiniz bu uygulamada, ilk defa verilen 1 aylıklar da dahil tüm aboneliklerde geçerli bir indirim var, video açıklamasındaki kodu kullanarak bundan yararlanabilirsiniz.

Az önce anlattığım olaydakine çok benzer bir kaza 170 yıl önce de yaşanmış. Bu kez nükleer bir tesiste değil, demiryolu inşaatında. Phineas Gage adında bir usta, kayaları parçalamak için onların gövdesine bir delik açıp içine barut, fitil ve kum dolduruyormuş. Sonra da bu karışımı uzun bir levye yardımıyla sıkıştırıyormuş. 13 Eylül 1848’de saat 16:30’da yine aynı şeyleri yapmış; deliğin içine barutu, fitili ve kumu yerleştirmiş. İşte tam o sırada bir patlama meydana gelmiş ve bunları sıkıştırmak için kullandığı 3 cm genişliğinde ve 45 cm uzunluğundaki demir boru yüzünün yanından girip, sol gözünün arkasından geçip, kafasının üzerinden çıkmış.  Bir başka deyişle bu demir boru 130 yıl sonra Anatoli’nin kafasına giren proton ışınının izlediği yolun aynısını ters yönde geçmiş. 

Bu inşaat ustası da hemen ölmemiş. Hatta şaşırtıcı bir şekilde birkaç dakika sonra konuşmaya başlamış. Üç hafta boyunca zorlu ve acılı tedavi süreci devam ederken arkadaşları her an gelecek bir ölüm haberini beklemişler. Hatta tabutunu, cenaze giysilerini bile hazırlamışlar. Biz olsak biz de aynı şeyi yapardık herhalde. Beyin hakkında bildiklerimiz yüzünden böyle davranırdık. Fakat o kendi kendine ayağa kalkmayı başarmış ve bir ay sonra da merdivenleri inip çıkabilmeye, sokakta dolaşabilmeye başlamış. Uzun yıllar boyunca yaşamaya ve çalışmaya devam etmiş. Fakat kafasından aldığı bu yara kişiliğinde ve davranışlarında değişikliklere yol açmış. 

Anatoli Bugorski’nin başına gelenlerin yıllarca gizli tutulduğunu söylemiştim. Gage’in başına gelenler tam tersi büyük bir araştırma konusu olmuş. “Amerika’daki levye vakası” olarak anılan bu olay nöroloji ve psikoloji gibi bilim dallarının eğitim programlarında yer almış. Hala kitaplarda ve akademik makalelerde sıklıkla kendisinden söz edilmeye devam ediyor. 

Sizlere aktardığım bu iki olay arasındaki benzerlikler ve zıtlıklar içerisinde ben ortak bir desen bulduğumu düşünüyorum. Gage’in ABD’de yaşadığı kaza 19. Yüzyılda meydana gelmesine rağmen tarihine, saatine kadar tüm ayrıntıları belgelenmiş. Her şey ortada. Bugorski’nin Sovyetler Birliği’nde başına gelenler çok daha yeni yaşanmış olmasına rağmen pek çok noktası gizli kalmış. Bunlar zıtlıklar. Benzerliklere gelince…

Her iki olay da normalde bir laboratuvarda deneyemeyeceğiniz araştırma imkanları sunuyor. Hiçbir denekten kafasının içinden bir proton ışınını ya da demir bir boruyu geçirmesini rica edemezsiniz. Ama birinin başına kazayla gelince de incelemeden duramazsınız. 

Gelgelelim biri çok incelenen, diğeri neredeyse hiç incelenemeyen bu iki olay da bizi beynimizin anlaşılması noktasında fazla ileri götüremedi. Hatta çokca incelenen Gage vakası bilimsel bir mite dönüşmeye başladı. Zihinle ilgili karşıt görüşlere sahip teoriler aynı vakayı sahiplenmeye çalıştı. Nihayet 10 yıl önce bulunan portresini inceleyen bir araştırmacı, bu portrenin, Gage’in başına gelen en ciddi zihinsel değişikliklerin kazayı izleyen sınırlı bir zaman dilimi için etkili olduğu ve Gage’in daha sonraki yaşamında aslında oldukça iyi durumda bulunduğunu öne sürdü.

Yani her iki olayı da bu videonun başlığında sorduğum sorunun cevabını da hala bilmiyoruz. Çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz konularda bile yanılmaya devam ediyoruz. O yüzden büyük konuşmamak lazım. En büyük konuları araştıran bilim insanlarının sahip olduğu alçakgönüllülüğü örnek almak lazım. Bilmiyorsan “bilmiyorum” demeyi öğrenmek. Çünkü bildiğini zannediyorsan asla öğrenemezsin.

Sizlere sorduğum ve iki hikayeyle sorguladığım sorunun bir benzerini dünyanın gelmiş geçmiş en büyük makinesinde CERN’deki “Büyük Hadron Çarpıştırıcı”sında çalışan fizikçilere de sormuşlar. Bakın onlar ne cevap vermiş.

“Atom çarpıştırıcısına kafanızı sokarsanız ne olur?” için 15 yanıt

Teşekkürler abi. Gözümüzü kapatıp ovuşturduğumuzda olan şey nedir ? Bununla ilgili bir video yapabilir misin ? Şimdiden teşekkürler…

Barış abi merhaba
Sana youtubeden de yorum yaptım fakat hiç dönüş yapmadın bana. Eğer görüpde cevap vermediysen valla üzülürüm. Mikrofonunu öğrenmek istiyorum sadece 🙁

O kadar hızlı hareket ediyorsa neden kafasını soktuğu yerden itibaren kesilmedi de sadece belli bir noktayı deldi bunu anlamadım.

Selam Barış abi. İncelemeni istediğim ve sanatsal olduğunu düşündüğüm bir mobil oyun var. İsmi “Desire” Android&IOS’ta bulunuyor. Bu oyunun gidişatı basit ve bazen de sinir bozucu gelebilir. 🙂 Ama bu oyunun çok anlam içerdiğine inanıyorum. Sanırım Android sürümünde ücretsiz ama IOS üzerinde 35TL gibi bir ücrete tabii tutuluyor. Oyunun içeriği ise bir çocuğun renkleri algılayamaması üzerinden kurulmuş. Oynayıp düşüncelerini e-posta üzerinden ya da YouTube videosu üzerinden dile getirirsen çok teşekkür edeceğim. 🙂

Bilmiyorum demeyi öğrenmemiz lazım. Bunun bir ayıp veya eksiklik değil, tam tersine bir meziyet olduğu bilincini kavramak zorundayız. Halbuki herkes kendi bildiğini iyi bilse ve bilmediği konuları da uzmanına bıraksa, boşu boşuna zaman kaybetmekten kurtulmuş olacağız. Bende Bil-mi-yo-rum demek için çalışıyorum 🙂

Meraba Barış Özcan,ben gerçeklerştirdiğin etkinlikleri severek ve saygıyla takip eden takipçilerinden biriyim.Senden ,eğer ajandanda yer bulabilirsen, bir sorumu cevaplamanı isteyecektim. Soru şu ki; yıldızlara baktığımızda neden yanıp yanıp sönerler? Umarım bu soru hakkında bir video yada makale hazırlarsın

Size bir hafızamdaki hatırlayabildiğim ilk sorgulamamdan bahsedeyim; bu bir senaryo. Ilk okul 5.sınıfken 2003 yılında öğretmenimizin sınıfa bir mikroskop ve soğan parçası getirmesi üzerine bir olaydan bahsedeceğim. Mikroskoptan soğana baktığımda üzerinde hücreleri gördüm sonrasında öğretmenimizin bahsetmesi üzerine bakteriler proteinler virüsler ve atom birbirinin içerisinde yer alabilen farklı boyutlar olduğundan şöyle bi ucunran bahsetti diyeyim. Aklıma ilk şu soru geldi, acaba onların bir gözü olsaydı onlar da bizi görebilir miydi? – Şimdi burada devasa dağlarıyla uçsuz bucaksız okyanuslarımızla dünyayı düşünün büyük bir kısmında su, daha az kısmında çölleri bulunan bir dünya gezegende belki de hücreden daha da küçük bir varlık değil mi? Gezegenimizde nice büyük yıldızlar var galaksimizde bir sürü gezegen ve gezegenin ötesinde karanlık bir evren. Bu gün 27 yaşındayım ve düşünüyorum bahsettiğim soğan veya herhangi başka bir şeyde yer alan hücrenin ya da atomun bir gözü olduğunu düşünsenize ve o atom gözüne bir dürbün tutup ya daa bir teleskopla kendi çapında milyonlarca hatta milyarlarca kat uzak o da kendine göre bizi bulmaya çalışsa ne görebilecek? Hatta atomlar belki bir araya gelip onlarca kat büyük mokekülleri bizi bulabilmek için oluşturuyorsa 🙂 6.02.10²³ tane atom 1mol atoma denk geliyor ve yanlış bilmiyorsam bir o kadarı da 1 mol molekülü oluşturuyor. Bunu gören diğe atomlar dese ki hadi ordan be sen de… görsen görsen en fazla proteinin karanlık çerçevesini görebileceksin zaten. Bizim de bizden binlerce kat büyük uzay araçlarımız uydularımız ve bir sürü teleskopumuz var. Bizim evreni arayışımızdaki görüş açımız, en iyi ihtimalle karanlığın içinde birbirine benzeyen şeyleri görebilmek keşfedebilmek hareketlerini anlamakla sınırlı kalıyor. İyi aktarabilmek için betimleyerek söylüyorum: Daha ötesini görebilmemiz belki de bir atomun gözüyle bir teleskopa bakıp bir insanı bulmaya çalışması kadar ‘inkamsız’ uzaklıkta olabilir mi? Onlar da kendi içlerinde görevini yapıp kendi evreninin gizemini arıyor olduğunu düşünün yani ütopik bir mantıkla.( tabi yaratıcılık odağını genişletmek amaçlı yazdığım bu cümleler ütopik ve komik gelebilecek betimlemeler içeriyor. Daha iyi betimleyebilmek için nice olasıklarla farklı senaryolar üretilebilir.) – Bilebildiğimizin ötesinde trilyonlarca galaksi var belki değil mi? Sizce olabildiğince büyük bir yerde bu kadar yalnız mıyız? Ya her şey birbirinin içinde birbirini tekrar ediyorsa… galaksi içinde gezegenler, içinde dünya, içinde biz içimizde hücreler proteinler atomlar ve onun da içinde göremediğimiz nicesi… ya büyük olan küçüğü, küçük olan daha küçüğü daha kolay buluyor ama büyük olanı bulmak gittikçe zorlaşıyorsa? Görmeye çalıştığımız şey ne? Bunu bizim neslimizin özü görmeye yetmeyecek belki de ya da bunu dünyadan görebilmek hiç mümkün değildir belki. Kim bilir belki 200bin yıl sonra; acaba 3 milyon yıl sonra mı başarılacak? Ya daa 150 milyon yıl mı desem? Biz kaç yıl yaşıyorduk? Kim biliyor ki belki geçmişte günün birinde arka bahçemizde bir gezegende 500 milyon yıl önce falan evrenin gizemi bulunduysa? Hepsine verilebilecek en mantıklı cevap ‘bilemiyoruz’. Peki ya bildiklerimiz, bilemediklerimiz arasında bir atom kadar küçükse? Neyse ben en mantıklı cevabı verip bitireceğim. Bilemiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir